Ölülerin Bekçisi 3. Kısım Kurdun Savaşı

Müzik, yazı, fotoğraf, resim, sinema, televizyon, opera vb ilgilendiğiniz sanat dalları hakkında yazabileceğiniz yer.
Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2489
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

Ölülerin Bekçisinin Önceki Bölümlerinde

Greece ve Nickoy ekibiyle birlikte İlkdoğan Are'den kaçmak için son hızla lanetli olarak bilinen Büyük Carvith Kanyonuna doğru ilerlerler. Myrcid ile Falcon'un savaşına önce De Vion ardından da Hududun Bekçisinin devreye girmesi en sonunda da Diğer bir Tanrı olan Toran'ın da dahil olmasıyla iyice karışır. Falcon bilekliği Toran'a kaybeder. Bekçi ile Toran dövüşürken, Myrcid fırsattan istifade edip, Falcon'u öldürecekken Falcon'un dostlarından Bruno gelerek, Büyü gücü bekçi tarafından nerdeyse tamamen mühürlenmiş olan büyü Tanrısı Myrcid'İ öldürür.

Ve Tanrılar ilk kurbanını verir. Hükümsüzlerin ise başka planları vardır.



Bölüm 16 Özel Bölüm 1. Kısım Ouderbaque


“Solgun yapraklar geceleri düşmez derlerdi, ama o yapraklar ayrılmaya yüz bulduğunda kimin hükmü onların orada tutmasına izin verir ki. Bu hükmün bir sahibi yok bunu uzun zaman önce öğrendim. Biz bu hükme ne ulaşabilir, ne de varsa o hükmün sahibinden medet umabiliriz. Biz ancak, doğanın kuvvetini onlara aktarıp umut edebiliriz."

“Aktardığımız şey, onların yanlışa sürükleyecek kararlar içindeyse Ozan o vakit ne yapacağız.” dedi Greece, içindeki nefreti kusuyor gibiydi. “ Umut etmekmiş, Sthis’in halini gördün, Torano’nun halini gördün, Hükümsüzleri ve onların suretlerini de, hala umut var mı sence? Arz üzerinde Mycid’e saldırılırken dur da bir bak kendine bir bak bize, düşün biz bu savaşın taraftarı değiliz. Yüce Kedfith bize bu gücü bahşetmedi.”

“Kedfith’in bahşetme gücü yok.” dedi Ozan ağzındaki pipoyu sağa sola doğru sallarken “Hiçbir zaman da olmadı, Greece. Çocuklarda güçlü bir yan var, evet ben güçlü olmayan sıradan bir Ozan’ım ama hepsinin arkasındaki o yaşlı ama bencil düşünceyi görebiliyorum. Hükmetmek. Geçen konuşmamızda çocukları güçlü olmaları için damızlık gibi yetiştirmeye gönlün elvermediğini söyledin bana. Bu doğruydu, onlar bunun için yetişmeyecekler.”

“Ya ne için yetişecekler peki?” dedi Greece öfkeyle, “Walger’ı ya da diğerlerini hükümsüzlerin üzerine salmak için Elrohir bize o sözleri söylemedi mi Yüce Kedfith bize bunları iletmedi mi?”

“Onlar öyle söyledi, çünkü onlar öyle yapardı.” dedi Nickoy yüzü ciddi bir ifadeyle gerilmiş mavi gözleri kısılmıştı. “Bu bencillik insanları kullanmaktır, yıllarca Sendarlılar bu yüzden düşmanın önüne sürüldüler bu yüzden ya sonuçsuz meyvesiz galibiyetler için canlarını feda ettiler ya da Falcon gibi kibre bulandılar. Biz bunları yapmak yerine kendi düşüncesi kendi gücüne hasıl olan senin disiplin ve dirayetinle benim geçmiş ve gelecek derslerimle, Torano’nun büyüsü ve aklıyla yetişecek bu çocuklar.”

“Sonra” dedi Greece aksi bir tavırla, “Sonra ne olacak, yine yenilecekleri bir savaşa girecekler, Hükümsüzün önünde dikilmek, bunlar kolay mı sanıyorsun?”

“Kolay değil.” dedi Nickoy başını önüne eğdi. “Dediğim gibi sadece umut edebiliriz ama bu uğurda öleceklerse de seçme şansı sunularak bunu yapmalılar, Kedfith ve diğer yaşlı ilkdoğanlar ya da iktidar olmak isteyen diğerleri için değil korumaları gerek halklar için, masum çocuklar, yitip gidecek bir çok can için. Walger bunu yapabilir, Greece. O, babasının oğlu.”

Greece bir an Nickoy’a doğru sinirle baksa da onu öldürmemek için öfkeli bir hamleyle atını ileriye doğru sürdü, O bir keşişti, o uzun hayatı boyunca Kedfith’e tapınmış onu tanrısı olarak bellemişti. Son ana kadar halkını kurban eden tanrısının adaletli olduğunu savunmuştu aksine bu doğruydu da yine de Ozan, kelimeleri süslü olsa da içinde gerçekler vardı. Aklına o eski harabelerde çarpışırken Robin Harwart’ın bir sözü geldi.

“Biz özgür halklar bir çiçeği yaratmaktan acizken onlarca tanrı yarattık.”

Kaşlarını çatıp atını daha da hızlandırırken, yaşadığı o uzun hayatı getirdi gözlerinin önüne, Urier ile Estebon ile Keşiş akademisinde oynayışları, Nizoshnari Akademisinde gördüğü o uzun boyuyla ilk gördüğü andan itibaren vurulduğu Annebelia’yı. Gün geçtikçe şiddetini arttıran hocasını arkadaşlarını bir bir yutan İblislerin melun yaratık ordularını, diğer halklar bir bir düşerken İblislere dayanmalarını dayanırken her seferinde Tapınakta Kedfith’e ettiği dualar, buna rağmen Kralının Nodier El Mirharch’In giderek artan çaresizliği ve çaresizliği arttıkça onun kulağına zehir fısıldayan adamları, Kadiff Kardo’yu Kara El Evanir’i, Büyük Üstad’ın Urier’i ve diğer bir çok kişiyi kullanmasını, hepsi geçti bir bir gözlerinin önünden en sonunda ise Silvan’ın o alevler halinde altın kılıçla durması geldi aklına derin bir korku kaplamıştı o an içini.

Gökyüzündeki o kızıl işarete o yoğunluğa tekrar baktı, o gün halkı yok edilmişti, Ne için? Bunun cevabı belliydi, Nickoy’un sözleri bu yüzden vuruyordu onun yüreğini hakimiyet, o gün canlı canlı gördüğü şey Tanrıların hakimiyetine kast etmeye çalışan nerdeyse delirmiş bir adamı, tüm halkını yok edecek şekilde cezalandırmasıydı.

Bunu içinden atamıyordu Greece, çok denemişti unutmaya çalışmıştı ama insan hayatının bir kalemde silindiği günü nasıl unutabilirdi ki…

Güney Justisar, Asuka

Mar Toroch Şehri.

Yıl: 1997 3. Çağ

İç saraya hiç duraksamadan girdi Greece, iç içe kemerlerle süslenmiş olan iç sarayın halkı akın akın dışarıya doğru çıkıyordu. Kalabalık o kadar yoğundu ki Greece bir anlık hızlı adımlarla kemerlerin arasındaki demirlere sıçrayıp kendini ay şeklinde dizayn edilmiş veranda balkonuna doğru fırlattı. Balkona doğru tutunup hızlı bir şekilde onun tepesine çıktığında önünde ana kabul salonunun merdivenlerini gördü. Merdivenlerin başından yukarıya doğru çıkan golemnleri kabul salanunun kapısında duran Silan oku ve yayıyla engel olmaya çalışıyordu.

Enerji okları Golemlere çarpıp birkaç kaya parçasının düşmesine neden oluyor ama duraksamıyorlardı. İç sarayın çatısından aşayıdan yukarıya doğru ilerleyen merdivene geçmek için Golemin sırtına atladı Greece Silan’nı gördüğü anda sol yumruğunu sıktı. Ne olurdu çekip gitseler sanki ama Sendar kibri ve Üstad’In fısıltıları bu felakete sepep olmuştu. Sıktığı Yumruğunun titreşen enerjisi belirginleştiğinde Hızlı bir sıçrayışla Silan’nın üzerine atıldı.

Silan etrafından gelen Golemlerle uğraşmaktan Greece’İn darbesini görememişti bile ancak yine de geriye doğru bir adım çekilmesi onu kurtarmıştı. Greece’in yumruğu ona isabet emese de onu uzaklara doğru savurdu.

Silan’nın yayı bir tarafa kendi bir tarafa fırladığında, Greece kemik saplı hançerini çıkarıp hızlı bir tavırla Sendar’lının gırtlağını kesip yoluna devam etmek istedi.

“Bırak onu.” diye kükreyen bir ses, hançerine darbe vurdu. Bu beklenmedik darbeyle hançeri bir kenara doğru savrulurken Greece duruşunu bozmadı. Karşısında, ilk kez ve ilk kez o çelik parıltıları hissettiği gözleri gördü. Robin Harwart’ın gözleri.

“Karım…” dedi Greece derinden soluyarak, “Yolumdan çekil Sendarlı.”

Robin kaşlarını çattıktan sonra, birden ona doğru saldıran koyu mavi zırhlı bir adam geldi. Beyaz saçlı ama genç olan bu adam Mar Umman yöneticilerinden Eric Ri Kanton’dan başkası değildi. Robin ile kılıçlarını çarpıştırırken haykırdı. , “Git Greece, Annabelia’yı, kardeşimi kurtar.Onu o cehennemden ancak sen çıkarabilirsin.”


O sırada “Ölülerin Bekçisi.” diye haykıran bir ses kafasının içindeki tüm düşüncelerden azade etti onu, Atını hızlı bir hareketle döndürünce Kanyona doğru inmeden çok çok uzaklardan yükselen ince bir toz bulutu gördü. Ama onların kim olduğunu anlaması için sese ihtiyacı yoktu.
Bu Are’den başkası değildi.

Nickoy, haykırışı duyduğunda. Önce, sol elindeki kehribar yüzükte, sonrada zihninde beliren parlamayla uğraşmaktaydı. Brave Falcon’un sesi kafasının içerisindeydi. “Yardım edin, Myrcid, Toran hatta tuhaf bir Bekçi dövüşüyorlar, büyü gücü kısıtlandı Yardım edin.”

Bir an parmağındaki İz yüzüğünü kırmak için hareketlendi. Kehribar taşlı bu yüzüğü uzun yıllar önce Kahrun’un mezarında bulmuştu. Çok uzun zaman önce, gerçekler yüzüne vurmadan önce ölümü yenmek için bir yolculuğa çıkmıştı. Kardeşi için, yitip giden kardeşinin hayatını önce uzatabileceğini sonrada ölümden geri getirebileceğini sanıyordu. O günden itibaren, dolaşmadığı çayır geçmediği çöl, sürmediği hayvan, yelken açmadığı deniz kalmamıştı. Falcon uzun yaşamın anahtarının yüzüklerde olduğunu söylemişti. İlkdoğanların İz yüzüklerinde.

Eski çağlarda ilkdoğanların dokuzu bu yüzükleri, gizli buluşmalarında gizli konuşmalarında birbirlerinden bağımsız olarak kullanırlardı. Dokuz iz Yüzüğü, Falcon’un yeni ilkdoğanlar olarak kabul ettiği ekibinde toplanmıştı. Hepsini bulmak özellikle sonuncusunu Elrohir’den almak büyük zahmete patlasa da.

Şimdi o yüzüğe baktığında Falcon’un ihanetlerini, kendi suçunu örtme çabasını görüyordu. Bir an da bu tok derinden gelen haykırış onun düşüncelerini bozdu. Are’nin her şeyi daha da ne kadar berbat edebileceğini merak ediyordu doğrusu. Are’nin tek bir zaafı vardı, ama o zaaf onu Falcon’un yoluna da sokabilir, ya da Robin’in yolunda kalmasını sağlayabilirdi.

Yine de Are’ye şimdilik ihtiyacı yoktu.

O sırada Helm kafasını dışarıya doğru uzattı, Siyah saçlarını arkadan toplamıştı, yüzü babasına benzese de kahverengi özlerinin ifadesinde annesi, yani kardeşi vardı. “Ne oluyor Dayı bu haykırış da ne?”

Nickoy acelesiz bir tavırla ayağa kalkarken, “Dizginleri tut Helm, Ben arabanın üzerine çıkacağım.”

Helm hafifçe kaşlarını çatıp pek bir şey sorgulamadan dizginlerin başına geçti, Nickoy arabnın üzerine çıktığında Greece atıyla dönmüştü.

“Ne yapıyorsun?” dedi öfkeyle “Arabayı sürsene.”

“Are’nin bindiği Ayı seni yarım saate varmadan yakalayabilecek bir hıza sahip.” dedi Nickoy cebinden ufak bir kese çıkarıp işaret parmağını ağzına sokup ardından havaya doğrulttu Ardından şapkasının üzerinden yan gözle Ölülerin Bekçisine doğru baktı. Yüzünde ince bir gülümseme belirmişti. “Neyse ki Rüzgar bizden yana.”

Rüzgar hızla Nickoy’un arkasından eserken Ozan’ın şapkası boynuna iple bağlı olduğu için dalgalanıyordu. Akşam güneşinden gece serinliğine akan havada piposundan derin bir nefes çekti, piponun dumanını havaya bir kere savurduktan sonra hızlı hızlı birkaç kere daha çekti. Piposunun haznesi közle dolduğu zaman elindeki küçük deri keseyi pipo haznesine doğru dikkatlice boşalttı.

“Arabayı sabit tut Helm. Maithun sen de arabanın arkasından çekil.” diye haykırdı Nickoy, ciddileşmiş bir tavırla pipodan derin bir nefes çekti, ardından hızla yoğun mor bir dumanı arabanın arkasından gerideki yola doğru üfledi. Sonra tekrar çekti pipoyu tekrar üfledi, mor duman giderek yoğun bir kıvam alıyor nerdeyse havada asılı kalıyordu. Nickoy dört defa daha çekip, bıraktı. Ardından hafifçe öksürüp nerdeyse ıslanmış olan piposu savrulan pelerinin içine koydu.

“Onlara zehirli bir duman mı attın?” dedi Greece nerdeyse aşağılayan bir tavırla.

“Bazen bu kadar aptal olmanı anlamıyorum Greece,” dedi Nickoy çevik bir hareketle arabanın ön tarafına yerleşti, dizginleri Helm’in elinden alırken Helm’e gülümseyerek omzuna hafifçe vurdu. “Dumanını içine çektiğim bir şey nasıl zehirli olabilir, bu sadece onun büyük, iri ve vahşi ayısını sakinleştirebilecek ya da daha da agresifleştirecek sadece hayvanları etki edebilen özel bitkisel bir karışım.”

“Bu tuhaf bulutu Are durdurabilir mi peki bir barbar sonuçta?” dedi Greece, sinirlenmişti ama bir yandan da atının arkasından buluta bakıp duruyordu.

“Onun kafası öyle şeylere basmaz.” dedi Nickoy alaycı bir sırıtmayla “ Böyle etkileyici bir karışımı durdurabilmesi için yanında binlerce yıldır karşılaşmadığı Ormanın Hanımı olması lazım.”

Buna Helm ile Nickoy ve o sırada kafasını arabadan çıkarmış olan Scart kahkahlarla gülerken, sol yanlarında at süren Maithun sırıttı. Greece ise ciddi bir halde atın sağrısına tekmeyi vurdu.

“Yine de hızlı olmalıyız.” dedi aksi bir tavırla


******


“Kimse hükmettiği şeyin ötesine geçemez.” dedi Zacharias, elinin üzerindeki ucunda geniş ağızlı hançerler bulunan zincirini şöyle bir sallayarak. “Geçtiğini sansa bile bu bir yanılgıdır, bir ilizyon.”

Yerde ölü barbarların ölü Arkonların çevresinde yatan kan revan içinde kalmış insandan çok hilkat garibesine benzeyen adama doğru baktı. O yaratık ona başkaldırma cüretini gösteren onlarcası belki de binlercesinden biriydi. Zacharias zincirlerinin üzerine doğru basarak yükselip adamın tepesine doğru dikildi. Bir heykel gibi yükselirken, Zacharias’in zincirden kanatları ağaçların arasından vuran az sayıda ki gün ışığını da kapatıyor gece karanlığının üzerinden sadece parlayan kara gözleri görünüyordu.

“ Bu derece, eksik bilgiyle ölüleri diriltmeyi başarmak, oldukça etkileyici…” Diye konuşmasına devam edip, bir akbaba gibi adamın üzerine eğildi. Artık konuşamayan adamın üzeri nerdeyse gece kadar karanlıktı. “Justisar’daki bu gelişim hayranlık uyandırıcı ama yine de bu güç, hükmedenin elinde olunca bir mana kazanır. Yani benim elimde.” Siyah pelerininin altından kara tırpanı hızlı bir şekilde çıkardı adamın çenesinin altına sertçe dayadıktan sonra hızla çekerek kafasını uçurdu. Çirkin kafa havada ince bir kan parıltısı yayarak cesetlerin arasına yuvarlandı. Zacharias ise cesetleri umursamayarak göğe doğru baktı uzun yağlı siyah saçları yüzünün iki yanına doğru düşerken kanca burnunu ve hafif kambur duruşuyla Zacharias, ölülerin arasında kara bir Azrail gibiydi.

Etrafta yükselen kan kokusu duman duman tüterken. O gökyüzündeki Kedfith ve uşaklarının ortaya çıktığı yeri gösteren yere tekrar bakıyordu. Demek Üstad başarmıştı. Ölümden kararlılıkla kaçan Üstad Valerion tehlikeli ve gaddar bir adamdı. Üstelik o, bu lafı herkese söylemezdi. Üstad ‘ın emriyle kendini öldüren birçok adam görmüştü, kendi elleriyle gırtlaklarını parçalayacak kadar kör fanatikleri. Emrinde ölüme yollayacağı birçok güçlü adamı tutan Üstad’In kendisi asla ortaya çıkmazdı, bu yüzden fırsat eline geçtiğinde onu bizzat öldürmek istemişti hatta tırpanını neredeyse beynine saplayacaktı ki Legistas onu durdurmuştu. O gün, Legistas, Üstad’ın hayattayken daha çok acı çekeceğini bir kişinin sadece bir kere öldüğünü söylemişti.

Legistas, haklıydı ancak bir kişiyi tekrar tekrar öldürmek için onun akıbeti senin ellerinde olmalıydı. Bir gün kaçabilme ihtimali olan her mahkum kaçamayacağı tek bir noktaya götürülmeliydi. O da Ölüme… Hükmün tek geçilemeyeceği nokta orasıydı, Tırpanının kudretiyle yüzleşenler asla ölümlüler arasına dönemezdi.

Baktığı gökyüzünde gördüğü şey de buydu: Ölüm. Onu binlerce yıldır hükmünden azade hapsedenleri, piyon olarak kullanacaklarını sananların hepsinin sonu buydu. O, geçmişin kalıntılarını üzerinde taşıyan Alsderio Auwach’ı yani “Lich” ‘i öldürüp ruhunu tırpanına gömdüğü gibi diğer hepsini de tırpanının içine gömecekti. O gün onu öldürmediklerin için yaşadıkları her güne lanet edeceklerdi.

O sırada ormanın içinden, Yüzünün yarısından fazlasını uzun kızıl saçlarıyla gizleyen, siyah zırhlı bir adam çıktı. Rüzgarsız bir sessizlikle gelmişti. Zacharias başını kaldırmadan gelen adamı gözleriyle süzdüğünde. Mağrur, orduların adını tekrar tekrar seslenip kanlı ovaların çığlıklarla buladığı Komutan Akirama’nın gözyüzündeki bu akıbet karşısında bile mağlup bir edayla hareket ettiğini gördü. Görünen mavi gözü yerdeydi, üzerindeki kara-kızıl ateş simgeli, Panter armalı zırhı yer yer toz toprak biraz da kan içinde kalmıştı. Zırhının karın boşluğu paramparça olmuştu. O ünlü kızıl mızrağını bir baston gibi kullanmaktaydı.

Önündeki bir Ared cesedini tekmeleyerek kendine yol açtı. Zorlukla soluklanıp kesilmiş ağaç kütüğünün üzerine yığılmış olan bir cesedin üzerine sertçe oturdu. Ceset Hiandar’ın ağırlığı altında ezilip kemik çıtırtıları duyulduğunda. Akirama’nın görünen tek gözü Zacharias’a doğru döndü.

“Dughia nerde?” dedi Kızıl Salamender, koyu kırmızı nerdeyse parçalanmış olan büyük yakalı pelerinin arasından büyük pipo çıkarıp derin bir üflemeyle alevlendirdi pipoyu

Zacharias’ın gözleri kısıldı. “Küçük çöpleri hallediyor.” dedi sakince ardından ekledi. “ Clamente becerebildi demek? Sonunda kurtuldun.”

Akirama yavaşça ve öfkeli bir halde başını kaldırdı, Sol tarafını örten saçları kenara doğru ilerlerken, yüzünün sol tarafının nerdeyse parçalanmış pelteye dönmüş olduğu açığa çıktı. Sol elmacık kemiği ve üstü neredeyse tanınmaz haldeydi sol gözü bu et yığınları arasında kaybolmuştu. Sağlam olan nadir yerlerinden biri olan ağzından derin bir duman tabakası çıkartıp Ölümün Hükümdarına baktı.

“Kurtuldum mu?” dedi Akirama alayla, “Sen buna kurtulmak mı diyorsun?”

“Yakalanman, senin hatandı.” dedi Zacharias umursamazca, “Ölülerin Bekçisini Öldürmek için oradaydın onu elinden kaçırdığın gibi, Üstad’In eline düştün.”

“Yaşadığını bile bilmediğimiz bir adamın eline düştüm.” diye düzeltti Akirama, “Üstad Valerion, yaşıyor Zacharias. Yaşıyor ve bizi o serbest bıraktı, bu ne demek biliyor musun?”

“Bizi mi...” dedi Zacharias ardından hızlı bir hareketle zincirleri dağılarak toplandı ve Zacharias’ın bileklerinde küçük bir zincir halini alarak küçüldü. Elindeki koca kara tırpan bir anda kaybolmuştu. “Clamente’yi diğer Yıldoğanları bulmaları için yollamıştım. Sana nasıl ulaştı?”

“Bana emir mi verdiğini sanıyorsun Zacharias?” dedi boğumlu bir kadın sesi, öfkeli geliyordu, gölgelerin arasından birdenbire belirmişti. Akirama gibi yaralı görünmüyordu ama yüzünde ondan daha çok dağılmış birinin ifadesi vardı. “Üstad Valerion bu çarkı ilmek ilmek örmüş her şeyin farkında bizi Kedfith ve diğerlerinin önüne atacak.”

“Üstadın etkisi altında korkuyla titremek bize bir şey kazandırmaz.” dedi o sırada Dughia ormanın içinden Tessia ile birlikte gelmişlerdi. Göğsündeki yara buz tutmuş saçları diken dikendi. “Deniz de fırtınalar olur, dalgalar büyük gemileri yutar yine de bazıları hayatta kalır. O da bizim gibi hayatta kalan biri, Evet biz onların ihanetiyle sınandık ama ondan önce biz Üstad’a ihanet ettik. O yüzden biz kendi intikamımıza odaklanmak zorundayız, ondan sonra becerebiliyorsa bizden intikam almayı deneyebilir.”

“İkimizi bir anda etkisiz hale getirdi, anlamıyor musunuz?” dedi Clemente yüzü yoğun bir panik halindeydi. “Hiçbir şey yapamadık, HİÇBİRŞEY!”

“Çünkü aptalca ve doğrudan saldırdınız.” dedi Zacharias küçümsemeyle, “Üstad’ı o çukura gömenlerin arasında ben de vardım. O kadar darbeye mağruz kalan bir adamın ayakta durması bile müzice o delikten nasıl kaçarsa kaçsın. Sizden önce Üstad bize farklı bir bedende saldırdı, bizi maşa olarak kullanmayı düşündüğü çok beliliydi. Bırakalım da öyle düşünsün Gökyüzüne bakın.” dedi gökyüzündeki karanlığı işaret ederken. “ Üstad bize bizim ona yardımcı olduğumuzdan daha çok yardımcı oluyor. Görmüyor musunuz?”

“Bu bir tuzak Zach,” dedi Akirama piposundan tüten dumanı cesetlerin olduğu tepeciğe savururken, “Bizi birbirimize düşürdükten sonra en zayıfladığımız halimizde bize saldıracak, onun hedefi için bir piyon olacağız sadece. Bu bizim iç-”

O sırada, Akirama’nın sözünü kesen büyük bir gürültü duyuldu Ormanın içinde. Ağaçları parçalayıp ilerleyen beş metre uzunluğunda iki buçuk metre yüksekliğindeki dev bir timsah, etrafındaki cesetleri dağıtıp ortaya çıktı. Dev timsahın bir gözü kördü üzerinde derin çok eski bir yara vardı. Pul pul olmuş derisinin üzerinde yer yer yosunlar göze çarpıyordu, Yaşlı Timsahın tek genç gözüken yeri cam gibi parlayan sarı gözleriydi.

“Guariang” dedi Dughia, Buz ve kan kaplı yüzünde müşfik bir gülümseme belirmişti, Ardından keskin gözlerini Akirama’ya doğru çevirdi yüzündeki sırıtma genişlemişti. “Eski Dostun buraları pek boş bırakmamış anlaşılan?”

Akirama anlamazca ona doğru baktı, Sağlam olan tek kaşı kalkmış gibi görünüyordu. Bunun üzerine Dughia, Dev Timsah Guariang’a işaret etti.
Guariang kocaman ağzını açtı, sivri sarı dişler içerisinde zarar görmemiş bir şekilde baygın bir halde yatmakta olan kızıl saçlı bir kadın vardı.

“Bu da kim böyle?” dedi Clemente, yavaş ama kedi gibi adımlarıla yaklaşıp, kızı iyice bir inceledi,

“Bize saldıran Are’nin uşaklarından biri ama Guariang bildiği çok şey olduğunu söyledi,” dedi Dughia kaslı kollarını göğsünde kavuştururken. “Ama en önemlisi bize Are’nin adamıymış gibi saldıran, Fuena adındaki bu kadın, eski bir dostumuzun casusuymuş meğersem.”

“Legistas?” dedi Zacharias, kısılmış gözleriyle kadına bakarken.

Dughia kafasını sallayarak onayladıktan sonra, Clemente, çömelerek, kızı daha fazla incelemeye başladı.

Akirama’nın ise sağlam olan mavi gözü parlayarak, yüzünde bir gülümsemeyle piposunu sertçe ısırdı.

“Bu her şeyi değiştirir.”


******


“Hayır!!!” diye kükredi, Toran, Myrcid’İn kafasının yerde yuvarlandığını görünce. O sırada güçbela kaçabilmiş olan Hududun Bekçisi toz toprak ve kan içindeyken kılıcını kınına koydu.

“Buradaki işim bitti.” dedi sakince, “Sana gelince Dagron Toran sen yeminin ölçüsünde davrandın, bu hududunu aşmak sayılmaz. O yüzden senin hayatını bağışlıyorum.”

Toran’ın gözü öfkeyle deliye döndü. “NE DEMEK BİTTİ!” diye kükredi hızla kalkanını kaldırdığında kolunu yeşil auralı kaslı bir kol tuttu. Toran öfkeyle arkasına doğru döndüğünde, ciddi bir ifadeyleyle ona doğru bakan gözleri bembeyaz olmuş yeşil ruh aurasıyla kaplanmış olan Aikroth’u gördü.

“Sakin ol Dag,” dedi Aikroth sertçe, “Bekçiyle savaştın ve hayatta kaldın, bu yeterli.”

Toran’ın öfkesi bir an içinde silinir gibi olduğu an. Aikroth’un yeşil aurası KaleMuhafız’ı da kapladı ve ardından gözle görünmeyen bir hızla yeşil bir parıltı halinde kayboldular. Hududun Bekçisi bir kaybolan parıltıya doğru baktı. Ardından aşağıya doğru kaymış yine de tozdan kandan azade kalmış olan atkısını düzeltti bağını sıktı.

“Hükmün sonucu dolaylı olsa da verildi.” dedi kendi kendine. “ Myrcid Ouderbaque , Fozkitiliarın en güçlü yirmi birinci varlığının sureti bu arz üzerinden silindi.”



Akik Zaman Döngeci, Hiandar Takvimi 1218. Gün. Porsuk Yılı.

Günümüzden 18 bin yıl önce

Muadlig Şehri , Eos Bölgesi, Hiandarik Cumhuriyeti

Eos Bölge Vekil Sarayı


Myrcid Ouderbaque, gözlerindeki derin acıyla kıvranıyordu, Kufdir dağının eteklerinde gördüğü şeyler gözlerini neredeyse kör etme noktasına getirmişti. Karanlığın dehşeti vücudunu tir tir titretirken, sağ elini kaldırmaya çalıştı. Sağ eli niyeyse hareket etmiyordu, panikle gözlerini açtı gördüğü soluk bir ışıktan başka bir şey değildi.

“Abi.” dedi titrek bir sesle kırılgan ince bir ses tonu vardı.

“Burdayım.” dedi üzgün ve yorgun bir ses tonu, Nephilium Ouderbaque kardeşine benzeyen ince uzun yüzü ve mor saçlarıyla Myrcid’in biraz daha yaşlı haline benziyordu. “Buradayım kardeşim.” dedi kardeşinin nerdeyse parçalanmış derisine bakıp kopmamış olan kavrulmuş elini tuttu. Ardından odadaki diğer kişiye doğru baktı. “Ne yapacağız?”

Lüks yapılı varaklarla süslenmiş, meşe ağacından mobilyalarla dolu odada bir oraya bir buraya volta atan, diğer beyaz tenli adamların aksine gri teni odadaki mum ışıklarıyla parıldayan, siyah saçlı ince sakallı bir adam, Gümüş manşetli mavi çizgili uzun gömleği ve kuvars rengi kısa ceketiyle dolaşmaktaydı. Adam sol elini başına götürdüğünde parmağındaki safir yüzük ışıldadı, “Düşünüyorum.”

“Vücudundaki ruh hasarını temizledik ama hala ölüyor.” dedi Nephilium fısıltıyla gri gözleri bir çelikti. “Bir şey yapmalısın.”

“Hissi duygularla hareket edersen bir şey yapamayız.” dedi karşısındaki adam sinirle kesip atarak. Siyah gözleri düşünceyle kısılmıştı, bir an için duraksayıp kafasını kapıya doğru çevirdi. Çevirdikten beş saniye sonra da kapı yumuşakça üç kere kısa iki kere uzun çalındı.

“İçeri gir Legistas.” dedi sakince adam sol kolunun düğmesiyle oynadı. Nephilium sinyali almıştı. Myrcid acı içinde olsa da abisinin yaptığı ilizyonu fark etti, muhtemelen kendilerini olmamış gibi gösterecekti onları misafir eden kişi.

İçeri genç bir adam giydi, siyahlar içindeydi uzun siyah saçlarını arkadan bağlamıştı, girer girmez duraksamadan dizlerinin üzerine çöktü. “Efendim, Üstatlar özel ırk projesini reddetmenize sinirlendiler. Senatörün böyle bir hakkı olmadığını bu projeyi yirmi üçler konseyine getirmenizi istiyorlar.”

“İstesinler, isteyeceklerdir de.” Dedi adam sakin bir sesle geniş kolçaklı bir koltukta otururken. Elini şöyle bir hareket ettirdi. Legistas hızla dolaptan adama Bir içki doldururken adam sakince konuşmasına devam etti “Din, doğası gereği bağnazdır. Kendinden olmayanlara saldırılmasıyla büyür ve güçlenir bu beklediğim bir şeydi.”

“Hepsini zamanında yok etmeliydik.” dedi Legistas sesi öfkeli de olsa bardağı kibarca adama doğru uzattı.

Adam hızlı bir hareketle Legitas’ın eline vurdu bardak Legistas’ın elinden kurtulup duvara çarpıp parçalara ayrılırken karşısındaki adam hızla ayağa kalktı. “Aptal! Senin gibi düşünmeyen herkesi yok etmeye kalkarsan karşında hükmedecek kimseyi bulamazsın.” Ardından adam derin bir nefes aldı sertçe ona doğru baktı. Birbirine benzeyen iki siyah göz buluştu. Legistas gözlerini hemen indirdikten sonra, karşısındaki adam konuştu “Bir kişinin bu kadar hissi aynı zamanda bu kadar hırsı olması tehlikelidir Legistas. Hırs zekayla güçlenir, oysa sen körleşmiş olan duygularını tek bir yere bağdaştırdın, bu sana şimdi güç veriyor ama bu sonsuza kadar sürmeyecek.”

“Haklısınız Efendim.” Dedi Legistas hızlı bir biçimde.

Karşısındaki adam, ona şöyle bir baktı öyle derin bir bakıştı ki bu Legistas’ın tedirginliği her halinden belli oluyordu. Hiandar Yüksek Konseyinin Baş Senatörü Antonio De Le Vaq elini çenesine doğru götürdü. “ Yine de bu V.R’cilere bir yem atmamız gerek. İlk denek projesine başlatılacağına dair bir kararname hazırla, bu şartta güvenlik ölçeğini belirlememiz gerekecek. Hazırlıklara başla.”

Legistas kısa bir kafa selamı vererek çıkarken Antonio De Le Vaq onu durdurdu. “Ve nereden geldiğini unutma Legistas, hangi çöplükten geldiğini sakın unutma.” dedi sertçe Legistas’ın gri yüzünün benzi attıktan sonra hızlı bir biçimde çıktığında Nephilium öfkeyle ayağa kalktı. “Neden bahsediyorsun Antonio, bu projenin engel olunması için uzun yıllardır çalışmıyor muyuz?”

“Öyle.” dedi De Le Vaq sessizce, “ İktidarı elimde tutmak istiyorsam, rahiplerle de uzlaşmam gerekli Nephilium, hem bu kardeşini kurtarmamız için bir şans olabilir.”

“Ne demek istiyorsun?” dedi Nephilium soluk olan teni iyice bembeyaz kesilmişti zor nefes alan kardeşine bakarken.

Antonio De Le Vaq’ın karanlık yüzünde camdan ışıltılar vardı. “Onu bir Hiandar yapacağız.”

“Hiandar mı?” dedi Nephilium ayağa kalktı, “Saçmalıyorsun.”

“Karanlığın çocuklarını ben yetiştirdim Nephilium.” dedi Antonio De Le Vaq, gözlerinde ani bir ışıltı belirmişti. “ Otoboroshi’nin yok ettiği Ruh Akademisindeki öğretilerdeki karanlığın ruh gücünden oldukça farklılar. Bu yüzden biz ruh hasarını temizlesek bile içten içe karanlığa gömülüyor çünkü olay sadece ruhen karanlığa dönüşmek değil bu bedenini de etkilemekte.. O yüzden sizin ırkınızın dayanıklılığına güvenmemiz gerekecek.”

Nephilium kaşlarını kaldırdı. Öfkeliydi. “Benim ırkımın dayanıklılığı olmasa Myrcid hayatta kalamazdı bile! Şimdi bunu öne sürerek ne yapmaya çalışıyorsun. Ben kardeşlerimi sizin ucube deneklerinize çevirmem.”

“O halde ölecek.” dedi Antonio De Le Vaq “Ölümün kesin olduğunu hayatın olasılıklarla dolu olduğunu biliyorsun. Kardeşin bir olasılığa sahip bunu yok mu edeceksin.”

Nephilium cevap verecekti ki duraksadı. “ Peki Antonio düşüneceğim, izin verirsen kardeşlerimle konuşmalıyım.”

Antonio De Le Vaq, gözlerinde anlayan bir bakış belirdi ve hızlı adımlarla meşe ağacından yapılmış kapıyı açarak dışarı çıktı. Myrcid ‘in abisi derin bir iç çektikten sonra havaya bir rün çizdi. Mavi simgeli antik büyü dilinde yazılmış olan rünler parladıktan sonra hemen yanı başında biri belirdi. Nephilium Ouderbaque Yüksek Büyü Loncasında Mekansal ve düzlemsel büyülerde ustalaşmış bir çok yeni büyü keşfetmiş, kendi okulunu açabilen sayılı on iki büyücüden biriydi. Kendi keşfettiği kısa ve uzun mesafe düzlemsel yolculuk büyüsü asrın en büyük büyü keşfi olarak söyleniyordu. Kendi tabiriyle ışınlanma büyülerini o bulmuştu o ve kardeşleri.

Şimdi ışınlanma büyüsüyle yanına çağırdığı en küçük kardeşiydi. En küçük kardeşi teorik ve büyü yazımı konusunda muazzam yeteneği vardı. Ama büyü gücü yoğunluğunu düzgün kullanabilme kapasitesinden yoksundu. Zayıf, beyaz tenli ağabeylerinin aksine mor saçlarını kısa kestirmişti. Diğer iki kardeşten en toy olanı ama en yakışıklı olanıydı.

“Endimiyon konuşmaları duydun.” dedi Nephilium dedi küçük kardeşinin dinleme büyüsünü kast ederek. “Sen ne diyorsun bu işe?”
Endimiyon konuşmadan, Myrcid güç bela başını kaldırarak fısıldadı. “Ben razıyım, acım çok fazla ne olacaksa olsun artık.”

“Antonio De Le Vaq’ın dediği şey teorik olarak mümkün,” dedi Endimiyon Myrcid’in başını tutarak yavaşça yastığa doğru yatırdı ardından hızlıca odada volta atarken, “Ama onun bu hamlesini öngörebiliyor olman lazım abi.”

“Görebiliyorum tabi.” dedi Nephilium, aralarında en zeki olan oydu, en cüretkarları da Myrcid’di “Legistas gelene kadar böyle bir fikri bile yoktu. Üstadların baskısından kurtulmak için, asla onaylanmayacak bir şeyi yapacak, yeni ırk oluşturmak, ırklar üzerinde tasarruf sahibi olmaya çalışmak bizi felakete götürecek.”

“Tehlikeye girecek olanlar Hiandarlar abi. ” dedi Endimiyon ciddi bir ifadeyle, “Ne yaparsak yapalım, Myrcid’ibu durumdan kurtarmamız lazım.”

“Araştırdın mı peki?” dedi Nephilium o da gerginlikle ayağa kalkmıştı. “Bu derece deri değişimini vücudu kabul edecek mi?”

“Eder muhtemelen, deri nakli belli ölçekte çeşitli karışımlarla hazırlanmış, ekibin başında Shark Snaga var, Ayrıca Hiandar nakli için gerekli olan doku örneklerinde bir dezenformasyon göremed-“

Myrcid, kardeşi Endimiyon’un sözlerini daha fazla duyamadı. Karanlığın Evlatlarının dölleyicisiyle yaptığı savaşta aldığı ağır yaraları artık dayanılmaz olmaya başlamıştı. Soluğu canını yakıyordu artık, içinde kötü nefret uyandırıcı bir şey büyüyordu sanki tüm kemiklerinde ince kıymıklar vardı. Gözlerindeki bulanıklık hiç geçmemişti, Abisi ile kardeşinin soluk mor saçlı silüetleri yavaş yavaş yerini karanlığa bıraktı ve bilincini kaybetti.



Akik Zaman Döngeci, Hiandar Takvimi 1942. Gün. Oğlak Yılı.

Shiliak Şehri , Vasgondag Bölgesi, Hiandarik Cumhuriyeti

Arcane Boyut Büyüleri Kulesi



Myrcid Ouderbaque, büyü kulesinde aynaya bakıyordu. O kadar zaman geçmiş olsa dahi hala aynadaki suretine alışamamıştı. Gri teni ona hala yabancı geliyordu, kendisininkine değil başka bir tene dokunmak gibi rengi kokusu her şeyi değişmişti. Yıllar yıllar sonra bile, abisinin o kararının bir alternatifi var mıydı diye düşünüyordu kendi kendine , O sırada kapısı çalındı.

Küçük bir masadaki cam kürelerinin etrafında dolaştıktan sonra kapıya doğru ilerledi. Myrcid yavaşça kapıyı açtı, gecenin kör karanlığında onu kim ziyaret ettiğini merak ediyordu. Kulenin orta katındaki kapısının önündeki merdivenlerde siyah kukuletalı bir adam yanaşmıştı. Hızlı bir hareketle kukuletasını açtıktan sonra içeriye doğru girdi.

İçeri giren adam Kukuletanın altından siyah saçlarını at kuyuruğu şeklinde toplamış ince sakalı yüzünü kaplayan, gri tenine uyumlu keskin gri gözleriyle bir Hiandardı. Geniş alnından elmacık kemiğine kadar uzanan eski yarası mum ışığında parlıyordu ve Gri gözleri dolu doluydu, kenarda bir tabureye güç bela çöktüğünde derin bir nefes alarak konuştu.

“Babamı öldürmüşler.” dedi sadece üzerindeki siyah cüppeyi bir kenara fırlattıktan sonra sağ elini siyah parlak saçlarının arasından geçirdi ve ağzından derin bir fısıltıyla ekledi. “Şerefsizler.”

Myrcid ‘in şaşkınlıkla olduğu yere çöktü. Gözlerine taktığı çift katlı ay merceğinden odadaki meşalenin ışığı yansıyordu. “İmkansız! O, ölemez.”
Karşısındaki tabureye oturan, adam ona acı acı baktı. Gözlerinden yaş süzülüyordu. “O…O orospu çocuğunu hiç sevmiyordum biliyor musun? ”
Myrcid, dalgın ve düşünceli bir halde ayağa kalktı, büyü akademisinde tanıştığı , Hiandar kimliğinden önceki halini de bilen eski dostunun omzuna elini koydu. “Nasıl olmuş?”

Genç yaşında, büyücülük okulundan atılan, Hiandar askeri kuvvetlerinde koruyucu olarak yetişen, Swen Corp’ta büyünün mekanizmik sistemlerini araştırma konusunda doktorasını yapmış olan Arturo De Le Vaq, yüzünde büyük bir öfkeyle Myrcid’e baktı. Myrcid bir an karanlık yüzünde babası Antonio De Le Vaq’ın kararlılığını gördü.

“Bilmiyorum.” dedi öfkeyle, “Kimin öldürdüğünü de bilmiyorum ve bilmediğim şeyler çoğaldıkça ben sinirleniyorum.”

“Sakin ol.” dedi Myrcid, “Babanın ölümü kimlere fayda sağlar onu düşünelim. Kim ya da kimler bu işten fayda sağlayabilir.”

Arturo cevap vermek için başını kaldırdığında birden arkalarında kara bir siluet belirdi. Arturo hızlı bir biçimde sol elinin yeninden makaralı arbelet çıkarıp hızlı bir biçimde kara gölgeye ateş etmeye başladı. Kendi tasarımı olan bu makaralı küçük arbelet, kısa sürede yirmi ok birden atabiliyordu. Oklar hızlıca gölgeye doğru giderken, Myrcid hızlı bir biçimde mavi asasını çıkardı ve abisinden öğrendiği vücudun elektrik sistemini çökerten büyüsünü fısıldadı.

“Korou Lightaoun”

Asasının ucunda birden sarı siyah bir yıldırım belirip hızla, gölgeye doğru savruldu. Gölgeden kemikli bir el çıkıp vücut hasarını yoğunlaştıracak büyüyü elinin tersiyle yok etti. Üzerine gelen oklar metal bir kalkana çarpar gibi sektiler. Ve Karanlığın içerisinden yavaş adımlarla biri ilerlerken Myrcid ile Arturo korkuyu yüreklerinin içerisinde hissettiler.

“Eski bir hikaye, oğullar babalarının yansımasıdır der.” dedi korkunç bir ses, karanlık bir silüet gölgelerin arasından belirmişti. Myrcid gerginlikle geriye doğru çekilirken masadaki asit kavonozlarını yere düşürdü. Kalın mermere düşen asitler ince bir tıslamayla ilerlerken. Hissettiği korku nerdeyse öldüğü gün yaşadığı korku gibiydi, Ölümün Gölgesinden bile kötü, Karanlığın Dölleyicisiyle yaptığı o karanlık savaşın hatırası kendisinin ki gibi Arturo’yu da sarmıştı.

Arturo De Le Vaq, elini sırtındaki kılıca götürürken bir kedi gibi çevik hareketlerle geriye doğru çekiliyor, sol eliyle de yarasını yokluyordu. O gün, kendisiyle birlikte Kufdir Dağında Arturo ‘da vardı. Çeşitli işkencelerden geçmiş, dölleyicinin gazabına o da uğramıştı yine de o lanetli dağdan onu çıkaran Arturo’nun kendisiydi.

Karanlığın içerisinden sarışın mavi gözlü yakışıklı bir adam çıktı, gülümserken otuz iki dişini de gösteriyordu. “İkiniz de babalarınıza benziyorsunuz. Myrcid Ouderbaque, Quadrim senin gibi pervasızdı, ölümün üzerine giderdi. O yüzden de halkınızın yok olmasına sebep olmadı mı?”
“Bunları nereden biliyorsun?” dedi Myrcid şaşkınlıkla geriye doğru giderken artık sırtını yek pare kulenin taş duvara dayamıştı. “Babam halkına, bize ihanet etti. O organizasyona katılmak için her şeyi yaptı. Benim ona benzer hiçbir yanım yok.”

“Babalarınıza o kadar çok benziyorsunuz ki, ikiniz de ondan nefret ediyorsunuz.Onların da babalarından nefret ettiği gibi. ” dedi Gölgeler içerisindeki sarışın adam. “ Değil mi Arturo De Le Vaq, Antonio senin gibi zekiydi, kararlıydı ve kendinden emindi. Kendinden bu kadar emin olması onun sonunu getirmedi mi?”

“Sen Karanlığın Bekçisi misin?” dedi Arturo, temkinli bir adımla geriye doğru çekildi. “Gurabba El Nasr, babamı öldürmeye çalışmıştın.Sıra bize mi geldi.”

“Bekçiler mi? Ben onlardan daha eskiyim.” dedi adam, görüntüsünün şekli bir anda değişti, Yakışıklı sarışın adamın yüzü bir iskeletti artık boş göz çukurlarından çıkan kavun içi alevler, kemiğe dönmüş olan ellerinden yansıyordu. Siyah cüppesi bir karanlık bulutuydu adeta “Kadim günlerden bu güne gelmiş olan gerçek tek bir hak vardır. Kan Hakkı; bu hakkı reddedebilirsiniz, kabul de edebilirsiniz.” Myrcid’e doğru döndü. “Abin Nephilium öldü.” Ardından Arturo’ya doğru döndü kavuniçi bakışları, “Baban Antonio öldü. Şimdi onların mirası size geçecek.”

Myrcid, şokla dizleri üzerine çökerken, Arturo öfkeyle ona doğru baktı, sol eli birden bulanıklaşıp titremeye başladı gri gözleri öfkeyle kısılmıştı. “Sen mi yaptın?”

“Hayır!” dedi Adam karanlık bir edayla, “Ben zorda kalmadıkça bilinçli varlıkları öldürmem, Karanlığın bir sureti olarak görünmem beni onlardan biri yapmaz, yapamaz. Zira karanlığın iyi aydınlığın kötü olduğu zamanları da bilirim. Size geldim çünkü atalarınızın yaptığı hatalardan ders çıkaracağınızı umut ediyorum.”

“Sen de kimsin böyle?” dedi Arturo,

O sırada Myrcid’in gözleri, öfkeyle adama doğru döndü. “Abimi kim öldürdü? Söyle!”

“Ben Alsderio Auwach etrafınızdaki ırklar daha emekleme seviyesindeyken bile bu arz üzerindeydim. Yine de bana varlık formumun ismi olan Lich diye de seslenebilirsiniz.” Lich, vakur bir edayla yükseldi, ellerinde iki farklı rün içeren parşömen belirdi, “İntikam, bu arzda en gereksiz şeydir
Myrcid Ouderbague, unutma sen de birilerinin abisini birilerinin kardeşini öldürdün. Ölüm hepimizi bekleyen bir son ama o ana kadar yaptıklarımız bizi biz yapacak şeyler. Şimdi, bu rünleri inceleyin ardından Huldself Hududuna gelin orada size Fozkitiliar’In gerçeğini anlatacak birini bulacaksınız.”

Myrcid, şaşkınlık ve şoktan bir şey söyleyemezken. Arturo hemen söze atladı. “Kimi bulacağız biz orada?”
“Onu tanımasanız bile varlığını duydunuz.” Lich, karanlığın içine karışmadan önce “ Huldself’de Otoboroshi Roshirou’yu arayın muhtemelen siz oraya geldiğinizde o sizi bulacaktır.”

Bunu der demez, kulenin içindeki gölgeler kayboldu. Arturo ile Myrcid şaşkınlıkla ellerinde mühürlü rünler ile birbirlerine baktılar, sonra gözlerinde yaş ile birbirlerine sarıldılar.


Devam Edecek...
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.
Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2489
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

Bölüm 16 Özel Bölüm 2. Kısım Roshirou

Yakut Zaman Döngeçi Hiandar Takvimi 536. Gün Şahin Yılı

Tounga, Hudself Hududu, Kufdir Dağı Yakınları

Şimdilerde Şüpheli Ama Boş Topraklar


Otoboroshi Roshirou, bağdaş kurmuş oturuyordu. Oturduğu yer ufak bir tepenin üzerinde eski çağlardan kalma bir sunak sütunun kalıntısıydı, eski gül motifli sunak zamanın rüzgarına fırtınalarına yenilmiş, eskimiş ve yıpranmış olsa da hala sapa sağlamdı.

Oturduğu sunağın etrafına dikilmiş dört sütündan ikisi yıkılmış, diğerinin yarısı zamanın şartlarına dayanamamıştı, sonuncusu ise burada bir zamanlar bulunan kubbeyi hatırlatırcasına üst pandantif kalıntısı hala durmaktaydı.

Eski bir kalenin eski mabedinin yıkıntıları arasındaydı şimdi, Hudself Hududu diye geçen bu yer aslında Ruh Krallığının, Kufdir Dağı’ndaki Karanlığın Evlatları tehditleri gözlemek için kurduğu bir üs, ufak bir kaleydi. Yıllar, zaman ve bütün şartlar kalenin yıkılmasına içerisindeki Ruh Adamların ölmesine ve bütün bu yerin yokolmasına sebep olduysa da, Şimdilerde ne Karanlığın Evlatları Ne de Ruh Adamlar kalmıştı bu arz üzerinde, kendisi ve kardeşlerini saymazsa tabi.

Otoboroshi Roshirou, kendi ırkının verdiği güç ile Ruh gücünü kullanmayı öğrendiğinden beri bu arz üzerinde uzun zamandır yaşamaktaydı. Rüzgar uzun arkadan bağladığı beyaz saçlarını tel tel ayırarak içinden geçti, burnuna yeni çıkan çimenlerin kokusunu doldurdu. Kenarları kırışmış gözlerini kapadı, ellerini avuçları birbirine dönecek şekilde birbiriyle birleştirdi.

Birleştirdiği anda vücudunun etrafında beyaz bir aura oluştu, dışarıdan görülebilen ince bir aura hafif titreşim halinde dışarıya yansıyor yansımanın üzerinde ince gölgeler dans ediyordu. Bu her Ruh Adamın yapması gereken Ruh Meditasyonunun bir tezahürüydü, etrafında kaybolmuş yok olmuş ruh parçacıkları, kendi kullanmaktan dezaformasyona uğramış olan ruh gücünü onarıyor, onu yeniden yapılandırıyordu.

O ise kısacık huzuru, ilk meditasyon anında hissettikten sonra içi kedere boğuluyordu. Buranın yakınlarında, oğullarını kaybetmişti, buradan çok uzakta ise kızını. Kendi kurbanı olacağını düşündüğü ama başkalarını kurban verdiği savaşlarda savaşmıştı.
Yıllar sonra öldürülen Ustaları, Mitashi ve Yadamoru’nun söyledikleri hep aklına takılıyordu. “Savaşlar önemsizdir çocuk, önemli olan içindeki masumiyeti kaybetmemektir, sen ise çoktan kaybetmişsin.”

Evet,masumiyetini çok önce kaybetmişti, bundan hiç şüphesi yoktu ama çocuklarının masumiyetini koruyacağını ummuştu, lakin başaramamıştı. Kendi gücünün Kranlığın gücünün suretlerinden halkları koruyacağını sanmıştı başaramamıştı. Mutlu bir yuva, sevdikleriyle çocuklarıyla torunlarıyla bir aile olabileceği sade bir hayat arzu etmişti. Yakasını geçmişi ve geleceği hiç bırakmamıştı.

İnce dudakları kasıldı, yanağındaki çizgiler derinleşti, çok çok az siyah yerler kalmış olan sakalı gerginleşti, çocuklarını koruyamamıştı. Koruması için, onları bir güç hastasının yanına vermişti, O ise onları bir canavar yapmıştı ve bilinirdi ki bütün canavarlar en sonunda ölümle kucaklaşırdı.

Sol gözünden bir damla yaş süzüldü, çizgili yanağından sakallarının arasına karıştı, hala ruhlarının çığlıklarını duyabiliyordu, Oğulları, evlatları acı bir çığlıkla onun ismini haykırıyorlardı. Ruh Duvarının ötesinde olsalarda, onların sorduğu tek bir soruyu cevaplayamamak onun içini hep yakıyordu.

“Bizi niye korumadın baba?” sözü yerine başka bir söz duydu.

“Babamı niye korumadın?” dedi bir anda karşısındaki ses, Otoboroshi Roshirou birden karşısında beliren iki adamı görünce şaşırmadı. Bir tanesi Nephilium ‘un kardeşi idi uzak mesafe ışınlanmalarını yapabiliyor olmalıydı.

İki adamı görüp ayağa kalkmadan önce onlara doğru kurşuni gözlerinde derin bir sertlikle baktı se sertçe konuştu; “Oğullarımı niye öldürdünüz?”
Karşısındaki iki genç adam, bir an panikle birbirlerine baktılar, İki Gri tenli Hiandar’ın birbirlerine bakarken, Mor saçlının Nephilium’un kardeşi olduğunu anladı hemen, ruh özellikleri birbirlerine oldukça benziyordu. Bu deri değiştirmeyi duyunca, Lich’in nasıl öfkelendiğini çok iyi hatırlıyordu Otoboroshi, Antonio De Le Vaq’ın yaptığı şey Nephilium’un duygularını kullanarak iktidarını sağlamlaştırmaktan başka bir şey değildi. Sonuçta o iktidar onun da mezarı olmuştu.

“Sen neden bahsediyorsun?” dedi Antonio’nun oğlu Arthur, “Bizim öldürdüğümüz zebani ile senin oğlun muydu yani?”

“Evet,” dedi Otoboroshi ayağa kalkarken, ona soru soran çocuğa baktı çocuktan bir baş boyu kısaydı, Çocuk hafif yapılı, uzun arkadan bağladığı siyah saçları ve ve keskin gözleriyle babasına oldukça benziyordu. “ Oğullarım bir zebaniye bir canavara dönüştü, ve onları öldürmenizi izledim, birini derin çukurlara attınız diğerini büyülerinizle kılıçlarınızla deştiniz.”

Myrcid tam bir şey diyecekti ki elini kaldırdı.

“Hayır,” dedi sakince ama sesinde gizleyemediği bir hüzün vardı. “Sizi suçlamıyorum, canavarların öldürülmesi gerekir, canavarları birileri öldürürken engel olmaya kalkmazsınız.”

“Peki bunun benim babamla ne alakası var?” dedi Arturo De Le Vaq öfkeyle

“Sen de çok iyi biliyorsun ki baban da bir canavardı.” dedi Otoboroshi, “Ve canavarların öldürülmesi gerekir, o yüzden babanı korumadım ki kendini koruyabilecek seviyedeydi. Babaların günahlarını oğullara yükleyemem ama oğulların günahları babalarınındır.”

“Bize Lich denilen bir yaratık buraya gelirsek seni bulabileceğimizi söyledi.” dedi Arturo De Le Vaq “Babamın nasıl bir insan olduğunu biliyorum ama buraya babamın suçlarını dinlemeye gelmedim.”

“Hayır, mirasını almaya geldin.” dedi Otoboroshi sertçe, “Bütün bunları dinleme sebebin ise, babanın kimin öldürdüğünün öneminin olmaması, Kim öldürdüyse öldürdü, ölümü yaptığı davranışlarla hak etti. Tıpkı oğullarım gibi, ben nasıl size kin gütmiyor şurada ikinizi öldürmüyorsam. Siz de o ölüm düşüncesini intikam düşüncesini kafanızdan atacaksınız.”

“Hadi Antonio De Le Vaq konusunda haklısın diyelim, ya Nephilium ya abimin suçu neydi de onu korumadınız.”

“Sensin.” dedi Otoboroshi, “Senin geçirdiğin dönüşüm Hiandarik’de bir çok olanağın kapısını açtı, seninle birlikte Haindar çoğu halkın yok olacağı bir çukurun içine düşmek üzere o da Tanrı yanılgısı, halkların üzerinde tasavvur sahibi olmaya giden yol, ırksal deney başlangıcının senatodan geçmesiydi. Bu olanlar henüz başlangıç, yeni santör eskisinden daha fazla bir şekilde bu olanağı kaşıyacak.”

“Bir dakika bir dakika,” dedi Arturo, “Bu ölümlerin hepsi bundan mı kaynaklı, yani Myrcid’in hayatının kurtulması bu yolla olduğu için mi? Hiandar tampon bölgesi inşa ediliyor, yeni ırk denekleri yapılıyor.”

Otoboroshi derin bir iç çekti. “Lich size hiçbir şey anlatmamış anlaşılan. Size mirasını anlatayım, Fozkitiliar arzı üzerinde bir çok halk ve medeniyetler geldi geçti, çoğu yaşam kayboldu yenileri ortaya çıktı. Lich bu eski yaşam formlarından biri, onun anlatımıyla size aktarıyorum;
Yıllar yıllar önce, eski insanlar denilen yaşam formları Fozkitiları gelişebileceği en son seviyesine getirmişler bunu da, Büyü, Bilim, Ruh ve Silah alanında yaptıkları özel materyeller ile tamamlamışlar, Ancak bu güç, içlerinde bazılarını Tanrı Yanılgısına, Tanrı komplekslerine itmiş. Ancak buna karşı olanlar da varmış. Bu karşı olanlar ellerindeki silahları bu tanrı yanılgısına sahip olanları yok edecek bir organizasyon oluşturmak için kullanmışlar Bu Organizasyonu tanıyorsunuz, Herkesin eski değişle adlarını lanetlediği bir organizasyon: Bekçiler Organizasyonu.”

“Bekçiler ortaya çıktığında felaketler onların ardından gelir.” dedi Myrcid nefretle

“Doğru.” diye onayladı Otoboroshi “Bekçiler organizasyonu safi mantıkla hazırlanmış bir orgaziasyondur. O yüzden halklar birbirini kırıp geçirirken müdahalede asla bulunmazlar, ta ki Hudud dedikleri kanun sınırlarını aşıncaya kadar. O zaman ortaya çıkıp, temizliklerini yapıp, Fozkitiları bir sonraki felakete kadar rahat bırakırlar.”

“Nasıl yani, Tanrı Yanılgısına giren kişiler hududunu aşmış olmuyor mu? Ya da Irksal deney yapanlar?” dedi Arturo kırık sütunlardan birine oturmuş Otoboroshi’yi dinliyordu.

“Tam olarak, değil Hududunu aşma kısımları güç arayışındaki kişilerin boyutsal düzlemsel ve genelde kendi potansiyelinin üstüne farklı yollar ile çıkmasını kapsayan bir şey. Örneğin Vibranium adlı metal eski insanların oluşturduğu bir metaldir bununla büyük güce kavuşabilirsin ancak hududunu aşmış olmazsın.”

“Neden?” diye sordu Myrcid merakla

“Öncelikle bu eski insanların geliştirip oluşturduğu bir şey ve Bekçiler de bu tip silahları kullanılyor, eğer bu durum hududunu aşmak olsaydı öncelikle kendilerini yok etmeleri gerekirdi. O yüzden Bekçiler halkların yükselişini izler, Tanrı yanılgısına kavuştuklarını görür bu yanılgı onların gözlerini boyamasını ve halkları yerlebir edişlerini izledikten sonra Hududunu aşmalarını bekler ve hududunu aştıkları o vakitten sonra onları yok eder ve Fozkitiliar kalan halklarla sıfırdan başlar. Bu düzen birçok kez böyle ilerlemiş. Bu gidişatta onu gösteriyor. Lich özellikle bunu engellemek için bu söylediğim dört etkeni korumak için bizi seçti.

Ben Ruh Adamım, Beyaz Ruh özünü kullanırım, Ruh gücünün simgesel gücünü korumakla ve yanlış ellere geçmemesi için uğraşıyorum. Grubumuzda Silahın gücünü korumak için çalışan başka bir kişide var. Siz ise Biriniz Teknolojiyi diğeriniz de Büyüyü korumak için atalarınızın mirasını devralmak için buradasınız. Bunları korumamızın sebebi, bu silahlara ulaşan kişilerin tanrı yanılgısına kapıplıp halkları felaketlere götürmelerine engel olmak. Daha önce bir Ülkeyi yıkan biri olarak, bunun doğru bir şey olmadığını söyleyebilirim. Ne diyorsunuz? Atalarınızın mirasını devralacak mısınız?”

İki adam şaşkınlıkla tekrar birbirlerine baktılar, Soracakları çok soru dinleyecekleri çok cevap vardı daha…


****

Safir Zaman Döngeci, Hiandar Takvimi 243. Gün. Panter Yılı.

Graeteldal Şehri , Hakimiyet Bölgesi Başketi , Hiandarik Cumhuriyeti

Vicneto Roushka Katedrali


Çift kemerli kapılarla, rolyeflerle süslü cilalı parkelerle döşenmiş Hiandar’ın en büyük Katedralinin giriş avlusunda bekliyorlardı. Etraflarındaki duvarlarda nişler içine işlenmiş V.R rünlerinin altında sunulan sümbüller sürekli, gri pelerinli rahipler tarafından değiştiriliyordu. Myrcid bu anlamsız ritüele önemsemezcesine bakıyordu, gerçi etrafındakiler onun gözüne duyarlı olarak yapılan merceklerinden ne tarafa baktığını görmeleri olası değildi.

Çift katmanlı ince ayarlı yüzünün burnundan üzerisini alnındaki mor saçlara kadar kapatan bu mercekler, onun geçmişten bir hatıra üzerine yapılmıştı. Karanlığın Dölleyicisiyle yaptığı o savaş gözlerini nerdeyse kör etmesine rağmen ışığa duyarlı bu mercekler onun hem görmesini hem de görüş açısının genişlemesini sağlamıştı. Aynı anda iki farklı yere bakabiliyor, görüntüleri kafasında belli ölçekte tutabiliyordu. O yüzden etrafındakilere uzun uzun bakmak yerine kısa bir göz gezdirdi.

Buraya toplanmalarının nedeni seçilen yeni senatörün, başrahip tarafından kutsanma ayiniydi. Kendisinin çağrılma nedeni artık Bir Bölgedeki büyü temsilciliğinden daha üst mevkiide olmasıydı. Abisinin ölümünden yaklaşık on yıl sonra Yüksek Büyücü Şuarasında, yer değişimi büyülerini geliştirme konusunda çığır yapan, uzak ölçümlü ışınlanma ve doku büyüleri konusunda yaptığı çalışmalar ve yeni büyü teknikleri onu önce Hiandar Büyü Geliştirme Departmanı Başkanı ardından, Hiandar Üç Yol Büyücüleri Sözcüsü yapmıştı. Üç yol Büyücülerinin üç lideri Hiandarik Cumhuriyetinin Karar Mekanizması olan yirmi üçler konseyinde üç koltuğa sahipti. Şimdi o koltukların sahiplerini temsil etmek için gelmişti.

Sol tarafında duran, uzun beyaz saçlarını arkadan bağlamış, gümüş siyah üç büyük ordunun amblemlerini, ortadaki merkez kuvvetine çizgilerle bağlanmış büyük bir üçgen öşeleri sırasıyla Panter, Aslan, Ayı ve Kurt Figürleyile işlenmiş, kırmızı pelerini omzundan gümüş tokalarla tutturulmuş, Hiandar Orduları Başkomutanı İsfendiyar Buykal umursamaz bir edayla karşıdaki kapıya bakmaktaydı. Kapı sütün başlarının üzerine oturtulmuş geniş kemerli bir yapıydı üzerinde Hiandar Metal işlemeciliğinin en güzide örneklerinden biri sergilenmekteydi Güller içinde ilerlenen yollar kapının ortasındaki açma kollarında birleşiyor adeta bir labirant gibi o kolların etrafını sarıyordu. Kapı kişilerin dikkatini çekmesi ona odaklanması için yapıldığının çok bariz olduğunu anlayan Myrcid sağ tarafına doğru çevirdi merceklerini,

Kendisinin sağ yanında ise uzun boylu turuncu saçları ve temiz yüzüyle kendisi gibi genç yaşında Hiandarik Cumhuriyetinin BaşYargıçının Yargıç BaşKatipliğine yükselen, Dariod Kedfith’di Kedfith sabit kıpırtısız bir heykel gibi durmaktaydı. Eos Bölge BaşYargıcıyken yaptıkları işler onu üst mevkilere taşımıştı. Şimdi o da kendisi gibi yirmi üçler konseyindeki bir kişiyi temsil ediyordu.

Derken dış kapının oradan, bekledikleri kişi geldi. Senatör orta boylu siyah saçlı simsiyah giyimli yakışıklı sayılabilecek bir adamdı. Kendisi kadar genç olmasa da yanındaki Kedftih kadar genç olması şaşırttı onu. Giyimi sadeydi, siyah kıyafetinin üzerine taktığı pelerinin iki yakasını tutturan gümüş broşu dışında bir takısı yoktu. Antonio De Le Vaq’ın eski şatafatlı kıyafetlerinden sonra, soluk siyah bir gölge gibiydi yeni senatör. Fakat Myrcid karşısındaki adamın siyah gözlerinde parıltıyı gördüğünde, bu adamın rahiplerin gölgesinde bir kukla senatör olarak kalmayacağını anladı.
Antonio De Le Vaq’ın ölümünden sonra geçen on yıl içinde, bütün kararnameler rahiplerin onayıyla yapılıyordu, Yirmi Üçler konseyinde iki oy hakkı olan, Baş Rahiplik, Baş Komutanlık Baş Yargıçlık ve Senatörlük makamlarından hepsini ele geçirmişlerdi. Hiandar BaşRahibi, Meiou Rahgou bir çok kişinin bildiği gibi yeraltı örgütleriyle ülkeyi yönetmekteydi. Antonio De Le Vaq, görünüşte Oligarşik bir Cumhuriyet olan Hiandar ülkesinin Meiou tarafından yönetilmesine karşı çıkmaya, Eos bölgesindeyken başlamış Senatör olarak da birçok görünürde Devlet kademelerinde olan ama aslında yer altı örgütündeki “Kara Kral Meiou” ya çalışan adamları yok etmişti yine de kendi de yok olmaktan kurtulamamıştı.

Şimdi, kukla bir Baş Yargıç, yeni seçtikleri kukla bir Senatör onların tarafındaydı, Baş Komutan İsfendiyar Buykal ise bu konulara bulaşmamayı tercih ediyordu. Myrcid’in düşünceleri karşılarındaki çift kanatlı kapının açılmasıyla bölündü. Kapının ardından iki kişi yavaşça içeriye girdiler. Uzun boylu olan Rahibin elinde, Siyah kutsal pelerin durmaktaydı, kendisi gibi ama biraz daha koyu renk olan mor saçları kısa kesilmiş ancak arkadan toplanmıştı, yaşı çok genç olmasa da yanındaki adam kadar yaşlı görünmüyordu.

Hiandar Baş Rahibi “Kara Kral” Meiou, Uzun fırça gibi bıyığının altında uzanan gür sakalları belinden aşağıya inerken, duruşu iyice kamburlaşmış, Koyu kestane rengi saklları bıyığı dışında nerdeyse ağarmıştı. Kulağının üzerindeki kısa kesimiş birkaç tutam haricinde saçı yoktu. Yüzünde, yaşadığı yüzyılların çizgisi bulunmaktaydı. Henüz baston kullanmasa da adımlarını nerdeyse sürünerek atmaktaydı.
Herkes bir an için daire şeklinde durdu, Senatör bir adımla halkanın içerisine doğru ilerledi, Baş Rahipde bir adım ilerledikten sonra, yaşıyla beraber olgunlaşmış gür sesiyle konuştu.

“Bugün burada, Senatörümüzün Kutsal V.R inancıyla beraber, hüküm sahibi olmasının önünü açmak için toplanmış bulunuyoruz.” dedi başparmaklarını göğsüne koyup işaret parmaklarını V şeklinde karnında birleştirirken.

“Legistas Ilya, Haindarik Cumhuriyetinin çıkarlarını V.R’nin huzurunda korumayı kabul ediyor musun?”

“Kabul ediyorum.” dedi Legistas kara gözlerinde bir alevle

"Kabul ediyor musun?" diye tekrarladı Baş Rahip

"Kabul ediyorum." dedi Legistas her söylediğinde gözleri daha da alevleniyordu sanki

"Kabul ediyor musun?"

"Kabul ediyorum."

“O Halde göklerdeki yeminler, rüzgardaki fısıltılar, inancımızın kuvveti, seni doğru yoldan ayırmasın. Gökkubbenin her ışığı altında yazılan V.R nin adı gözlerinden, onun adına edilen duaların sesi kulaklarından silinmesin.” dedi Başrahip, arından elini göğsünden çekip yanındaki adama siyah kutsal pelerini vermesi için uzattı.

Adam büyük bir saygıyla pelerini uzatırken, Legistas’a diz çökmesi için işaret etti. Legistas kısa bir an boyunca duraksadı. Myrcid, adamın yumruklarını iyice sıktığını fark etti, yanındaki Kedfith ufak bir fısıltıyla onaylamaz bir ses çıkardı. En sonunda diz çöktüğünde, Legistas’ın kara gözlerinin alev alev yanarak yere bakmakta olduğunu fark etti. Başrahip Büyük Üstad Meiou pelerini yavaş hareketlerle yeni senatörün sırtına geçirdikten sonra onu elinden tutarak kaldırırken Myrcid, bu kutsanma yapılırken Antonio De Le Vaq’ın nasıl bir tavırda olduğunu merak etti.

“Yeni görevin V.R’nin ışığıyla sürsün. “ dedi müşfik bir tavırla Başrahip, anlaşılan kendine bağlı bir senatörü seçmenin huzuruyla rahatlamış görünüyordu. Ancak Legistas’In gözlerinde kara parıltıyı gören Myrcid bu yeni Senatör’ün bir kukla gibi davranacağını düşünmüyordu.


Kambahtou Hududu, Louh Kulesi

Hiandar Tarihinin Bitişinin 90. Yılı,

Boş yüzyıllar

Günümüzden Dokuz Bin Yıl Öncesi


“Seni öldürecekler Alsderio.” dedi Otoboroshi gözlerinde derin bir hüzünle karşısındaki adama bakarken derin bir iç çekti, karşısında ondan bir baş boyu uzun karanlıkla örtülmüş, yüzüne büyüyle geçirdiği o sarışın mavi gözlü adam suretinde ona bakmakta olan Lich’e elini uzattı. “Saklanabilirsin.”

Lich’e uzattığı eli ölümün soğukluğuyla donarken, Alsderio Auwach bir adım geriye doğru çekildi. Eski Antik büyü kulesinin önündelerdi şimdi, Binlerce yıldır ayakta olan Fozkitilar tarihi boyunca hep gözlerden ırak bir şekilde durmuş olan bu kule en sonunda keşfedilmişti. Hem de kendini Tanrı ilan eden bir grup Hiandarlılar tarafından.

Uzun yıllardır, yürüttükleri plan başarız olmuştu. Otoboroshi uzun yıllardır tandığı Lich’in omuzlarının ilk defa bu kadar çöktüğünü, gözlerinin ilk defa bu kadar soluk olduğunu görmüştü. Alsderio Auwach uzun yüzyıllar, binyıllar boyunca ilk kez kaybettiğini kabullenmiş gibiydi.

“Rahiplere odaklandığımızdan, bu olasılığı göremedik Ogri.” dedi Lich, yavaş yavaş konuşurken Otoboroshi’nin adını kısaca söylemişti. “Başarısız olduk, artık saklanmanın bir manası yok.”

“Kuleyi binlerce yıldır başka yerlere ışınladın görünmez hale getirdin.” dedi Otoboroshi öfkeyle, “Yenilmiş olabiliriz ama hala hayattayız. Yeniden başlayabiliriz, tekrar birlikte.”

“Yeniden başlamaya yoruldum Ogri.” dedi Lich amansız bir tükenmişlikle, “Tekrar tekrar kaybetmekten, küçük halkların büyüyüp kendini tanrı ilan etmesinden yoruldum.” Bunu dedikten sonra hafifçe gülümsedi ancak gülümsemesi soğuk bir kış gününde açan güneş gibiydi kısa ve soğuk. “Hem beni o kadar kolay öldürebileceklerini mi düşünüyorsun.”

“Onlarla dövüştük Alsderio.” dedi Otoboroshi, iç çember halkasının dışında bekleyen iki kardeşini göstererek. “Üstelik üçümüz birlikteyken dövüştük, canımızı zor kurtardık, İridium’u kanlarına zerk etmişler, O kadar güçlüler ki…”

“Kıtaları ayırabiliyorlar, evet.” dedi Lich sakin bir biçimde “Bunu daha önce de görmüştüm,ırksal avantajları da var kabul ediyorum. Ancak, yeterince yaşadım. Ben, uzun zaman önce öldüm Ogri, gökyüzünden sarı yapraklar düştüğünde İlk İnsanlar mezarlarına döndüğünde, ancak tekrar dirildim, bunu bu kıtanın geleceği, var olduğunu bildiğim tek atamın adı adına yaptım. Küçük bir kapsüle tıkılan bir oğlan cocuğu koynunda Kıtamızı kurtar diye bir not bulduğunda ne yapar Ogri? Onu kurtarmak için her şeyi yapar. Çünkü uyandığında atalarından bir elinde o kalmıştır."

"Ben denedim, ölümün kollarında yaşayıp, hergün ölememek artık ağır geliyor bana Ogri, her eğittiğimin bana sırt çevirmesi, düşman olması. Her büyüttüğün çocuğu öldürmek artık zor geliyor bana, beraber çıktığım binlerce yoldaşın ülümü yüzleri geliyor aklıma, bak bir sen hayatta kaldın. Antonio, Nephilium, öldü, Alesendier ölmekten daha beter hale geldi. Atalarının mirası için gelen çocuklar, bize ihanet etti. Ne oldu şimdi, binlerce halk öldü, binlerce can yok oldu. Hepsi bir halkın hırsına kurban gitti, değişmiyor Ogri hiç değişmiyor."

"Güç söz konusu olunca ihanet kural oluyor. Onlar gücü seçtiler, bir gün o güç onları tükettiğinde bir kılıç darbesi işlerini bitirdiğinde anlayacaklar ancak çok geç olacak.”

Otoboroshi bu söylenen sözler karşısında söyleyecek kelime bulmakta zorlandı, derin bir yumru boğazına takılmıştı sanki, ellerini yumruk yaptı. Gözleri öfkeden bembeyaz kesilmişti, kendi halkını yok etmenin acısı henüz yüreğinde tazeyken, büyük yıkımdan çok az kişiyi kurtarabilmişti. Hiandarların üst karar meclisi Senatör Legistas’ın başkanlığında, Tanrı olma kararı alığ kendi halklarını yok etmişler, koskoca Fozkitilar kıtasını üçe bölerek paylaşmışlardı. Üzerinde yürüdüğü toprağı, halkları kim oluyorlardı ki paylaşıyorlardı. Öfkesi giderek artarken haykırdı;

“Rokushi! Venessa!”

Otoboroshi’nin bir erkek bir kız kardeşi hızlı bir biçimde yanına geldiler, “Savaş poziyonu alın.” Dedi Otoboroshi hızlı bir biçimde.

“Hayır!” dedi Lich kesin bir edayla “ Benim savaşımda yeterince yer aldın Ogri, sen git kendi savaşında savaş artık benim gibi eski çağ kalıntısını korumaya çalışırken ölmeni istemiyorum.”

“Hayı-“

“BU SAVAŞTA ÖLÜRSÜN!” diye kükredi Lich öfkeyle kendi eski iskelet formuna dönerken bir anda sakinleşti. “Git, kurtarabildiğin kadar hayat kurtar ben yaşama sebebimi kaybettim. Belki sen onlarda bulursun, günahlarımızın bedelini başka nasıl ödeyebiliriz. ”

Otoboroshi Roshirou, durgunlaştığı anda, bir anda dört yüz metre ilerlerinde bir grup Hiandar belirdi, içerinde Myrcid ‘in olduğunu da gören Otoboroshi gözlerini kıstı ardından Lich’e doğru bir kez daha baktı. “Bizimle gel.”

Lich ise bir parmak hareketiyle arkasındaki kuleyi havaya uçurdu, kulenin parçaları gökyüzünde dağılırken üzerlerine gelen kule parçaları Lich’in görünmez büyü kalkanında parçalandı, Lich’in iskelet yüzünde korkunç bir gülümseme vardı.

“Merak etme, o kadar kolay ölmeyeceğim.” Dedikten sonra bir parmak hareketiyle, Otboroshi ve iki kardeşini oradan uzaklara ışınladı. Otoboroshi ağzında dolu dolu kalan sözlerle etrafına baktığında karların uçuşmakta olduğu, soğuk bir yere geldiklerini fark etti.

Kendisine benzeyen ancak uzun siyah saçlarıyla oldukça genç görünen kardeşi Rokhishi Roshirou sorarcasına ağabeyine baktı. “Şimdi ne yapacağız.”

“Hayatta kalacağız.” dedi Otoboroshi sakince arkasını dönerek ileride canlı varlıkları hissettiği mağaraya doğru ilerledi. Bir an arkasına döndüğünde ona sorarcasına bakan kardeşlerine hafifçe gülümsedi ve ekledi. “Alsderio umudunu kaybetmiş olabilir, ama ben kaybetmedim.”


Günlerin Başlangıcı...

İlk Justisar – Eski Roujseld Hududu

Sekiz bin yıl önce


“Kimse ölüp terki diyar eylemeyecek.” dedi Toran Kurt başlı Miğferini çıkarıp koltuğunun altına almıştı. “Siz, bizim arkamızdan cebren vireye başvurmanıza rağmen, bu kıtaya ayak basmama şartıyla gidebilirsiniz.”

Toran bir adım öne çıkmış olmasına rağmen arkasında sekiz kişi daha vardı. Kendisi gibi dört tanrı arkasında duruyordu. Uzun Mor pelerini ve mor saçlarıyla mavi asasını aşağıya doğru tutan Myrcid’İn gözlerinde acımasız sert bir ifade yüzünde bir bıçak gibi belirmiş bir sırıtma vardı. Toran’nın hemen arkasındaydı. Bir an havaya bakıp havayı kokladı Büyü Tanrısı

Etraflarındaki geniş boş topraklar halkların olmadığı ıssız bir yalnızlıktı. Rüzgar etraftaki tozları uçuştururken. Dughia öne doğru çıktı. Üstü çıplaktı gri teni gün ışığında yıkanırken altında bol bir peştamal vardı.

“Vire mi?” dedi önce sakin bir sesle yosun yeşili gözlerinde derin bir öfke okunuyordu. Ardından öfkeyle kükredi “ VİRE Mİ? NEYİN VİRESİNDEN BAHSEDİYORSUN TORAN BİZİ BURAYA BİR TUZAĞA ÇEKER GİBİ GÖTÜREN SİZ DEĞİL MİSİNİZ?”

“Tuzak mı?” dedi Shark Snaga yarı siyah yarı beyaz saçları ve arkasında ona saç renklerinden başka her şeyiyle benzeyen ikizleriyle en arkadaydı. Soluk gri eliyle Zacharias’ı gösterdi. “ Şu Lağım gardiyanının ne planladığını bilmiyor muyuz zannediyorsun? Bir it gibi kıtanıza sahip çıkamadınız şimdi ise onun yerine burayı ele geçirecektiniz öyle mi?”

Zacharias cevap vermeden hızlı bir biçimde Akirama’nın elinde birden alevli kızıl bir mızrak belirdi, kızıl saçları sakalsız yüzüne doğru düşerken mavi gözleri Shark Snaga’daydı. “ O çatallı dilini dişlerinin arasında tut yoksa onu keserim.”

Shark Snaga’nın yüzü sert bir gülümsemeyle genişlediğinde elinde kalın yarı metal yarı ağaç bir asa belirmişti, Arkasında duran Simarios ile Rubingard Snaga’da asalarını çıkarmışlardı bile.

Zacharias, kara gözlerinde keskin bir ölümle başını kaldırdı, “Ölüme mahkum olup, korkak bir tavırla hareket ettiniz. İhanet sizin lügatınızda olan bir şey, cesur değildiniz. Dagron bize başkaldırdığında konsey bir şey yapmadı yardım istediğimizde bizi Arkonları önüne sunarak oyaladınız. Şimdi ise ihanetten bahsederken nasıl da kendinizden eminsiniz.”

“KESİN BE!” diye kükredi Dughia, yeşil gözlerinin kenarları grileşmeye başlamıştı öfkeyle yumruğunu “GLAROTH NERDE? KEDFİTH NEREDE? TORAN! AİKROTH! ŞU SÜMSÜK BÜYÜCÜLERİN NE YAPMAYA ÇALIŞTIĞINI SÖYLEYECEK MİSİNİZ HA?”

“Sümsük büyücüler öyle mi?” dedi Myrcid, mavi eliyle kafasındaki merceklerden birini düzeltirken oldukça rahat görünüyordu.

“Bize gerçek planınızı anlatan da o idi.Glaroth sizin ihanet içerisinde olduğunuzu söyledi ” dedi Toran hala sabit ve hareketsiz bir biçimde durmaktaydı, Beyaz saçları, arkaya doğru taranmış olsa da yüzünde sakal namına bir şey yoktu, Sert geniş çenesi ve gri gözleriyle ve ona uyumlu gri teniyle granitten bir heykel gibi duruyordu. “ Beni silahıma davranmaya mecbur etmeyin, yeminli olduğum konseyden bu karar çıktı, Dughia.”

Aikroth, öfkeyle yere tükürdü. “Duydun işte konseyden bu karar çıktı Dughia, Toran haklı bu işi zorlaştırmaya gerek yok.”

Sarı saçlarını arkasında toplamış olan Soraya, sol eliyle ince yuvarlak gözlüklerini düzeltirken “Bu karar bize niye tebliğ edilmedi. Baş Yargıç bu kanunu unuttu mu yoksa ya da o yüzden mi cevap vermemek için buraya gelmedi?”

“Ne o ne de Glaroth?” dedi Akirama ciddi bir biçimde Siyaha yakın, panter armalı geniş tokalı zırhını bir sırt hareketiyle esnetti. “Hüküm çoktan verilmiş belli.”

“HAİN!!!” diye kükredi Dughia vücudu pullarla kaplanmaya başlamıştı, Vücudu hafifçe büyümeye başlarken, elleri giderek pençeye dönüşmekteydi. Omurgasının üzerinde dikenli çıkıntılar çıkarken dişleri sivrileşiyor sesi giderek daha da kalın bir hale bürünüyordu. Pençeli eli Toran ile Aikroth’a doğru döndü. “HADİ ONLAR HAİN YA SİZ! BERABER KILIÇ SAVURDUĞUMUZ, DENİZ KALYONLARINDA SIRT SIRTA VERDİĞİMİZ, ORMANLARDA VİETH’LER AVLADIĞIMIZ GÜNLERİ NE ÇABUK UNUTTUNUZ!”

“İşler çirkinleşecek, katman büyülerini yaptım.” dedi Endimiyon ciddi bir ifadeyle Myrcid’e fısıldadı, Büyü Tanrısının eşi olan mor saçlarını arkaya doğru taramış çenesinde ince bir sakal bırakmıştı.

Myrcid, sinsice gülümseyip kafa salladı ardından asasını bırakıp kollarını göğsünde kavuşturdu, Asa havada bir o yöne bir bu yöne Mycid’in etrafında dolanırken o oldukça rahat görünüyordu. Aikroth gerginlikle kaslarını esnetti. Gözlerinde hüzün vardı. Shark Snaga ise öfkeli ve dövüşmeye aç görünüyordu. Karanlıkların arasında kızıl gözlerinde küçümsemeyle bakan Choros, hemen yanındaki beyaz saçlı ilk doğanı Cho ile birlikte elini kaldırdığında Kara kumlardan bir rüzgar havada esti. Ardından Myrcid ve Snaga ile bakıştılar.

Karanlık bir aura Hükümsüzlerin etrafını sardığında. Shark Snaga ilkdoğanlarına dönerek fısıldadı.. “Büyüleri doğru düzgün yapmazsanız ikinizi de şişe takar ateşin içinde kızartırım.”

Siyah sakalları yeni çıkmaya başlamış olan Simarios ile Rubingard ciddiyetle asalarını belli bir ahenkle çevirmeye çevirmeye başladılar. Myrcid, bir baş hareketiyle Choros’a işaret verdi. Bunu gören Endimiyon ellerini birleştirip hızlı bir şekilde ayırdığında parmağındaki on yüzük etrafa dağıldı. Choros hiç zorlanmadan sol elinde soluk bir turuncu alev çıkardı. Shark Snaga’nın elinde parlak yeşil bir alev belirdi. En sonunda Myrcid’in mavi elinde parlak beyaz bir alev belirince

İkizler, çevirdikleri asadan çıkan kırmızı ve mavi auraları belli yüzüklere doğru aktardılar. Bu süre zarfında Astgarlıların ilk doğanı Cho, vücudundaki kanı sol eliyle çekip havada bir kan topu yaparak yüzüklere yolladı. Eski Hiandar Büyü Loncaları Başkanları Myrcid, Snaga ve Choros ellerindeki alevleri yüzüklere yolladılar.

Daha Hükümsüzler, ne olduğunu anlayamadan havada dönen yüzüklere ulaşan büyüler, yüzükleri dev elemantallere dönüştürdü. Beş metrelik, golemlerden devşirilen bu alevli elemanteller, özel büyülerle nerdeyse kanlı canlı her elementi kullanabilen ölüm makinelerine dönüşmüştü.
Zacharias ciddi bir ifadeyle tırpanını kaldırıp karanlık bariyeri tırpanının içine hapsettiğinde Hükümsüzler etraflarını bu büyük elemantellerle sarılmış buldular. Onları gören Clemante ile Soraya geriye çekilse de. Zacharias, Akirama ve Dughia sadece gülüyordu.

“Yazık!” dedi Akirama alevli yaratıkları durdurmak için parmağını şıklattı. Yaratıkların alevleri sönmeyince şaşkınlıkla kaşlarını çattığında gülme sırası Myrcid’deydi.

“Senin gücünün nasıl çalıştığını bilmiyor muyuz zannediyorsun. Sen sadece standart alevleri kullanabilirsin. Bizim kullandığımız alevler senin asla ulaşamayacağın alevler. Sizin eski Haindar Pars Lejyonu biraz güçlü olması için bahşettiğimiz yetenekten ibaretsin.”

“Bitti Dughia.” dedi Toran sakin bir sesle. “Varın gidin, Justisar’dan uzak durun. Bir şansınız kalmadı.”

Dughia, öfkeyle kaşlarını çattıktan sonra bir anda hızlı bir sıçrayışla, önündeki elemanteli delip geçerek, ellerindeki kılıçlarla Toran’a doğru atıldı. Yaratık bu ani sıçrayışı fark etmemişti sadece göğsündeki yarığın etrafında buz kalıntıları vardı. Yaratık göğsünü tutarak yere yığıldığında Aikroth hızlı bir hamleyle elindeki gürzü Dughia’ya doğru savurdu. Havada darbeyi geriye doğru eğilerek savuşturan Dughia, kılıcının yönünü değiştirip Aikroth’u hedef aldı.

“SİZ KARDEŞİMDİNİZ!” dedi öfkeyle, gözlerinden yaş süzülüyordu.

“Yapma.” dedi Aikroth darbeyi, sol kolunda beliren yeşil auralı kalkanla durdururken. “ Şimdilik, gidin daha sonra çözeriz şu meseleyi.”

“BENİM HALKIM YOK EDİLDİ AİKROTH!” dedi Nehirşarkısı, kılıcını tüm gücüyle bastırdıktan sonra, Aikroth’un ruh kalkanında çatlaklar oluştu, Aikroth şaşkınlıkla çatlayan kalkanına bakarken Dughia sivri dişlerini açığa çıkarak çekilde gülümsedi.

“Ruh gücünü bir tek senin mi kullandığını sanıyordun.”

Bunu der demez, vücudunda mavi bir ruh aurası belirdi, kalkanı iyice çatlayınca Aikroth sıçrayıp, dev gibi gürzünü tek eliyle savurdu hükümsüze , Nehirşarkısı Aikroth savuruşunu bitirmeden, mavi auralı pençesiyle Aikroth’un kolunu yakalayıp, kayalığa doğru savurdu. Aikroth kayalığa doğru uçarken. Toran, hiç kıpırdamadan, Dughia’ya doğru baktı. Kurt simgeli miğferini başına geçirmişti. Gri gözleri cam gibiydi.

“ Üzgünüm.” dedi, sadece ardından Kabartmalı Kurt simgesiyle dövülmüş kalkanı sarı bir hare ile parladıktan sonra Dughia’ya doğru savurdu. “Selebrio’nun Ulu Kurdu.”

Hareli kalkanın darbesini vücudu ile karşıladı Dughia, kollları zangır zangır titrerken, hareli gözleri ciddileşmişti. Başını geriye doğru atıp, Timsaha dönüşmüş olan ağzından yoğun köpüklü tazyikli su fışkırdı. Toran, darbeyi durdurmak yerine iki tur yarım atarak Dughia’nın sırtına kalkanının tersiyle kesik açtı. Ancak Nehirşarkısının öfkesi dinmiyordu. Dev Timsahsı vücudu buzla kaplanmaya başlarken ağzından buz buharı yükseliyordu.

“İşler ciddileşecek.” dedi Endimiyon, Artık giderek daha tehlikeli bir hale bürünmüş olan Dughia’ya doğru bakarken. Myrcid’e doğru döndü. “Bunları tutabilmek istiyorsak Dughia’yı indirmemiz şart.”

“Toran dövüşüne karışılmasından hoşlanmaz.” dedi, Myrcid yüzündeki mercekler savaş alanını izliyordu. O sırada Zacharias, tepesindeki elemanteli indirdikten sonra onlara doğru döndü. Elindeki tırpan karanlık bir hale bürünmüştü. Myrcid, karanlığa doğru bakınca derin bir iç çekti.

“Ölüm, hepinize gelecek.” dedi Zacharias, zincirlerinin üzerinde yükselmeye devam etti. “Hak ettiğinizi bulacaksınız.”

Bunu der demez, tırpanla zincir salvosu Myrcid ile Endimiyon’un üzerine doğru gelirken, bir den olduğu yerde durdular, zincir ve tırpanın etrafında inceden bir gölge belirmişti. Karanlıkların arasından kızıl gözüyle ilerleyen Choros’un yüzünde büyük bir küçümseme vardı.

“Babamı öldüren adamı korumak istemiyorum ama,” dedi Kara Büyücü, “Elindeki çalıntı tırpana baktıkça midem bulanıyor, Mahkum zabiti.”

Zacharias sırıttı. “ Karanlığın son evladı, şansına anne tarafından Hiandar doğmuşsun, yoksa Kufdir Dağı sana mezar olurdu.”

Choros hızlı bir şekilde gölgeler arasından Zacharias’a saldırdı, Gölgeden beliren elden çevik bir şekilde kaçan,Zacharias tırpanı Choros’a doğru savurduğunda, tırpan titreyerek duraksadı. Zacharias acıyla tırpanın siyahlaşmasına bakarken. Choros bir elinde kara bir alev belirtti.

“Ben Karanlığın Son Kralıyım.” dedi tehlikeli bir sesle Zacharias’a doğru eğildi, “Seninle Lichi yendiğimiz günü hatırlıyorum da Zacharias, O gün benim gücümün ne boyutlara ulaştığını görmüştün, buna rağmen ihanet ettin. Bunu olabileceğini göremedin mi?”

“Çok konuşuyorsun.” dedi Zacharias, hızlı bir biçimde bedeninini değiştirerek yılanımsı bir şekle büründüğü gibi hızla Choros’un omzunu ısırmak için hamle yaptığında Choros kenara çekildi, soğuk bir edayla kolları olan yarı bir yılan a dönüşmüş olan Zacharias’a doğru baktı ardından gölgelerin içinden siyah kabzalı çift taraflı kılıcı belirdi.

“Arbion.” dedi Myrcid fısıltıyla, eski karanlığın silahlarından biriydi Choros’un elindeki, Karanlığın Evlatlarının babasından yadigar kalan, eski, antik bir silahtı. Silah geçmişin acılarıyla, karanlıkla ve dehşetle o kadar yüzleşmişti ki, üzerindeki kurumuş kan leke leke halinde kapkara siyah üzerinde koyu izler halinde durmaktaydı. Myrcid bu eski silahı karanlığın evlatlarının atasında görmüştü, ne kadar kudretli olduğunu biliyordu.

“Coupha” diye kükredi Zacharias, artık yarı yılan yarı insan formundaydı, tırpanı kara bir alev gibi havada zinciriyle dalganırken kara ruhsal bir ateş onun etrafında uyandı, kapkara gözlerindeki öfkeyle tırpanını Choros’a doğru savurdu.

Kara Tırpanın saldırısını çift taraflı kılıcını tek eliyle döndürerek durdurabildi, Kara Büyücü tırpan ile Antik kılıcı Arbion birbirine çartığı an etrafta kıvılcımlar parlar bir biçimde uçuştu hava giderek kararmaktaydı. Myrcid, bir el işaretiyle birkaç metra geriye doğru ışınlandı Endimiyon’a da onunla beraber gelmesi için işaret etti.

Tırpanın darbesini savuşturan, Choros’un saçları rüzgarda uçuştu kızıl gözleri kısıldıktan sonra boştaki elini kaldırdığınde elinde karanlık bir top belirdi, elindeki karanlık topu sertçe kırdığı an etrafta ani bir güç patlaması gerçekleşti. Kara bir nefes herkesi etkileyecek şekilde etrafa bir güç dalgasıyla yayıldı.

Bir çokları geriye doğru savrulurken, Dughia amansızdı hızla Toran’ın üzerinde belirdi çift korsan palası ışıldayarak Dughia ‘ya doğru saldırdığında “ Karanlığın Evladıyla birlikte savaşmaktan onur duyuyor musun Slembrio Şövalyesi?” diye kükredi.

Dughia’nın ağır güçteki saldırısını kalkanıyla durduran Kalemuhafız Toran, darbenin etkisiyle birkaç santim toprağın içine doğru göçtü ama gri gözleri ışıl ışıl parlamaktaydı. “Slembrio’nun Ulu Kurdu” diye kükredi Toran ve Ardından beyaz bir hareye bürünerek kalkanı yavaş yavaş kaldırmaya başladı. Mavi Ruh gücüyle fiziksel gücünü kat kat arttırmış olan Dughia şaşkınlıkla ona doğru bakarken. Sol tarafından gelen sert bir darbeyle kenara doğru uçtu.

Elinde kocaman bir balyoz belirmiş olan Aikroth yeşil aura ile sarılmış bedeni ve tüm gücünü gösterir şekilde beliren tanrısal Gri gözleriyle, bir anda karşısında belirmişti. “Benle dövüşüyordun.” diye kükredi Savaş Tanrısı.

Dughia hızlı bir biçimde ayağa kalkarken, ağzının kenarından akan kanı elinin tersiyle sildi bir yandan da gülümsüyordu. Myrcid geride durup bütün olayları izlerken, Özel Golemlerle Svaaşmaktan yorgun düşmüş Soraya ile Clemente’ye doğru baktıktan sonra Endimiyon’a doğru döndü.

“Büyüklerle diğerleri uğraşırken biz şunları indirelim Endi.” dedi gülümseyerek, Eski çocukluk lakabını duyan Endimiyon ise gülümsemekle yetindi.

Devam Edecek...
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.
Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2489
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

Bölüm 16 Özel Bölüm 3. Kısım De Le Vaq

Akik Zaman Döngeci, Hiandar Takvimi 452. Gün. Ayı Yılı.

Günümüzden 18 bin yıl önce

Muadlig Şehri , Eos Bölgesi, Hiandarik Cumhuriyeti

Lonca Kısmı Tüy Ticaret Hanesi


“Bu çocukları ben buldum Otoboroshi,” dedi Antonio De Le Vaq kara gözlerinde öfkeli bir ışıkla karşısındaki adama bakarken kükredi “KÖLE PAZARINDAN BEN SATIN ALDIM!”

Otoboroshi’nin yüz çizgileri derinleşti, yüzündeki hüzün elle tutulabilir bir hale geldi adeta, yolculuklarla lekelenmiş uzun, kirli pas yeşili kıyafetlerinin arasında yaşlı bir dilenci gibi görünüyordu. Öte yandan Antonio De Le Vaq maun masasının ardında dikilmiş koyu lacivert tuniğinin üzerindeki gümüşi işlemeler, ve Thengu tüyünden yapılma yarı kürklü peleriniyle bir kral gibiydi İfadesi acımasızdı, bakışlarında öfke de vardı biraz, ellerini gerginlikle evraklarla dolu masasının iki yanına koymuştu.

“Bilmiyordum.” dedi Otoboroshi çaresiz bir fısıltıyla

“Bilmiyor muydun?” dedi Antonio De Le Vaq sinirli bir alaycılıkla gülümserken kafasını salladı “Aptal bir adam değilsin Otoboroshi, Bugünlerin geleceğini biliyordun, bütün o yaptıklarından sonra küçük bir adada evli mutlu çocuklu bir hayatın olacağını mı sanıyordun?”

Otoboroshi, sırıttı tehlikeli bir sırıtmaydı bu “Dedi, evli ve çocuklu bir Tüy Tüccarı.”

“ Onların bir rol olduğunu biliyorsun.” dedi De Le Vaq “ Tırnak içinde bir “ Tüy Tüccarı” olmak için bir rol, Senin gibi, aranan son Ruh Avcısıyla Tüy Tüccarı olmak aynı seviye bir şey değil!”

“Onlar benim evlatlarım Antonio.” dedi Otoboroshi, beyaz ruh aurası etrafında oluşmaya başlamıştı, “Şansını zorlama istersen.”

“Onları bir kafeste yetiştirmişsin.” dedi Antonio De Le Vaq, gözü korkmamıştı, masanın üzerinde doğruldu, oturan Otoboroshi’ye tepeden baktı. “Bana geldiklerinde pençeleri çıkmamış yavru bir kedilerdi, onlara acımadım ama boşlamadım da, hayallerle değil gerçeklerle eğitildiler, ölümler kokuşmuşluklar zalimlikler gördüler ve hiçbirine hazırlıklı değillerdi.”

“Senin pis yeraltı işlerindeki getir götür yapa- “

“Karanlığın evlatlarını biliyorum Otoboroshi.” dedi De Le Vaq sözünü keserek tuniğinin bir düğmesini açarak boynuyla omzu arasındaki iyileşmiş bir yarayı gösterdi. Otoboroshi şaşkınlıkla ayağa kalktı.

“Gurabba El Nasr,” diye devam etti. Antonio De Le Vaq “Az daha ölüyordum, Nephilium olmasa kurtulacağımda yoktu zaten.”

“Emin misin?” dedi Otoboroshi ruh aurası kaybolmuştu. “Nasıl?”

“Bu senin cevaplayacağın bir soru,” dedi Antonio De Le Vaq tuniğini düzeltirken “ Gurabba, yok edilmiş ırkına bir varis arıyor. Kısacası çocukların Karanlığın Evlatları, ve bildiğim kadarıyla sen o soydan değilsin.”

Otoborshi tabureye çöktüğünde hala “ Nasıl?” diyordu, “Defalarca kontrol etmiştim, o zaman Charkan…”

“Charkan da karın oluyor herhalde.” dedi Antonio De Le Vaq, masanın etrafından dolaşarak Otoboroshinin omzuna dokundu. “ Çocuklar anlattı, ölmüş. Üzgünüm.”

Otoboroshi, sertçe De Le Vaq’ın omzuna dokunduğu eline vurarak uzaklaştırdı. Gri gözlerinde yaşlar tomurcuklanmıştı, “Çocuklarımı ver.” dedi sesi titriyordu.

Otoboroshi’nin uzaklaştırdığı elindeki tozları temizleyen De La Vaq katı bir ifadeyle, “Git o halde… Al çocuklarını, ama o çocukları ben yetiştirdim, yanlızlık ve korkuyla öğrendiler, kavgayla yoğruldular. Onlar artık tanıdığın çocuklar değil. Onları tekrar o kafese tıkamazsın.”

“Göreceğiz.” dedi Otoboroshi, hızla ayağa kalkıp kapıya doğru yönelirken Antonio De Le Vaq ekledi.

“Bir de şu var tabi, çocukların Ortak Pazar’dan Hiandar’a getirilmiş bir köle statüsünde, Benim iznim dışında şehirden dışarı adım attıklarında kaçak kölelere dönüşecekler.”

“Umrumda mı?” dedi Otoboroshi arkasını bir an De Le Vaq’a doğru dönerken gri gözleri ruh gücüyle doluydu.

“Belki peşinizde Gurabba varken, büyük ödül avcılarıyla uğraşmak çocuklarının işine gelmeyecektir, biliyorum çünkü onları ben yetiştirdim.”

Otoboroshi, hızlı bir iki adım atarak, Antonio De Le Vaq ile mesafesini kapattığında De Le Vaq’ın yüzünde hiç şaşkınlık yoktu. Otoboroshi sağ elinde biriktirdiği ruh gücüyle De Le Vaq’ın kafasını parçalayacaktı.

O anda sol tarafına doğru gelen sert bir yumruk köşeye vitirinli kitaplığın oraya savurdu. Vitirini parçalayarak yere düşen Otoboroshi, şaşkınlıkla ona doğru yumruk savuran iki buçuk metrelik dev yaratığa bakıyordu.

“Nasıl ruh gücünü hissetmedim? Diyorsun değil mi kendi kendine” dedi Antonio De Le Vaq, vücudu dikiş içindeki yaratığın yanına doğru yavaş yavaş adım atarken. Yaratık kıpırtısız duruyordu, aynı başlangıçta köşede hiç dikkat çekmeyen heykel gibi. “Çünkü onun bir Ruh’u yok teknoloji büyü ve bilimle yaratılmış bir prototip. Ona Korlak ismini verdim.”

“Bir zombinin beni durdurabileceğini mi sanıyorsun?” dedi Otoboroshi dizleri üzerinde doğrulurken ellerini kaldırdı, avuç içlerini birleştirecek pozisyona getirdi.

“APTAL!!” diye kükredi De Le Vaq onunda etrafında mor ruh aurası belirmişti, kendisi Ruh Adam olmayıp, Ruh gücünü kulanan sayılı hiandarlardan biriydi. “ O çocukların başına bu zamana kadar neden bir şey gelmediğini sanıyorsun! Onları ben koruyordum!”

“Koruyormuş.” dedi Otoboroshi öfkeyle, “Kendi küçük siyasetin için onları kullanman mı koruyormuş onları.

“Gurabba onları arıyor Otoborshi.” dedi Antonio De Le Vaq, “Issız Bozkırda onları saklayabileceğin bir yer yok, burada basit tüccarlar onlar dışarıda ise ya karanlığın evlatları ya da Ruh Adam olacaklar, burada karşılaşacakları en kötü şey Baron Tusk olur. Dışarda ise….”

Antonio De Le Vaq sözü havada bırakınca Otoboroshi, birleştirdiği ellerini iki yana ayırdı. Kaşlarını çatsada itiraz edebilecek gibi görünmüyordu. Omuzlarını düşürüp kapıya doğru ilerledi, ahşap tokmağı sağ eliyle kavradıktan sonra gri gözleri karşısındaki adamı buldu.

“Gene geleceğim.” dedi sert bir sesle ve kapıyı çarpıp çıktı.

Antonio De Le Vaq ise yüzüklü sol elini masaya iki kez hızlıca vurdu, yüzünde ince bir gülümseme vardı.


****


Kambahtou Hududu, Louh Kulesi

Hiandar Tarihinin Bitişinin 90. Yılı,

Boş yüzyıllar

Günümüzden Dokuz Bin Yıl Öncesi



“Onu kolayca öldüremeyiz.” dedi Arturo De Le Vaq ,uzun bir tepenin ardından havaya uçmuş olan yıkık kulenin altındaki siluetlere bakarken. Uzun boylu, uzun saçlarını arkadan at kuyruğu şeklinde toplamış ince sakalları yüzünü çevirmiş genç bir adam gibi gözüküyordu ama gözleri bilgelikle doluydu, gökyüzünün sonsuzluğunu görmüş, kubbenin dışarısını tatmıştı.

“Doğru.” dedi elini çenesine koyup düşünen Myrcid, mercekleriyle Lich’in Otoboroshi ve kardeşlerinin ışınladığını gördü, rahatladı. Zaten çok acı çekmiş olan yaşlı adamı öldürmek istemiyordu. O sırada Lich’in kavun içi gözleri parlayarak onun merceklerini buldu bakışlarının nazarı on iki merceğinden birini çatlattı. Otoboroshi, yaşlı nispeten güçlü bir adamdı ama Alsderio Auwach bambaşka bir şeydi. Geçmişin yıkıntılarından kalma bir adam yıllardan ve çağlardan eski, çok daha kudretli…

“O yüzden hepimiz birlikte geldik.” dedi Legistas, bastonunu yere sertçe geçirdi, siyah kıyafetleri batmakta olan gün ışığında yıkanırken sol tarafında Kedfith kıpırtısız bir heykel gibi durmaktaydı, sağ yanındaki Glaroth yavaşça değdiği her yeri kesebildiği söylelen kılıcını kınından çıkardı. Arkasındakilere hafifçe dönerek

“Onu sakın hafife almayın.” dedi ciddi bir sesle

Glaroth ile nerdeyse aynı anda silahlarını çeken, Aikroth, Akirama, Dughia ve Toran sertçe kafalarını salladılar.

“Önce savaşçılar mı geliyorlar?” dedi Alsderio Auwach, sesi ne kadar uzak olsa, yakından geliyor gibiydi. “Yaşlı bir büyücü için beş savaşçı sizce de fazla değil mi?”

Glaroth, hızlı bir hareketle rüzgar kadar hızlı bir biçimde Lich’e ilk saldıran oldu, her şeyi kesen kılıcın hamlesini Lich, elinde beliren gümüşi asayla durdurdu, Glaroth’un şaşkın bakışları arasında Lich kemikten parmağının birisini başkumandana doğru doğrulttu.

“Converdium.”

Soğuk mavi alevler, iç içe halkalar halinde Glaroth’un zırhını parçaladığında başkumandan geriye savruldu. Akirama alevli mızrağı Dughia buzdan kılıçlarıyla sağdan ve soldan saldırdıklarında ikisinin arasından birden bire kaybolup, Aikroth’un karnına asasını gömdüğünde Dughia ile Akirama birbirlerine vurmaktan kendilerini son anda kurtardılar,
Akiroth darbeyle nerdeyse kendinden geçerek yere yığıldığında, Toran karşısındaydı ama Lich öfkeyle ayağa kalkan Glaroth’a doğru çevirdi başını hemen arkasında Legistas ile Kedfith vardı.

“Çok güçlenmişsiniz.” dedi Lich nerdeyse tembelce üçüne bakarken “Sizi hududumu aşmadan öldürmem oldukça zor, normalde o saldırıda atomlarına ayrılman gerekiyordu, Moleküler ışınım dedikleri şey işte.”

“Bekçilerden mi çekiniyorsun.” dedi Legistas, gözü korkmamıştı. “Senin gibi birinden böyle bir şey beklemiyordum doğrusu.”

“Ailevi bir mesele.” dedi, Lich bu sefer sesi ciddileşmişti, sertçe elini kaldırdı, Aikroth ile Kedfith, hızlıca ona doğru çekilirken. Legistas eline asasını alıp yan bir şekilde tuttup savurdu

“Arzın 3. Kuvveti.” dedi kaşları çatılmıştı, asasının üzerinde elektriklenen akımla birlikte hareketlenen, çekim kuvveti. Kedfith ile Aikroth’u Legistas’a doğru yönlendirdi, Lich ise ona doğru savrulurken, havada ışınlanıp Legistas’ın arkasına ışınlandı, Legistas tepki veremeden önce Myrcid kara şimşekli asasıyla Lich’in arkasında belirmişti.

“Kurou Lighthoun.” dedi kükrediği zaman Lich’in yüzünde bir gülümseme belirdi, acı dolu bir gülümsemeydi kavun içi alevle parlayan gözleri kısıldıktan sonra ortan kaybolup bu sefer de Myrcid’in yanında belirdi,

Myrcid, acıyla dişlerini sıktı, darbenin nasıl geldiğini anlamamıştı bile asayı tuttuğu sağ elini kolunun bir kısmıyla beraber kopmuştu, Lich boştaki eliyle Myric’in kanlı kolunu toprağa attı.

“Yazık…” diye mırıldandı, Myrcid birden kopmuş kolundan omzuna doğru ilerleyen acılı soğuk dalgasıyla sarsılırken, Lich umursamazca Myrcid’İn kanıyla kirlenmiş elini boş havaya pençe gibi savurdu.

Boş alan bir perde gibi yırtılıp, Swenstein ile Leginando’yu ortaya çıkartı, “ Çok basit bir ilizyon kumarbaz.” dedi sakince elini bir çark gibi çevirirken Swenstein ile Leginando’un olduğu bölge yamulmaya başladı, Leginando ile Swenstein kan kusarak yere yığıldığı anda Kedfith’in çekici sıcaklık dalgasıyla Lich’in üzerine geldiğinde kavun içi gözleriyle oraya doğru dönerek, çekicinin darbesini eliyle sakince durdurdu. Kedfith’in sıcaklığı bir anda yoğun dumanla birlikte, kaybolmuştu.

“Ölümün soğukluğu yanında ne kadar sıcak olabilirsin ki Darihond.” dedi sertçe, ancak Kedfith cevap veremeden, Legistas eliyle sopasını çevirerek Lich’İn diğer yanından fırladı, “Arzın 2. Kuvveti.” Diye kükrediğinde, Lich parmağının bir hareketiyle “Konveksiyel Saptırma.” diye fısıldadı, Legistas’ın darbesini, kendisi yerine sol tarafına doğru yönlendirdi. Kendilerine tanrı adını verenlerin bir çoğu bu darbeden kaçarken, Glaroth rüzgarın hızıyla, gelip kılıcıyla Lich’in sol göğsünden sol kol kısmına kadar olan yeri kesip çıkardı.

Her şeyi kesen kılıcın ucunda sarkan, Lichin göğsünün bir kısmıyla kolunu sert bir hareketle yere atan Glaroth’un üstündeki zırh paramparçaydı, zırhının altından görünen gri derisi pul pul olmuştu ve nerdeyse hiçbir çizik yoktu, Gözleri bembeyaz kesilmişti.

"Üç büyük tanrı ha.” dedi Lich geriye doğru savrulurken, Kedfith, Legistas ve Glaroth’a doğru baktı. Parçalanmış bedeninin içerisindeki ateş gözle görülür seviyeye ulaşmıştı, “Siz yok oluşun son temsilcileri, son günahkarlarsınız.”

Legistas, acınası ifadeyle Lich’e doğru baktı. “Bu lafları, daha önce de dinledik.” dedi asasını kaldırırken, “Şimdi ait olduğun yere toprağın altına gömül tarih kalıntısı.”

Arturo De Le Vaq’ın keskin gözleri Lich’in el hareketini fark etti. “ Durun!” diye haykırdı, ancak çok geçti, Legistas darbesini yapmış, darbesi Lich’in bir hareketiyle Kedfith’e doğru yönlendirilmişti. Kedfith yoğun güçle yere doğru gömülürken, Lich ışınlanarak, asasınını Glaroth’un böğrüne geçirmişti, Asanın gücüyle Glaorth’un kaburgaları çatırdayıp yere yığıldığınd, Legistas hızlı bir biçimde ileri atıldı. O anda yerde kıpırtısız duran Lich’in kopmuş kolu onu boğazından yakalayarak olduğu yere çiviledi.

Yerde kalmış, üç büyük tanrı arasından Lich, karanlıklar içerisinde dimdik ayaktaydı, Yerdeki Tanrılara küçümseyici bakış attığında, karşısına üç kişi dikildi, Kendileri belki de yerde kalan Tanrıların en güçlü yardımcıları değillerdi, Ancak en farklı güçte olanlarıydı.

Sağda, Kadim ırkların son temsilcisi, Baba tarafından Karanlığın Evladı, olan Choros vardı, Simsiyah saçlarının arasında parlayan kızıl gözleri etrafındakı karanlık aura ile Lich kadar korkutucu görünüyordu.

“Zaman değişiyor Lich.” dedi o soğuk sesiyle, “Bu sefer ırkları birbirine düşman edemeyeceksin.”

Solda, ise uzun boylu ve kambur duruşuyla, Zacharias vardı, Kara Tırpanı sırtında soğuk bir kara duman ile parlıyordu. Derisi pul pul olmuştu, gözleri ölüm gibi kapkaraydı.

“Ölmediğini duydum.” sesi fısıltılı bir tıslamaydı. “Gerçekten öyle mi acaba?”

Arturo De Le Vaq ikisinin ortasındaki isimdi, Gökkubeyi keşfeden alemleri gören bir adamdı, Üzerinde, deri bir tünik ve başında bir kapşon vardı. Sol elini tamamen açmış, sağ elini yumruk yapmıştı. Gri gözleri Lich’in üzerindeydi.

“Bunun ne anlama geldiği biliyorsun.” dedi sakince başıyla etrafını gösterirken, Myrcid güç bela ayağa kalkmıştı, Nenyal yanında onu iyileştirmekteydi. Lich gözlerini ondan ayırıp etrafına baktığında, ona saldırmayan 8 tanrının etrafında, olduğunu, gördü.

“Ölüm Mührü mü?” dedi Lich duruşlarına bakarak.

“Ölmeyen biri nasıl ölür çok araştırdık.” dedi Korlak, mühür noktalarının birinin başındaydı biçimsiz vücudunun arkasında kıskıs gülerek Lich’e bakıyordu.

“Bunun beni öldüreceğini mi düşünüyorsunuz,” dedi Lich, “Bu Mühür beni etkilemez bile.

“İridum özleriyle yapılmış bir büyü olduğu vakit etkilenirsin.” dedi Myricd başıyla işaret verirken Mühür başındaki tanrılar İridium özlerini çıkardılar ve ellrinde özlerden bir büyü rünü belirdi. Lich ciddi bir hareketle elini kaldırdığında Choros bir kan rünü ile saldırdı, Lich bir kalkanla onu durduduktan bir büyüle onu geriye doğru savurdu. O anda Zachariasın zincirleri onu sarmaya kalktığında onun arkasına ışınlandı, Darbe vuracakken görünmez bir titreşim dalgasıyla iki metra ileriye savruldu.

“Burada biz varken başkasıyla ilgilenemezsin.” dedi Arturo, elini kaldırmış Lich’in ışınlandığı yere doğru doğrultmuştu. “Her ışınlanma bir titreşim yayar, kaçaçacağın bir yer yok.”

Lich, karanlık bir ruh haletine büründü, Ölümün soğukluğu etrafı sardığında ölümden soğuk bir duman Arturonun üzerine doğru uçtuğunda, kara bir duman Arturonun önüne geçerek onu durdu. Choros, kızıl gözlerinde bir parıltıyla Lich’in önüne dikilmişti. Siyah kanatları sırtından bir pençe gibi çıkmış Lich’in üzerine bir gölge gibi düşüyordu.

“Karanlığın gücünü sadece sen kullanmıyorsun.” dedi gözlerinde bir parıltıyla, Karanlığın gerçek velihattı benim.”

Lich, karanlık dumanları Choros’un üzerine yolladı kavuniçi gözleri alev alevdi. “Ben, karanlığın nasıl yaratıldığını gördüm, velet. Bütün bunların beni öldüreceğini mi düşünüyorsunuz.”

“Sadece bu mühür, ne kadar da iridium ile gücünü arttırsak da seni öldürmez.” dedi Myrcid, ardından Merceklerinin üzerinden bakarak ekledi, “Sadece gizli kulene sakladığın kendi ruhunu bedenine geri getirir.”

Lich, kısa bir üsre duraksadı, O anda kalan tanrılar, büyüyü aktifleştirdiler. Lich, ani bir acıyla sarsılırken, Zacharias, tırpanı ile ortaya çıktı, saldırısını yapacaktı ancak Lich amansızdı hızlı bir hareketle çıplak elle Zacharias’ı tuttuğu gibi yere çiviledi. Kopan kolunu geri çağırıp vücuduna geri takan Lich öfkeli gözle onlara bakarken. Soğuk ısırmasından boğazı mosmor olan Legistas kükredi;

“ARTIK ÖLÜMSÜZ DEĞİL! SALDIRIN.”

“Siz de değilsiniz.” dedi Lich elini gökyüzüne doğru kaldırdı, Gökyüzünde dev alevli meteorlar belirdi, Ardından ellerini iki yana açıp fısıldadı, “ Lichtiona” önünde karanlık-kırmızı alevler belirdi, Alevlerin içerisinden karanlığın yaratıkları uluyarak çıkmaya başladı. Yaratıklar çeşit çeşit büyüklükteydi, alevler hem gökyüzünde meteorlardan hem de karşılarında uluyan yaratıkların tepelerinden geliyordu.

“Kufdir’in lanetleri” dedi Toran Karalığın çeşit çeşit yaratıklarına bakarken kalkanını kaldırdı.

“Onları geçmişten getirdi.” dedi Choros elindeki çift taraflı silahı Arbion’un aynısını tutan kanatlı dev gibi yaratığa doğru bakarken. Yaratık simsiyah bir gölgeydi gözlerindeki kızıllık dışında hiçbir şey yoktu. Kükremeyle Choros’a saldırdığında, Choros ona doğru gelen soğuk karanlık ve sis darbesini zorlukla durdurdu.

“Karanlığın velihattıymış.” dedi Lich küçümsemeyle ona doğru hızla saldırmaya çalışan Korlak’ı elinin tersiyle ikiye bölerken, bir an duraksadı “ Özür dilerim Otoboroshi, lakin bu velede bir aile dersi verilmesi gerekiyordu. ”

“Hududunu aştın.” dedi Myrcid, şaşkınlıkla yüzü alevlerin yansımasıyla kıpkırmızıydı. “Başka boyuttan yaratıklar getiriyorsun.”

Lich bir şey demeden arkasında duran yaratıklara eliyle işaret etti. Yaratıklar kükreyerek saldırdığında karşılarına ilk Toran çıktı, Karanlığın içinde bir meşale gibi yanan eski Slembiro Şövalyesi Işıl Işıl parlayan Kalkanıyla onları karşıladı, ancak yeterli değildi. Dughia ile Akirama da yanında belirmişti, Shark Snaga kükreyerek Alev toplarını yaratığa yolluyor, Zacharias zincirleriyle Lich e ulaşmaya çalışıyor ancak

O sırada Legistas soğuk yanması geçirmiş olan boynunu tutup öfkeyle ayağa kalktığında Gök yüzünden tepelerine inmekte olan Meteorlara bakıp hayıkırdı;

“GÖKYÜZÜ!” diye kükredi Bastonunu hızlı hızlı onlara doğru gelmekte olan Meteorlara doğru çeviren Legistas, Asasını onlara doğru savurdu.

“ Arzın 5. kuvveti,”

Meteorların bir kısmı Legistasın gücüyle yok olduğunda yanında Gümüşi bir ejderha formunda Glaroth belirdi, Glaroth kükreyerek derin bir nefes aldı, ağzından büyük bir rüzgar topu fırlayarak meteorların bir kısmını parçaladı. Ardından Kedfith hızlı bir şekilde gelirken elini geriye doğru çekerek havadakıisıcaklığı topladı.

“3. Isı Darbesi.”

Sıcaklık darbesinin gücü kalan meteorların çoğunu yok ettiğinde, Başla boyuttan gelen yaratıklar Akirama ile Dughiya yı bir köşeye savurmuş. Büyük kanatlı yaratık Choros’u altına almıştı. Nenyal baygın olan Aikroth’u kendine getirmeye çalışırken, Soraya da Leginando ile ilgileniyordu. Lich hepsini gözleriyle süzdükten sonra elini pençe gibi kıstırıp bakışlarını Myrcid’e doğru yöneltti, diğer elinde bir fare belirdi.

“Ruh değişimi. Celiegon.”

Myrcid, bu tür büyülerin var olduğunu dahi bilmiyordu, Ruhunun farenin ruhu ile değişeceğini anladığı şokla bir büyü yapmaya çalıştığında göğüsüne beyaz bir bir ışığın girdiğini kendisiyle fareyi bağladığını fark etti. Acıyla kükrerken, bir el havadaki ışığı tutarak kırıp parçaladı.

Lich’in gözleri kısıldığında, siyah kıyafetli uzun siyah atkısını koluna bağlamış, bir adam ona doğru baktı. Pis pis sırıtıyordu. “Son anda engel oldum baksana.” Lich öfkeyle tısladı.

“Tougrin…” dedi sonra Myrcid’in arkasına doğru kaydı gözleri. “Bu sefer hepiniz mi geldiniz.”
Myrcid arkasına doğru baktığında, farklı renkli atkılı, on bir kişinin daha orada olduğunu gördü, şaşkınlıkla mercekleri büyüdü Myrcid’in Bekçilerin hepsini ilk defa görüyordu. Hepsinin çeşitli ırklardan oluşmasının yanı sıra hepsinin ellerinde çeşitli boyda kılıçlar göze çarpıyordu.
Turuncu atkısı gözlerine bağlamış olan Hududun Bekçisi bir adım öne doğru çıktı.

“ Alsderio Auwach. Organizasyonun 24. Ve 39. Kuralları olan, Boyutlar arası geçişin niteliklerini ve Ruhlar Bütünlüğü kurallarını çeşitli büyülerle ihlal ettiğin için hududunu aştın ve Bekçiler Organizasyonunun 1344. toplantısında hakkında ölüm kararı verildi. Söyleyecek son bir sözün var mı?”

“Yok Kouzuka.” dedi Lich kavun içi alevler kemikli başının üzerine ve omuzlarına dağılmıştı. “ Beni öldürebilirsiniz Ancak benim şu veletlerin hepsinin kökünü kazımama izin vereceksiniz.”

“Daha fazla Hududunu aşmana izin veremeyiz Alsderio, Arzın dengesini bozuyorsun.” dedi Kahverengi atkısını geniş beline bağlamış Arkon ırkına mensup olan Arzın Bekçisi, Kocaman Kılıcını omzuna dayamıştı. Kalın kolları bir ağacın gövdesinden büyüktü. “Onları da Hududunu aşmadan yenemeyeceğin aşikar en azından hepsini.”

“Peki, siz bilirsiniz.” dedi Lich alevler halinde yanarken, sağ elinde Asası sol elinde belirdi, hızlı bir biçimde bu sefer asasının ucundakı mor bir ışıltıya yaratıklarla uğraşan Arturoya saldırdı, onu bu sefer engelleyen ise Sarı Atkılı Değişimin Bekçisiydi. Lichin Saldırısını, Lich’e doğru yönlendirmişti ama saldırı bir anda başka tarafa doğru dönerek uzaklardaki bir dağı yer yüzünden sildi.

“İkinci büyüyü yaptığını bile fark etmedim.” dedi Arconian ırkına mensup, Değişimin Bekçisi ciddileşmişti. “Beni nerdeyse öldürüyordun.”

“Saptırmayı bir tek sen yapmıyorsun Curvik.” dedi Lich alevlerinin her yana yayılması onu oldukça korkunçlaştırmıştı. Gene de paçayı kurtardın, hızlıymışsın.”

Birden Lich’in arkasında Ruhların Bekçisi Tougrin belirdi. “İhtiyar Ruh Adam ile birlikte olursun zannediyordum sahi onlar neredeler Alsderio.” Dedi gülümseyerek Sol elinde küçük siyah elektrik gibi parlayan bir top vardı. Hızlı bir hareketle topu Lich’e doğru savurdu. Lich kaşlarını çatıp hayeletimsi bir süzülmeyle Tougrin’in içinden geçerek saldırıyı savuşturup asasının köşesiyle onu uzaklara savurdu.

“Seni öldürme zevkini, Otoboroshi’den alamam Tougrin.” dedi katı bir sesle, Togrin uzklarda kaburgalarını tutarken. Kırmızı atkılı Adeletin Bekçisi önünde belirdi, Lich ellerini iki yana açtığında kendi kopyaları etrafa dağıldı.

“Artık üzerimde bir sınırlama yok.” diye konuştu kopya Lichler hep bir ağızdan, “Bekçi Organizasyonu zayıflıklarınızı biliyorum, beni burada öldürürseniz, zayıflıklarınızı bu Tanrıcıklar da öğrenecek. Gün gelip ters düştüğünüzde bunları size karşı kullanacaklar. Bana izin verin onları öldüreyim ondan sonra beni yok edersiniz.”

“Mantıklı konuşuyorsun,” dedi Arzın Bekçisi, “Ancak Alsderio, bir kural bir kere esnetilirse o kural olmaktan çıkar, bunu bize Baban söylemişti. Dövüşmeyi bırak Yeni Tanrıları biz uzaklaştıracağız.”

“Zaman ve Çağlar değişir, Alsderio.” dedi Değişimin Bekçisi, “Denizler dağları yutar, halklar yenilir kişiler ölür. Değiştiremeyeceğin tek şey budur.”

“Sana saygımız var.” dedi Hududun Bekçisi, “ Bunu bizim için yitirme.”

“Öyle güçlüsün ki,” dedi Ruhların Bekçisi, ayağa kalıp ağzındaki kanı silerken. “Korumaya çalıştığın şeyleri de yok edeceksin.

“Beklediğin Adaletse.” dedi Adaletin Bekçisi, “Adalet kördür belki ancak sağır değildir. Hiçbir çığlığa sessiz kalmayacak.

Lich bir an duraksadı, Tanrıların çoğu hala karanlığın yaratıklarıyla savaşıyordu, güçsüz düşmüşlerdi Kedifth ile Glaroth kan içindeydi, Legistas morarmış boynuyla asasına güçlükle dayanıyordu. Myrcid bekçilerin arasında kopmuş kolunu tutarak titiriyordu. Choros’u ölümün elinden kenine gelmiş Aikroth ile Nenyal zor bela kurtarmaktaydı. Tanrılar yeniliyordu.

“Çok yakın.” dedi Lich önce kendi kendine sonra Bekçilere dönerek “Çok yakın.” diye tekrar etti sesi kopyalarından dolayı korkunç bir koro gibi çıkıyordu. “Bu kadar yakınken vazgeçemem, Üzgünüm. Ettiklerinin bedelini ödeyecekler, ihanetlerinin.”

Bu sözleri söylerken kavuniçi gözleri Myrcid, ile Arturo’daydı, Bekçiler bu söz üzerine ses çıkarmadılar, Hududun Bekçisi kılıcını kaldırdı ve sözünü söyledi

“Batıni Ölçek Yedi Bölü Sekiz Maksimum Sınırlama.”

Bu sözlerle başlayan Dövüş, on beş gün sürdü. Dövüş büyü sınırlamalarına rağmen o kadar yıkıcıydı ki Justisar’daki Vepriln Denizi, bu dövüşten sonra oluştuğu tahmin ediliyor. Sonunda ise Dünyanın en güçlü varlığı Alsderio Auwach, Nerdeyse tüm Bekçi ve Tanrıları ağır yaralasa da sonunda kaybetti.

Akik Zaman Döngeci, Hiandar Takvimi 231. Gün. Şahin Yılı.

Günümüzden 18 bin yıl önce

Muadlig Şehri , Eos Bölgesi, Hiandarik Cumhuriyeti

Eski Şehir, Ara sokaklar


“Sen zayıfsın.” dedi Antonio Del Vaq, yüzü gaddarlıkla boyanmıştı, siyah saçları meşale ışığında parlıyor, siyah gözleri cam gibi ışıldıyordu.

Ayaklarının dibinde yerde kanlar içinde yatan henüz yirmisine varmamış bir çocuk acıyla ve öfkeyle ona doğru bakmaktaydı. Onunda siyah saçları vardı, o da tepesindeki adam gibi zayıftı ama yüzleri çok farklıydı. Antonio De Le Vaq, uzun siviri yüzü, kibar asil burnuyla bir soylu gibiydi. Yerde yatan çocuğun burnu hafif kemerliydi, yüzü yuvarlakçaydı.

“Acı veriyor.” dedi çocuk gözleri dolu doluydu, gözlerindeki acı yediği dayaktan değil daha da yürektendi belki. “Onu benden aldınız, yaşam nedenimi yok ettiniz.”

“Yani beni bu yüzden mi öldürmeye çalıştın.” dedi Antonio De Le Vaq, yumruklarını sıkarken,
“İntikam için. Yazık. Bak evlat, adın neydi, senin?”

Çocuk bir an duraksadıktan sonra “Legistas.” diyebildi ağzındaki kanı tükürerek, “Bir gün seni öldürecek olan adam.”

Antonio De Le Vaq gülümsedi, uzun yüzünü daha da sivri hale getiren bir gülümsemeydi bu.
“Bak evlat, bir adamı öldüreceğini asla yüzüne söyleme. Son ana kadar onu öldürebileceğini düşünmemeli, buna güvenmeli, güven zafiyet doğurur. Zafiyet ise kullanılır.”

Çocuk ona doğru bakarken gözleri kısıldı De Le Vaq’ın “Legistas, bir demirhane işletmesinin adıydı diye hatırlıyorum.”

Legistas dirsekleri üzerinde doğrulurken, “Eski yıkık demirhane.” dedi acıyla, dişlerini sıkıyordu ve dişlerinin arası kan doluydu. “Okumayı öğrendiğim ilk şey oydu.”

Antonio De Le Vaq’ın gözleri kısıldı, siyah gözlerinden bir bulut geçti. “Senin içinde bir cevher var Legistas, gözlerinde. Yere düştüğünde, kalkmayı herkes düşünmez. Bir şansın var evlat. Bunu burada yokta edebilirsin, yaşamayı da seçebilirsin tercih senin.”

“Beni öldürmeyecek misin?” dedi Legistas şaşkınlıkla. “Ama ben seni öldürmeye çalıştım.”

“Evet çalıştın, çocuksu bir bahaneyle; sevgiymiş, intikammış bunlar zayıflıktır.” dedi Antonio De Le Vaq gözleri bir mercek gibi Legistas’taydı. “Seni burada öldürebilirim, evet ama ölümünden elde edebileceğim hiçbir şey yok ama yaşamın benim işime yarayabilir.”

“Sen bu hayatta en çok sevdiğim kişiyi İlya’yı öldürdün.” dedi Legistas zor bela ayağa kalkarken. “Madem öldüremiyorum seni, öldür beni yaşamanın bir anlamı yok.”

“Ben kimseyi gereksiz yere öldürmem.” Dedi Antonio De Le Vaq, “Hele senin yaşında olabilecek bir kız çocuğunu, kulaklarını aç da beni iyi dinle bu hayatta faydasız yapacağın her iş senin felaketin olur. Büyürken bıraktığın küçük şeyler senden daha fazla büyür ve ben buna izin vermem.”

“Sen öldürmediysen kim öldürdü onu?” dedi Legistas, acıyla dişlerini sıkmaktaydı. “Sokak çetelerini sen kontrol etmiyor musun?”

Antonio De Le Vaq acı acı gülümsedi, “Bir şey bildiğin yok. Muadlig’te sokak çetelerini ve diğer çeteleri tek bir adam yönetir.”

“Kim?”

Antonio De Le Vaq, siyah kaftanını geriye doğru sıyırarak elini Legistas’a uzattı. “ Neden bu bilgiyi hak edip etmeyeceğini öğrenmiyoruz? Gel, sana bu dünyada çöp yiyen çocuklardan daha kötü şeyler de olduğunu göstereyim.”

Legistas, bir an duraksadıktan sonra De Le Vaq’ın elini tuttu. Legistas’ı kanlı elinden tutup kaldıran Antonio De Le Vaq’ın gözleri ışıl ışıldı.



Günümüz…



Gökyüzünün alacakaranlığı karanlığı yaran kızılımsı işaret onu rahatsız ediyordu. Ruhlar huzursuzdu, akıbet belirsiz. Uzun beyaz sakalların şöyle bir okşadı, ardından elindeki kemikleri yere attı. Kemikler iki tur döndükten sonra kendi şekillerini belirlediler.

“Ruhlar ne diyor Han’ım.” Dedi Gökkurt, sessiz ve sakindi Ulu bir kurdun postu kafasından omuzlarına oradan da kalın beline doğru iniyordu. Vücudundaki pençe izleri onun eski kabilelerden beri savaştığını göstermekteydi. Kebuda’nın çetin kışlarına dayanmış sert kavruk bir bedene sahipti Gökkurt, Gözleri postunun altında görülmeyen yüzündeki çizgiler belli olmayan bir adamdı. Belinin üstü çıplak ve çeşitli dövmelerle süslüydü. Belinde deri bir pantolon ve keçe kemerinin ucunda da demir bir orak asılıydı.

Şaman Han, kemiklere bakarken, mavi gözleri kısıldı Gökkurda cevap vermedi. Zayıf bir adam olmasına karşın, elleri sert ve hünerliydi. Kemiklerin üzerinde elleri gezinirken yeşil ruh enerjisi ellerinde dolaştı, açığa çıkan ruhlar aleminin tedirgin bekçileriydi, Duvarın yıkılması onlarla irtibatı kolaylaştırmıştı. Ellerini kemiklerden çektikten sonra yumuşak bir hareketle birleştirdi. Etrafında tekrar titreşen ruh enerjisi, bulundukları arazinin etrafına doğru dağıldı.

Şaman Han, gözlerini açtığında karanlık, gri ruhların arasında buldu kendini hepsi soluktu tek parlayan ruh yanındaki Gökkurdun beyaz parlak bir alevle yanmakta olan ruhuydu. Şaman Han etrafına doğru bakarken Ruhu bedeninden çıkıp etrafı gözlemek için boşluğa salındı.
Tepeleri aşarak evlerin çadırların üzerinden geçti, geçerken sığlık Irmağı üzerinde, üzerinde mor bir ışık titreşen bir ruh fark etti, Hızlı bir hareketle oraya doğru süzülürken mor titreşimli ruh ona döndü. Adamın sert ve çelik gibi gözleri onu bulduğunda şaşkınlıkla kendini geriye çekti ama Ruh hızlı bir hareketle onu yere yapıştırdı. Mor ruh enerjisiyle dolu olan elini Şaman Han’ın karnına soktuğunda Şaman han acıyla haykırdığında Mor ruh konuştu.

“İki tür acı vardır, Han.” Dedi sesi keskin ve alaycıydı, ona doğru bakarak. “ İlki seni güçlendiren türdür, ikincisi ise faydasızdır, sadece bildiğin acı. İşe yaramaz, seni engelleyen seni kıran, seni yok eden.”

“Ne istiyorsun gelecekten haber vermek için kurban mı isteyeceksin?” diye kükredi Şaman Han, acıya zor dayanıyordu, böyle ruhsal darbe daha önce ne görmüştü ne duymuştu. Are bile ona bundan bahsetmemişti.

“Kurban mı?” dedi Mor Ruh kendine güvenen bir sesle, “ Kurban, faydasız bir tatmin aracıdır. Ölen bir adamdan sağlayacağın tatmin en fazla onun yapabileceklerini yok etmektir daha fazlası değil. Yani Hayır, Han ben kurban istemiyorum, istediğim seçim yapman ya faydasız bir acıyı seçip burada öleceksin ya da bu acıyı kabullenip buradan daha güçlü olarak çıkacaksın.”

“Ne diyorsun?” dedi Şaman Han acı içindeyken nerdeyse doğru dürüst düşünemiyordu.

“Ruh aktarımı dıştan içe doğru olduğu gibi, içten dışa da doğrudur.” dedi Mor Ruh, “ Aktarım tekniğini doğru bir şekilde yapabilirsen- ki bu kadar uzağa ruh gezintisi yapan biri için bu zor değil - kendini daha güçlü kılacak rengini yeşilden mora çıkaracaksın.”

“Hayır!!” dedi Şaman Han zor bela “Bu bir tuzak, bir beden iki ruhu birden kaldıramaz, tabiatı uygun değil.”

“Normal bir beden için evet doğru .” dedi Mor Ruh ciddi bir sesle, “Ama kanında İridium denilen büyü özü var, bu kişilerin ruh kapasitesini arttıran bir şey, dezenformasyonu nerdeyse etkisiz kılan bir güç bu.”

“Efendi Aikroth’un bana paylaştığı seçilmiş özünden mi bahsediyorsun.” dedi Şaman Han artık kesik kesik konuşuyordu. “Onda büyü olması mümkün değil.”

“ Aikroth öyle mi?” dedi Mor ruh silik silüette gülümseme sezdi Şaman Han, “Bir şey bildiğin yok Han, bu öz, büyüsel güçleri arttırmak için yapıldı. Efendin büyü yapmayan bir savaşçı olsa bile, onun ruh kapasitesini geliştiren bir şey bu.”

Adam kendinden emin konuşuyordu yine çektiği bunca acıya rağmen Şaman Han ölmeyi göze almıştı. “Senin gibi lanetli ruhları yollayanların elbet hakkından geleceklerdir. Varsın öldür beni burada, kanım ruhum özgürlükte savrulsun yahut acıyla öte diyarlara gitsin. Ne halkımı ne
Atamı ne de Tanrımı tehlikeye atmam.”

Mor Ruh bir an duraksadı, sonra Şaman Han’ı sertçe bıraktı. Şaman Han acının kesildiğini hissederek şaşırdı normalde ruhsal darbede ruhunun kadar vücudunun da parçalanması gerekiyordu. Eliyle karnını yoklayarak “Nasıl?” diyebildi.

“Mor Ruhun gücü budur, Şaman Han,” dedi Mor Ruh kendinden emin bir sesle “Seni öldürebilecek kadar da iyileştirebilecek kadar da güçlüdür, Ayrıca senin en derin arzularını bile hissedebilir mor ruh Biliyorum yüreğinde korku ve çaresizlik var Han, halkın için endişelenmektesin, bulunduğun yer için yaşadığın dünya için endişelenmektesin. Bu surette Faydasız bir acıyı seçmen manasız, seni burada ben değil gelmesinden korktuğun şeyler öldürecek. Herkes yitip giderken çektiğin acı ve bir şey yapamamanın çaresizliği etrafını sararken sıranın sana gelmesini bekleyeceksin.”

“Efendi Aikroth bizi bu dertten kurtaracaktır.” dedi Şaman Han kendinden emin olmaya çalışan bir sesle,

“Buna gerçekten inanıyor olsaydın, gelecekten haber almaya ruhların arasında dalmazdın Han,” dedi Mor Ruh, “Seni tatmin edecek bir cevap arıyorsun, onu sana ben veriyorum. O da Mor Ruhun gücü, bu arzın üzerinden silindiği gün felaketler bir biri ardına geldi, geleceği ancak bu güçle kurtarabilirsin.”

“Hayır,” diye kükredi Şaman Han panikle bedenine doğru hızla yol aldı. Titereyerek meditasyondan uyandığında tam kendini yere bırakıyordu ki Gökkurt, onun yanına doğru çöküp onu yakaladı. “Söyleyin Han’ım, gelecek çetrefilli midir?”

Şaman Han, ellerinin titremesini bastırmaya çalışırken, bir şey söylemeyip, Kamık sütünden bir yudum aldı. O sırada tepeye gelen atlının sesini duydular, Şaman Han Bozkırın yüksek tepesinden gelene baktığında onun Şaman Aktolga olduğunu anladı. Kamık sütü titremesini geçirmişti, mor ruhun sözleri kafasında yankılanırken Aktolga hızlı ve nerdeyse zarif bir hareketle yanlarına indi. Şaman Han, atın burun deliklerinden kan geldiğini gördü, demek ki
Yeni Kebuda’dan buraya atını son hız sürmüştü.

“Han’ım.” diye diz çöktü Aktolgalı, “Ruh Alem ziyaretinizi bozmayayım diye Ruh aktarımı yapmadım lakin havadisler kötü.

“Söyle bakalım yağız yeri titretecek kadar kötü, Kara geceden korkacak kadar dörtnala getirdiğin havadis nedir?”

Aktolga diz çöktüğü yerden kalkmadan derin bir nefes çekti. “Orman Halkı katledilmiş Han’ım. Ared Halkının on iki as kırk iki yer kabilesi yok edilmiş.”

Şaman Han, şaşkınlıkla derin bir nefes verdi. “Ya Şamanlar, onlarda mı?”

Aktolga başını umutsuzca salladı “Bize Haberi Orman Şamanı Aksı bey verdi Han’ım Lakin ondan sonra ondan dahi haber alamadık.”

Şaman Han, şaşkınlıkla boşluğa bir adım attı düşmemek için kendini zor tuttu. Ared Halkını hiç sevmese de kendi Tanrıları Aikroth’a küfür mahiyetinde de olsalar Bozkır’ın kokusunu unutmuş da olsalar aynı kandanlardı, aynı karında büyüyen farklı yetişmiş karındaş misaliydi onlar, boyları huyları farklı, ancak soyları aynıydı.

“Nasıl olmuş bu?” dedi Şaman Han öfkeyle mavi gözleri parlarken. “Kim bu işe cevaz vermiş?”

“Aksı Bey’in dediğine göre, felaketmiş Han’ım. Efendi Are’nin bizi zalimleriyle uyardığı, soluk karanlıklardan ışığa çıkmış olanlarmış bunları yapan. Hükümsüzlermiş Han’ım
Hükümsüzlermiş.”

Şaman Han, Are’nin bu umursamazlığına kızdı önce, sonra içini derin bir korku kapladı, Aredleri yok eden bu merhametsiz Tanrı suretlerinin sıradaki hedefi ancak Bozkır Göçebelerinin evi Yeni Kebuda olabilirdi. Gerçi Are’nin dediğine uyup onların bir kısmını Darkon Dağlarına saklamıştı ancak, bir halkı katleden zalimlerin karşısında dağların önemi neydi ki? Şimdi onları bu melun akıbetten kim kurtaracaktı, Efendi Aikroth Are’yi bunun için geri vermişti onlara, ancak Are ya kuzeydeki çetin bir savaştaydı şimdi ya da bir hükümsüzün ellerindeydi belki de. Kuzey illerine vardığından beri onla Ruh Aktarım konuşması yapamıyordu. Hoş yapsa bile bu neyi değiştirecekti halkının koruyacak gücü ve takati yoktu, kalmamıştı.

Bir an geriye ruh meditasyonunu yaptığı şilteye göz attı, Mor Ruh onlara bir alternatif olabilirdi, olmasa dahi bu çaresiz kalmaktan hiçbir şey yapamamaktan yeğ idi onun için. Derin bir soluk alıp şiltenin başına geçip bağdaş kurdu.

Ardından ellerini birleştirip meditasyona girdi.

“ Söylediklerini kabul ediyorum Mor Ruh.” dedi soğuk bir sesle, gözleri kapalı bir haldeyken Ruh’u aramak için etrafta dolandığında Mor ruh birden arkasında belirdi. Kara gözlerinde çelikten bir ifadeyle ona bakarken gülümsedi.

“Sandığımdan daha kısa sürdü Han.” dedi Mor Ruh “Bana Antonio De Le Vaq diye bilirsin.


Devam Edecek....
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.
Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2489
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

Greece ve Nickoy ekibiyle birlikte İlkdoğan Are'den kaçmak için son hızla lanetli olarak bilinen Büyük Carvith Kanyonuna doğru ilerlerler. Myrcid ile Falcon'un savaşına önce De Vion ardından da Hududun Bekçisinin devreye girmesi en sonunda da Diğer bir Tanrı olan Toran'ın da dahil olmasıyla iyice karışır. Falcon bilekliği Toran'a kaybeder. Bekçi ile Toran dövüşürken, Myrcid fırsattan istifade edip, Falcon'u öldürecekken Falcon'un dostlarından Bruno gelerek, Büyü gücü bekçi tarafından nerdeyse tamamen mühürlenmiş olan büyü Tanrısı Myrcid'İ öldürür.

Ve Tanrılar ilk kurbanını verir. Ancak Büyük Üstad'ın farklı planları vardır.



Bölüm 17 Tanrılar Ölmeli


“Koruyamadım.” dedi öfkeyle Toran üstü başı kan içinde kalmıştı. Nenyal gözlerinde hüzün ile Toran’ın kanlarını temizliyor büyüleriyle onu iyileştiriyordu. KaleMuhafız, öfkeyle yumruklarını sıkmakta parçlanmış zırhını çıkaran Aikroth’a bakmaktaydı

Aikroth Toran’ın ezilmiş ve nerdeyse bir kağıt gibi kesilmiş zırhını çıkarıp yere attı. Nenyal’ın İyileştirme Bahçesindeydiler etrafta bir çok bitki, bir çok merhem ve iksir vardı. Ormanların Efendisi, Nenyal, Orman Elflerinin Tanrısıydı, koruyucu aynı zamanda zamanda durgun sular kadar sabırlı.

“Myrcid’in öldüğüne hala inanamıyorum.” dedi Nenyal, sesi titiriyordu ama Toran’ın omzunu iyileştiren ellerinde titremenin zerresi yoktu.

“Senin bir suçun yoktu, o ahmak kaçması gerektiği halde kaçmadı.” dedi köşede onları izlemekte olan Shark Snaga oldukça öfkeli ve sarsılmış görünüyordu. “Yine de onun öldüğünü kabullenmek… zor.”

“Efendi Kedfith, o nerede?” dedi Toran gözleri etrafı arıyordu yüzü kurumuş kanla kaplıydı.

“Choros ile gittiler.” dedi Aikroth zırhı çıkarmayı bitirmişti. “Geçit açıldı, Geçidi savunmak için önlemler almaları gerekti.”

Toran onaylarcasına homurdandıktan sonra, kemerinin iç cebinden onların bedeni için ufak ışıltılı bir şey çıkardı, “Myrcid’in almak için uğruna öldüğü şey bu.” dedi Altın Bilekliği göstererek, Shark Snaga’ya doğru attı. “Al bak.”

“Falcon denen soysuzun kolundan kesip aldın demek.” dedi Snaga ciddiyetle bilekliği incelemeye başladı eliyle bir dokununca bileklik havada hafifçe ışıldamaya başladı; “İçinde nerdeyse bizim özlerimiz kadar öz var. Valerion Ryan ona ayrılan özlerin hepsini bunun içine kullanmış.”

“İyi o zaman güçlü bir silah bu.” dedi Aikroth bilekliğe doğru eğilerek uzandı. “O zaman ver bana bir takayım şunu.”

“HAYIR!” diye kırbaç gibi şakladı Snaganın sesi Aikroth elini çektiğinde ona sert sert baktı.
“Aptallaşma, Üstad bunu bizim ele geçireceğimizi hesaplamış, fark ettiysen kendisinin bunu taktığını hiç görmedik. Çünkü bu bileklik İridium Özüne sahip biti taktığında onu yok edecek şeklinde büyülenip yapılmış.”

“Yoksa?” dedi Nenyal bilekliğe bakarak kaşlarını çatmıştı.

“Evet, Üstad Aikroth gibi bir büyüden zerre habersiz bir Tanrının veya ilkdoğanın bunu takacağını umut etmiş gibi görünüyor.”

“Üstad..” diye hırladı Aikroth, “O yaşlı adamı o gün öldürmemiz gerekiyordu.”

“Legistas istememişti hatırlarsan.” dedi Nenyal, bilmiş bir ifadeyle, ellerini bir havluya silerken, “Daha iyi misin Toran?”

Toran “Teşekkür ederim” diyerek ayağa kalktı. Gri tenindeki yara izleri nerdeyse kapanmıştı, elini dümdüz sabit bir hale getirdikten sonra “Fou Slemb” diye fısıldadı, üzerinde daha önceki gümüşi zırhının yerine, altın hareli bir zırh belirdi üzerinde, zırhı altın varaklarla işlenmişti göğsünde parlayan birbirinin içine geçmiş üç güneş vardı. Parlayan miğferi uzun ve kavisliydi. Yerdeki kalkanını eline aldı. Gözleri için için parlayan bir kor gibiydi.

“Toran..” dedi Nenyal ama o umursamayarak Aikroth’a doğru döndü.

“Hadi gidelim.”

“Nereye?” dedi Aikroth

“Myrcid’e söylediğim sözü gerçekleştirmeye.” dedi Toran Snaga’nın önünde dönen bilekliği kapıp kemerine koyarken.

“Kedfith?” diye sordu Snaga tek kaşını kaldırırken.

“Darihond’un da isteği bu yönde olacaktır, zaten Myrcid böyle bir şeyi tahmin ediyordu. Bu konu konuşuldu. Gidelim.”

“Gidelim de Nereye?” dedi Aikroth, öfkelenmişti.

“İlkdoğanlarımızın yanına en azından sağ kalanların.” dedi Toran düşünceliydi, “Haydi Aikroth Are ‘ye götür beni.”



******



Gökyüzündeki mavi el takımının silinip kaybolmasını izleyen Üstad Valerion, gülümsedi. Zorlukla ayağa kalkabilmişti. Yanındaki Glaroth’da öyle ikisi de gökyüzüne bakmaktaydı.

“Myrcid öldü demek?” dedi Glaroth sessizce “Bu iyi.”

Üstad, öne doğru eğildi görünen gözü için için parlamaktaydı, Hırpani görünüşlü, kolu parçalanmış olan Üstad, Glaroth’a doğru baktı. “ Muzeffer Komutan, görüyorsun. En güçsüz, aciz ve zayıf olan taraf olabilirim, ama ilk kelleyi alan ben oldum.”

Glaroth, gri gözlerinin arasından keskin bir bakış attı Üstad Valerion’a Üstad kopan kolunun kökünden kan sızıyordu, ayakta durması bile mucizeydi, Glaroth ise ondan ancak biraz daha iyi gibi görünüyordu, kılıç tutan eli seğirdiğinde Üstad onun bu bakışını fark etti.

“Bu bakışı biliyorum.” dedi Üstad Valerion sesinde hoş bir tını vardı,

Glaroth kaşlarını çattı eski bir askeri iç güdüyle bir adım geriye doğru çekildiğinde, Üstad’ın Güzün Hanımından vuran gölgesinin üzerinden çıkan yaratığın pençeleri yüzünün hemen önünde belirdi. Yine de Glaroth tecrübeli bir komutandı, savaş esirlerinin arasından onu öldürmeye çalışan çok düşman fark etmişti ancak yaraları ağırdı kılıcını çekecek zamanı bulamadı, onun yerine boğazını hedefleyen yaratığı durdurmak için, araya kolunu koydu.

Kurdumsu yaratık, dişlerini iyice Muzaffer Glaroth’a geçirirken, Güzün Hanımı yaratığı aydınlattı, Üstad’ın gölgesinden ortaya çıkan yaratık, nerdeyse üç metreye yakın boyuyla dev gibi bir yaratıktı koca pençeli dev gibi bir kurt.

“Fensir.” diye hırladı, Glaroth yaratık onu cüssesiyle yere düşürmeden önce, BaşKomutan bir Hiandar cüssesne göre oldukça iri sayılırdı. Üç metreye yakın boyu ile ondan uzun olan Toran dışında en iri Tanrılardan biriydi ancak öz bombasıyla vurulması onu oldukça
güçsüzleştirmişti. Yaratıkla birlikte gürültüyle yere devrildiğinde yaratık pençelerini onun omzuna geçirdi Yaratık ağırlığını iyice üzerine verdiğinde Üstad tepesinde kara bir gölge halinde yükseldi.

“Fensir,” dedi Üstad Valerion kelimeyi neredeyse tadarak, “ Eski kelimeleri özlüyorum çoğu zaman Glaroth. Evet, dediğin doğru o eski bir Karanlığın Evladı, Fensir, Kurtadam, Deriyüzücü ve seni burada öldürecek olan adam, ismi Tark Kayle.”

Glaroth’un kolunun gücü kalmamıştı, Yaratık dişlerini çıkarıp Glaroth’un savunmasız boynuna doğru hamle yaparken Üstad’ın eli gölzerinin önünde belirdi ve Glaroth’un bilinci tamamen kapandı.



****


Robben Harwart, aniden hızlanan atından düşmemek için atının önüne doğru eğildi, Ormanın Hanımı ve Bozkırın Efendisini takip etmek sıradan bir atın işi değildi, O yüzden yolculuklarına başladıklarından çok kısa bir süre sonra Orman’ın Hanımı ona koyu kahverengi bir kısrak vermişti. Yine de Elwing ile Are’nin bindikleri hayvanların hızına erişmek şöyle dursun yaklaşamıyordu bile. Onların hemen gerisinden geliyor, bazen Arenin homurtularıyla yavaşlamak zorunda kalıyorlardı.

Bozkırın Efendisi bindiği kara ayının ensesindeki tüyleri sertçe tutmuş gözü ufukta beliren at arabasına doğru bakıyordu. Mavi gözleri kısılmıştı, Bindiği siyah ayı kükremelerle altındaki toprağı parçalayarak ilerliyordu. Yanında ilerleyen Elwing’in ceylanı ise ilerlediği toprağa dokunmadan sıçrıyordu. Tuhaf bir ikili diye düşündü Robben arkalarından ilerlemeye çalışırken İlkdoğanlardan sadece onların kalması tuhaf bir ironi, zerafet ve vahşet aynı anda yeğenine doğru ilerliyordu.

“Ölülerin Bekçisi.” diye kükredi ayısının üzerinde dikilen Bozkırın Efendisi pes bir sesle
Robben kaşlarını çatarak, Are’ye doğru baktı. Are ise ona bakmıyor gibiydi, gözleri iyice kısılmış arabaya doğru bakıyordu, Robben’in gözleri Are kadar keskin olmasa da arabanın üzerine tırmanan şapkalı bir gölge görür gibi oldu.

“Ozan..” diye homurdandı Are ağzında bir çamur tadı vardı.

“Tanıyor musun?” dedi Elwing şakıyan bir sesle arabanın üzerinden ona doğru gelen mor buluta bakarken, “Zeki biri gibi gözüküyor.”

“Dalaverecinin tekidir.” dedi Are’nin yüzü öfkeliydi, belki de daha çok utanç olduğunu fark etti Robben o sırada Are yan gözle Elwing’e baktı “ve Evet zeki de Sen nereden anladın?”
Elwing gülümseyerek elini kaldırdı, Mor toz bulutu hafif bir meltem ile uzaklara doğru savruldu“Bize akşamçiçeği polenleri ile dolu bir bulut göndermesinden, Bu senin ayın Lebaouf’u deli edip çıldırtan bir çiçeğin tozu.”

“Ve sen o polenleri uzaklara gönderdin.” dedi Are sırıtarak, Ayısına yavaşça vurdu“ Haydi Lebaouf o orospu çocuğunun suratındaki ifadeyi görmek için sabırsızlanıyorum.”

“Onu ben dediğimde öldürmeliydik Are.” dedi kalın bir ses Robben bir an affalladıysa da sesin geldiği yerin Ayıdan olduğunu görünce şok geçirdi. Çok şey görmüş geçirmişti ama bir hayvanın konuştuğuna şahit olmamıştı. Ancak ayı konuşmaya devam ediyordu.
“Sabırsızlanma Sırtımda yük varken daha hızlanamam. Zaten on beş dakikaya yetişiriz.”
Sırtındaki yük hala baygın olan Girofil’di Elrohir’in yaşayan tek oğluydu. Gece elflerinin şimdiki kralı Are onu nerdeyse öldürecekken, Elwing araya girmişti ancak bozkırın efendisinin onu serbest bırakmaya niyeti yoktu.

“Hep şikayetleniyorsun.” dedi Are ancak sesi keyifliydi, “ Yoksa sen –“

Derken duraksadı, Kovaladıkları arabayla mesafe oldukça azalmıştı ancak Are konuşan ayısının tüylerini sertçe çekip durdurdu. Buna Elwing’de anlam verememişti ancak kolaylıkla bindiği ceylanı durdurdu Ancak atının yelesine yapışan Robben o kadar şanslı değildi, atı ayıya çarpıp savuruldu. Kendisini de güç bela kenara atabildi.

Robben toz toprak içinde yuvarlandıktan sonra dirseği üzerinde doğrulup Are’ye öfkeyle ne demeye durduklarını soracaktı ki, Are ile Elwing’inde hayvanlarından inip hayvanlarıyla beraber dizlerinin üzerine çöktüğünü gördü. Şaşkınlığı bir kat daha artan Robben onların çöktükleri varlıklara bakınca Şaşkınlığı giderek derinleşti.

İki gri tenli yaratık vardı karşılarında Nerdeyse iki katlı bir ev boyutunda olan ilki kalın zırhlar içerisindeydi, zırhı altın bir hare ile parlıyor onu ilahi bir varlık gibi gösteriyordu. Uzun kenarlıklı miğferinn derinliklerindeki gözleri karanlıktı, bir kılıç yerine kocaman kenarları testere gibi keskin bir kalkan taşıyordu, Kalkanda ise bir kale sembolü vardı.

Diğeri ise Uzun tüylü bir yaratığın kürkünü omuzlarına giymiş, gri tenine uyumlu gri uzun saçlı ve sakallıydı. Sırtına astığı kocaman çekiç ve etrafına yaydığı yeşil aura onu kaybolan savaşların Ruhu gibi gösteriyordu. Gözleri gri bir hareye dönüşmüş bu yaratığın vücudunun görünen her yeri ise yara doluydu.

KaleMuhafız Toran ve SavaşKıran Aikroth

Uzaktan gökyüzünün karanlığı ya da işaretler manasızdı. Ancak Tanrılar, görünür suretlerinde önlerinde belirdiğinde her şey oldukça açık ve netti. Tanrılar savaşı başlamıştı, Sendar yok edilmişti güçlü Sendar beyleri de yoktu artık. Sadece kendisi ve yeğeni kalmıştı koca Sendardan kendisi ne kadar hünerli olursa olsun zayıftı ancak Walger öyle olmamalıydı.

“Baba...” dedi Are derin bir saygıyla “ Vakit geldi mi?”

“Hayır.” dedi derinden gelen bir ses ancak cevaplayan Aikroth değil Toran’dı. “ Sizin göreviniz, bu işi daha kansız bitirmek.”

“Nasıl Yüce Toran?” dedi Elwing fısıltıyla “Nasıl yapacağız?”

“Myrcid öldü.” dedi Aikroth yüzü kararmıştı. “Bu demektir ki biz de ölebiliriz, Hükümsüzler yeterince güçlü olamasalarda, Üstad Valerion yaşıyor ve hepimizden intikam almaya kararlı bir de buradaki olayları avucunu ovuşturarak izleyen Legistas var.”

“Seni uyarmıştım Baba.” dedi Are başını bir an için öfkeyle kaldırdı, “Kuzeye gelmem-“

“Kuzeye gelmen Ruh Duvarını yıkmaktan başka bir halta yaramadı.” diye sözünü kesti Aikroth o da öfkelenmişti. “Usta dediğin yaşlı bunak senin aklını bulandırmış.”

“Otoboroshi bunak değildi.” diye diklendi Are daha da devam edecekti ki Toran elini kaldırdı. Aikroth’un ise eli çekicine gitmişti.

KaleMuhafız’ın elinde ufacık kalan altın bir bileklik ışıldıyordu. Bilekliğin ince ışıltılarının yansımaları Are’nin Elwing’in ve Robben’in üzerinde dans ediyor ışıltısıyla nerdeyse onları büyülüyordu.

“Mircharch’ın lanetli bilekliği.” dedi Robben fısıltıyla, bu bilekliği en son Gindeon’un kolunda olduğunu görmüş Silvan’ın ise İblis Kral Archiond’u bu bileklik ve altın kılıç ile yenişini duymuştu. Şimdi ise o bileklik Tanrı Toran’ın elindeydi.

“Mircharch’ın değil Üstad’ın bilekliği.” diye açıkladı Toran, “ Bu bilekliğin içinde size bahşettiğimiz özden var, O yüzden öze sahip hiçbir ilkdoğan veya Tanrı bu bilekiği kullanamaz.”

“O yüzden bu bilekliği diğer sağ kalan ilkdoğanlar ile buluşup, uygun bir şekilde kime vereceğinize karar vereceksiniz. Mesela bizi Korlak ve Archiond’dan kurtaran Silvan gibi birine.” Dedi Aikroth.

“Silvan hakkaniyetli biriydi. Öyle birisini bulmak zor olacak.” dedi Toran onaylayarak. “Bütün ilkdoğanlara mesaj göndereceğiz, eski jenerasyondan bir siz kaldınız ama yeni jenerasyon ilkdoğanlar da oluşturmuştuk. Uygun birini bulun.”

“Onların da çoğu öldü Yüce Toran.” Elwing hüzünlü bir sesle “Altınışık Leornas’ı Hüzün Savaşlarında kaybettim.”

“ Sen Kuzeyde sürterken işleri devrettiğim Han’ı yanına çağır çabuk.” dedi Aikroth araya girip Areyi azarlayarak. “Han yetersiz de olsa doğayı bilen bilge bir adamdır.”

“Han’ını gördüm.” dedi Are hoşnutsuzlukla “Onu kabileleri korumak için Kebuda da bıraktıydım, bana orada lazım.”

“ARE!!” diye kükredi Aikroth “Kafanı Çekicime ezdirtme, dediğimi yap.”

Are kafasını sallayarak sustuktan sonra Toran konuşmaya devam etti ve Bilekliği Are’ye uzattı
“Bilekliği sana teslim ediyorum, Bozkırın Efendisi onu uygun birine vereceğine güveniyor, Eski Atalığın yolundan gittiğini biliyorum. Yalnız öfkene çabuk yeniliyorsun, dikkatli ol soğuk ayazlarda yüreğini kaybettiğini düşünme. Şimdi zaman birlik olma zamanı, ahde vefaya inanma kudretinin mevcudiyetini bedeninde tutma zamanıdır.

Sana gelince Ormanın Hanımı, bugüne kadar bölgenden hiç çıkmadın, binlerce yıl sonra bile akademideki masum yüzünle yine karşımızdasın, Lakin gönlüne hüzün çökmesin, bu bir savaş, Savaş bir yangındır, ormanları kül eder belki ancak bilirsin ki Ormanlar her yangın sonunda daha da gürleşerek büyür.”

“Ancak zaman alır efendi Toran.” dedi Elwing hüzünle başını eğdi, Are bilekliği eline aldı. Bakışları sertti ancak yüzündeki öfke silinmişti. Aikroth Arenin yanından geçip eliyle Lebaouf’u sevdi, Arenin omzuna da şöyle bir dokundu. Are elindeki bilekliğe bakarken sesini çıkarmadı. Elwing ise sakin ve kıpırtısızdı.

“Size güveniyoruz.” dedi sadece ardından Aikroth Toran’ın yanına gelip onun kolunu tuttuğunda yeşil bir aura ile kayboldular.



*****


Dumanın birden bire yön değiştiğini gören Nickoy, birden bire küfürler savurmaya başladı. Greece ise atının üzerinden geriye doğru baktığında Are ve ekibinin giderek yaklaştığını gördü. Atını yavaşlatarak arabanın arkasına doğru geçti.

“Ne halt ediyorsun sen?” dedi Nickoy, ceplerini bir yandan karıştırmaya çalışırken arabının üzerinde sabit kalmaya çalışıyordu.

“Senin abuk subuk numaralarının bir işe yaramadığını gördük Ozan.” dedi Greece atını giderek yavaşlatıyordu. “Onları karşılayacağım, ben onları oyarlarken siz senin dediğin şu kanyona gidin.”

“ Atını bile zor sürüyorsun, bize vakit bile kazandıramazsın.” dedi Nickoy öfkeyle elinden ufak bir kapsül düşürdü, okkalı bir küfür savurdu. “Beyin yerine Mandıran otu taşıyan bir gruplayım, daha kötüsü onu bile taşımayan başka bir grup tarafından kovalanıyorum.”

“Yapacak bir şey yok siz arabayı güvenli bir yere ulaştırın.” dedi Greece ancak o sırada Arelerin duraksadığını fark ettiler, Yeşil bır ışık süzmesi kısa bir süreliğine her yeri aydınlattı, ondan sonra iki suretin karşısında Arenin ekibi duraksamıştı.

“Hadi bu bizim fırsatımız.” dedi Nickoy kahkaha atarak, Helm’i itip dizginlerin başına geçti.
“Tanrıcıkları onlara emir vermeye geldi. Yüce Aikroth sana tapmak istiyorum.”

“Tanrılarla dalga geçme.” dedi Greece öfkeyle, ozanın bu hallerine sinir oluyor gibiydi.

“Ne oluyor?” diye kafasını dışarıya doğru uzattı o sırada Gloria sertçe Nickoy’a baktı. “Küfürlerin hiç hoşuma gitmedi Ozan.”

Nickoy, geriye doğru bakarken ağzına piposunu koydu, gülümsemekten başka bir şey yapmadı. Sendar’ın Son Hanımı ise kaşlarını çatıp, Helm’i içeri soktu. Greece atını hızla sürerken bir yandan da geriye doğru bakıyordu. Gelen giden yoktu. Nickoy haklıysa Tanrıların yeryüzüne inmesi, onlara felaketten başka bir şey getirmezdi, hiçbir yer artık güvenli olmayacaktı.

Nickoy arabasını taşlık arazinin kuzeyine doğru sürüyordu, Bir süre Kuzey yolundan ilerledikten sonra patikalara sapışlardı, yolun durumu giderek bozuluyor, etraflarındaki kayalar her an yuvaralanacak gibi duruyordu. Saatlerce ilerlemelerine karşın Are ‘nin ekibinden iz yoktu,

Saatler ilerlerken, manzara hiç değişmiyordu. Bir süre sonra Gloria tekrar kafasını arabadan dışarıya doğru çıkardı. “Artık duralım, Torano daha fazla bu kadar havasızlığa dayanamayacak.”
Greece bir an itiraz edecek gibi oldu, ancak istemese de Torano’nun yaşaması önemliydi, etrafa baktığında aradıkları kanyonun girişinin ileride olduğunu gördü, kanyonun girişinin azıcık ilerisinde kamp yapacak alan vardı. Nickoy’a doğru baktı.

Ozan onun niyetini anlamıştı. Arabayı kamp yapmayı planladıkları açıklık alana sürdüğünde, şapkasını önüne çekip konuşmaya başladı. “Dolambaçlı ilerledik ve oldukça yol yaptık, Kanyonun girişini bulmak zordur. Üstelik biz de izimizi karıştırdık Bizi kolay kolay bulamazlar.”
Greece tek kaşını kaldırıp ona baktı. “Duman salarken de kendinden emin görünüyordun. Torano için dinleneceğiz ancak iki kişi nöbet tutmalı.”

Nickoy buna cevap vermedi, arabayı durdurmakla yetindi sadece, araba durunca içeridekiler kendilerini dışarıya attılar. Daha önce Nickoyun çaldığı araba o kadar büyük değildi ve yedi kişi içeride tıkılmaktan nefes nefese kalmıştı. İlk önce Maithun indi arabadan başından Şahin başlı Miğferini çıkarmıştı, siyah saçlı ve mavi gözlüydü. Walger’a benziyor diye düşündü Greece ancak ondan daha iri bir çocuktu. Maithun hızla indikten sonra elini uzattı, Ovidia’nın inmesine yardım etti. Ovidia yeşil gözlü beyaz saçlı bir kızdı güzeldi ancak dövüşmeye kabiliyeti yoktu. Onun ardından Falcon’un oğlu Helm ve Scart Corpean beraber arabadan indiler. En sonda da Torano’yu taşıyan Walger ile onlara destek olan Gloria Nameria indi arabadan.

Torana çökmüş ve yorgun olsa da en sonunda ayılmıştı. Yüzünde hüzün ve çaresizlik okunuyordu, Greece’i görünce gülümsedi, zoraki bir gülümsemeydi bu,

“Beni kurtardığını söylediler teşekkür ederim.”

Greece hızla atından inip Torano’ya doğru baktı, “Ne oldu?” dedi sadece.

Torano Walger’a işaret ederek bir kayaya oturttu kendini, Ondan sonra Gloria ile Walger’a bakarak “Ben iyiyim temiz hava iyi geldi biraz siz kamp için diğerlerine yardım edin.”
Gloria kaşlarını çatsada Walger denileni hemen yapmak için uzaklaştı. Gloria terddütteyken arkasında Nickoy belirdi. “Konuşmamız gereken şeyler var diyor Gloria. Bir şey olursa seni çağırırız.” Dedi göz kırparak.

Gloria bir an duraksadı ağzını bir an açıp kapattıktan sonra çadırları kurmaya çalışan diğerlerinin yanına gitti. Nickoy diz çökerek Torano’ya matarasını uzattı. “Susamışsındır, iç biraz kendine gelirsin.”

Torano bezgin bir halde, mataradaki suyu beceriksizce içti, suyun bir kısmı üzerine başına dökülmüştü. Suyu içmesi bittikten sonra Greece ile Nickoy’a baktı bir süre Şimşek Sihirbazının gözünün feri sönmüştü adeta.

“Tanrım…” diyebildi fısıltıyla “Yüce Myrcid öldü.”

Greece ile Nickoy şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Bu Are’nin onları neden bıraktığını açıklıyordu. Nickoy bir an duraksadıktan sonra eliyle omzuna dokundu Torano’nun.

“Bu Tanrıların Savaşı Alernan.” dedi sakince, “ Ne kadar Yüce Güçlü ya da zorlu olabilirler, ancak..

“Onlarda ölebilirler.” diye tamamladı Greece, isteksizce bu cümlenin ağırlığı onu oldukça rahatsız etmişti. Evet daha önce ilkdoğanlar ölmüştü, Kahrun, Endimiyon Archiond hatta bir tanesini kendi öldürmüştü. Ancak Tanrılar başkaydı.

Tanrılar ölemezdi, eğer ölüyorlarsa.

Onlar Tanrı değillerdi.

Bir zamanlar öyle olsalar bile....


Devam Edecek
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.
Kullanıcı avatarı
Diabolus Ipsum Amans
Mesaj Panosu Yöneticisi
Mesaj Panosu Yöneticisi
Mesajlar: 11486
Kayıt: 18 May 2010 22:56
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas
Favori Anime: One Piece
Konum: OutLanD
İletişim:

O kadar uzun süre sonra yazdın ki tekrar okuyup ne diyor bu demek zorunda kaldık.
HunterxHunter yazarı gibisin.
Resim
Sitede Huzuru Bozana Böyle Yaparım!!!
Resim
Betrayer... In truth, it was I who was betrayed. Still, I am hunted. Still, I am hated. Now, my blind eyes can see what others cannot.
Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2489
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

Bölüm 18: Geçmişin Habercisi



Ölülerin Bekçisinin önceki bölümlerinde

Justisar Tanrıları ilk kurbanını verdiğinde Üstad Valerion bir hile ile Muzaffer Glaroth'u ele geçirir, Kedfith ile Choros Legistas ile görüşmeye karar verirken, Toran ile Aikroth Are ve Elwing ile görüşür, Are Greece ile Nickoy'u kovalamayı bırakır, bunu fırsat bilen Greece ve ekibi Nickoy'un marifetiyle izini kaybettirip, Carvith Konyonunun girişine kamp kurarlar.

“Bu Tanrıların Savaşı Alernan.” dedi sakince, “ Ne kadar Yüce Güçlü ya da zorlu olabilirler, ancak..

“Onlarda ölebilirler.” diye tamamladı Greece, isteksizce bu cümlenin ağırlığı onu oldukça rahatsız etmişti. Evet daha önce ilkdoğanlar ölmüştü, Kahrun, Endimiyon Archiond hatta bir tanesini kendi öldürmüştü. Ancak Tanrılar başkaydı.

Tanrılar ölemezdi, eğer ölüyorlarsa.

Onlar Tanrı değillerdi.





Lidertiar Kıtası

Büyük Başket Ilyalegiston, İç Havari Çemberi

Günümüz..



Büyük Kuvars mermerden yapılan, taş salonda iki katmanlı büyük masanın üzerinde oturuyorlardı, Lidertiar Kıtasının yönetenleri, Masanın üst ve alt katmanlarında yedişer sandalye vardı. Ancak Üst katmandaki yedi sandalyeden birisi onların biraz daha üzerindeydi ve bütün masadaki diğer sandalyelere tepeden bakıyordu.

Bu sandalyede oturan Legistas, bir elini tıraşlı yüzünde gezdiriyor diğer eliylede gümüş topuzlu bastonunu tutuyordu. Her zamanki gibi siyahlar giyinmişti ve yakasına gümüş bir broş takmıştı. O diğer kıtalardaki gibi diğer Hiandar arkadaşlarına Tanrılık ünvanı vermemişti. Bu kıtada tek Tanrı kendisiydi, diğerlerine ve onların yardımcılarına Havari denmesini uygun görmüştü. Böylece Hiandarlara Yüksek diğerlerine Düşük havari denmiş bu şekilde bu zamana kadar kıtasını demir bir yumrukla yönetmişti.

Şimdi nerdeyse hepsi karşısındaydı. Yüksek Havarilerden bir Düşük Havarilerden iki sandalye boştu sadece, Salondaki herkese şöyle bir baktıktan sonra, eliyle Sweinstein’a doğru işaret yaptı. Sweinstein sarı saçları arasında parlayan mavi gözleriyle ayağa kalkmadan nerdeyse robotik bir ses tonuyla konuşmaya başladı.

“ 3. Olağanüstü toplantımızın konusu, Justisar Algerrian’daki Tanrılar Savaşı adı verilen savaşın başlaması ve bu savaşta ilk kaybın yaşanmış olması. Mavi El ve Justisarda Büyü Tanrısı olarak da bilinen Myrcid Ouderbaque’ın öldürülmesi ve bunun öncesinde Justisar BaşTanrısı ünvanlı Dariohd Kedfith’in görüşme talep etmesi. Söz almak isteyen?”

Açık Kestane rengi saçlarını arkadan toplayan Yüksek Havarilerden Briseis elini kaldırdı,
Kendisi uzun siyah bir cüppe giyinmişti ama cüppesinin üzerinde bir kılıç taşıyordu. Briseis’in Yüksek Havari olarak görevi, Lideritar Kanun ve Nizamlarıyla ilgilenmekti. Yeşil gözlerinin önündeki kalın çerçeveli gözlüğünü elinin tersinyle hafifçe düzeltip söz aldıktan sonra konuşmaya başladı.

“Myrcid, basit bir şekilde ölemeyecek kadar güçlüdür.” dedi sesi akıcıydı kelimeri ahenkli bir ses tonuyla söylüyordu. “Bunu hükümsüzlerden biri mi başarmış? Dughia mı?”

Sweinstein konuşmadan araya, lacivert geniş siperlikli şapkasıyla ciddi bir şekilde oturan Leginando girdi, genelde gülümseyerek duran Leginando için bu suratsızlık şaşırtıcıydı. “ Son darbeyi vuran Üstad’ın adamları da olsa işini bitiren Hududun Bekçisiymiş.” dedi sesi bezgin gibi geliyordu Briseis’e cevap verdikten sonra Legistas’a doğru baktı gözlerinde hüzün vardı.
“Bunu bugün niye yapıyoruz Legistas?”

Legistas biraz duraksadıktan sonra, eski dostlarından Leginando’nun bugünü bildiğini hatırladı, Ilyanın kaybını Muadlig sokaklarında yaşarken yanında o da vardı. “ Bu gerekliydi.” dedi sadece.

“Aciliyeti yok bir gün daha bekleyebili-“

“Kedfith’in var.” diye sözünü kesti Legistas, Leginando’nun “ Wildor ile beraber istihbarat raporlarını verin.”

“Efendim” diye söze başladı Wildor, düşük Havariydi ve direkt Legistas’a bağlıydı. “Savaş Meydanında Toran da savaşmış onun kılıcı ikiye ayrılmış vaziyette meydandaydı ayrıca Üstad Valerion’un en iyi adamlarından biri olan Kara El Evanir’in cesedini ve Hududun Bekçisinin mavi kanının da etrafta olduğunu gördük bir de son olarak Myrcid ‘in cesedi ve kesik kafasını.”

“Wildor, Romeric ile gidip hiçbir şeye dokunmadan ortalığa bakıp geldiler.” diye ekledi Leginando, “ Ayrıca şu Evanir denilen adamın kılıçlarında eski tip bir gölge büyüsü keşfettik, aynı ruh gücü gibi hiçbir zırh hiçbir teni umursamadan direkt hasar veren bir büyü.”
Açık kumral saçlı, açık kahverengi gözlü Gerçeğin Kahini, Mahabaratha “ Karanlığın Evlatlarının, büyüsü bu Efendi Legistas eski günlerden hatırlarsınız.”

“Üstad Valerion bunu nereden bilebilirki?” dedi Briseis meraklıydı, “O sadece bir Ruh kullanıcısı?”

“ ve İntikam dolu bir adam.” dedi Beyaz saçlı açık yeşil gözlü Olkalia, İklimlerin Hanımı denirdi ona Lidertiar’ın doğasının gelişmesiyle o ilgilenirdi. “Onu haddinden fazla uzun zamandır boş bıraktık, neler öğrendiğini bilemeyiz. Bizim için tehdit haline gelmiş bile olabilir.”
Legistas alaycı bir hıh sesi çıkardı ama konuşan Leginandoydu, “Üstad Velerion eski bir kurttur, onu takip edip sürekli izini süremezdik Olkalia. Eğer öyle yapsaydık o bunu anlar ve ona göre önlemini alırdı. Onun kaçışını kendisini bulmak için ipucu bırakıp ortalığı karıştırmasını ummamızdan başka yapabileceğimiz bir şey yoktu.”

“Ve o ipucuyu değerlendirip, kaçmayı başardı, ve bugün bütün bir kaosu Justisar’a saldı.” dedi Legistas Üstad Velerion’u zerre kadar sevmezdi ama amaçlarına ulaşabilmesi için Üstadın ölmemesi şarttı. “Onu o gün orada öldürmüş olsaydık, bugün Kedfith kapımıza gelip yardım dilemez bütün kıtaların hakimiyetini elimize alma fırsatı asla oluşmazdı. O yüzden düşmanımız bile olsa doğru yönlendirmeyle bizim çıkarlarımıza hizmet etmesi onun yaşamının ne denli önemli olduğunu kanıtlıyor. Ondan endişeleniyorsun Olkaila lakin Bilirsin ben kişilere güvenmem, kişilerin zaaflarına güvenirim-“

“Dedi Yüce Legistas, hocasının ağzından konuşarak.” dedi alaycı bir ses Salonun kapısı açılmış içeriye Arturo De Le Vaq girmişti, Uzun bir yoldan geldiği belliydi üstü çamur ve toprak içerisindeydi siyah saçları dağılmıştı. “O sandalyede oturuyor ve Babamın kötü bir taklidi gibi ahkam kesiyorsun, ama söylediklerinin hiçbirini yapmıyorsun. Myrcid nasıl ölür ha söylesene bana!”

Legistas,yavaşça ayağa kalktı, Arturonun babasını hatırlatması hiç hoşuna gitmemişti. Salondakiler havanın ağırlığının arttığını hissettiler “ Bekçi işini bitirmiş, kendine fazla güveniyordu.”

“Buna izin verdin Legistas.” dedi Arturo onunda etrafında ince titreşimler oluşmaya başlamıştı. “ İstesen durdurabilirdin, ya da bana söylerdin ben gider durdururdum.”

“Myrcid’in ayağına taş takılsa ve boynunu kırıp ölse bunu da mı bana yükleyeceksin.” dedi Legistas öfkeyle “ Myrcid bizim planlarımızda önemli bir rol oynuyordu, Kedfith bunu bilerek ya da bilmeyerek ilk onu öne sürdü ve Justisarda da ilk o öldü. Şimdi yerine otur ve sakinleş.”
Ancak Arturo yerine oturmadı, “Kedfith onu ölüme mi yolladı diyorsun?”

“Bugün bizimle görüşecek.” dedi Leginando elindeki sarı bir kartla oynuyordu gözleri Arturo De LeVaq’daydı. “Anlamış mı anlamamış mı bunu o zaman görürüz?”

“Peki.” dedi Arturo derin bir nefes alarak üç bin yıldır nerdeyse oturmadığı kendi sandalyesine oturdu. Lidertiar da pek gözükmese de Lidertiar’ın Polis ve Askeri gücü Arturo De Le Vaq’a bağlıydı. Gözleri bir an daldıktan sonra yine Legistas’a doğru “Demek Bekçilerden biri yaptı. Şu Bekçi işini ne zaman halledeceğiz Legistas?”

“ Her şeyin sonunda.” dedi Legistas, Arturo ve sorularından sıkılmıştı. “Şimdi, Kedfith ile görüşeceğim ve bunu Leginando ve Arturo ile birlikte yapacağım. Arturo’nun olması Kedfith’i biraz daha yumuşatacaktır. Leginando ise bir tuzak olma ihtimaline karşın ortalığı gözlemleyecek.”

“Kedfith öyle bir şey yapmaz.” dedi Briseis kendinden emin bir şekilde.

“Görüşme sonrası bir toplantı daha yapacağız.” dedi Legistas Briseis’i duymamazlıktan gelerek. “Biz dönene kadar, Lidertiar’ın huzurunu her zamankinden daha iyi olmasını istiyorum. Bir yandan Savaş bizim kıtamıza sıçramayacak dahi olsa doğu kıyısının güvenliğe alınmasını ve bütün Havarilerin savaş hazırlıkları için telakkuz olmalarını emrediyorum.”

Bir an duraksayarak Wildor ve Yanındaki Leginando’nun havarisi Romeric’e doğru döndü.
“İkiniz Justisar’a tekrar gidin ama bu sefer geniş çaplı bir inceleme istiyorum. Hükümsüzlerin ne yaptıklarını ve Halkların ne durumda olduğunu öğrenin. Ayrıca Justisar’da bir yerde Glaroth hala ejderhalara hükmediyor, onun bu savaşta kimin yanında olduğunu öğrenin ancak Üstad’dan uzak durun.”

Wildor ile Romeric kafalarıyla emirleri onayladılar. Legistas tekrar sandalyesine oturdu, elini Sweinstein’a doğru uzattı. Sweinstein aynı Robotik sesle tekrar konuşmaya başladı. “3. Olağanüstü toplantı bitmiş olup, Myrcid’in ölümünün etkilerinin anlaşılabilmesi için Justisar Düşük Havariler tarafından incelenecek, Yüksek Havariler ve Tanrımız Legistas, Kedfith görüşerek durum hakkında bilgi alacaklar. Ayrıca Lideritarın huzuru sükûnet içinde devam ettirilip Doğu kıyısına öncelik verilerek savaş hazırlığına başlanılacak. Karar tebliğ edilip hepinize dağıtılacak. Dağılabilirsiniz.”

Legistas ayağa kalktıktan sonra hepsi ayağa kalktılar, Legistas Sandalyesinin arkasındaki gizli kapıdan içeriye doğru girerken yüzünde öfkeli bir gaddarlık ifadesiyle kendi kendine konuştu.

“İşte şimdi başlıyoruz.”



******



Şaman Han, beyaz atı gökyelelinin dizginlerini tutup atın boynunu okşadı, Mor Ruh’u bedenine kabul ettikten sonra olaylar hızlı gelişmişti, Hemen akşamına Are’den haber gelmiş kendisi Astgar Krallığının soğuk platolarına çağrılmıştı. İçindeki Mor Ruh bu olaylar karşısında sessiz kalmış, Are’nin kendisini fark etmemesini sağlamıştı.

“Ruhu güçlüydü. Yeşilin sınırlarını geçmiş, Her bir Ruh renginin izleri var ancak Mor Ruhu biraz zayıf kalmış, Kim bu adam?” diye sormuştu.

“Are Tanrımız Aikroth’un ilkdoğanı.” diye cevaplamıştı, Demek ruhların Mor ve Yeşilden başka renkleri de olduğunu düşünmüştü o sırada, “Are’yi nasıl tanımıyorsun Mor Ruh? “Kaç zamandır arz üzerinde değilsin? Tenin toprağa düşeli ne kadar oldu.”

“Bin yıllar” diye cevaplamıştı Mor Ruh umursamazca, sonrada susmuştu.

Mor Ruh ile ancak o istediği zaman konuşabiliyordu. Kendisi ne kadar meditasyon yapıp iç ruhuna seslense de Mor Ruh ortaya çıkmıyordu. Düşünceler içerisindeyken Gökkurd elinde büyük bir heybeyle gelip atı Gökyeleli’nin sırtına astıktan sonra Han’a bakıp konuştu.

“Han’ım bu ne felakettir ki, Are Beyimiz sizi çağırır?”

“Kuşun sorduğunu gökyüzü unutur derler Gökkurd.” dedi Şaman Han atına binerken, “Bu Tanrımızın ve atamızın emridir, varınca görürüz elbet.”

“Han’ım bari yalnız gitmeseydiniz, Ared halkına kıyan hükümsüzler ortalıktadır, kılıç tutan eller gerekmesin size?”

“Bir kişi olsa ne bin kişi olsa neyler Gökkurd çalmışşsa ölüm kapını.” dedi Şaman Han gülümsemişti, Gökkurd iyi yürekliydi. Atını mahmuzlamadan önce “ Bozkır sana emanet, gözcüleri ihmal etmeyesin.” dedi

“Merak etmeyin Han’ım. Başım üstüne.”

Bunun üzerine arkasına bakmadan yol aldı Şaman Han, düz bozkırları yeşil ovaları geçti. Yolu uzundu ancak gökyeleli doru bir attı, Tanrı Aikroth tarafından kutsanmıştı, bir gün içerisinde hiç dinlenmeden bin tekerlek yol ilerleyebilirdi.

Bozkırların ilerisine kuzeye doğru sürdü atını, kuzeye her yaklaştığında insan kalabalığının güneye doğru göç ettiğini gördü, kadınlar, çocuklar hatta adamlar. İlk gördükleri tüccarlar ve zenginlerdi, Delenor’un sınırına girip, Başkenti Zaphir’e yaklaştıkça sıradan halkın perişan halde çaresizce güneye indiğini gördü. Gökyüzüne doğru baktı kanlı işaret oradaydı, Güneye kaçmanın da kimseyi kurtaracağı yoktu.

Biraz daha ilerledi gece çöktü, saatlerdir yoldaydı ve Gökyeleli yorulmuştu. Şehre uğrayıp dinlenebilirdi elbet ancak o taş duvarlardan hoşlanmazdı. Atını durdurup atından indi bir Sedir’in gölgesinde. Derin bir nefes aldı etrafına baktı. Etrafına baktığında uzaktan bir silüetin geldiğini gördü. Onu çok umursamadan çıkınından yemeğini çıkardı, Kurutulmuş Tavşan eti ve ceviz, yemeğini yerken uzaktaki silüet giderek yaklaştı. Güzün Hanımının doğmasına vakit vardı ancak Jartiar hala parlaktı ve mavi ışığı soluk çimenliği aydınlatıyordu. Gelen kişi kendisi gibi yoldan değil yabandan geliyordu ancak bineği yoktu yayaydı. Gelen kişi giderek yaklaştıkça sarı zırhını görür gibi oldu. Adam yaklaştıkça içindeki Mor Ruh’da bir kıpırdama oldu, çok geçmeden konuştu Şaman Han ile

“Han, kontrolünü bana vermen gerekiyor.”

Bu tabirden hoşlanmamıştı, Mor Ruh ona yardım edeceğini söylemişti onu kontrol edeceğini değil. “Ne oluyor Mor Ruh, ne gördün Sarı Zırhlı adam da?”

“İlk hamlemizi.” Dedi Mor Ruh, “Tartışacak zaman yok, o gördüğün kişi benim eski bir dostum ya da ondan artakalanlar.”

Şaman Han duraksadı, gönülsüzdü.

“O uzun sıkıcı yollarda senin bedenini ele geçirmediysem şimdi de ele geçirmem Han.” dedi Mor ruh öfkelenmişti. “Acele et!”

Silüet giderek yaklaşmıştı aralarında nerdeyse elli metre ya var ya yoktu. Şaman Han, bir iç çektikten sonra kaybedecek bir şeyinin olmadığını düşündü, zaten en başında Mor Ruh’u bedenine almasının sebebi de oydu.

“Buyur, Mor Ruh.”

Bunu dedikten sonra sanki bir el onu bilincin kıyısına itti, her şeyi görüyor ancak onun dışında bir şey yapamıyordu. Ona dokunan rüzgar yaprakların hışırtısı çimenlerin kokusu hepsi gitmişti. Sadece kendi gözlerinden haraketten azade izliyordu olanları.

Mor Ruh yani Antonio De Le Vaq kısa hareketlerle bedeni kontrol ettikten sonra hızla adama doğru gitti. Şaman Han kendi gözünden Sarı zırhın önündeki Aslan simgesine baktığını gördü Mor Ruh’un. Şaman Han onun yakınına kadar ilerlemelerine rağmen Zırhlı adamın sabit adımlarla onları umursamadan ilerlediğini fark etti.

Ancak De Le Vaq Şaman Han’ın yüzüne hiç oturmayan bir sırıtışla bakıyordu zırhlı adama, “Bir bakalım Levid’lerin eski sözlerini bana söylemiştin, sanırım şuydu eski dostum;

Alesiender De Vion, Kutsalın kalbi Adaletin yüreği için ikinci yaşamının kefareti ödendi. Slembrionun Onuruna Levid’in yaşamına hizmet etme vaktidir. Seni ölümünden azad ediyorum.” Dedikten sonra tek bir kelime daha fısıldadı. “ Lesdion”

De Vion ani bir haraketle durdu. Miğferinin arkasında parlayan turuncu gözleri kayboldu, ezilmiş miğferini hızlı bir hareketle çıkardı. Orada artık yaşayan bir ölünün çürüyen bedeni değil, sarı saçları ve parlayan açık mavi gözleriyle canlı kanlı bir insan vardı.”

“Sen…” dedi şaşkınlıkla “Sen bir barbarsın beni-“

“Ölümden dönebilen sadece sen değilsin Alesiender.” dedi Antonio De Le Vaq, Ruh değişimindeki sesi De Le Vaq’ın kendi sesiydi.

“De Le Vaq nasıl yaptın bunu?”

“Önemi yok. Sonuç olarak şimdi buradayız,” diye kestrip attı. “Neler oldu De Vion, bana bedenini açan bu insan Aikroth’un bir tanrı olduğunu söyledi. Aikroth’un.”

Bunu söylerken sesi öyle küçümseme doluydu ki Şaman Han şaşkınlıkla dona kaldı birden. Mor Ruh’un Areyi tanımasa da Aikroth’u tanıdığını görünce şaşkınlığı daha da arttı. Tanrısına bu şekilde konuşabilen bu adam, bu Mor Ruh yoksa eski bir tanrı mıydı?”

“Öldükten sonraki anılarım bölük pörçük oluyor biliyorsun.” dedi De Vion düşünceli bir sesle
“Hatırladığım en önemli şey beni Glaroth’un Thenguların büyük dağı Kennettnitoh’da öldürdüğü, sonra beni kendisine bağladı. Irkımın özelliği bu, biliyorsun.”

“Glaroth hala yaşıyor mu?”

“Benim bağımı sen çözdüğüne göre yaşıyor.” dedi De Vion, düşünceli bir hareketle eli çenesindeydi “Eğer ölmüş olsaydı yaşama beni senin döndürmene gerek kalmazdı.”

“Ya diğerleri Nephilium, Otoboroshi ve Lich onlara ne oldu?”

“Nephilium’u senden sonra öldürdüler onu biliyorum ama ben öldüğümde Otoboroshi ile Lich hala yaşıyordu.”

“Muhtemelen onlarda öldü.” dedi Antonio De Le Vaq sessizce.

“Lich bile mi?” dedi De Vion şaşkınlıkla

“Anlattıkların ve duyduklarım onu gösteriyor Aikroth bile tanrı olmuş baksana. O koca angut tanrı olduysa Legistas hayli hayli olmuştur ve seni kontrol eden Glaroth da öyle.” duraksadı bir iç çekti. “Ve Onlar Tanrı olduysa ortalıkta Hiandar diye bir şey kalmamıştır. Sonuçta Lich ve biz başarısız olduk. Lich’in kehaneti haklı çıktı.”

“Tüm ırkları yok edip, yeni ırklar yapıp Onların Tanrıları mı oldular diyorsun?”

Antonio De Le Vaq acı acı başını salladı. “Veletler,” dedi tiksintiyle De Vion bir şey söylemeden tekrar konuşmaya başladı. “De Vion, bilgimiz çok kısıtlı ben Bu Han adındaki insanla Aikroth’un ilkdoğanı muhtemelen Prototip olarak alınmış ve denekleştirilmiş Atalık Halkından birinin yanına gideceğim. ben orada bir şeyler öğrenirken Sen de bu Tanrılar kaç kişiymiş, Hiandar’a ne olmuş onları öğrenmeye çalış, Lich ya da Otoboroshi eski karargahta bir şeyler bırakmışlardır.”

“Acele karar veriyorsun genelde bunu yapmazdın?” dedi De Vion ama yüzündeki müzhip gülümseme onu özlediğini gösteriyordu.

“Vakit yok, Han’a gelen bilgiler muhtemelen birbirleriyle savaştıkları yönünde, Eğer Tanrı olmuşlar ve birbirleriyle savaşıyorlarsa kendi yarattıkları halklar yine ölür. Muhtemelen bu kadar gücü İridium ile sağladılar Nephilium’un Mührünü kırmış olmalılar. ”

“Halkları bu kadar önemsediğini bilmezdim?” dedi De Vion onun söylediklerini onaylarken.

“Ben de bu kadar çok soru sorduğunu bilmezdim.” Terslemiş gibi görünüyordu ama yüzünde gülümseme vardı. “Halkları önemsemez değildim sadece yumuşak yetişmemelerini isterdim, Katliamlar zalimlerin işidir Alesiender, kişisel tatmin içindir ve hiçbir işe yaramazlar. Çöplükten gelen bir çocuğun bunu öğreneceğini sanırsın değil mi? Yazık!”

“Kendine haksızlık etme, en büyük tehdit olarak seni görüyorlardı o yüzden ilk seni öldürdüler.” Dedi Alesiender elini Şaman Han’ın bedeninin omzuna koydu.

“O yüzden kızıyorum ya ölümüme ben izin verdim, benim ölümüm Hiandar Başrahibini gevşetecek ve onu yok etmek için Legistas’a fırsat sağlayacaktı. Legistas’ı bu yüzden bir gün gerektiğinde beni öldürmesi için gerekli motivasyona sahip olsun diye yetiştirdim. Bunu bilmiyordu elbet ancak bilmemesi de gerekliydi doğru bir şekilde ilerlemesi için bu şekilde yetişmesi gerekiyordu. Ama şimdi görüyorum ki bunu becerememişim, O Hiandar’ı çöplüklerden temizleyecek güçlü bir Senatör olacaktı, Rahiplerin diğer halkları denek gibi kullanmalarına izin vermeyecekti. Ama o ne yaptı gidip halkını katledip kendini Tanrı ilan etti ne pahasına? Yazık! ”

Alesiender sessizce durarak omzuna vurdu Şaman Han’ın Antonio De Le Vaq’ın öfkesi Şaman Han’ın çehresinden yansıyordu. Şaman Han ise konuşulanlardan nerdeyse hiçbir şey anlamamıştı. De Vion bir süre sessiz durduktan sonra

“O halde ben ilk önce karargaha gidiyorum.” dedi De Vion. O da oldukça şaşkın ve yıkılmış görünüyordu. “Bakalım yıkımın ayak sesleri gelmeden önce eski dostlarımız ne yapmışlar.”

“Tamam.” dedi, De Le Vaq sadece “ İrtibat kurmayı unutma ben sana dediğim yerde olacağım.”
Bunu dedikten sonra Şaman Han kendisinin ileriye itildiğini tekrar bedeninin hareketlerine kavuştuğunu fark etti. Değişimi anlayan De Vion ona bir baş selamı verdikten sonra hızlı adımlarla uzaklaştı. Şaman Han bütün bunlara anlam verememiş, sadece Tanrı Aikroth hakkındaki sözlerinden eski bir tanrı olabileceğini varsaymıştı.

“Sen kimsin Mor Ruh? Nesin?” dedi Şaman Han şaşkınlıkla “Tanrıların Babası mısın yoksa?”
Antonio De Le Vaq’ın alaycı kahkahasını duydu zihninde “Evet, ne yazık ki onların babasıyım.” dedi ironiyle. “Ama Tanrı değilim ancak onlar da değil. Bunu Yakında sen de göreceksin.”

Şaman Han şaşkınlıkla birkaç soru daha sordu, bu Mor Ruh’un dediklerini hiç anlamıyordu Tanrısı nasıl Tanrı değildi? Böyle bir şey mümkün olabilir miydi? Bin yıllardır Aikroth Are vardı bu bilinirdi. Bunun gibi bir sürü sorusu vardı Ancak Mor Ruh gitmişti, cevap vermeyi bırakmıştı. Derin bir iç çekti bu soruları Are’ye sorabilirdi ancak onun da cevap verebileceğinden kuşkuluydu. Önce yolu düşünmeliyim dedi kendi kendine ve daha hızlı olmalıyım.

Bunu düşündükten sonra beklemeden ileri atılarak atını bağladığı yerden çözdü ve dörtnala doğru atını kuzeye doğru sürmeye başladı.



****


“Yansız bir tarih nasıl yazılır biliyor musunuz?” dedi Nickoy Waldemer ateşin başında oturmuş ayaklarını uzatırken bir yandan sazının tellerini düzeltmeye çalışıyordu. Gece ilerlemişti,
Torano dinlenmek için çocukların kurduğu çadırlardan birine çekilmişti. Hala Tanrısının öldürülmesinin şokunu yaşıyordu. Nickoy ise çocukları etrafına toplamış onlara ateş yaktırmıştı.

Helm ile Walger şaşkınlıkla birbirlerine bakarken Elinde bir top kağıt ve tüy kalemle yanına diz çöken Ovidia gözlerini devirdi. Nickoy bunu onlara defalarca söylemişti zaten. “ Mürekkeple ve taraf olmamakla.”

“Aynen öyle.” dedi Nickoy ama yüzünü buruşturmuştu, kafası karışık gibiydi. Ağzını buruşturarak sazını bir kenara koydu. Beyaz saçlı yeşil gözlü güzel genç kıza baktı. “Cevabı bildin, Bugünün kazananı sensin Söyle bakalım bugün hangi hikayeyi hikaye anlatalım?”
Ovidia bir an duraksadı, tüy kalemi ağzına götürdükten sonra beyaz kaşları çatıldı. Yeşil gözlerindeki sert parıltı Nickoy’inkilerle buluştu. “Ben bizim peşimizdeki adamı merak ediyorum, Usta Greece ile Torano’yu bu hale getiren adamı.”

“Are’yi mi?” dedi Nickoy’yun yüzünde eğlenme ifadesi vardı.

“Evet,” dedi Walger araya girerek çelik mavisi gözlerinde bir parıtıyla “Kim bu adam Nickoy? Ustamı nasıl bu hale getirir?”

Nickoy, uzakta kayanın bir tepesinde etrafı gözleyen, Koyu kahverengi pelerinini omzunun üzerine atmış, heykelden farksız Greece’e doğru baktı. Yanında Scart Corpean vardı, Her zamanki göz alıcı zırhını kuşanmamıştı, sade gri bir kıyafet giymişti ve Greece’e bir şey anlatıyordu. Greece onu pek dinliyor gibi gözükmüyordu. Gözleri geldikleri yoldaydı ve Nickoy bir eliyle böğrünü hala tutmakta olduğunu fark etti. Görünüşe göre hala acı çekiyordu.

Nickoy, başını hafifçe sallayarak etrafındaki çocuklara baktı. “Bugüne kadar size bir çok hikaye anlattım. Başarılı güçlü adamlar, ölüme giden sevdalar, kahramanlık öyküleri hepsi gerçekti anlayabileceğiniz kadar yakındı. Çift Kılıç Mardukan’ı anlattım size Sendarlı, Barbar Halkından Nido Savaşçığlığını anlattım, Galvorlu Mabiren’i, Altınışık Leornas’ı ve tabiki Son Kılıç Ustası Silvan’ı. Bütün bu adamlar muazzam işler başardılar. Kimi sevdaya yenik düştü, kimi kibrine kimi saflığına mağlup oldu kimi öfkesine ancak Are, bütün bunların hepsine hem mağlup olup hem de galip gelen bir adamdı.”

Nickoy duraksadı, çocuklar nefesi kesilmiş bir şekilde onu izliyorlardı. Nickoy devam etti; “O bütün bu söylediğim adamlardan binlerce yıl daha fazla yaşamış daha çok şey görmüş biri, O bir ilkdoğan, bu çağların da öncesine tanıklık etmiş biri, anlatsam hikayesini sizlere hepsini dinleyecek ne takatiniz var ne de zamanınız. Diğer hikayelerin hepsini anladınız özümsediniz az çok, fakat Are’nin hikayesini, daha doğrusu kaybettiklerini ve vazgeçtiklerini anlamanız için yaşamanız gereken çok şey var.”

“Muazzam.” dedi Gloria, ince zarif bedeniyle bir taş üzerinde oturmuş Nickoy’u dinlemekteydi. Sarı saçları omuzlarından aşağıya doğru dökülüyor, mavi gözleri buz ışıltıları taşıyordu, teni ışıltılı bir mermerdi sanki Jartiar’ın ışığını yansıtıyordu. Çok güzel diye düşündü Nickoy, çok da tehlikeli, “Peşimizden gelip bizi öldüresiye takip edip, Greece ile Torano’yu komalık hale sokan adamı nerdeyse sempatik hale getirdin.”

“Sempatik mi?” diye güldü Nickoy ateşin başına koyduğu kurumuş piposunu eline alırken. “Are Sempatik değildir Sendar’ın Son Hanımı, Gürleyen bir ateştir, ölümcüldür, öfkesi korkunçtur. Eski bir dostum ona çelikle dövülmüş demişti, haklıydı bence.”

“Etkileyici sözler Nickoy.” dedi elini çenesine koydu altın saçları elinin yanından aşağıya doğru savrulmuştu. “Yine de bu onu nasıl bu kadar iyi tanıdığını açıklamıyor sanki.”

Nickoy en sakin gülümsemelerinden birini takınırken piposunu yaktı. Gloria göründüğünden daha zekiydi, Torano’nun soyut zekasından daha da tehlikeliydi bu yine de bu ona sökmezdi
“Ben çoğu kişiyi bilirim Gloria, Babanın başarız olduğu için Rcutuan Falcon tarafından öldürüldüğünü bilmem gibi, seni Keven’ın kurtardığını, gizlice sakladığını, belki de arada sırada yanına gittiğini…”

Gloria, öfkeyle kızardı. “Çocukların yanında…” diye öfkeyle soludu yağa kalkacaktı ki Walger onu tuttu.

“Haklı, cevapları geçiştiriyorsun.” dedi sertçe, “Are’yi nerden tanıyorsun?”

Nickoy cevap vermeden, Greece’in kalın sesi duyuldu. “Sen Hocan ile nasıl konuşuyorsun Walger!” diye kükredi yumruklarını sıkmış hafifçe sendeleyerek geliyordu. “ Ozan kolay bir şekilde Falcon’un yanına gidip kendini yeni bir ilkdoğan ilan edebilir ya da Are peşimizdeyken arabayı sağa kırıp Are’nin gelmesini bekleyebilirdi. Burada peşimizde İlkdoğanlar,Hükümsüzler hatta daha kötüleri varken sana, size bir şeyler öğretmekle uğraşmazdı.”

Walger bir an için utanç ile Ozan’a doğru baktıktan sonra sessizce “Özür dil-“
“Özür dileme. Bunu bütün gece düşün özrünü sabah dilersin. Şimdi hepiniz çadırlarınıza gidin” dedi Greece ardından Gloria’ya doğru döndü. “ Sen de Kadın, ortalığı bulandırmaktan vazgeçersin belki.”

Gloria öfkeyle başını kaldırdığında, Greece sertçe ona dönüp kapşonunu hızlıca açtı, Greece’in saydam gri gözlerinde kaybolan Gloria olduğu yere devrildi. Ovidia hafif bir çığlık attı, ama Walger onu sakinleştirdi.

“Bunu da yatağına götürün.”

Walger ile Helm ciddiyetle, Gloria’yı odasına taşıdılar, Kısa bir süre sonra, ateşin başında Scart, Greece ve Nickoy dışında kimse kalmamıştı. Nickoy şapkasının altında gülümseyerek Ölülerin Bekçisine baktı.

“Beni bu kadar savunacağını hiç düşünmezdim.” dedi müzhipçe

“Çocuklar hocalarına saygı duymalı.” dedi Greece sertçe, ardından kapşonunun karanlıkları arasından Ozan’a bakarken yumruklarını sıkıp parmaklarını çıtırdattı. “ Ama şu Are meselesini bir de ben dinlemek isterim.”

Ozan’ın gülümsemesi soldu, “Ciddi misin? Gloria’ya mı inanıyorsun yani.”

“Numara yapmayı bırak Ozan, Adamın hayvanın bile zayıf noktasını biliyorsun.” dedi Greece, eliyle sertçe Nickoy’un omzunu tuttu. “Kolunu yerinden sökmemi istemiyorsan konuş.”

Nickoy silkinmeye çalışsa da Ölülerin Bekçisinin kavrayışından kurtulamadı, elini kaldırarak. “Tamam.” dedi bıkkınlıkla “Anlatacağım.”

Greece sertçe Ozan’ın omzunu bıraktı. Nickoy şapkasını çıkarıp altın sarısı saçlarını düzeltti, gözlerinden bu meseleden hoşlanmadığı anlaşılıyordu. “O vakit ateşe odun at Scart.” Dedi gülümseyerek “Anlaşılan bütün gece uyanık kalacağız.”

Devam Edecek.
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.
Cevapla

“Sanat Köşesi” sayfasına dön