Ölülerin Bekçisi 3. Kısım Kurdun Savaşı

Müzik, yazı, fotoğraf, resim, sinema, televizyon, opera vb ilgilendiğiniz sanat dalları hakkında yazabileceğiniz yer.
Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2495
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

21. Özel Bölüm: Bastique Darkon - 3. Kısım



10 Bin Yıl Önce

Graeteldal Şehri, Hakimiyet Bölgesi Başketi, Hiandarik Cumhuriyeti

Kaya Zindanları


Bastiqoue Darkon, büyük bir kayaya zincirlenmişti. Başı öne doğru düşmüş, alnından sızan kan yerde küçük bir gölet oluşturmuştu. Vücudunda birçok yer ezilmiş kesilmiş ve yakılmıştı. Başgardiyan Vandour Zacharias ona saatlerce işkence etmişti.

Her şey kabul salonunda başlamış, Hiandar Halkı aniden hizmetlerinde çalıştırdıkları ırklar tarafından yok edilmeye öldürülmeye başlanmıştı. Darkon bu manasız olayı durdurmak için harekete geçse de birden bire etrafı sarılmış, bir kaçını indirebilsede en son Aikroth onu durdurmuş ve bayıltmıştı.

Kendine geldiğinde ise, bir zindandaydı ve Zacharias tarafından işkencesi başlamıştı. Çığlıklar ve haykırışlar eşliğinde Üstad Valerion’a verilen İridium’un nerede olduğu sorulmuştu kendisine sürekli, bu sorunun cevabını bilmiyordu - ki bilse bile söylemezdi. Baş Gardiyan zalim bir işkenceci olsa da o bir Manastır Rahibiydi, bütün bunlara dayanacak şekilde yetiştirilmişti.

Saatler süren işkenceden sonra, Zacharias gitmiş, onu yalnız bırakmıştı. Kaç saat geçmişti üzerinden hatırlamıyordu, bayılmış olmalıydı. Başından akan kan damlasının ritmini dinlerken bütün bunların ne anlama geldiğini düşündü. Derin bir iç çekti, kaburgasındaki batması onu kesik kesik öksürtürken hala yaşadığı felaketi anlamaya çalışıyordu. Diğer Irklara, kendi ırkını katlettirmek nasıl bir zihniyetin ürünüydü.

Bu düşünceler içerisindeyken zindanın kapısı açıldı, içeriye Zacharias ile beraber üç kişi girdi. Kafasını zorlukla kaldırdığında gelenlerin, Legistas Glaroth ve Kedfith olduğunu gördü. Hiandar konseyinin dört liderinden üçü karşısındaydı şimdi.

“Konuşmadı.” dedi Zacharias, kanlar içinde yapışmış saçından tutup, diğerlerine bakmaya zorlayarak, “ Daha da zorlayabilirim isterseniz.”

“V.R’nin saçmalıklarıyla yetişenler, genelde ketum oluyorlar.” dedi Legistas, saçı dağılmış kıyafetlerine çamur bulaşmıştı, her zaman göğsüne taktığı broşu sökülmüş gibi görünüyordu.
“Öldürün gitsin, Numerik Sistemleri öğrendik artık bir işimize yaramaz.”

“Hayır!” dedi Kedfith ile Glaroth aynı anda, Legistas şaşkınlıkla ikisine bakarak;

“V.R ye inan bir adamın yeni sistemde işi yok.” dedi Legistas, “Eski düzenden ne var ne yoksa yok etmeliyiz.”

“O da bizim gibi bir konseyin parçası.” dedi Kedfith, sertçe “ İşin kurallarına göre, yapmak istediğini yaptın, ben de ses çıkarmadım. Ama artık yeter!”

“Yaklaşık, on iki milyon Hiandar öldü Kedfith,” dedi Legistas öfkeyle, “Şimdi sadece bu sayıya bir kişi eklememek için mi isyan ediyorsun?”

On iki milyon Hiandar nerdeyse Hiandar Nüfusunun tamamıydı. Darkon şaşkınlıkla gözlerini açtı, böyle bir şeyin olması olanaksızdı. Niye? Diye düşündü bunu neden yaptılar. Konuşmak için ağzını açtı ama sesi çıkmıyordu. O sırada Kedfith cevap vermeden Glaroth konuştu.

“Ayrıca,” diye ekledi Glaroth “ Bana verilen Tanrılarda sıkıntı oluyor o ölürse. Biriniz yedi diğeriniz altı adam alıyorken ben niye beş adam alayım sadece. Darkon hiçbir işe yaramasa bile düzen kurmamda katkı sağlayacaktır.”

“Senin kıta zaten küçük!” dedi Legistas sakin kalmaya çalışıyor gibiydi. “ Beş köşeli yıldız olarak tasarlandı, merkezde sen ve her bir köşeye yardımcı tanrıların. Açgözlülüğün alemi yok!”

“Ben karşında azarlayabileceğin adamlardan değilim Legistas!” dedi Glaroth sert bir sesle, “Üzerime ne kadar ağırlık yüklersen yükle burayı başına yıkarım. Ondan sonra gidip Ölüm Duvarının Tanrısı olursun.”

Legistas öfkeyle gerildiğinde. Kedfith aralarına girdi. “ V.R konusunda hassasiyetini biliyorum, ama Darkon’da bir Tanrı olacak kendi nizamını sağlayacak.”

“Onun kendine ait bir ırkı bile yok.” dedi Legistas sakinlemek için zindan da volta atıyordu. “Akademide eğitim görmüş olan, tanrı temsilcisi ırkı da yok! Hadi bunları geçtim, o bağnaz memur kafasındaki biri bunu asla kabul etmez!”

Legistas haklıydı, bu tanrı meseleleri, ırklar. Hiçbiri kabul edeceği bir şeyler değildi. Onuruyla ölürdü ama Tanrıcılık oynamazdı. Bir an aklı Valerion’a gitti o da mı Tanrısına sırt çevirmişti, güç için hakimiyet için o da mı atalarının mirasını hiçe saymıştı. Bir an gözleri doldu, yapılan ihanetin ağırlığını tüm şiddettiyle hissetmişti birden. Ömrünü adadığı, bin yıllarca çalışma yaptığı devleti, milleti yok olmuştu.

“Baksanıza ağlıyor.” dedi Zacharias, gülerek “Sonunda korkusu galip geldi herhalde.”

“Onu konuşabilecek hale getir.” diye emretti Kedfith sertçe. Zacharias’ın yüzündeki gülümseme solduktan sonra siyah ceketinin iç cebinden içi berrak bir sıvı dolu küçük bir tüp çıkarıp zorla Darkon’un ağzının içine boşalttı. Darkon içtiği içeceğin sıcaklığı boğazını yakarken kendini daha da iyi hissetti. Görüşü biraz daha netleşmişti, daha rahat nefes almaya başlamıştı. Kendine biraz daha geldiğinde tam karşısında Glaroth’un dikildiğini gördü, dudaklarının yanında kurumuş kan dikkatini çekti. Sert ve öfkeli görünüyordu, azametli zırhında bir çizik bile yoktu.

“Bu yok edici düzenin değişmesi adına, Üstad Valerion hariç tüm konsey üyeleri ve onların ırkları tüm Fozkitilardaki düzeni değiştirecek ilk hamleyi yaptılar.” dedi Glaroth, “ Hiandar halkı yok edildi, bağnazlıkla yönetilen bir halktı, Rahiplerin kirlettiği. Bundan sonra sıra Arkonlar ve Thengularda onları da yok ettiğimizde yeni halklarımızın düzenleri kurulacak biz de onların Tanrısı olacağız. Kalan üç erk üç kıtaya bölünecek. Biz üçümüz kıtalarımızın başında olacağız diğer Konsey üyeleri ise bir altımızda olacak, bu sefer bir ülkeyi değil tüm gezegeni yöneteceğiz. Sen de benim kıtamda olacaksın, Sana Tanrısı olacağın ırk olarak da Drakeleri vereceğim.”

Darkon gülümsedi, ağzındaki kan çenesinden ilerileyip taş zemine düştü. “ Hayır, ben sizin gibi atalarımı unutacak kadar alçalmadım.”

Legistas, asasına sertçe vurarak onu sırt üstü, duvara yapıştırdı. Darkon’un ağzındaki köpüklü kan üç erk liderinin önüne düştü. “Atalarını unutmamışmış, hangi atalardan bahsediyorsun sen. Manastırda beyin yıkayıp çocuklara tecavüz eden ataların mı? Yoksa her yıl binlerce çocuk açlıktan ölürken, onları umursamayıp köpeklerine süt alan ataların mı? V.R denen olmayan tanrıya bile inanmayıp Başrahibinin uğrunda ölüme giden ataların mı? Hangi atalarınmış o?”

“Sana bu gücü veren atalarım.” dedi Darkon zorlukla üzerindeki ağırlıktan dolayı hareket edemiyordu.

“Siz, rahiplerin şu onurluyuz havalarına nasıl hasta oluyorum biliyor musun?” dedi Legistas, üzerindeki ağırlığı arttırarak “ Daha demin birinden nutuk dinledim, şimdi ise diğerinden dinliyoruz. Ben bu gücü atalarımdan almadım, dişimle tırnağımla öfkem ile geldim bugünlere ama siz bana hep tepeden baktınız, hor gördünüz. Ben çöplükten gelerek bugünleri var ettim Darkon! Senin kibrin bana sökmez!”

“Sana konuşmuyorum.” dedi Darkon zorlukla konuşuyordu ama içinde kalan bu sözleri ölmeden önce söylemek zorundaydı. “Sen, seni çöplükten çıkaran adama ihanet etmiş bir adamsın, sen atana çoktan ihanet ettin zaten bu ihanetine niye şaşırayım.”

Legistas öfkeyle kolunu kaldırdığında Kedfith onun kolunu tuttup, Darkon’a doğru baktı. “İnat etme, Darkon. Konseyin kararına uymakla yükümlüsün, ben de yükümlüyüm, o yüzden bu işi yaptım. Halkımı öldürdüm, çünkü kanun böyle emrediyordu. Şimdi ise önünde tamamen yeni bir düzen yaratma fırsatı olacak, açığı olmayan kanunlarla birlikte.”

Kedfith, konseyin kanunlarından bahsediyordu ancak Hiandar devleti yok olmuştu. Ne Konseyin bir hükmü kalmıştı artık, ne de o konseyin kurallarının. Ayrıca Konsey Hiandar halkına hizmet için kurulmuştu onları yok etmek için değil. Kedfith’İn tutunduğu şey basit bir ilizyondu sadece kendini rahatlatacak tek şey buydu belki de.

“Eski sistemler, bizi bugünlere getirdi.” dedi Glaroth, düşüncelerini bölerek, “Bekçilerle Üstad halkası bizi binlerce yıldır bu köhne düzene mahkum etti. Nizam belli ırklara getirilmiş bazılarını dışarıda bırakmıştı. O ırkların hamisi Üstadlar ve onların koruyucuları Bekçiler varken diğer ırkların yoktu. Diğer halklar ve ırklar sahipsizdi. Daha demin Legistas’a hatırlattığın o De Le Vaq denen puşt, Bu halkayı kuran ölmeyen bir şerefsize hizmet ediyordu. Sürekli İridium’u keşfetmemizi geciktiriyor, bizi aynı dinsel ritüeller, aynı savaşlar ve ilerlemez bir şekilde bırakıyordu. Binlerce yıl önce yaşamış, çoktan ölmüş bu ayrılıkçı düşüncenin yaşama hakkı yoktu. Öte yandan Üstad Valerion ve önceki Üstad Rahgou, tamamen ırkçı ve emperyal bir dürtü ile hareket ediyorlardı. Yine de önerdikleri Irk Projesi, bu halka dışındaki Irkları bularak bize bir yeni bir kapı açtı. Artık Ritüellere ve eski ahitlere ihtiyacımız yok. Ben bu yüzden Legistas’ın Tanrı Projesini kabul ettim. Bu şekilde elimizde yeniden şekillenecek Irklar ortaya çıkacak.”

Darkon, inanmazcasına Glaroth’a doğru baktı. Başkomutan, acımasız iktidara düşkün bir adamdı. Diğer ırkların yaşamda hak sahibi olup olmaması onu zerre ilgilendirmiyordu, istediği şey hakimiyetti. O sırada Legistas’ın boğazını temizlediğini fark etti;

“Adamı ikna edeceksiniz yani. Uğraştığımız şeye bak.” diye güldü Legistas kolunu Kedfith’ten kurtarıp Darkonu serbest bıraktı. Darkon Taş duvardan yere doğru hızlıca düşmekten kolundaki zincirler kurtardı. Ancak kolları nerdeyse çıkacak kadar acımıştı, o acıyla inlerken Legistas konuşmaya devam etti. “Bizim halkımız, tamamen bozulmuş, içi boşaltılmış bir kabuktu sadece. Kaç bin yıl, Baş Rahibin “Kara Kral” mafya lideri gibi yönetti ülkeyi V.R dinini kepaze etti. İnandığımdan söylemiyorum, her alanda kokuşmuş bir sistemin yok edilmekten başka bir yoktu.”

Darkon bir şey söylemeden hepsine baktı, söylemedikleri bir şey daha vardı. Bu bahaneleri, anlatmaları kendi çıkarları için ona ihtiyaç duyduklarını gösteriyordu. Yoksa onu da halkı gibi öldürüp bir köşeye atarlardı. Üstad’ın sakladığı İridium’dan başka bir mevzu vardı sanki. Onun sorarcasına baktığını gören Glaroth öne çıktı.

“Bunların yanında sana dürüst de olacağım Darkon. Bana, sürüngen alaşımı için lazımsın. Onun ölçeğini, ve oranını ancak sen sağlayabilirsin.” dedi Glaroth kılıcının hızlı bir hareketiyle zincirleri kırdı attı, Darkon yüz üstü düşecekken. Legistas onu havada tuttu. “ Bunun karşılığı sana ve halkına, Özerk bir Bölge vereceğim, orada istediğin her şeyi onlara öğretmekte serbest olacaksın.”

“İstediği her şeyi derken?” dedi Legistas ters ters.

“İstediği her şeyi.” dedi Glaroth umursamazca “İsterse V.R’yi öğretsin umrumda değil. Benim istediğimi yapsın yeterli. Üstad halkası kırıldı zaten.”

“Bastique.” dedi Kedfith sesinde pişmanlık vardı. “Biz kötü şeyler yaptık, ama sen bunda rol almadın. Hepimiz ölümü hak ediyoruz, ama sen hak etmiyorsun unutma. Her zaman V.R’nin yanlış öğretildiğini savunmadın mı? Dinin siyasileştiğini, para tekelinde döndüğünü söylemedin mi? Elinde bunu değiştirecek bir şey var. Artık V.R sen olabilirsin.”

Darkon, bu adamların neden kendisini öldürmediğini anlamıştı sonunda, başından beri bir tiyatro izlediğinin farkına vardı. Legistas, kötüyü oynuyordu, Kedfith ise iyiyi Glaroth ise vaad vericiydi. Oldukça iyi oynamışlardı oyunlarını, öyle ki Darkon ölmeyi beklerken aklında başka bir ihtimal daha belirmişti.

Ölmek en kolayıydı aslında. Herhangi bir saldırı hareketinde bu üç adam hatta Zacharias onu paramparça ederlerdi. Söyledikleri ve ima ettiklerine göre Üstad Valerion ölmüş olmalıydı. O öldüğüne göre, V.R dini artık yok olmuş demekti ki Legistas bunu silmek için uğraşacaktı. Yine de bunlar da oyundu. Kendisini ikna etmek için oynanan zehirli bir oyun. Buna rağmen V.R ismini kendisinin yeni bir halka öğretecek olması cazibesi büyüleyiciydi. Buna karşı koyması zordu, zira haklı bir yanı vardı kendisi şimdi ölürse gökyüzünden onun adı silinecekti, halkı silinmişti zaten. Yeni bır Irk, yeni bir düzen fikrini aklı almıyordu. Dikkatli olmalıydı, Glaroth’un istediği her neyse, o istediğini aldıktan sonra yok edilme ihtimali vardı. Yine de, her türlü ölüm muhakkaktı. Hiç değilse denemiş, kendi inancını aktarmış olurdu. Hayatında ikinci defa dinini devletinin önüne koyuyordu, ancak bu sefer ön plana koyacağı bir devlet kalmamıştı ortalıkta.

Bir yanı o kadar çok ölmeyi istiyordu ki, acıdan, çaresizlikten ve belirsizlikten kurtulmayı, ancak o inatçı bir adamdı. Bu zaman kadar bir şekilde ölmemiş hayatta kalmıştı, V.R’nin bir bildiği vardı muhakkak, bütün o yapılan şirk karşısında suyun yolunu bulması gibi kendi yolu da çizilmişti belli ki. Mat gözlerinde bir alev belirdi ve karşısındaki üç yeni Baş Tanrıya baktı.

“Pekala, söylediklerinizi yapacağım ancak dediklerinizin yanında bir şartım daha var. ” dedi Darkon yüzünde sızan kanlar kurumaya başlamıştı. “Ben sizin gibi Tanrı olmayacağım.”


Sekiz Bin Beş Yüz Yıl Önce

Kimmeria Kıtası, Merkez Halka

Yıldız Başkent, Dragonaith (Volongrad)



Yıldız Başkentin en yüksek tepesinde, Kimmeriar Tanrıları oturuyordu. Yıldız Şeklinde düzenlenmiş bir masa ve ondan ayrı duran bir taht göze çarpıyordu. Tahtta oturan Glaroth’un elleri tahtının kenarındaki Drake kuru kafalarını kavramıştı. Kırmızı pelerinli cüppesi, üzerini örtüyor tahtın kenarından akan bir kan gibi dağılıyordu. Arkasında, günün son ışıklarında parıldayan, büyük kara bir ejderha yatmaktaydı. Sol yanında, Sarı zırhı aynı ışıkta parıldayan bir heykel gibi duran De Vion vardı. Eski Slembrio Şövalyesi, bir eli kılıcında sabit bir şekilde durmaktaydı. Sağ yanında ise Koruyucu Darkon vardı. Grilere bürünmüş bir haldeydi, gözlerindeki huzursuz bakış dışında o da hareketsizdi.

Glaroth, hemen aşağısında duran tanrılarına bakıp, “ Ne istiyorsunuz?” dedi sesi kalın bir kükreme gibiydi.

Kimmeriar’ın beş bölge tanrısı huzursuzca kıpırdandı. Glaroth son olaylardan sonra oldukça zalimleşmişti, kimse onu direkt karşısına almak istemiyordu. Uzun bir an için kimse bir şey söylemeyecek gibi görünüyordu ama Zacharias kara cüppesini hışırtadarak konuştu. O Vieth Irkının Tanrısıydı, tabi Vieth’lerin adı bu kıtada Yılanadamlar olarak değişmişti. Tıpkı Irk temsilcilerinin adlarının Yıldoğanlar olarak değiştiği gibi.

“ Su konusunda Dughia ile anlaşamıyoruz.” dedi Zacharias, sesi pes ve soğuktu. Kendisi Kimmeria Yıldızının kuzey batısını kontrol ediyordu. “ Irkımın suya ihtiyacı var ve buna istediği paha çok fazla.”

“Mermer istiyorum.” dedi Dughia sadece. O da Kimmeria Yıldızının Kuzeyini kontrol ediyordu, nehirler bölgesini bu yüzden Nehirşarkısı lakabını almıştı. “Yeterince su kaynağı var, fazlasını istiyorsa bedelini ödemek zorunda.”

“Bölgem nerdeyse çöle döndü.” dedi Zacharias, öfkeyle “Halkım buna- “

“YETER!” dedi kükreyerek Glaroth, “Anlaşmazlıklarınızı, savaş ile halledin demedim mi ben size, bana niye geliyorsunuz. Dövüşün kaybeden diğerinin istediğini yapsın.”

“Elimizde Drake kalmadı.” dedi Dughia ile Zacharias aynı anda. “Darkon’dan istediğimizde-“

“Vergi zamanı gelmediğini söyledim.” dedi Darkon öfkeyle, Kimmeriar’a geleli yaklaşık bin beşyüz olmuştu. Bunun beşyüzyılı oldukça rahat geçmişti. Ta ki Sürüngen alaşımını yapıp tam oturtana kadar, daha sonra Glaroth ondan özerklik için bir bedel istemişti bir vergi. Her sene halkından beş yüz bin kişiyi vergi olarak, Glaroth’a veriyor. Glaroth’da onları istediği gibi Tanrılarına dağıtıyordu. Bunun nedeni Garoth’un Drakeler dışındaki ırkların birbirlerini öldürmesini yasaklamasıydı.

O, ne kadar bu duruma karşı çıksa da, her karşı çıkışında Darkon’un önünde halkından binlercesini katletmesi onu usandırmıştı. Drakeler, uyumlu tabiatlı bir ırktı çoğalma hızları çok yüksekti. Bu Glaroth onları ona verdiğinden beri onları geliştirmiş belli bir seviyeye getirmişti ancak gelişimleri yavaştı ve becerileri kısıtlıydı. Bu yüzden Glaroth onları halkların birbiriyle savaşması için kullanılması gereken bir araç olarak görüyordu. Diğer Tanrılar da bu işe bir şey demiyordu çünkü onlarında işlerine geliyor, ölen onların halkı değil kendi halkları oluyordu.
Drakeler, isyan tabiatlı yaratıklar değillerdi, ne emir verilirse onu yapacak şekilde yetişitirilmişlerdi. Birine mavi üniforma diğerlerine kırmızı üniforma giyip emir verildiğinde birbirlerini çok rahat bir şekilde öldürebiliyorlardı. İş sadece bununla da kalmıyordu, her türlü ırkların hizmetçiliğini, bilimsel denekliğini, iş gücünü onlar sağlıyor yine de her türlü ırktan aşağıda görünüyorlardı.

Kimmeriar bir sürüngen kıtasıydı ve kast sistemine göre ağır sınıflandırma sistemine sahipti, En üst sınıf gök efendileri, Ejderhaadamlardı. Ondan sonraki Üst Sınıf, Dughia’nın Balıkadamları(Timsah kökenliydi), Akirama’nın Ateşadamları (Salamender Kökenliydi) ve Zacharias’ın Yılanadamlarıydı, Orta sınıf ise Clemente’nin Şekildeğiştirenleri (Bukelemun kökenliydi) ve Sorayanın Kertenkeleadamlarıydı. En altı sınıf ise kendi ırkı Drakeler yani Sürüngenadamlardı.

“Onlara iki yüz biner gönder, Darkon.” dedi Glaroth ona doğru bile bakmamıştı. “Bir dahaki Vergi döneminde kesintiyi yaparım.”

Darkon’un öfkeyle gözleri kısıldı bu bir yalandı elbette. “ Daha yeni kuluçkadalar. Bu dönemde o kadar kişi çıkarırsam üretim dengesi tamamen çöker.”

“Üretim dengesi mi sadece senin bölgende bir milyon adam var Darkon.” dedi Akirama, gülerek. “Onları bize vermeyip neyle beslemeyi düşünüyorsun birbirleriyle mi?”

“KESİN SESİNİZİ!” diye kükredi Glaroth, “Ben konuşmadan sen ne hakla konuşuyorsun Akirama, ceza olarak bana beş bin Salamender göndereceksin.”

Salamenderlerinin akıbetinin ne olacağını gayet iyi bilen Akirama yutkunarak onayladı. “ Sana gelince Darkon,” dedi Glaroth “ Benim dediklerimi sorgulaman senin huyun biliyorum, ancak bunu toplantıda yapmamalıydın. On bin de Drake senden istiyorum.”

Darkon, öfkeyle morarsada bir şey demedi, diyeceği her kelimede bu sayının giderek artacağının farkındaydı. Glaroth kimsenin bir şey demediğini görünce konuşmaya devam etti.
“ Kıt kaynaklı bir bölgede birçok ırka hükmediyoruz. Bana kaynak önerisi getireceğinize birbirinizle savaşmaktan kaynak koparmaktan bahsediyorsunuz. Madem bana öneri getirmek yerine savaşmayı tercih ediyorsunuz, ben de kaynak tüketenleri biraz azaltıyım o zaman. Masadakilerin hepsinden bin ırk istiyorum.”

Dughia öfkeyle ayağa kalktı. “ Biz yanlış bir şey yapmadık.” dedi gözleri griye dönmüştü.
“Ejderhalarım acıkıyor.” dedi Glaroth sinsi bir sesle “Belki de onları tamamen kuzey nehirlerine yönlendirmeliyim. Canları balık çeker belki.”

Bu sözü duyan arkasındaki ejderha, uyanarak ayağa kalktı, dev yaratık kocaman gözüküyordu. Kocaman ağzı bir fil cüssesinden büyüktü ve bulunan tepenin yarısını o kaplıyordu. Glaroth ise arkasındaki dev yaratığın hareketini umursamadan “ Neyse ki.” diye devam etti “Sizin düşünmediğiniz şeyi ben düşündüm. Kedfith ile görüşüp, onlara Arkonlarla savaşta yardım
edecek bir çift ejderha karşılığında, yaklaşık beşyüz yıllık yiyecek temin ettim.”

“Kedfith, Arkonlarla mı savaşıyormuş.” dedi Akirama dudak bükerek, “Bütün olanlardan sonra Arkonların hala savaşacak cesaretleri iyi varmış.”

“Arkonların Kadim Kralı Agennon inatçı bir adamdır, savaşacaktır da bu yüzden Kedfith, kendi çağlarını hala başlatmadı.” dedi Glaroth, umursamazca, “Her kıtanın kendine ait sorunları var, en büyük yeri o istedi Arkon sorunuyla da o uğraşacak.”

“Senin orada hala bir ejderhan var değil mi?” dedi Dughia sesi iğneleyiciydi. “Geri alamadığın.”
Glaroth, kısa bir kahkaha attı, ancak bakışları ölümcüldü. “Naugrimm” dedi derin bir kükremeyle. “İlk ürünüm, kendisi bağımsızlığına ziyadesiyle düşkündü. Bu arada senin sayın beş bine yükseldi, Dughia.”

Dughia öfkesini zorlukla yutarken Darkon, kısa bir iç çekti. Glaroth’un sürüngen merakı, gezegenin kaynaklarının çabucak tükenmesine neden olmuştu. Bütün kıtanın Irkları Arcenian denilen eski bir sürüngen ırkıyla çoğaltmış, kıtasını bir sürüngen kıta haline getirmişti. Kimmeriar kıtası yüz ölçümü olarak fazla olsa da bölgesel işlevsizliği fazla olan bir yerdi.
Özellikle Ejderhalar ve Ateşadamlar yiyeceği çok tüketen canlılardı. Son beş yüz yılda bu yüzden Glaroth oldukça, sert ve despot birine dönüşmüştü. Bulduğu tek çözüm de, ilk başta kendi Drakeleri başta olmak üzere, diğer ırklardan kendi Ejderhalarının aç kalmalarını önlemek adına çeşitli ceza şekilleri uydurarak ırk haracı almasıydı.

Bunun dışında da Drakeleri zaten diğer Tanrılara yaşam bedeli olarak veriyordu. Drakeler çok üremesine rağmen, kendisi biraz dikkatsiz olsa Drakelerin yok olma eşiğine geleceğinden adı gibi emindi. O yüzden Drakeleri dikkatli bir şekilde inceliyor yetiştiriyor, ortama adapte olmasını sağlıyordu, ayrıca diğer tanrılarla anlaşarak onları belli yıllığına kiralıyor. Geri döndüklerinde öğrendiklerinin gelecek nesillerine aktarmasını sağlıyordu. Drakelerin sayıları bir milyonu kendi bölgesinde iki milyonu da diğer bölgelerde olmak üzere yaklaşık üç milyon du. Diğer ırkların toplamları dahi bu sayıyı aşamıyordu. Üstelik yılda beşyüz bin ila altıyüzbin Drakenin ölümüne rağmen bu nüfusa sahipti. Bütün bunları her yaptığında kendinden nefret ediyordu, halkından her birey bazen akılsız ve sakar olsalarda, bir candı. Hepsinin kendi düzeni ve hayatları vardu. Bir zamanlar kendi halkının olduğu gibi. Birbiriyle konuşan hesapçı Kimmeriar Tanrılarına baktı onlardan nasıl da nefret ediyordu.

Darkon bu düşünceler içerisindeyken, Glaroth toplantıyı bitirdi. “Bana ırklarınızı veriyorsunuz diye tepkilisiniz farkındayım ama ben de sizin gibi kendi ırkımı Kedfith’e veriyorum. Çoğunuz askerdiniz, Derinburun Kuşatmasında açlıktan herşeyi yediğimiz günleri unuttunuz mu? Ben unutmadım. Bunun burada olmasına izin vermeyeceğim o yüzden, bunla alakalı çalışmalar yürütün. Birbirinizle de çatışmalarınızı savaş yoluyla halledin, artık kendi ırklarınızı da savaşta kullanabilirsiniz. Bu yasak belki de bizi bu hale getirdi. O yüzden Kedfith’in yiyeceğine güvenmeyin, bu işi çözmenin bir yolunu bulun. Dağılabilirsiniz.”

Irkların savaşmama yasağının kalkması, Darkon için şaşırtıcı bir gelişmeydi. Kıta ilk kurulduğu anda savaşla işleri olmamıştı ancak daha sonraki dönemlerde belli çatışmalar olmaya başladığında, Glaroth araya girmiş değerli ırkların birbirlerini yok etmesine izin vermeyeceğini, savaşmak için asker sağlama işini kendisinin yapacağını söylemişti. O zamandan beri, sadece kendi halkı savaşmış onlar acı çekmişti. Eski Hianda konseyi toplantılarında en son kendi kalırdı. Ancak yeni kıta toplantılarından nefret ediyor, diğerlerinin yüzüne bakmaktan iğreniyordu. Bu bencil adamlar yüzünden, soyu katledilmişti, bu da yetmediği gibi şimdi her toplantıda kendi halkı hep zarar görüyordu. Kimseye selam dahi vermeden hızlıca tepeden indi.

Normalde, ışınlanma bariyerlerine gidip, kendi bölgesine ışınlanabilirdi. Ancak bu sefer şehir dışına kadar yürümeyi, sonra binek hayvan alıp eski usül gitmeyi tercih etti. Bu biraz kafasını dağıtabilirdi, Glaroth’un despotluğu ve Ejderhalarının bitmez tükenmez açlığı hepsinin sonu olacaktı bunu biliyordu. Hesaplamalar yanılmazdı, Ejderhaların üretiminin durması gerekiyordu. Bunu Glaroth’a söylemiş ama kabul ettirememişti. Gerçi hayatı, kimseye bir şey kabul ettirememekle geçmişti zaten. Akşam rüzgarı yüzüne vururken, binek hayvanıyla şehrin dışına çıkmıştı, biraz ilerlemişti ki, büyük bir ağacın altında dilenmekte olan yaşlı bir adam gördü, her yanı bandajlıydı. Bu bölgede dilenen adam olmazdı, olsa da Ejderhalar yaşatmazlardı. Bu oldukça şüpheciydi. Bir an binek hayvanını duraksattı, dilenen adama doğru baktığında adamın ok gibi hızla ona saldırdığını fark etti.

Bu beklenmedik saldırıdan belki de kaçabilirdi ama altındaki bineği ürkmüştü. Hızlı bir hareketle Dilenci onu yakalamıştı, ardından onu hızlıca altına aldığı gibi, yere yapıştırmıştı. Elinde hızlı bir bıçak belirdi, ve gırtlağına doğru savruldu. Darkon bedenini hızlıca sertleştirdi, boynu ve vücudu sert bir kabuğa dönüştü. Bu güç ona Glaroth’un hediyesiydi. Lanetli bir hediye… Bıçak boynunda kırıldığında, adamın böğrüne bir yumruk savurdu, onu öldürmek istemiyordu bu saldırının nedenini merak etmişti. Yumruğu yiyen adam, yerinden kımıldamadı bile. Normal ırklardan biri bu yumruğu yeseydi bayılma derecesine gelirdi. Birden adamın etrafında beyaz bir aura belirdi, elindeki bıçak yine bu sefer beyaz auradan belirmişti, Görünen yeşil gözünde parıldayan bir yaş vardı.

“Valerion.” dedi Darkon şaşkınlıkla, Beyaz Ruh aurasını fark ettiğinde,

“Diğerlerini geçtim de sen sen bunu nasıl yaparsın?” dedi Üstad Valerion, dedi bıçağı savururken belli ki cevabı duymak bile istemiyordu. “Sen! Sen nasıl kendi halkına ihanet edersin?”

“V.R için.” dedi Darkon son anda.

Üstad Valerion’un eli havada dona kaldı, Görünen bir gözü şaşkınlıkla açılmıştı. “Benimle dalga mı geçiyorsun?”

“Hayır, söylediklerim doğru” dedi Darkon, Valerion’un yaşamasının şokunu atlatamamıştı, gözlerinde tomurcuklanan yaş damları yanağından aşağıya doğru süzüldü. “ Bu arzda hala V.R’nin iradesi bir halkın yüreğinde yaşıyor Üstadım.”


********


Sekiz Bin Beşyüz Yıl Önce

Kimmeria Kıtası, Merkez Halka

Voshoka, Drakenium


Darkon, Üstad’a kısaca açıklama yapıp, onu Merkez Halkanın Doğu Kıyısındaki, Voshoka’ya götürmüştü. Voshoka onun bölgesinin merkez şehriydi, şehri belli ölçekte ve düzende yapılmıştı. Yol kanalları, sulama olukları ve orta ölçekli tarım alanlarına sahipti. Deniz kıyısında Tuz rafineleriyle atık su bedelini karşılayan basit ölçekli tesisleri ile büyük nufüsuna rağmen kendi kendine yetebilen bir bölgeydi. Tabi bunun nedeni kendisinin yoğun hesaplamaları ve halkının dayanma gücünün yüksek olmasıydı. İsyan tabiatlı bir halk bu kadar çok çalışmaya gelemezdi. Yine de yiyecekler onları tok tutuyordu, yaşayabilecek alanları vardı, en önemlisi ibadetlerine kimse karışmıyordu.

Üstad Valerion, yerin altına yerleştirilmiş V.R tapınağını görünce gözyaşlarını tutamadı. Darkon ile birlikte başlarını önüne eğip saygıyla dua ettiler. İşte bu andan sonra Üstad Valerion Darkon’a sıkıca sarıldı.

“ Beş yüz yıldır, arz üzerinde dolaşıyorum. O zamandan bu yana; gözümün gördüğü her an acı, her an ızdırap doluydu.” dedi fısıltıyla, ona sarılmayı bırakınca; “Büyük bir halkın bu diyar üzerinde hiçbir izi kalmaması, bana kumpas kuranların heykellerine denek ırkların tapınması…Ayrılan kıtalar, uzayan menziller, her yerde bir iz bir suret aradım Tanrımdan, şükürler olsun buldum sonunda onun kelamları boşa değilmiş.”

Darkon, onun sırtını sıvazlayarak, iç avludaki kendi odasına getirdi. Odası büyük bir kütüphaneydi, masalarda ise titizlikle düzeltilmiş hesap kağıtlarıyla doluydu. Rahatsız gözüken bir sandalyeye buyur etti Üstad’ı kendisi de bir sandalye çekti karşısına oturdu, mat gözleri soru doluydu.

“Nasıl kurtuldun?” dedi Darkon merakla, “Seni öldü sanıyordum.”

“Ölmedim.” dedi Üstad acı acı kafasını sallayarak. “ Birden bire halkımız katledilmeye başladığında, üç avlunun orada savaştık rahiplerimle, basit ırkları rahatça öldürdükten sonra onlar geldi. İridium’u gizlice kendi vücutlarına zerk etmişler, savaştık ama güçlülerdi, kaybettik.

Adamlarım tek tek düşerken en son ben ayakta kaldım. Biri kolumu kopardı, biri gözümü oydu,
diğeri üzerime alevler boşalttı, biri gürzüyle yüzümü paramparça etti ama ölmedim. Her defasında ayağa kalkmaya çabaladım ama yenilmiştim. Sonunda beni öldüreceklerdi ama onları Legistas durdurdu, ölmem bile onun içindeki nefreti soğutmaya yetmiyordu anlaşılan.

Beni her şeyden azade bir deliğe hapsettiler. Hiçbir şey göremiyor duyamıyor hissedemiyordum, soğuk bir hiçliğin içinde tek başımaydım. Bunu anlatmak zor Bastique, hiçbir şey hissetmeden konuşamadan geçen zaman, sınandığımız bütün işkencelerden daha zordu. O soğuk ve kişiyi çıldırtacak kadar sessiz hiçlikte zaman o kadar ağır ve bilinçsiz akıyorduki aktığını dahi hissetmiyordum. Bütün kavramlardan azadeydim. Zihnim güçsüz bırakılmıştı, adım adım deliliğe sürüklenmekten beni kurtaran tek bir şey vardı; İntikam, her gün hepsinin adını sayıyor, onlar hakkındaki bütün istihbaratı tekrar ediyordum. Bu beni acı hiçlikten bir az olsa da kurtarabilen tek şeydi, ilk başta hiçbir şey yapamasam da zihnimi bu bilgilerle biraz olsun keskinleştirmeyi başarabilmiştim. Çok zaman sonra bunun faydasını görüp meditasyon yapabilmeye başladım. Öyle bir hiçliğe gömmüşlerdi ki beni yaşayan
nerdeyse hiçbir canlı yoktu etrafta, etrafımdaki hiçlik gibi boş bir alandaydım sanki. Ama vazgeçmedim, içimdeki delilik her gün vazgeçmemi söylese de, kendimi bırakmadım. Zira bırakmaya her yeltendiğimde bana bunu yapanların yüzü gözümün önünde beliriyor, daha da hırslanıyordum. Menzilimi yavaş yavaş geliştirdim, acı dolu bir süreçti. Bedensel ihtiyaçlarım büyü ile dondurulmuş olsa da zihinsel ihtiyacım acı çektirmesi için birazcık serbest bırakılmıştı. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. En sonunda canlı bir varlığa ulaştım, bir yaban kurduydu bu. Onu kontrol etmeyi denedim başarısız oldum. Defalarca denedim, sayısı o kadar çoktu ki birçok kez uzaklaşıp menzilimden çıktığında öfkemden çıldıracak gibi oldum. Lakin öfkemi çıkaracağım bir şey bile yoktu etrafımda ama en sonunda başardım, onu kontrol ettim. Ancak ona bulunduğum çukuru kazdırmak da oldukça zorluydu. Ben tahmini beş metre derinlikteydim, o ise ancak yirmi ila otuz santim kazabiliyor zaten çıkardığı toprağın çoğu da kazdığı yerin üzerini örtüyordu. En sonunda ona sürüyü buraya getirmesini söyledim. O uzun uzun bekleyişlerden sonra sürüsünü getirdi.

İlk defa talihli bir anıma denk geldim Bastique. Kurt yanında sürüsünü getirmişti getirmesine lakin sürünün başındaki bir Fensir’di. Yani Kurtadam, Karanlığın Evlatlarından olan bu yaratık o büyük yıkımdan kendini kurt suretine bürünerek saklayabilmişti. Bilinçli bir zihni etkileyebilmek o zayıf halimle çok zordu. Ancak Fensir’de benim gibi bir deliliğin içerisindeydi, onun deliliği ise yok edilme korkusuydu. Yüzlerce yıl bu korkusundan kurt suretinden dışarı çıkamamış, bilinçli varlığı unutulmaya yüz tutmuştu. Onu ikna etmem bu noktada daha da kolaylaştı. En sonunda onu ikna edip o deliği kazdırdığımda beni gömdükleri çukura ulaşmayı başardı ancak etrafım büyüsel bariyerlerle çeviriliydi. İlk acı verici denemesinden sonra gitmek istedi ama onu zorladım. Karanlığın Evladı olarak güçlü bir yaratıktı büyüsel bariyerlerin birkaçını nerdeyse ölümcül yaralar alarak parçaladığında, artık bazı bariyerler kırıldığı için ben de güçlenmiştim. Ruh Aktarımını kullanmayı güç de olsa başararak o delikten çıktım. Ancak fiziksel olarak güçsüzdüm, kolumu kaldıracak, bacaklarımda yürüyecek derman yoktu, beni kurtaran Fensir’e beni bildiği güvendiği bir yere götürmesini istedim.

Acı ve delilikle yoğurlmuş olan Kurtadam, Adı Tark Kayle’dı sonradan öğrenecektim. Beni bildiği tek bir yere götürdü, zamanında aldığı gümüş yaralarını onun tedavi ettiğini söyledi. Daha doğrusu ben bütün bunları zihninden okudum. Böylelikle, Seikrva ırkından bir mağarada yaşayan bir yaratığa götürdü beni. Seikrva’lar geleneksel tıpta uzmanlaşmışlardır. Beni elinden gelenin en iyisini yaparak iyileştirmeye çalıştı. Hakkını vermeliyim oldukça yetenekliydi. O beni biraz kendime getirdiğinde ki bunun da uzun sürdüğünü söylemeliyim. Ne olduğunu anlamak için etrafı gezmeye başladım, İlk bilgileri Somduran’dan yani beni kurtaran o Seikrva’dan alsam da inanmak istemedim. Ama gördüm Bastique, neler yaptıklarını diyarımızı nasıl kalleşçe parçalara ayırdıklarını gördüm. Görmez olaydım.”

“Bizim suçumuz Valerion.” dedi Darkon, Üstad’ın hikayesini soluksuzca dinlemişti. “Biz bunlara sebep olduk, Irk Projesi nasıl da Tanrı Projesine dönüştü baksana.”

“Haklısın.” dedi Üstad kabullenmişlikle “Biz Halklar üzerinde tasarruf sahibi olmayı düşünerek, kendi sonumuzu hazırladık. Kendi kibrimizde boğulduk. Ya sen bunu nasıl başardın Bastique, o kafirler Tanrımızın adını kullanmana nasıl müsaade ettiler.”

“Çünkü işlerine yarıyordum.” dedi Darkon otomatik bir şekilde, “Glaroth’un sürüngen alaşımı için bana ihtiyacı vardı, Kimse benim gibi-"

“Numerik sistemleri kullanamıyor.” dedi Valerion düşünceyle “ Kıtayı yüz altmış yıldır geziyorum, senin ırkın dışında diğerlerinde hep bir düzensizlik hakim üstelik senin ırkın sürekli olarak soykırıma uğratılmasına rağmen.”

Darkon’un yüzü öfkeyle karardı, sertçe dişlerini gıcırdattı Lakin Üstad haklıydı ona hak vermek yerine soru sormayı tercih etti. “Uzun zamandır bizi izliyordun demek?”

“Evet.” dedi Üstad Valerion “Seni gördüğüm zaman ki halimi tarif bile edemem. Hepsi bir yana sen bir V.R inanıydın, ayrı fikirlerin vardı ancak imanlıydın. Senin beni yıllarca kandırdığını düşündüm, beni Kara Kralı hatta o ikiyüzlü De Le Vaq’ı bile. İntikamın acı tadı ağzıma doldu, öfke bütün benliğimi ele geçirdi. Kafamdaki bütün planları çöpe atıp ilk olarak seni öldürmeyi düşündüm, bu ölümüme sebep olsa bile seni öldürmeliydim, çünkü sen, benim dostumdum. Senin ihanetin benim taşıyamacağım bir yüktü. O yüzden seni ve halkını izledim gündüzlerde ve gecelerde boş anını kollayarak, uzun sürdü ancak şimdi fırsat bulabildim. Gerisini biliyorsun zaten.”

“Ben inancımdan hiçbir zaman vazgeçmedim.” dedi Darkon, “Evet, Tapınakları ve ibadethaneleri gizli tuttum. Sonuçta Glaroth’un ilerleyen dönemde bana ihtiyacı kalmamıştı, benden her an inancımı bırakmamı isteyebilirdi, bunu da gözüne sokacak değildim.”

“O yüzden ben de hiç fark etmedim.” dedi Valerion, etrafa bakarak, “Yerin altında dahi olsa İnancımızın tapınağı hala sağlamsa eğer umudumuz da var demektir.”

“Umut yok Üstadım.” dedi Darkon kederle, “ Ben ve halkım sadece hayatta kalmaya çalışan bir grup köleyiz sadece.”

“Köleler en büyük isyanları başlatır, Bastique.” dedi Valerion görünen tek gözünde bir parıltı belirmişti. “ Öyle uygun pozisyondasın ki, doğru birkaç hamle Glaroth ve soysuz takımını tamamen yok edebilirsin.”

Bastique acı acı güldü, Üstad Valerion yine planlar yapmaya başlamıştı anlaşılan. “Halkım güçsüz Valerion, o kadar gezdiysen bunu bilirsin.”

“Onlarda güç varsa sende ise sayısal çoğunluk var.” dedi Valerion sesi kadifeleşmişti. “ Bir de artık ben de yanındayım. Üstelik, İridium sadece onlar sahip değil. Benim sakladığım numuneler de yıkımdan sağ kurtuldu.”

Darkon yıllar önce ona işkencede sordukları soruları hatırladı. Tanrılar yıllar boyunca Üstad’ın sakladığı İridium’u aramış ama bulamamışlardı. İçindeki hesap canavarı ortaya çıktı bir anda ve dudaklarından o kelime döküldü. “ Ne kadar?”

“Sekiz tüp sağıtılmamış saf İridium.” dedi Valerion

“Sekiz tüp!” dedi Darkon şaşkınlıkla. Hızlıca kafasında hesap yapmaya başladı. Sekiz tüp sağıtılmayan İridum, çok büyük bir rakamdı. Irk temsilcilerine koydukları iridium sağıtılmış bir ölçekti sadece. On ölçek bir tüp ediyordu. Sağıtılması ise bunun yarısı kadar demekti. Yani Üstad’ın elindeki İridium ile yüz altmış tane Irk Temsilcisi yani Yıldoğan yapılabilirdi. Kendi bedeninde bile – sonradan Glaroth tarafından vurulmuştu- iki ölçek saf İridium vardı. Diğerlerinin ne kadar ölçek kullandığını bilmiyordu ama Hiandar vücudu bile beş ölçekten fazla saf İridium kullanamazdı.

“V.R’nin talihini görüyorsun Bastique” dedi Üstad’ın sesi bin beşyüzyıldan sonra ilk kez keyifli çıkıyordu. “ Glaroth ve avaneleri nerdeyse karmaşa halinde birbirlerine sarmış vaziyette Irkın, nerdeyse kıtanın etrafına dağılmış bize bilgi sağlayacak konumda ayrıca sayıca çoklar ve ben onların zihinlerini birbirine bağlayabilecek tek kişiyim. Elimizde İridum var ve onu en iyi şekilde kullanabilecek tek kişi de sensin. İkimizin de zekası o kuş beyinlilerden çok fazla doğru ve sabırlı bir planla, o pisliklere gereken dersi verebiliriz.”

Darkon kafasındaki hesaplamaları bitirdi, onun da mat gözleri parlıyordu. Üstad Valerion haklıydı, Hiandarlar bir tarafa şu an yaşayan halkı da hala acı çekmekteydi. Mat gözleriyle Üstada bakarken nadir gülümsemelerinden biri belirdi yüzünde.

“Yaklaşık dört yüz yirmi yıl sonra…”


****

Sekiz Bin Yıl Önce

Kimmeria Kıtası, Merkez Halka

Yıldız Başkent, Dragonaith (Volongrad)


Darkon hakim tepeden Dragonaith’ın yanışını izliyordu. Şehir harabeye dönmüş, Drake cesetleri yığınla sokakları kaplamıştı. Eliyle sıkıntıyla bıyığını düzeltirken, burnuna yanık ceset kokuları geldi. Öyle fazla kıyım olmuştu ki, Drake cesetlerinden yerdeki ölü Ejderhalar görünmüyordu bile.

Savaş oldukça uzun sürmüştü, aynı anda pek çok yerde hiç beklemedikleri anda vurmuşlardı Sürüngen Tanrılarını. Issız bir gecede, yataklarında uyurken saldırmışlardı bütün bir halklara. Darkon içten içe bu saldırı tarzını onaylamasa da yaşam ile ölüm arasındaki bir savaştı bu.
Ezilmişliğin, soykırımın ve yok edilmişliğin bir karşılığıydı belki de veyahut merhametiydi. Özel olarak hazırladıkları timler bu kirli işi yapmıştı. Gece Timleri dediği bu timleri Üstad Valerion eğitmişti. Böylelikle birçoğunu henüz uykularındayken öldürmüşlerdi. Savaşın bu ilk darbesi ağır olmuş, Gece Timleri oldukça başarılı olmuştu. En sonunda olayı fark ettiklerinde dahi böyle bir saldırıyı Drakelerin yapabildiğine inanamamışlardı. Bu şaşkınlık, onların hazırlanmasını oldukça geciktirmişti.

Ama onları asıl şaşırtan birden bire her yerden ortaya çıkan ve karınca gibi çoğalan Drakelerdi. Drakeler birden bire bir sürü halinde çıkıyor ve ortalığı kırıp geçiriyordu. Diğer halklar bu sayı karşısında hiçbir şey yapamıyordu.

Bütün bunları sağlamak için Üstad Valerion ile dört yüz kırk iki yıldır, uzun uzun hazırlık yapmışlardı. Bunlardan en önemlisi ise nitelikte üstün olamadıkları için nicelikleri yani Drakelerin sayılarını arttırmaktı ve bunu Sürüngen Tanrılardan gizli yapmak zorundaydılar. Bunun için ise yer alltı tünelleri ve şehirleri oymaya başlamışlardı. Başlangıçta zor olan bu iş sayılar arttıkça daha da kolaylaşmış. Drakelerin yer altı kolonileri kurulmaya başlanmıştı. Bütün Kimmeriar’ı bir örümcek ağı gibi yer altında saran tüneller, Aynı anda bütün askerlerini kıtanın istediği yerine istediği anda gitmesini sağlıyordu.

Geçen zamanda Drakelerin sayısını büyük zorluklarla, 48 milyona çıkartmışlardı. Savaşacak olanlar ancak 30 milyondu kadardı tabi. Yumurtadan yeni çıkanlar ve yumurta bekleyen anneler bu sayının dışına itilmişti. Ayrıca bu süre zarfında diğer ırkların sayısı da birbiriyle savaşmaktan ve kıtlıktan azalmaya başlamıştı. Kıtlık kendi halkını da vurmuştu, Üstad ile diğer kıtadan gizli yiyecek getirmeleri, diğer halkların yiyeceklerini çalmaları bile ölümleri durduramamıştı. Bir yandan da Glaroth giderek Irk haracını arttırmıştı. Eğer bu gibi etmenler olmasaydı nüfusunun 150 milyon olması işten bile değildi.

Sayıları Darkon’un beklediğinden azdı ancak, Üstad zamanın geldiğini söylemişti, zira Tanrıların Drakeleri yiyecek olarak kullanma fikri sık sık dile getirilmeye başlanmıştı. Ayrıca Üstad’ın İridium’u Drakeler üzerinde oldukça işe yaramıştı, kırkta bir saflaştırılmış ölçek bile onların gücünü kat kat fazla hale getirmişti. Üstad bu elit birlikleri, Gece Timleri diye ayırmıştı. Bu timler, uykudaki ırkları öldürmekle beraber, birçok yıldoğanı da etkisiz hale getimişlerdi. Bu olaylardan sonra Tanrılar savaşa katılmıştı.

“Çok adam kaybedeceğiz.” demişti, Darkon kederle,

“Milyonlarca.” dedi Üstad Valerion acımasızlıkla “ Ama kazanacağız.”

Üstad Valerion aynı anda milyonlarca zihni kontrol etme gücüne ulaşmak için. Kendisine verilen Bekçi kılıcıyla son yüz yıldır Meditasyon yapması gerekmişti. Ondan önce ise bütün askerlere zihin kanallarını açık tutmaları ve direnmemeleri için özel eğitimler verilmişti.
Ayrıca bütün Tanrıların zayıflıklarına çalışılmış, tahrik olabilecekleri, akıllarını karıştırabilecek her türlü olasılıklar düşünülmüştü. Darkon son üçyüzyıldır hiç uyumuyordu ve kanındaki İridium’un gücüyle anca ayakta duruyordu.

Ancak Tanrılar güçlüydü, hesaplamaları işe yaramıştı lakin onlara büyük avantaj sağlayan şey İridium’un tepkimesiydi. Belirli bir ilaç ile İridium tepkimeye girip patlayabiliyor bu da özellikle İridium kullanıcılarında ağır hasarlar oluşturuyordu. Üstad Valerion bu keşfine Öz Bombası adını takmıştı ve kullanım yöntemini o bulmuştu. Gece timlerinin son işi, Tanrıların karşısına çıkıp ilacı içtikten sonra koşarak onlara saldırmasıydı. İlk saldırıyı alıp kanları dışarı aktığında ya da kendilerini yaralayıp kanlarının dışarı akmasını sağladıklarında şişip patlıyorlar etrafa yoğun bir hasar veriyorlardı.

Bu darbelerden, birer tanesi Soraya ve Clemente’yi etkisiz hale getirmişti. Zacharias ise en uğraştırıcısıydı, ölüleri kontrol etmesi ona sayı üstünlüğü kurdurmayı zorlaştırıyordu. Yine de belli bir noktadan sonra bütün dikkatini buraya verdiği anda Üstad Valerion’un olağanca çabalarıyla gizlediği iki Gece Timi üyesi zincirleri arasından ona yaklaşıp, kendilerini patlattıklarında onu ağır yaralamışlar son darbeyide artık ölüleri kontrol edemediği için ona saldırma imkanı bulan Drakeler vurmuştu. Dughia ile Akirama iklimi değiştirebilecek güçte oldukları için. Ordusunun büyük bir kısmını onlara yönledirmişti, savaşları uzun sürse de- ki on iki yıl sürmüştü - Milyonlarca Drake ile birçok Gece Timi üyesi yok olsa da sonunda onlarda yenilmişti. Ancak Kıtanın sahibi, Glaroth yirmi yıldır savaşmaktaydı.

Ejderha formunda hedef tahtası haline geldiği için Hiandar formunda savaşıyordu, estirdiği rüzgar bir çok Drakenin kafasını aynı anda uçuyor bazen üzerinde öz bombası patlıyordu. Yine de üstü başı kan, içinde, zırhı paramparça olsa da, gözlerindeki öfkeyle ona tepeden bakmakta olan bir zaman hakir gördüğü Darkon’a yani kendisine ilerlemeye çalışıyordu. Önüne binlerce Drake çıkıyor, sürekli ona engel oluyordu. O ise yerde yatan milyonlarca cesedin arasından ilerliyor bazen de önüne gelen saldırı dalgasında geriye doğru savuruluyordu. Beraber savaştıkları Ejderhaların bir kısmı – özellikle insan formunda kalanlar- Gece Timleri tarafından uykularında bazıları gizledikleri dev arbeletlerle bazıları Glaroth’a yönlendirdikleri öz bombalarıyla yok edilmişti. Yıldoğanı De Vion on beş yıl savaşmış, uzuvları koparılınca ancak durabilmişti.

“KORKAK!” diye kükrüyordu Glaroth, bir dizüne Drakeyi öldürürken çaresizce ilerlemeye çalışıyordu. “HAİN!! SENİ O GÜN O ZİNDANDA ÖLDÜRMELİYDİM!!”

Drake bu hezeyana cevap vermeye tenezzül etmedi, ama yumruklarını sıktı yirmi yıldır burada aynı şeyleri duymaktan sıkılmıştı. Sabırlı bir adamdı, ama onun da sabrının bir sınırı vardı. Son beş yıldır söylediği sözleri tekrar söyledi.

“Teslim ol Glaroth.” dedi bağırarak. “ Bütün adamların etkisiz hale getirildi, Tanrıların da dahil. Teslim ol bu savaşı kaybettin.”

“BEN SAVAŞ KAYBETMEM!” diye kükredi, büyük bir rüzgar dalgasıyla etrafındaki yüzlerce Drakeyi havaya doğru uçurdu. “BEN RÜZGARBİÇENİM!”

Darkon bir adım ileriye doğru attı. O an da Üstad son birkaç yıldır yaptığı gibi zihninden konuştu.

“Aptalca bir hareket yapma.”

O da son altı yılda Irkının Zihnini kontrol etmeyi bırakmıştı. Bir yıl komada kaldıktan sonra kendine gelmişti. Üstad Valerion’un zihin kontrolünün olmaması Glaroth’un daha da direnmesine ve halkının daha çok zahiyat vermesine sebep olmuştu. Zihin kontrolü olmadan çoğu Öz bombası tam hedefini vurmuyordu, Saldırılar da senkronize olmaktan çok uzaktı. Muzefferliğiyle övünen Glaroth şu ana kadar dört milyon Drakeyi öldürmeyi başarmıştı, bir yıl daha dayanırsa bu sayıyı beş milyona çıkartması içten bile değildi.

Darkon Üstad’ın mantığını anlıyordu, ama o da Drakeleri bir kobay faresi olarak görüyordu. Ama kendisi onlarla birlikte yaşamış, nesiller yetiştirmiş, acılar paylaşmıştı. Önünde giderek büyüyen ceset dağına bakarken sabrı tükeniyordu. Ellerinde birden muştalar belirdi, bu iş haddinden fazla uzamıştı. Üstad zihninde öfkeyle haykırırken o ise saldırıya geçti.

Tepeden atladığında, Glaroth onu bekliyordu ama yaraları onu yavaşlatmıştı. Darkon’un demir yumruğu, Rüzgarbiçenin karaciğerinde patladı. Glaroth acıyla bükülürken, bir yumruk suratına indi. Darkon yılların birikmiş öfkesiyle şiddetli bir biçimde saldırdı. Darbeleri ardı ardına Glaroth’a doğru inerken Glaroth geriye doğru savruluyor, kan damlaları havada uçuşuyordu. Drakeler koruyucularının saldırdığını görünce geriye doğru çekilmişlerdi.
Darbelerden geriye çekilen Glaroth’un yüzünde bir sırıtma vardı, Darkon’un son yumruğunu rüzgar bariyeriyle durdurduğunda, kılıcını Koruyucuya doğru savurdu. Darkon kolunu hızla sertleştirdi, bu sertleştirme onun gerçek sürüngen derisini ortaya çıkarıyordu; nerdeyse kesilmez olan derisini. Glaroth ona sürüngen alaşımı yaptığında, sürüngen tipi olarak Kaplumbağa ona uygun görülmüştü, bir alaydı aslında bu, ancak kaplumbağa, Darkon’un karakterine çok uyumluydu. Yaşlı, Sabırlı ve öfkeli bir adam.

Derisinin sertliği Ejderhalarla yarışacak cinseten olmasına karşın Ancak Glaroth’un kılıcı güçlüydü, ve rüzgar ile güçlendirilmişti, Rüzgarbiçenin kılıcı kolunu yardığında, Glaroth bir kahkaha attı. “ Sen Manastırda bok temizlerken, ben Arkon öldürüyordum Darkon sana verdiğim güçle beni yenebileceğini mi sanıyorsun.”

Bu sözlerin ardından Glaroth, bir rüzgar saldırısıyla onu bir ceset yığının içine uçurdu. Vücudunu tamamen sertleştiren Darkon, rüzgar darbelerinden pek hasar almamıştı. Hızlıca ayağa kalkmaya yeltendiğinde yüzlerce Drakenin üzerine atladığını fark etti. Drakeler üzerine atladıktan hemen sonra, büyük bir patlama duyuldu. Onu koruyan Drakeler anında patlamanın etkisiyle can verdiler. Kendisi de sertleşmiş olmasına rağmen yara almaktan kurtulamadı ama durumu iyiydi.

“Valerion.” diye hırlayarak yanmış, Drakeleri önünden çekerek ayağa kalktığında bulunduğu alanın dev bir çukur olduğunu etraftaki cesetlerin ise nerdeyse kömürleştiğini fark etti. Bu çukurun merkezinde ise Glaroth yatıyordu, hala bayılmamıştı. Dirseklerinin üzerinde kalkmaya çalışıyordu ama buna dermanı yoktu. Öfkeyle yerdeki toprağı tırmalayarak ortaya çıkmış olan Darkon’a baktı.

“HALKIMI KATLETTİN!!” dedi kükreyerek son gücüyle bağırmıştı.

Darkon ona doğru ilerlerken etrafa baktı, bu derece büyük bir patlamayı en az dört Gece Timiyle yapmış olmalıydı Üstad Valerion. Zihniyle ona ulaşmaya çalıştı ama zihninde yoktu. Kendisini kurtarmak için yaptığı son zihin kontrolleri onu yine bitkin düşürmüştü anlaşılan. Kolundan sızan kana baktı bir an, Üstad Valerion belki de hayatını kurtarmıştı. Adımlarını hızlandırdı, Kıtanın artık devrilmiş olan Baş Tanrısına doğru yüzünde kara bir öfkeyle ilerledi. Öfkesi derin, sert ve bastırılmış, yıllarca içinde demlenmişti.

“Sen de benim Halkımı katlettin.” dedi Darkon, Glaroth’un tepesinde dikildiğinde ardından ekledi “İkisini de.”

Bunu dedikten sonra, sertçe Glaroth’un kafasına geçirdi muştasını. Glaroth kafasında bir çıtırtıyla yere hareketsiz bir biçimde yığıldı. Muhtemelen kırılmış olan elmacık kemiğinden kan sızıyor baygın bir biçimde yerde yatıyordu. Darkon kısa bir süre, ona baktıktan sonra yavaş hareketlerle muştalarını ellerinden çıkardı.

Derin bir iç çektikten sonra baktı etrafına, etrafı yıkım, kan ve vahşet doluydu ama sağ kalan Drakeler onun yanına doğru gelmeye başlamışlardı. Binlerce yıl sonra, halkı zalimlerden kurtulmuştu, artık özgürdüler. Drakeler huşu içerisinde ilerleyip onun etrafını sardıktan sonra birer birer Darkon’un önünde diz çökmeye başladılar. Darkon duraksadı ve hızla birinin yanına giderek onu ayağa kaldırdı.

“Hayır,” dedi Darkon önündeki Drakenin buğulanmış gözlerine bakarken kendi gözlerinde de yaşlar belirdi. “Siz, yeterince diz çöktünüz. Artık bitti bu başarı sizindir.”

Bunu dedikten sonra ayağa kalkan Drakelerin arasında, kendisi tek dizinin önünde çöktü gözlerinden süzülen yaşla beraber. Onların büyük fedakarlıklarına, büyük bağlılıklarına ancak bu şekilde karşılık verebilirdi.

“Teşekkür ederim.” diyebildi güçlükle ardından, duraksadı ve sesini gürleştirerek bağırdı, “HER ŞEY İÇİN TEŞEKKÜR EDERİM YOLDAŞLARIM!”

Drakeler bu sözler ve davranış üzerine önce şokla sarsılsalar da, ardından onlarda gözyaşlarını tutamadılar, Kimmeriar’ın sürüngen efendileri devrildiğinde, binlerce Drakenin arasında diz çökmüş olan Darkon’a hepsi saygı sunmak için ellerini yumruk yapıp göğsüne vurdu. Nerdeyse aynı anda vurulan bu ritmik ses, kıtanın kalbi gibiydi. Adeta yeniden doğmuş olan bu kıtanın ilk nefesleriydi.


*****


Günümüz (4. Çağ 848)


Kimmeria Kıtası, Merkez Halka

Yıldız Başkent, Volongrad



Darkon, ıslak ve düşünceli bir şekilde odasına geçtiğinde, savaş çanlarının sesi duyulmaya başlanmıştı. Sürüngen Tanrıları, Kimmeriar’dan sürdüklerinden beridir sekiz bin yıl geçmişti. Bu sekiz bin yılda, nerdeyse her an, özellikle de onları sürdükten hemen sonra sürekli bir saldırı beklemişti ama bu saldırı hiçbir zaman gelmemişti ta ki şimdiye kadar. Masasının arkasındaki kitaplık rafının mekanizmasına dokundu. Mekanizma tembel bir gıcırtıyla açıldıktan sonra ortalama büyüklükte bir odaya açıldı.

Burası Darkon’un savaş odasıydı, Duvarlarında bütün olası rakipleri ve onların İlkdoğanlarının profil bilgileri vardı. Hepsinin tepesinde de kendisi oraya geldikçe yanan bir ışık kaynağı kullanıyordu. Sıra sıra hepsinin yüzlerine baktı Yirmi birine birden, derken gözü üzeri büyük bir çarpıyla çizilmiş Korlak’a takıldı. Elini sıkıntıyla bıyığında gezdirirken bakışları ustaca çizilmiş Myrcid resmine kaydı, elinin bir hareketiyle onun da üzerinde çarpı işareti belirdi.
On dokuz kişi kalmışlardı artık. Glaroth’u da Üstad Valerion, söylediğine göre yakalanmıştı. Gerçi onların hepsi Üstad Valerion sayesinde hayattaydılar. Üstad, onların kanlarını içindeki İridiumu çıkarmak için alıp ondan sonra onları Justisara sürmeleri gerektiğini söylemişti. O ise buna anlam veremediğinde o ise durumu şöyle açıklamıştı.

“Justisar yaklaşık bin yıldır, Arkonlarla uğraşıyor. Kedfith bu durumda onlara yardım edemeyecektir. Etmek için de bir sebebi yok zaten. Sürüngenleri tanıyorsun onları hemen kıtalarını geri almak isteyecekler, yardım ne kadar gecikirse o kadar zaman akıllarına Justisar düşer. O kıta en değerli kaynakları olan en güçlü kıta konumunda. Burada senin Drakelerinle uğraşacaklarına, Arkonlarla savaşlarından faydalanıp kıtayı ele geçirmeye çalışacaklardır. Bu durumda birbirlerini yok etmiş olacaklar.”

Bu ona göre büyük bir kumardı ancak kısmen de olsa tutmuştu. Üstad’ın istediği gibi büyük bir savaş olmamıştı zira Glaroth taraf değiştirmişti. Muhtemelen yıllar önce Kedfithe verdiği Ejderhaların yumurtaları karşılığında, bunu tahmin edebiliyordu çünkü daha sonra Üstad’ın getirdiği haberlerde Glaroth’un Justisar tepelerinde bir Ejderha şehri oluşturabilmişti. Burada hiç ejderha sağ bırakmamışlardı zira.

Üstad ne plan yapmış olursa olsun, o Glaroth’u yendikleri günden itibaren, günlerini her an saldırı olabileceğine inanarak ve hazırlanarak geçirmişti. Onların da Üstad’ın yaptığı gibi İntikam almaya çalışacaklarını biliyordu çünkü ama bu kendisini ilgilendirmiyordu. O var olma savaşı vermiş, V.R ‘nin iradesiyle kazanmış basit bir adamdı. Onları kıtadan sürmüş ötesine karışmamıştı, zira Hiandar’ın intikamını almak ölüleri geri getirmezdi. Sadece yaşayanları öldürürdü.

Darkon bıyığını düzeltirken, Kedfith’in resminin önünde durdu. Adaleti katı kurallar sayan bu adam nezaketsiz bir adam değildi. Yine de büyük savaş onun yurdundaydı ve yurdunda savaşmanın ne demek olduğunu en iyi o bilirdi. Çaresiz bir adam her şeyi yapabilir demişti Üstad, haklıydı. Elinin bir hareketiyle Kedfith’i yuvarlarak içerisine aldı. Ardından birkaç adım ilerledi.

Daha önce Yuvarlak içerisine alınmış olan Legistas’ın resminin ve bilgilerinin yanında durdu. Bu en tehlikeli olandı. Bitmek bilmeyen hırsı, nefreti ve gaddarlığı onu en tehlikeli yapıyordu. Antonio De Le Vaq’ın en iyi çırağı ve en büyük hatasıydı. Kıtasındaki adamların her biri, ilk bakışta öyle gözükmese de hepsi birer kozdu bilinçli bir şekilde seçilmişlerdi.

Leginando onun görünmez eliydi, Sweinstein diğer halkları teknoloji ile ezmek için elindeki bir araçtı, Arturo onun Glaroth dışında kimse de olmayan hava kuvvetleriydi, Mahabaratha onu gelecek tehlikelere karşı uyaran geleceğin gözüydü, Olkalia ise onun Glaroth’a önlemiydi ve Briseis ise görünen en büyük düşmanına karşı bir silahtı.
Kedfithe karşı bir silah.

Elinin bir hareketiyle Briseis’i de yuvarlar içine aldı.

Ona saldıran ekibin birbirlerine ihaneti hesaplamalarının arasındaydı.

Buna da hazırlıklı olmalıydı.


Devam Edecek...
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.
Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2495
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

Bölüm 22: Eski Buluşmalar


“Büyük Kavcirth Kanyonu” dedi Nickoy arabayı sürerken, yanında Torano oturuyordu. Grubun birçok üyesi de arabanın kenarında yürümekteydiler. Sabah ortasında yola çıkmışlardı, dar bir koyaktan inmişlerdi ve sessizce ilerlemekteydiler.“ Bu Kanyonda, sessiz, sakin ve sabırlı olmalıyız, diğer tarafa dört günlük yolumuz var, onlar bizi fark etmeden geçmeyi umalım.”

“Onlar da kim.” diye sordu Greece ters ters gökyüzünü yavaş yavaş kapatan kanyona doğru bakarken atını sürmekteydi.

“Burası Astgar Krallarının dahi çekindiği bir yerdi.” dedi Scart, sakin sakin yürüyordu ama bir eli kılıcındaydı. “ İlkdoğanımız Cho dışında buraya gelen bir Kralımız olmamıştır. Efendi Chuitchik bile burada ölümden başka bir şey olmadığını söylerdi.”

“Burası onun denek sahasıydı da o yüzden.” diye homurdandı Torano, öksürürken hala acı çekiyor gibi görünüyordu. Nickoy bu cevabı duyunca bir kaşını kaldırdı, Scart’tan ise öfke dolu bir homurtular yükseldi.

“Soruma cevap vermedin, Ozan.” dedi Greece, Scart tam konuşacakken onu susturarak, “ Buranın lanetli bir yer olduğunu söylemiştin sadece, neden çekiniyorsun? Anlat!”

“Burası hakkında çok bir şey bilmiyorum.” dedi Nickoy, omuz silkerek, “Yıllar önce Astgar devriyelerinden kaçarken buraya kuzey tarafından bir kere girip çıkmışlığım var. Kanyonun karanlığında fısıldayan sesler duymuştum, birkaç da bozulmuş yaratık vardı. Torano haklı olabilir, burası bir denek sahasıdır belki de.”

Greece, homurdanarak sustu, atının üzerinde biraz daha dikleşti. Gözleri sürekli etrafı süzmekteydi. Arabanın yanında, Helm ile Walger yürüyorlardı. Onlar ise merakla etrafa bakıyor, kanyonun daralarak giderek karanlıklaşmasını şaşkınlıkla izliyorlardı. Ovidia ile Gloria arabadaydı, Maithun ise arabanın arkasında ilerliyordu.

“Astgarların tarihi karanlıktır.” dedi Torano, gri gözleri kısılmıştı ve fısıltıyla konuşuyordu. “ İlkdoğan Cho, zalimliğinin yanı sıra karanlık büyülerle iç içeydi. Bilinmeyen tarihli büyüler, antik büyü dilinde bile telaffuz edilemeyen büyülere aşinaydı. Burada bu büyüleri kullandığı söylenir.”

“Efendi Cho hakkında, düzgün konuş Sihirbaz!” dedi Scart, dayanamayarak. “ Biz karanlık görünümlü sert bir halkız sadece böyle şeylerle işimiz olmaz. Sen de Sendar öğretilerindeki kara propagandayla yetiştirilmişsin.”

“Kara propaganda mı?” dedi Torano, Scart’a sert bir bakış atarak. “ Propanganda ile yetişen sizsiniz biz değil.”

“Myrcid’de sağlam ayakkabı değildi.” dedi Nickoy, gülerek piposundan duman yükseltti. “ Endimiyon öldükten sonra durum eşitlensin diye Endimiyon’un meşhur üçüzlerini Cho’yu öldürmeye göndermedi mi? İblisler ortalığı kasıp kavurduğu bir zamanda o üstelik.”

“Hiçbiri sağlam ayakkabı değildi.” dedi Greece öfkeyle bazı şeyleri sindirmekte zorlanıyordu. “O yüzden şu saçma tartışmanızı kesin de, etrafı bir kontrol edin.”

Herkes Greece’e doğru baktı bir an, Torano ile Scart bir şey demeden önüne dönse de Nickoy yüzünde bir gülümsemeyle dizginleri hafifçe salladı. Bir süre bu şekilde ilerlediler. Kanyon giderek kararmaya başlamış, soluk gölgeler kayaların arasında büyümeye başlamıştı. Arada kısa kısa rüzgarlar esiyor, etrafta ufak toz bulutları oluşturuyordu.

Walger’ın gözüne bu kayalıkların arasında eski tip mermerler yıkılmış kuvars taş parçaları çarpıyordu. Onun dışında Kanyon sessizdi, nerdeyse bütün gün ilerlemelerine karşın, Kanyonun karanlığı sabit kalmıştı. Ne göz gözü görmeyecek bir karanlığı vardı Kanyonun ne de tam aydınlıktı, soluk bir loşluk vardı etrafda, arada kanyonun kenarlarından süzülen ışık süzmeleri gün ilerledikçe kayboluyor, yerini kızıl bir ışıltıya bırakıyordu.

“Gün batıyor.” dedi Nickoy, düşüncelerini bölerken. “Geceleri Kanyonda ilerlemek doğru olmaz. Burada kamp kuralım.”

Greece bir an itiraz edecek gibi oldu, ama eski hisleri ozanın haklı olduğunu söylüyordu. Yüzlerce yıl, tekinsiz varlıklara bekçilik yapmıştı. O kalın sisler arasındaki tekinsiz hissi en iyi kendi bilirdi. Karanlığın ötesinde gizli bir tehdidin varlığını hissediyordu. Ozan, onları buraya getirmiş. Kendisi de ne yazık ki kabul etmişti. Şöyle bir etrafına baktı.

Ani savaş durumunda savaşacak doğru düzgün kimse yoktu. Arabadan tembel hareketlerle inen Ozan’ın çenesinden başka bir şey kullandığını görmemişti. Nickoy’un yardımıyla arabadan inen Torano ağır yaralıydı. Yanında gergin gergin etrafa bakan Scart ise ne kadar değişik bir teknik kullanıyor olsa da hem güçsüzdü hem de ölmemesi gerekiyordu. Arabadan saçlarını savurarak inen Gloria ise faydasızdı. Gloria’nın elinden arabadaki çadırları alan çocukların gerçek savaş tecrübesi bile yoktu. Kendisininse kaburgasındaki ağrı meditasyon sonrası hafiflese de ne kadar dövüşebileceği muammaydı.

Sıkkın bir şekilde atından inip atını bir kayaya bağlarken ufak bir küfür ve homurtu duydu. Walger, çadırları kuraraken yanlışlıkla, çadır kazığıyla elini kesmişti. Gloria hemen onunla ilgilenerek, çantasından sargı bezi çıkardığında Walger’ın kanı toprağa düştü. Toprak kanı, günlerce susuz kalmış çorak bir toprak gibi emdiğini fark etti.

“Nickoy!” dedi sert bir sesle, Ozana dönüp.

Ozan kaşlarını çatarak geldiğinde, Walger’ın elini gördü. Kaşları daha da çatıldı. “ Astgarların, kan büyüsüyle uğraştıklarını biliyoruz.” diye fısıldadı. “Tetikte olalım.”

“Ben zaten tetikteyim.” dedi Greece homurdanarak bu iş hiç hoşuna gitmemişti.

Çadırları kurduklarında, güneş batmıştı. Scart, ateşi yaktığında Torano hemen onun başına geçti. Greece’in isteği üzerine çadırları birbirlerine yakın kurmuşlardı. Herkes işini bitirip yemeğin hazırlanacağı sırada Greece hafif ıslık sesine benzer bir şey duydu.

Arabanın tepesinde ortalığı gözlerken, karanlığın içerisinden bir yaratık hızla kamp alanına doğru sıçradı, hedefi Walger’dı. Greece gerilip hızlı bir darbeyle yaratığın yolunu kesti, ufak bir köpeğe benzeyen bu yaratık, Greece’in yumruğunu yiyince bir köşeye savruldu.

Bunu gören diğerleri ayağa kalktılar, ancak karanlığın yaratıkları birden bire çoğalarak, hızlı hareketlerle saldırıya geçtiler. Nickoy, kahverengi pelerinini sıyırıp Falcon’unkine benzer uzun hançerlerinden birini Walger’a saldıranlardan birine savurdu. Hançer yaratığın boynuna saplanıp yere düştüğünde, Scart kılıcıyla gelen bir tanesini ikiye böldü.

“Çok fazlalar!” diye kükredi. Scart öfkeyle.

Torano güçlükle ayağa kalktı, sağını ve solunu Maithun ile Helm koruyordu, onlar da üzerlerine gelen yaratıkları öldürüyorlardı. Bu yaratıklar güçlü değillerdi ancak sayıları oldukça fazlaydı ve çoğunluğu kanın kokusunu aldıkları Walger’a saldırıyordu. Walger, hançerini çekmiş ona saldıranları öldürürken Scart Corpean’da yanındaydı. Daha gerilerinde Ovidia ile Gloria, kendilerine gelen tek tük Yaratıkları öldürmeye çalışıyorlardı. Sendar’ın Son Hanımı silah olarak, iğnesini kullanıyordu, Ovidia ise çok da hakim olmadığı Kaplan sitili tekmelerini.
Yine de zor durumda olan Greece’di, zira ilk dalga ona çarpıyor ondan arta kalanlar, geridekilere ilerliyordu. Ovanın Kırbacıyla, birçok yaratığın tepesine binen Ölülerin Bekçisi, aynı anda bazen üç bazen dört tane yaratığı öldürebiliyor, bir kısmını da uzaklaştırabiliyordu.

Torano alnında biriken ter damlacıklarıyla konsantre olmaktaydı. Parmak uçlarında ufak şişmşekler çıkıyordu, vücudu ise titremekteydi. Yine de son bir gayretle kaşlarını çattı ve kükredi.

“Şimşek Zinciri.”

Ellerinden çıkan şimşekler, önce etrafındaki yaratıkların sıra sıra içinden geçerek onları parçalayarak ilerledi. Önce Walger’ın ardından Greece’in etrafındakileri temizledikten sonra çıktıkları deliğe doğr ilerleyip orada patladı.

Patlamanın gürültüsüyle, Kanyonun bir kısmı titrerken, Torano bayılarak olduğu yere devrildi. Greece küfrederek tozun tumanın içerisinde etrafa bakmaya çalıştı. Bir süre sonra Tozun içerisinden bir siluetin onlara doğru ilerlediğini fark etti.

“Endimiyon’un kanı. Uzun zaman olmuştu.” diye fısıldadı süliet içindeki bir ses, ilerledikçe silüeti belirginleşiyordu, “İlk başta basit canlılar sanmıştım sizi, meğersem azıcık da olsa gücünüz varmış.”

Silüet sisler dağılıp ortaya çıktığında, Uzun beyaz saçları sırtına kadar inen, bir zamanlar yakışıklı ama artık bembeyaz suratıyla çökmüş bir adam gördüler. Adam uzun boyluydu, siyah bir zırh giyiyordu, sırtında yarısı kesilmiş kanatlar ilk göze çarpan şeydi. Siyah zırhının yanında, altın bir zincirle omzundan bağlı kalın bir kitap taşıyordu. O kitabın altında ise bele takılmak için oldukça büyük olan kocaman bir kılıç asılıydı, diğer tarafında ise bir hançer sallanıyordu.
Ancak asıl korkutucu olan geniş omuzlarına ikisi sağ ikisi sol olmak üzere taktığı dört kuru kafaydı. Kuru kafaların çeneleri olmadan zırha gömülmüşlerdi. Boş göz çukurlarından onları izliyor gibiydiler ancak onları asıl izleyen adamın yüzüne düşen beyaz saçları arasında parlayan bir çift kırmızı gözdü sadece.

“Choros Aşkına,” dedi Scart korkuyla gerileyerek.

“Choros mu? O seni kurtaramaz, sizi kimse kurtaramaz.” dedi yaratık ardından sağ taraftaki kuru kafaya doğru döndü. “Değil mi kardeşim?”

Greece, yumruklarını sıkarak öfkeli bir yüzle adama doğru ilerledi. “Kimsin sen? Tanıt kendini.”
Yaratık hızlı bir hareketle yumruğunu Greece’e doğru geçirdi. O kadar hızlı hareket etmişti ki, Greece yumruğu ancak son anda fark edebilmişti. Bulunduğu yerden adeta toz olup uçmuş Greece’İn önünde belirmişti. Greece darbeyi yedikten sonra kayalıklara doğru savrulurken. Herkes şaşkınlık içerisindeydi.

“Yokedicilerin kirlettiği kanla benim işim olmaz.” dedi Yaratık, etrafında karanlık bir aura belirmişti. “Ama Endimiyon’unun kanı çok başka bir şey, saf büyüyle kirletilmemiş. Katıksız bir Ousaq kanı. İçmeyeli o kadar uzun zaman oldu ki.”

Greece kayalıkların arasından kalktığında, Yaratık onu umursamadan ilerlemeye başladı. Scart, nerdeyse bir titremeyle geriye doğru çekildiğinde, Nickoy yaratığın karşısına dikildi, elinde beliren kısa bir sopa birden uzayarak uzun bir sopaya dönüştü.

Nerdeyse iki metre boyundaki sopa som altın gibiydi ve parlıyordu ve etrafına hafif bir ışık saçmaktaydı. Yaratık bir an duraksadı, tiksintiyle gözlerini silahtan uzak tuttu.

“Slembrio.” dedi tiksintiyle,

“ Buradan sadece geçiyoruz, Karanlığın Evladı.” dedi Nickoy, sert bir sesle, “Kuzeyde senin soyunun pek çoklarını öldürdüm ama burada senle savaşmak istemiyorum. Bırak kanyondan geçelim.”

Yaratık, ani bir hırlamayla sertçe sopayı tuttu. Sopayı tutan ellerinden duman yükselirken Ozan’a doğru eğildi, “ Güçsüz bir adamdan boş sözler.” diye fısıldadıktan sonra, diğer eli bulanıklaşarak hançere doğru gitti.

Nickoy şaşkınlıkla gözlerini açarken hançer, Nickoy’un kalbinin orada durdu. Yaratık kaşlarını çattı, birden bire olduğu yerde kalmıştı ve hareket edemiyordu. Manasızca Nickoy’a bir an baktıktan sonra, gözleri etrafı taramaya başlarken birden etrafta yeşil bir aura belirdi.

İri bir adam Nickoy ile Yaratık arasında belirerek, hareket edemeyen Yaratığın kafasından tuttuğu gibi onu yere çiviledi. Bunu yeşil bir aura kullanarak öyle bir şekilde yapmıştı ki, yaratığın kafası ve üst göğüs zırhının bir kısmı toprağın altında kalmıştı.

“Güçlü bir adam mı arıyordun?” dedi Are, toz dumanın arasında kalkarken göğsündeki kolyelerden birini kopardı, küçük kolye birden kocaman çift ağızlı bir baltaya dönüştü. Havada beliren baltayı tek eliyle tutan Are, yeşil aura ile yerden kalkmaya çalışan yaratığın kafasına baltayı geçirdi. Balta büyük bir çıtırtıyla adamın kafasını ezdikten sonra Are kanlar akan baltasını kaldırdı ve parçalanmış yaratığın kafatasına bakarak “Buldun işte.”

Herkes şaşkınlıkla ortalarında beliren Are’ye bakarken. Toprağın altından, sarmaşıklarla Elwing yükseldi. Ormanın Hanımı, koyu mavi gözleriyle etraftakileri süzdü. “Aradığımız bunlar mı Bozkırın Güneşi?” sesi baharın ılık meltemleri gibiydi, narin ve yumuşak.

“Bunlar.” dedi Are, Nickoy’un yakasını tutup kendine çekerken. “ Bu sefer elimden hangi numara ile kaçacaksın bakalım.”

“Bırak onu!” diye kükredi Greece, ayağa kalkmış Are ile Nickoy’a doğru yürüyordu. “İşin benimle!”

Elwing elini şöyle bir hareket ettirdiğinde Greece’in ayağı havada dondu kaldı. Birden bire yerden onun ayağına sarılan ince sarmaşıklar onun bedenini kilitlemişti. Sarmaşıklar büyük bir hızla büyüyüp Greece’in ağzını sardığında “ Bozkırın Efendisinin sözünü kesme.”

Diğerleri de hareket etmeye çalıştığında, kendilerinin de bu sarmaşığa yakalandığını fark ettiler. Hiçbiri kımıldayamıyordu. Ozan hariç hepsi sarmaşıklara sarılmıştı. Ormanın Hanımı, bütün grubu nerdeyse bir hareketiyle etkisiz hale getirmişti.

Are konuşamadan, bir hışırtı belirdi. Walger ışınlanarak sarmaşıktan kurtulmuş, Elwing’in arkasında belirmişti. Elinde bir hançer vardı ve şimşekle parıldamaktaydı. Hançeri tutan elini sıkmıştı ve eli Kurt öğretisi gereği güçle titremekteydi.

“Kurdun Şimşeği.” diye kükreyerek Elwing’e saldırdı. Elwing’in olduğu yer, Walger’ın şimşek gücüyle parçalara ayrıldığında. Are hızla dönerek kükredi.

“ELWİNG!!”

Walger yumruğunu çektiğinde parçaladığının sadece kalın dallı sarmaşıklar olduğunu gördü, boynunda ise uzun ucunda ince bir bıçak olan, bir sopa belirmişti. Ormanın Hanımı, vakur duruşuyla Walger’ın tepesinde yükseliyordu ama gözlerinde bir tedirginlik vardı.

“Sakın bir hareket daha yapayım deme çocuk.”

Walger öfkeyle yutkunarak kafasını salladı, bıçak bu kadar boğazına yakınken ışınlanabileceğini sanmıyordu. Are bir an ona doğru baktı, dudaklarını büktü. “Sendarlı demek.” diye mırıldandıktan sonra Nickoy’a çevirdi bakışlarını.

“Seni öldürmek için çok sebebim var Ozan.” dedi öfkeyle burnundan soluyarak.

“Buna üzülen biri olacak.” dedi Nickoy müzhip bir gülümsemeyle, nedense rahatlamış görünüyordu. “Efendileriniz sizinle konuşma yapıyordu en son gördüğümde, bize direkt saldırmadığına göre tasmalarınızın yularını çekmiş olmalılar.”

Are öfkeyle kıpkırmızı kesildiğinde, derinden gelen bir homurtu duyuldu. Yaratığın cesedi birden fokurdamaya ve genişlemeye başlamıştı. Are Ozanı geriye fırlatarak. Ruh Bıçaklarını yavaş yavaş ayağa dikilmekte olan cesede yollamaya başladı. Ancak ceset buna rağmen büyüdü genişledi ve kocaman oldu.

Ceset biçimlenmeye başladıkta, Elwing’in gözleri büyümeye başladı. Yaratık nerdeyse beş metre boyundaydı dev gibi cüssesi, simsiyah karanlıkla örtülüydü. Dev gibi boynuzları kafasının iki yanından çıkıyor onu oldukça heybetli gösteriyordu. Ağzı bir hiçlik gibiydi, inci gibi beyaz sipsivri dişleri parlıyordu.

“Bu- bu olamaz.” dedi Elwing gerileyerek, “Bu şeyle bir kez daha savaşamam.”

“ O gün dokuz kişi savaşmıştık.” dedi Are öfkeyle “Şimdi ise sadece iki kişiyiz.”

Nickoy yerde gerileyerek zorla ayağa kalktı, şaşkınlık ile hayranlık arasında, kalmıştı. “Bu da ne böyle? Bunun gibisini Kuzeyde bile görmemiştim.”

“Göremezdin çünkü onlar Tanrılar tarafından yok edilmişti. ” dedi Are diğer kolyesini de koparıp elinde kocaman bir çekiç belirirken. “ O Karanlığın meşhum varlığı. Gölgesinde ölüm, karanlığında hiçlik vardır. O yüzden ona Ölümün Gölgesi derler.”

Ölümün Gölgesi, gerinerek, kükredi. Kükreyişi bütün Kanyonda yankılanmıştı.
Are kaslarını esnetti.

“Hükümsüzler öncesi iyi bir antrenman olacak.”



****


“Ben senin gibi bir melunu dinlemem Yokedici” dedi, Ziragil Dağının tepesinde tünemiş olan kocaman buz ejderhası, “ Sadece yüce Kedfith ile konuşurum.”

Choros, bıkkınlıkla elini siyah saçlarının arasından geçirdi. Ahmak Buz Ejderhası laftan anlamıyordu, Kedfith dışında da bir şey söylediği yoktu. Ejderha gerinerek boynunu ona doğru uzattı. Buzdan rüzgarlar, Choros’un saçlarını ve arkasındaki kara pelerini uçurdu. Beyazlar içerisinde kara bir leke gibi görünüyor olmalıydı. Gerçi her zaman öyleydi, doğduğundan beri.

“Sizi o zamanlar uyarmıştım.” dedi Buz Ejderhası, burnundan beyaz buharlar çıkıyordu. “ Arzın dengesinin bozulduğunu, Bekçilerin ortaya çıktığını söylemiştim. Lakin beni dinlemediniz, şimdi ise adınıza savaşmamı istiyorsunuz. Bunu yapmam için bir neden yok. ”

“Kedfith’in işleri var Naugrimm.” dedi Choros sabırsızca, “O yüzden buraya ben geldim. Hükümsüzler geldiğinde ki içlerinden biri burada tutulduğu için gelecekler. Hazırlıklı olmanı istiyorum.”

“Benden bir şey isteyecek konumda değilsin Karanlığın Evladı.” dedi Naugrimm, esneyerek. “ Eğer acıkırsam, belki tadlarına bakmak için inerim.”

“Onlar güçsüz değiller. Güçlerinin bir kısmı Mühürlü olsalar bile.” dedi Choros, öfkeyle bu Ejderhanın umursamazlığı onu çıldırtmak üzereydi. “Elrohir’in yaratıklarıyla onlara pusu kurarsan ancak bir şansın olabilir.”

“Elrohir…” dedi Naugrimm düşünceyle, “ Senin gibi değildi. O, bana saygı duyardı. Buraya bir şey istemek için geldiğinde yemek getirmesi gerektiğini bilirdi.”

Choros’un öfkeyle gözleri parladı, karanlık üzerini bir örtü gibi kapladığında kara kanatları açılıp gökyüzüne uzandı. Başında büyük boynuzlar belirmişti. Gece gibi karaydı, boyu nerdeyse yedi metre uzayarak kocaman olmuştu. Etrafında beliren kara sis dağı kaplamıştı.

Naugrimm, gerilerek ayakları üzerinde durdu, Kocaman boynu gökyüzünden bir yay gibi uzamıştı. On iki metre boyuyla Choros’a tepeden bakıyordu.

“Ölümün Gölgesi” diye hırladı Naugrimm tiksintiyle.

“Buraya yardım dilenmeye değil.” dedi Choros, sesi derinden geliyordu ve kalınlaşmıştı. “ Sana ettiğimiz yardımın karşılığını almaya geldik. O yüzden ben ne dersem yapacaksın Naugrimm!!”

“Karanlığın gerçek bir velihattısın.” dedi Naugrimm, gözleri kısılmıştı. “ Karanlığın Evlatları ölümün gölgesine dönüştüklerinde genelde bilincini kaybederler.”

“Onlarla savaşmışsın.”

“ Onları öldürdüm.” dedi Naugrimm bir an için iyice dikildi. Buz Ejderhası, Ejderhalar arasında en yaşlı ve en tehlikeli olanıydı. Dev gibi cüssesi dağın çoğunu kaplıyor gün ışığı buz mavisi teninden yansıyordu. Bir an tehditkar, bir biçimde gerilerek öylece durdu sonra geriye çekilip eski yerine uzandı. “Ama yok ediciyle savaşacak değilim. Dediklerini yapacağımı Yüce Kedfith’e söyleyebilirsin.”

Choros bir an duraksadıktan sonra, eski normal formuna geri döndü. Bu formu başlangıç formuydu. En Hiandar’a benzer haliyliydi. Haindar kanına, Annesinin kanı. Belki de hayatını kurtaran kan, bu hayatta tek sevdiği kişiydi Annesi. Onun laneti ve hediyesi oydu. O yüzden sevmeyi Muadlig sokaklarında annesinin ölümüyle birlikte bırakmıştı. O günden sonra içinde nefretten başka bir şey bırakmamıştı. Yarı Hiandar Yarı Karanlığın evladı olmak, ona yalnızlığı getirmişti.

Bir an için tüylerini diken diken eden bir şey hissetti, soğuktan değildi bu o soğuktan etkilenmezdi. Yıllar önce, unuttuğu bir dürtü harekete geçmişti. Karanlığın içinde bir kıpırtı, eski güçlerin harekete geçtiğini söylüyordu ona. Kendi gizli silahını belli ki biri uyandırmıştı.
Gülümsedi, Hükümsüzler bile o yaratığın karşısında dayanamazdı. O silahı özellikle Legistas’ı öldürmek için tasarlamıştı. Çünkü o yaratık, diğerleri gibi Karanlığın Evlatlarının basit döllerinden biri değildi. O, Myrcid ile Arturonun elinden kurtardığı, Gruabba’nın dokunduğu, gerçek bir karanlığın evladıydı.

Yıllar önce, Kufdir Dağından kurtarabildiklerini, Astgardaki geniş kanyonun içlerine saklamıştı. İlkdoğanı Cho, oraya düzenlemiş oldukça işe yarar hale getirmişti getirmesine ama Endimiyon’un üçüzleri tarafından aptalca bir şekilde öldürülmüştü. O günden sonra kendisi ara ara gidip baksa da orasını gerektiğinde kullanılmak üzere sakladığı terk edilmiş bir alana dönüşmüştü.

Yine de orada güçler uyanıyorsa gidip bakması gerekmekteydi. Oradaki yaratık Hükümsüzleri yenebilecek güce sahip olabilirdi, ama yine de işini şansa bırakmamalıydı. Naugrimm’e şöyle bir göz attıktan sonra ışınlanmak için büyü fısıldadığında, Shark Snaga’dan büyüsel bir mesaj geldiğini fark etti.

“ Kedfith seni çağırıyor. Acil. Toplantı başlayacak.”

Choros sıkıntıyla dudak büktü, Kavcirth Kanyonunu anlaşılan daha sonra kontrol etmesi gerekecekti.


****


Şaman Han, Girofil ve Robben, kanyonun içerlerine doğru koşuyorlardı. Dev bir kükreyiş ve savaş sesleri ileriden gelirken. Girofil ile Robben şaşkınlık içerisinde silahlarını çıkarmış ilerlerken, Şaman Han’ın içindeki Mor Ruh öfkeyle küfrediyordu.

“ Bu Aikroth’dan da beyinsiz.” dedi bir küfür daha savurarak. Sakinleşmeye çalıştı “ Kontrolü bana bırak Han.”

“Dikkat çeker Mor Ruh.” dedi Şaman Han gönülsüzdü, beden değiştirme işi hoşuna gitmiyordu.
“Karşılaştığınız şey, Karanlığın Yaratıklarının en güçlülerinden Han!” dedi öfkeyle, “ Ben yardım etmezsem hepinizi öldürecek! Mesele dikkat çekmeyi oldukça geçti.”

Han tam konuşacaktı ki, Are’nin savrularak önlerine düştüğünü gördüler, İri yarı barbarın yüzü kanlar içindeydi. Dirseklerinin üzerinde öfkeyle doğrulduğunda, mavi gözleriyle onlara baktı. Yüzü karşılaştığı güç yüzünden şok içindeydi.

“Kaçın!” diye bildi sadece. O sırada ileride Elwing’in çığlığı duyuldu, Are hızla kalkarak, Ölümün Gölgesinin olduğu yere doğru yeşil aurası ile fırladı. Şiddetli bir darbeyle baltasını Ölümün Gölgesinin bacağına geçirdiğinde, Yaratık öfkeyle elinde tuttuğu Elwing’i bir kenara fırlattı.
“Hala ölmedin demek!” diye kükredi Ölümün Gölgesi, Are’nin baltasından kurtulduktan sonra, Kara kırbacını kaldırdı. Kırbacını öyle hızlı savurdu ki, Are son anda havada sıçrayarak, saldırıyı anca savuşturdu. Öte yandan, Kapşonlu bir adam aradıkları grubu bir araya toplamaya çalışıyordu. Şaman Han grubun içerisinde zamanında onlara yardım eden Ozan Nickoy Waldemer’i fark etti.

Bu noktadan sonra zihninin geriye doğru itildiğini hissetti Şaman Han, Bu sefer Mor Ruh bedenini ele geçirmek için ondan izin almamıştı. Ani bir darbeyle bedeninin kontrolünü bırakmıştı. Bu sırada kendi bedeninin Dev gibi Yaratığın üzerine koşarken ellerini birleştirdiğini fark etti. Ve kendi ses tonundan bağımsız konuşmaya başladı.

“Geri çekilin!” dedi sert bir sesle, Antonio De Le Vaq. Sesi o kadar kesin ve sert çıkmıştı ki, Are dahil herkes bir duraksadı. Birleştirdiği ellerden Mor Ruh Aurası çıkmaya başladığında, Are şaşkınlıktan elindeki baltasını düşürdü. Ölümün Gölgesi duraksayarak, kırbacını kaldırdı.
Ellerini birleştirip, kollarını kaldırıp sıçradı Antonio De Le Vaq, ellerinden yükselen Mor Ruh enerjisi, etrafı mor bir ışıkla donattı. Birden Ölümün gölgesinin etrafında, Mor Auradan oluşan dört sütun belirdi, sütünların arasında da yaratığı hapseden Mor bir bariyer oluştu. Ölümün Gölgesi Öfkeyle bariyere vurduğunda, Bariyer titrese de olduğu yerde sabit kaldı. Kısa bir an bariyere bakan Antonio De Le Vaq Are’ye doğru döndü. O ise şaşkınlıkla oluşan bariyere bakıyordu.

“Çabuk! Diğerlerini alıp mümkün olduğu kadar geriye götür. Bu bariyer onu çok tutmaz.” dedi Antonio De Le Vaq sert bir sesle, “ Şuradaki Büyücü ile topallayan kapşonluyu da ağır yaralamışşsın, Ruhlarının kırılmasını da engellede ölmesinler. Gerisini ben hallederim.”

“Şaman Han?” dedi Are şaşkınlıkla, “ Sen ne diyorsu-“

“Yüzüme öküz gibi bakma Aikroth!” dedi Antonio De Le Vaq, bir an ismi karıştırdığını fark edip duraksadı. “Are! Çabuk dediğimi yap!”

Are şaşkınlıktan sıyrıldıktan sonra hızlı bir adımla De Le Vaq’ın burnunda bitti, “Sen de kimsin? Han’ın vücudunu nasıl ele geçirdin Mor Ruh!”

O sırada ağır bir darbe sesiyle, bariyerin çatlaması duyuldu. Ölümün Gölgesinin kükremesi, etrafta yankılanıyordu, Ölümün Gölgesi homurtuyla konuşuyor, her darbe vurduğunda Bariyerin çatlakları artıyordu.

“Ben senin burada bugün hayatını kurtaracak adamım.” dedi Antonio De Le Vaq, bilmiş bir şekilde sırıtarak, Ölümün Gölgesine doğru döndü. Are kaşlarını çattığında, Ölümün Gölgesi öfkeyle bariyerlerinden kurtuldu. Dev gibi cüssesiyle onların üzerine atılırken, elini kaldırdı. “ Değil mi Trem?”

Ölümün Gölgesi bu ismi duyunca duraksadı, bir iki adım geriye çekildi. “Senn!!” diye kükredi “ Kimsin sen? Bu adı nerden biliyorsun?”

Antonio De Le Vaq, gülümsedi. “Bu adı çünkü sana ben vermiştim? Sen pençeleri çıkmamış küçük bir kediyken sen, köle ağılında satıldığınız günlerden sonra, Muadlig’te. Başka bir çağda başka bir zamanda…”

“De Le Vaq.” Dedi Ölümün Gölgesi derin bir sesle, “Artık sana bağlı değilim.”

“Değilsin!” dedi Antonio De Le Vaq, gözlerinde mor bir parıltıyla bu sırada bu ilginç konuşmayı herkes şaşkınlıkla dinlemekteydi, Are bile sesini çıkarmıyordu. “ Gurabba aklınızı çeldiğinde, gitmenize izin verdim. Bu kısmen babanızın da suçuydu, yoksa sizi serbest bırakmak istediğim en son şeydi.”

Ölümün Gölgesi, öfkeyle gerindi. “Hangi cehennemden geri geldin bilmiyorum De Le Vaq ama ben artık Trem değilim. Ben Karanlığın Evlatlarının Bilgesi, Kan Taşıyıcısı Chvodgrum’um ve sizi burada yok edeceğim.”

De Le Vaq kollarını açıp ona doğru ilerledi. “Yok et öyleyse Trem buna hakkın var! Ben sizi Myrcid öldürdü sanıyordum. Hayatta olduğunu bilseydim, seni bu zalimlik çukurundan kurtarmaz mıydım sanıyorsun?” Derin bir iç çekti ardından devam etti. “ Ama daha sıkı araştırmalıydım, yeğenin olan küçük piçi daha iyi sorgulamalıydım. Oluruna bırakmamalıydım.
Muadlig’te kar yığınında benim yokluğumda saldırıya uğradığınızda yaptığım gibi yanınıza gelip, sizi o tuzağa saranların iplerini kökünden koparmalıydım. Gurabba size saldırdığında yaptığım gibi kendimi ortaya atmalıydım. Yapmadım, Yapamadım içinizdeki bu karanlığı bastıramadım. Keşke yapsaydım. Keşke Otoboroshi’yi dinlemeyip, sizin Kufdir Dağına gitmenize izin vermeseydim.”

“Otoboroshi mi?” dedi Are onun da gözleri şaşkınlıkla büyümüştü.

De Le Vaq kısa bir bakış attıktan sonra onu elini kaldırarak susturdu, Ölümün Gölgesi duraksamıştı, kırbacı kaldırdığı kolu titriyordu. Antonio De Le Vaq Are’nin susutuğunu görünce tekrar konuşmaya devam etti.

“Bir zamanlar Karanlığın Evladı değildin Trem. Senin bu karanlığın dışında, dingin bir hayatın vardı. Kardeşin Nihaş ile birlikte, zalimlere karşı bir mücadele içerisindeydin. Yaşamın zorluydu ama mutluydun. Bir dükkanın vardı, bir evin, bir ailen. Onları senden aldılar, koparıp buraya hapsettiler seni. Tıpkı Babanın seni bir adaya hapsetmesi gibi.

Sen sadece benle özgür kaldın evlat, sizin kilidinizi açan anahtar hep benim elimdeydi. Çünkü ben size güvendim, ben size inandım. Size alan sağladım. Gözlerinde ateş olan bir çift çaresiz çocuktunuz, benim elimde erkek oldunuz. Şimdi, bu karanlık kanyona hapsolmuş kurbanlarını bekleyen bir yaratığa dönüşmüşsün. Bir Hayvan gibi hapsetmişler! Benliğini yok etmişler senin! Seni bir silaha çevirmişler! Ama artık bitti!”

Ölümün Gölgesi, titreyerek elini indirdiğinde Antonio De Le Vaq, kollarını açmayı bırakıp elini uzattı. Ölümün Gölgesinin karanlığı küçülmüştü. Kızıl gözlerinde bir özlem ile Şaman Han’a yani De Le Vaq’a bakıyordu.

“Sana yine elimi uzatıyorum Trem.” dedi De Le Vaq kendinden emin bir şekilde, “ Seni o kafesten çıkardığım gibi bu kafeten de çıkarabilirim bunu biliyorsun. Yeter ki kendin ol! Bir zamanlar kim olduğunu hatırla. Benim baktığım genç adam ol Trem. Ben şu an sana baktığımda gördüğüm şey melun bir Karanlığın Evladı değil. Benim gördüğüm Hayvanlarla konuşan güler yüzlü sarışın bir genç adam. O adam ol Trem, o adam ol ki kardeşinin olamadığı şeyi sen başarabilesin.”

Ölümün Gölgesi titreşerek, yok olup, o ilk başta göründüğü zırhlı haline dönüştü, Sırtındaki yarı kesilmiş kanatları yok olmuştu, saçlarının beyazlığı yerini mat bir sarılığa bırakmıştı. Diz çökmüş bir halde De Le Vaq’ın karşısındayken elini uzattı. De Le Vaq ona uzatılan eli sertçe tutup kaldırdığında diğerlerinin hepsi şaşkınlıkla onlara baktılar.

“Patron.” dedi Trem, kızıllığı sönmüş olan gözlerinde mutluluk vardı. “ İyi ki geldin.”

De Le Vaq, ona göz kırptıktan sonra etrafına baktı. Herkes kafalarında soru işaretiyle onlara bakmaktaydı “ Dinleyecek çok hikaye, anlatılacak çok şey var, ama ben kısaca kendimi tanıtayım. Ben Han’ın kendi isteğiyle bedenini kullanan binlerce yıl önce ölmüş olan bir ruhum. Ruh Adam olmasam da iyi derece de bir Mor Ruh kullanıcısıyım. Adım Antonio De Le Vaq, sizin Tanrı dediğiniz, aslında Hiandar ırkındanım ve ne yazık ki bu çağı başlatan adam benim.”

Are bir soru soracakken yine elini kaldırdı. “ Sorular daha sonra, şimdi büyücüyü bana getirin. Are sen de şu kapşonluyu iyileştir. Robben, diğer genç çocukları sen topla. Girofil, barınma işlerini hallet. Elwing, iyiysen grubu dolaşıp yaralıları iyileştirmeye başla. Trem, kanyon giriş ve çıkışlarına yaratıklarını yolla güvende ve rahat olmak istiyorum.”

Elwing, hafif yaralarla kalktı yüzünde öfke vardı. “ Sen kim oluyorsun da önce Ölümün Gölgesini ikna ediyor sonra da bize emir veriyorsun?”

“Senin Tanrın kim?” dedi aniden Antonio De Le Vaq, gözleri ona doğru taşınmak için hazırlık yapılan büyücüdeydi Elwing’e bile bakmamıştı. Diğerleri hatta Are bile onun dediklerini yapmaya başlamıştı.

“Nenyal ama bunun ne –“

“ Bunun alakası şu küçük hanım.” dedi Antonio De Le Vaq, Şaman Han’ın gözlerinden Elwing'e sertçe bakarak. “Ben Nenyal’in Orman Halkları tarafından yetiştirilmiş Yabani olduğu günlerden tanırım. Saçları kumraldır, gözleri koyu bir yeşil. Büyük siyah beyaz bir puması vardır. Bir şeyi kabul edince başını hafif yana eğer, merhametlidir ama çelik gibi de serttir.”

Bir an duraksayıp iç çekti, “Hatırlıyorum da İyi bir kızdı. Hevesli, idealleri olan ama zaafı da vardı. Kendinden güçlü birinin kanatları altında durmak isterdi hep, güvenli alanının dışında kalmak istemezdi. Bakıyorum da sen de öylesin. Sana baştan söyleyeyim Küçük Hanım, burada olanları tam olarak bildiğim söylenemez ancak bildiğim tek bir şey varsa sizin Tanrı dedikleriniz hepsi benim gözümde bir yaramazlık yapan bir grup çocuktan farksız.”

Bunu dedikten sonra, yavaş yavaş Elwing’e doğru yürüdü. “Küçük yaramazlıklar affedilebilir, tolere edilebilir veyahut kısa bir azarlamayla geçiştirilebilir ama onların yaptığı şey hiç de küçük bir yaramazlık değildi.” Ardından duraksadı nerdeyse Elwing ile burun burunaydı şimdi, gözlerinde mor bir aura belirmişti. “ Hatırlıyorsun onların ne denli büyük bir yaramazlık yaptığını. Derinlerde bir yerde acı çeken vicdanın seni rahatsız ediyor, bazen çığlıklar duyuyorsun rüyalarında, Bütün bunları sizi ortak etmeleri ne kötü değil mi?”

Elwing’in gözleri doldu, alt dudağı titremeye başladı. Şaman Han’ın gözlerinin gerisindeki mor ışıltı onun içini nerdeyse okuyor gibiydi.

“Yeter!” dedi Are, Greece ile birlikte Torano’yu taşıyan ekip ile birlikte yanlarına gelmişti.
“Elwing, bu konularda az şey biliyor üzerine gitme.”

De Le Vaq, yarım bir sırıtışla Elwing’i rahat bırakıp, Torano ile Greece’e doğru yöneldi. Alernan Torano yerde boyluboyunca uzanıyordu. Beyaz saçları dağılmış avurtları içine çökmüştü nerdeyse ölmek üzere görünüyordu.

“Kanında İridium var.” dedi ciddi bir sesle olduğu yerde dizlerinin üzerine çöküp Torano’yu incelerken. “Bu işimizi kolaylaştırır.”

Bunu dedikten sonra ellerini birleştirip, mor bir aura ile kapladı ve elleriyle vücudunu taramaya başladı. Elleri Torano’nun başından ayağına kadar büyün vücudunda geziyor, Mor Ruh Aurası özellikle Torano’nun karnında beliriyor yeşil aura kalıntılarını temizliyordu.

“Bu tekniği en son Venessa yaparken görmüştüm.” dedi Are, bir an Greece ile birbirine baktılar. Ölülerin Bekçisi taş gibi sert ve sessizdi. Karşılarındaki bu adam basit bir bozkır Şamanı gibi gözüküyordu ama içindeki ruh bambaşkaydı.

“Venessa, demek. Konuşacak şeylerimiz artıyor, Atalık Savaşcısı.” dedi gülümseyerek De Le Vaq ardından Greece’e doğru döndü. “Sen de Ruh Disipliniyle eğitilmişsin ama gücün açığa çıkmamış, daha doğrultusu çıkartılması için yol açılmamış. O yüzden Are’nin darbesi seni bu büyücü kadar çok etkilememiş. Senin de kanında İridium var. Bunun da etkisi var elbet.”

“Beyaz Ruh değil mi?” dedi Are bir an Greece’e doğru bakıp De Le Vaq’a dönerken.

“Öyle, katı disiplinler Beyaz Ruha yönlendirir.” dedi De Le Vaq, ardından Greece’e tekrar baktı.
“Bu uzun sürecek, idare edebilirsen seni daha sonra iyileştireyim.”

Greece kafasını salladı, arkasını dönüp giderken. Are hızla yanına geldi. Bozkırın Efendisi, sert ve öfkeli görünüyordu ama yüzünde bir şaşkınlık vardı. “Simarios’u öldürdün.” dedi sadece.

Greece duraksayıp dev gibi barbara doğru döndü. “Hak etmişti. Bütün bunları başlatan kıvılcımı tetikleyen oydu. Bu da yetmezmiş gibi bana tekrar saldırdı. O yüzden öldürdüm.”
“Simarios benim kardeşimdi.”

“Kedfith’de benim Babamdı.” dedi Greece, sert bir ifadeyle “Yaşadığımız onca şeyden sonra hala onları baban gibi hissediyor musun? Ben hissetmiyorum.”

Are bu sözleri duyunca duraksadı, kafası düşüncelerle doluyken. Greece kamp kurulmakta olan alana yürümeye devam etti. Are bir an bakışlarını Ölülerin Bekçisine çevirdi ardından geride Büyücüyü iyileştirmekte olan Şaman Han’a ya da Antono De Le Vaq’a doğru baktı.
Ardından o da Greece’in peşinden gitti.



****


“Ne oluyor Nickoy?” dedi Ovidia, sessiz bir biçimde taşlığın etrafında Helm, Walger ve Maithun ile oturuyordu. “Ne yaşadık biz şimdi?”

Nickoy ile Robben çocukların karşısında yan yana ayakta duruyorlardı. Robben’in uzun saçı arkadan bağlanmıştı ve yeşil gözlerinde bir buğu vardı. Nickoy ise heyecanlı bir şekilde arada bir arkadaki Şaman Han’a doğru bakıyor sonra gözlerini diğerleirnde gezdiriyordu. Ovidia’nın sorusunu duyunca mavi gözlerinde müşfik bir ifade belirdi.

“İnan Ovidia ben de anlamıyorum.” dedi sakinleştirici ses tonuyla “Ama iyi bir şeyler olduğu kesin, yanımdaki arkadaş eski dostlarımdandır. İzin vereyim de kendisini tanıtsın.”

Robben gülümseyerek yutkundu, gözlerinden yaş süzülüyordu. “Ne kadar büyümüşsün ona o kadar çok benziyorsun ki Walger.”

Walger bu sözü duyduktan sonra şaşkınlıkla ayağa kalktı, Robben onun ayağa kalktığını görünce koşup ona sarıldı. Walger şaşırarak duraksadığında, Robben’İn adına Nickoy konuştu.

“O senin amcan Walger.” dedi gülümseyerek. “Baban Robin’in en küçük kardeşi Robben Harwart.”

Walger şaşkınlıkla ona sarılan adama bakarken, Robben ağlıyordu. “Abimin vasiyeti, senin kim olduğunu asla bilmemendi. Keven seni Prolin’den alıp getirdiğinde. Robert ile seni hep uzaktan izledik. Sonra ben görev için Korian’a gittiğimde orada esir düştüm. Beni esaretten çıkaran Are oldu, Sendar’ın yıkımını bile o söyledi bana. Üzgünüm seni koru-”

Walger amcası sözünü bitirmeden sarıldı ona, yıllar sonra adını öğrendiği babasının bir kardeşi olduğunu şimdi öğrenmişti. Walger ona sarıldıktan sonra yüzüne baktı, Amcasının yüzünde aradı babasını, kendisi gibi aynı beyaz ten vardı onda da saçları da parlak bir siyahlıktaydı ancak burnu daha kemerli gözleri ise açık yeşildi. Babasının siması yoktu belki amcasında ama onun sıcaklığı vardı.

“Sana bir emanetim vardı.” dedi Robben Walger’In düşüncelerini bölerek, siyah eski bir kından yakut işlemeli bir kılıç çıkardı. Kılıç, kabzası dışında bembeyazdı, ancak orta yerinde büyük bir çatlak göze çarpıyordu. “Bu Cameloth babanın kılıcıydı. Günü gelince sana verilmesini istemişti. Bence günü geldi. Sen büyüye yatkın bir çocuksun. Sadece sana kılıcın yolunu öğretmek kalıyor. Onu da bildiğim kadarıyla ben yapacağım.”

“Bana da öğretin.” dedi Helm ayağa kalkarak ilginin Walger’da olmasına biraz bozulmuştu. “Babam eğitimimi yarım bırakmıştı.”

“Brave Falcon’un oğlusun değil mi?” dedi Robben gülümseyerek, “Baban benim hocamdı, bana yolu o öğretmiştir. Elimden geleni yapacağım.”

Helm bu sözleri duyunca gülümsedi, ardından Robin Harwart’ın kılıcına şöyle bir baktı. “Bu kılıç çatlamış. İşe yarar mı hala?”

Robben bu sözleri üzerine kaşlarını çattı. “ Harabedeki dövüşte, Altın Kılıcı yok ederken çatlamış bu kılıç. Keven bize geri getirmişti. Eski gücünde değil, ancak yine de güçlüdür.” Bir duraksayıp elindeki kılıcı kaldırdı. “ Bu kılıcı abilerimle birlikte yapmıştık, Sendar’da kan bağıyla yapılan kılıçlar güçlü olur derler. Bu kılıcı düzeltip yenileyebilirdik bir zamanlar ama elimizde onların yapısını oluşturan Alaktran tozu kalmadı ne yazık ki.”

O sırada önlerine büyük bir kılıç ile bir hançer düştü. Nickoy ile Robben kılıçları onlara fırlatan adama doğru baktılar. Trem, belinden çözdüğü kılıç kemerlerini onların önüne atmıştı.
“Konuşmanıza şahit oldum.” dedi sessizce. “ Bunlar Sendar kılıçlarıdır. Yaklaşık dört bin yıl önce, öldürdüğüm atalarınızdan almıştım bu silahları.”

“Kimlerden?” dedi Nickoy merakla, bu sırada Robben Camleoth’u Walger’a verip diz çökmüş kılıçları inceliyordu.

Trem omzundaki kırık olmayan üç kafatasını da söküp kılıçların yanına bıraktı. “ Sendar, Sorkhan ve Soldert’ten. Onlarla çetin bir savaş yaşadıydık. Ölümün Gölgesine dönüştüğümde bile savaş iki gün sürdü. Soldert’in kılıcı kırıldı. Güçlülerdi, ama asıl güçleri takım çalışmasıydı. Birbirlerinin açıklarını çok iyi kapatıyorlardı. Beni oldukça zorladılar.”

“Bu Ligeros.” dedi Robben eski kınındaki hançeri çıkartıp bir kenara koydu ardından büyük olanı da inceledi. “Bu da Touros, dedikleri doğru bunlar atalarımızın kayıp kılıçları.”

“Onlar İsfil, Armo ve Yıkım Oku Squandri’yi kullanıyorlardı diye hatırlıyorum.” dedi Nickoy elini çenesinde gezdirirken.

“Dediğin silahları İlkdoğanımız Endimiyon onlara vermişti.” dedi Robben dev gibi kılıcı zorlukla kaldırdı. “Bunlar ise onların kendi yaptığı kılıçlar. Muazzam güçlüler.”

“Onları kullanabilir miyiz?” dedi Helm hevesle kılıca doğru uzanırken.

Robben gülümseyerek koca kılıcı zorlukla yere sapladı. “ Bunlar sahibine uygun yapılmıştır. İsfil ve Armo gibi değiller. Ancak” dedi duraksayarak Trem’e baktı. “Burada bir demirhane var mı?”
Trem bir an duraksadı. “İç kısımda eski bir atölye vardı. Ancak bin yıllardır kullanılmıyor.”

“Düşündüğüm şeyi mi yapacaksın?” dedi Nickoy gözlerinde bir parıltıyla.

“İçlerindeki Metali ve Alaktran tozunu kullanabiliriz.” dedi Robben gülümseyerek, “Birileri bu genç nesile kılıç dövmeyi öğretmeli.”

Walger elindeki önce yerdeki kılıçlara ardından Cameloth’a baktı. “Bunlar atalarımızın kılıçları, onları yok mu edeceksin.”

“Hayır.” dedi Robben elini Walger’ın omzuna koyarak, hem ona hem de Helm’e baktı. “ Onları yeniden sizin için şekillendireceğim hatta bunları birlikte yapacağız. Elindeki Cameloth ile birlikte Endimiyon’un üç oğlunun soyundan yapılmış yeni kılıçlarla Batının kalkanı siz olacaksınız. Sizin gücünüzle sizin iradenizle yapılan bu kılıçlar gücünüzü en iyi şekilde yansıtacak.”

Walger bir an elindeki kılıca baktı. Bu kılıcı babası yapmıştı, şimdi ise kendi kılıcını yapma zamanıydı. Nickoy Waldemer, kendi kılıcını kendi yapanların Kılıç Ustası olmadaki en önemli dönemeçlerden biri olduğunu söylemişti. Bir an Helm ile göz göze geldi dostunun kara gözlerinde gülümseme vardı.



****


Girofil ile Scart çadır iplerini geriyorlardı. On iki çadır kurmuşlardı bile, sessizce çalışıyorlar, olanları çok da düşünmemeye çalışıyorlardı. İşlerini bitirdiklerinde, Greece’in onlara doğru geldiğini gördüler. Ölülerin Bekçisi sessizdi, Scart bunun korkunç bir sessizlik olduğunu öğrenmişti.

“Bitti mi?” dedi gelir gelmez etrafa bakarak.

“Sadece ikimize kıyasla hemen bitti. Tabi bir de arada Torano’yu da taşıdık. Gloria Hanım ise yemek yapmakla meşgul.” dedi Scart Corpean bezgin bir sesle, “Ne oluyor Greece? Burada ne yapıyoruz şimdi?”

Bu soruya Greece yerine Çadır kazığını düzelten Girofil cevap verdi. Gece Elfi’nin sarışın saçları dağılmış ve uzamıştı ve çelimsiz görünüyordu. “ Tuhaf bir grup ortak amaçlar için birleşmiş gibi görünüyor. Sizle ilk karşılaştığımda Greece bir sirk grubu gibiyiz demişti. Benim gördüğüm ise çeşitli yeteneklerle çevrili bir grup, Robben’in yanındaki genç nesilleri yetiştirmek için.”

“Silah olarak mı?” dedi Greece öfkeyle

“Kurtarıcı olarak.” dedi Girofil, “Tanrıların kendilerinden önceki son kumarı, Walger’dan ikinci bir Silvan yaratmak niyetindeler ama anlaşılan bu böyle olmayacak.”

“Öyle diyorsun.” dedi Greece inanmamış gibi görünüyordu.

“Are tanrılara güvenmiyor, Aikroth’a nasıl davrandığını gördüm.” dedi Girofil, sessizce, “ Elwing’in olan iradesini de Şaman Han’ın içindeki adam paramparça etti. Ki bu bahsettiğim iki ilk doğan. Onun dışında Torano tanrısını kaybetti, Areler bunun farkında değiller ama gökyüzündeki mavi el takımyıldızının silindiğini gördüm. Kim ölen bir Tanrıya inanır. Sana gelince Greece, O Ozan seni bile etkilemişken, o çocukların etkilenmeme şansının olduğunu mu düşünüyorsun? Ki Robben’de abisi Robin’in düşüncelerine sahipken. Bütün bunların üzerine Torano’yu iyileştiren Han’ın içindeki adam. Nickoy’un size söylediklerinin dile gelmişi adeta. O yüzden o çocuklar siah olmayacaklar, hayatta kalanlar bence onlar olacak.”

“Ya sen ne düşünüyorsun bu Tanrı konularında?” dedi Scart düşünceyle ona bakarken.

“Senin düşündüğünü düşünüyorum. Hükümsüzler senin oğlunu benim de babamı elimden
aldı.” dedi Girofil gözlerinde bir ateşle. “Biz Gece Elfleri soyumuzun kanı yere düştüğünde intikamını almadan duraksamayız. Dughia’yi ve yanındakileri senin kadar ben de öldürmek istiyorum. Bunu başaramasam da bu konu da bir katkım olsun istiyorum.”

“Asıl tehlike onlar değil!” dedi Are birden arkalarında belirmişti. “Onlar bizim üzerine atlamamız için yapılan bir tuzak. Dughia, Ared halkını yok etti, Elrohir’i öldürdü yıkım üzerine yıkım yaptı ama bunu intikam uğruna delice bir öfkeyle yaptı. Lakin sizin bilmediğiniz bir adam daha var. Diğer kıtada suya sabuna dokunmadan hain planlarını işleten bir adam… Onun ne kadar gaddar olduğunu tahmin bile edemezsiniz öfkesi ani bir alev gibi değil buz gibi soğuktur. Herkesi kullanır atar, kimseye beslediği bir sevgi, bağlılık ve itaati yoktur. Ustam bana asıl tehlikenin o olduğunu söylemişti.”

“Kim bu adam?” dedi Greece kaşları çatılmıştı.

“O da Justisar’daki Tanrılar gibi bir Tanrı ama kıtasının tek hakimi adı ise – “

“Legistas.” dedi Antonio De Le Vaq, ellerini ovuşturarak yanlarına gelmişti bakışları Girofil ile Scarta dönüktü. “ Büyücünün durumu iyi biraz dinlenmesi gerekecek onu bir çadıra taşıyın.”
Girofil ile Scart Torano’nun yanına doğru giderken, De Le Vaq Greece’e dönmesi için işaret etti. Greece pelerinini sıyırarak döndü, darbeyi aldığı yeri açtı. De Le Vaq’ın ellerinde mor aura belirdiğinde Are kafasındaki soru işaretlerine daha fazla dayanamadı.

“Legistas’ı da mı tanıyorsun?”

Antonio De Le Vaq bu soru karşısında sadece gülümsedi.

Greece ile Are bu gülümseme karşısında iliklerine kadar ürperdiklerini hissettiler.


Devam Edecek
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.
Cevapla

“Sanat Köşesi” sayfasına dön