Ölülerin Bekçisi 3. Kısım Kurdun Savaşı

Müzik, yazı, fotoğraf, resim, sinema, televizyon, opera vb ilgilendiğiniz sanat dalları hakkında yazabileceğiniz yer.
Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2500
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

21. Özel Bölüm: Bastique Darkon - 3. Kısım



10 Bin Yıl Önce

Graeteldal Şehri, Hakimiyet Bölgesi Başketi, Hiandarik Cumhuriyeti

Kaya Zindanları


Bastiqoue Darkon, büyük bir kayaya zincirlenmişti. Başı öne doğru düşmüş, alnından sızan kan yerde küçük bir gölet oluşturmuştu. Vücudunda birçok yer ezilmiş kesilmiş ve yakılmıştı. Başgardiyan Vandour Zacharias ona saatlerce işkence etmişti.

Her şey kabul salonunda başlamış, Hiandar Halkı aniden hizmetlerinde çalıştırdıkları ırklar tarafından yok edilmeye öldürülmeye başlanmıştı. Darkon bu manasız olayı durdurmak için harekete geçse de birden bire etrafı sarılmış, bir kaçını indirebilsede en son Aikroth onu durdurmuş ve bayıltmıştı.

Kendine geldiğinde ise, bir zindandaydı ve Zacharias tarafından işkencesi başlamıştı. Çığlıklar ve haykırışlar eşliğinde Üstad Valerion’a verilen İridium’un nerede olduğu sorulmuştu kendisine sürekli, bu sorunun cevabını bilmiyordu - ki bilse bile söylemezdi. Baş Gardiyan zalim bir işkenceci olsa da o bir Manastır Rahibiydi, bütün bunlara dayanacak şekilde yetiştirilmişti.

Saatler süren işkenceden sonra, Zacharias gitmiş, onu yalnız bırakmıştı. Kaç saat geçmişti üzerinden hatırlamıyordu, bayılmış olmalıydı. Başından akan kan damlasının ritmini dinlerken bütün bunların ne anlama geldiğini düşündü. Derin bir iç çekti, kaburgasındaki batması onu kesik kesik öksürtürken hala yaşadığı felaketi anlamaya çalışıyordu. Diğer Irklara, kendi ırkını katlettirmek nasıl bir zihniyetin ürünüydü.

Bu düşünceler içerisindeyken zindanın kapısı açıldı, içeriye Zacharias ile beraber üç kişi girdi. Kafasını zorlukla kaldırdığında gelenlerin, Legistas Glaroth ve Kedfith olduğunu gördü. Hiandar konseyinin dört liderinden üçü karşısındaydı şimdi.

“Konuşmadı.” dedi Zacharias, kanlar içinde yapışmış saçından tutup, diğerlerine bakmaya zorlayarak, “ Daha da zorlayabilirim isterseniz.”

“V.R’nin saçmalıklarıyla yetişenler, genelde ketum oluyorlar.” dedi Legistas, saçı dağılmış kıyafetlerine çamur bulaşmıştı, her zaman göğsüne taktığı broşu sökülmüş gibi görünüyordu.
“Öldürün gitsin, Numerik Sistemleri öğrendik artık bir işimize yaramaz.”

“Hayır!” dedi Kedfith ile Glaroth aynı anda, Legistas şaşkınlıkla ikisine bakarak;

“V.R ye inan bir adamın yeni sistemde işi yok.” dedi Legistas, “Eski düzenden ne var ne yoksa yok etmeliyiz.”

“O da bizim gibi bir konseyin parçası.” dedi Kedfith, sertçe “ İşin kurallarına göre, yapmak istediğini yaptın, ben de ses çıkarmadım. Ama artık yeter!”

“Yaklaşık, on iki milyon Hiandar öldü Kedfith,” dedi Legistas öfkeyle, “Şimdi sadece bu sayıya bir kişi eklememek için mi isyan ediyorsun?”

On iki milyon Hiandar nerdeyse Hiandar Nüfusunun tamamıydı. Darkon şaşkınlıkla gözlerini açtı, böyle bir şeyin olması olanaksızdı. Niye? Diye düşündü bunu neden yaptılar. Konuşmak için ağzını açtı ama sesi çıkmıyordu. O sırada Kedfith cevap vermeden Glaroth konuştu.

“Ayrıca,” diye ekledi Glaroth “ Bana verilen Tanrılarda sıkıntı oluyor o ölürse. Biriniz yedi diğeriniz altı adam alıyorken ben niye beş adam alayım sadece. Darkon hiçbir işe yaramasa bile düzen kurmamda katkı sağlayacaktır.”

“Senin kıta zaten küçük!” dedi Legistas sakin kalmaya çalışıyor gibiydi. “ Beş köşeli yıldız olarak tasarlandı, merkezde sen ve her bir köşeye yardımcı tanrıların. Açgözlülüğün alemi yok!”

“Ben karşında azarlayabileceğin adamlardan değilim Legistas!” dedi Glaroth sert bir sesle, “Üzerime ne kadar ağırlık yüklersen yükle burayı başına yıkarım. Ondan sonra gidip Ölüm Duvarının Tanrısı olursun.”

Legistas öfkeyle gerildiğinde. Kedfith aralarına girdi. “ V.R konusunda hassasiyetini biliyorum, ama Darkon’da bir Tanrı olacak kendi nizamını sağlayacak.”

“Onun kendine ait bir ırkı bile yok.” dedi Legistas sakinlemek için zindan da volta atıyordu. “Akademide eğitim görmüş olan, tanrı temsilcisi ırkı da yok! Hadi bunları geçtim, o bağnaz memur kafasındaki biri bunu asla kabul etmez!”

Legistas haklıydı, bu tanrı meseleleri, ırklar. Hiçbiri kabul edeceği bir şeyler değildi. Onuruyla ölürdü ama Tanrıcılık oynamazdı. Bir an aklı Valerion’a gitti o da mı Tanrısına sırt çevirmişti, güç için hakimiyet için o da mı atalarının mirasını hiçe saymıştı. Bir an gözleri doldu, yapılan ihanetin ağırlığını tüm şiddettiyle hissetmişti birden. Ömrünü adadığı, bin yıllarca çalışma yaptığı devleti, milleti yok olmuştu.

“Baksanıza ağlıyor.” dedi Zacharias, gülerek “Sonunda korkusu galip geldi herhalde.”

“Onu konuşabilecek hale getir.” diye emretti Kedfith sertçe. Zacharias’ın yüzündeki gülümseme solduktan sonra siyah ceketinin iç cebinden içi berrak bir sıvı dolu küçük bir tüp çıkarıp zorla Darkon’un ağzının içine boşalttı. Darkon içtiği içeceğin sıcaklığı boğazını yakarken kendini daha da iyi hissetti. Görüşü biraz daha netleşmişti, daha rahat nefes almaya başlamıştı. Kendine biraz daha geldiğinde tam karşısında Glaroth’un dikildiğini gördü, dudaklarının yanında kurumuş kan dikkatini çekti. Sert ve öfkeli görünüyordu, azametli zırhında bir çizik bile yoktu.

“Bu yok edici düzenin değişmesi adına, Üstad Valerion hariç tüm konsey üyeleri ve onların ırkları tüm Fozkitilardaki düzeni değiştirecek ilk hamleyi yaptılar.” dedi Glaroth, “ Hiandar halkı yok edildi, bağnazlıkla yönetilen bir halktı, Rahiplerin kirlettiği. Bundan sonra sıra Arkonlar ve Thengularda onları da yok ettiğimizde yeni halklarımızın düzenleri kurulacak biz de onların Tanrısı olacağız. Kalan üç erk üç kıtaya bölünecek. Biz üçümüz kıtalarımızın başında olacağız diğer Konsey üyeleri ise bir altımızda olacak, bu sefer bir ülkeyi değil tüm gezegeni yöneteceğiz. Sen de benim kıtamda olacaksın, Sana Tanrısı olacağın ırk olarak da Drakeleri vereceğim.”

Darkon gülümsedi, ağzındaki kan çenesinden ilerileyip taş zemine düştü. “ Hayır, ben sizin gibi atalarımı unutacak kadar alçalmadım.”

Legistas, asasına sertçe vurarak onu sırt üstü, duvara yapıştırdı. Darkon’un ağzındaki köpüklü kan üç erk liderinin önüne düştü. “Atalarını unutmamışmış, hangi atalardan bahsediyorsun sen. Manastırda beyin yıkayıp çocuklara tecavüz eden ataların mı? Yoksa her yıl binlerce çocuk açlıktan ölürken, onları umursamayıp köpeklerine süt alan ataların mı? V.R denen olmayan tanrıya bile inanmayıp Başrahibinin uğrunda ölüme giden ataların mı? Hangi atalarınmış o?”

“Sana bu gücü veren atalarım.” dedi Darkon zorlukla üzerindeki ağırlıktan dolayı hareket edemiyordu.

“Siz, rahiplerin şu onurluyuz havalarına nasıl hasta oluyorum biliyor musun?” dedi Legistas, üzerindeki ağırlığı arttırarak “ Daha demin birinden nutuk dinledim, şimdi ise diğerinden dinliyoruz. Ben bu gücü atalarımdan almadım, dişimle tırnağımla öfkem ile geldim bugünlere ama siz bana hep tepeden baktınız, hor gördünüz. Ben çöplükten gelerek bugünleri var ettim Darkon! Senin kibrin bana sökmez!”

“Sana konuşmuyorum.” dedi Darkon zorlukla konuşuyordu ama içinde kalan bu sözleri ölmeden önce söylemek zorundaydı. “Sen, seni çöplükten çıkaran adama ihanet etmiş bir adamsın, sen atana çoktan ihanet ettin zaten bu ihanetine niye şaşırayım.”

Legistas öfkeyle kolunu kaldırdığında Kedfith onun kolunu tuttup, Darkon’a doğru baktı. “İnat etme, Darkon. Konseyin kararına uymakla yükümlüsün, ben de yükümlüyüm, o yüzden bu işi yaptım. Halkımı öldürdüm, çünkü kanun böyle emrediyordu. Şimdi ise önünde tamamen yeni bir düzen yaratma fırsatı olacak, açığı olmayan kanunlarla birlikte.”

Kedfith, konseyin kanunlarından bahsediyordu ancak Hiandar devleti yok olmuştu. Ne Konseyin bir hükmü kalmıştı artık, ne de o konseyin kurallarının. Ayrıca Konsey Hiandar halkına hizmet için kurulmuştu onları yok etmek için değil. Kedfith’İn tutunduğu şey basit bir ilizyondu sadece kendini rahatlatacak tek şey buydu belki de.

“Eski sistemler, bizi bugünlere getirdi.” dedi Glaroth, düşüncelerini bölerek, “Bekçilerle Üstad halkası bizi binlerce yıldır bu köhne düzene mahkum etti. Nizam belli ırklara getirilmiş bazılarını dışarıda bırakmıştı. O ırkların hamisi Üstadlar ve onların koruyucuları Bekçiler varken diğer ırkların yoktu. Diğer halklar ve ırklar sahipsizdi. Daha demin Legistas’a hatırlattığın o De Le Vaq denen puşt, Bu halkayı kuran ölmeyen bir şerefsize hizmet ediyordu. Sürekli İridium’u keşfetmemizi geciktiriyor, bizi aynı dinsel ritüeller, aynı savaşlar ve ilerlemez bir şekilde bırakıyordu. Binlerce yıl önce yaşamış, çoktan ölmüş bu ayrılıkçı düşüncenin yaşama hakkı yoktu. Öte yandan Üstad Valerion ve önceki Üstad Rahgou, tamamen ırkçı ve emperyal bir dürtü ile hareket ediyorlardı. Yine de önerdikleri Irk Projesi, bu halka dışındaki Irkları bularak bize bir yeni bir kapı açtı. Artık Ritüellere ve eski ahitlere ihtiyacımız yok. Ben bu yüzden Legistas’ın Tanrı Projesini kabul ettim. Bu şekilde elimizde yeniden şekillenecek Irklar ortaya çıkacak.”

Darkon, inanmazcasına Glaroth’a doğru baktı. Başkomutan, acımasız iktidara düşkün bir adamdı. Diğer ırkların yaşamda hak sahibi olup olmaması onu zerre ilgilendirmiyordu, istediği şey hakimiyetti. O sırada Legistas’ın boğazını temizlediğini fark etti;

“Adamı ikna edeceksiniz yani. Uğraştığımız şeye bak.” diye güldü Legistas kolunu Kedfith’ten kurtarıp Darkonu serbest bıraktı. Darkon Taş duvardan yere doğru hızlıca düşmekten kolundaki zincirler kurtardı. Ancak kolları nerdeyse çıkacak kadar acımıştı, o acıyla inlerken Legistas konuşmaya devam etti. “Bizim halkımız, tamamen bozulmuş, içi boşaltılmış bir kabuktu sadece. Kaç bin yıl, Baş Rahibin “Kara Kral” mafya lideri gibi yönetti ülkeyi V.R dinini kepaze etti. İnandığımdan söylemiyorum, her alanda kokuşmuş bir sistemin yok edilmekten başka bir yoktu.”

Darkon bir şey söylemeden hepsine baktı, söylemedikleri bir şey daha vardı. Bu bahaneleri, anlatmaları kendi çıkarları için ona ihtiyaç duyduklarını gösteriyordu. Yoksa onu da halkı gibi öldürüp bir köşeye atarlardı. Üstad’ın sakladığı İridium’dan başka bir mevzu vardı sanki. Onun sorarcasına baktığını gören Glaroth öne çıktı.

“Bunların yanında sana dürüst de olacağım Darkon. Bana, sürüngen alaşımı için lazımsın. Onun ölçeğini, ve oranını ancak sen sağlayabilirsin.” dedi Glaroth kılıcının hızlı bir hareketiyle zincirleri kırdı attı, Darkon yüz üstü düşecekken. Legistas onu havada tuttu. “ Bunun karşılığı sana ve halkına, Özerk bir Bölge vereceğim, orada istediğin her şeyi onlara öğretmekte serbest olacaksın.”

“İstediği her şeyi derken?” dedi Legistas ters ters.

“İstediği her şeyi.” dedi Glaroth umursamazca “İsterse V.R’yi öğretsin umrumda değil. Benim istediğimi yapsın yeterli. Üstad halkası kırıldı zaten.”

“Bastique.” dedi Kedfith sesinde pişmanlık vardı. “Biz kötü şeyler yaptık, ama sen bunda rol almadın. Hepimiz ölümü hak ediyoruz, ama sen hak etmiyorsun unutma. Her zaman V.R’nin yanlış öğretildiğini savunmadın mı? Dinin siyasileştiğini, para tekelinde döndüğünü söylemedin mi? Elinde bunu değiştirecek bir şey var. Artık V.R sen olabilirsin.”

Darkon, bu adamların neden kendisini öldürmediğini anlamıştı sonunda, başından beri bir tiyatro izlediğinin farkına vardı. Legistas, kötüyü oynuyordu, Kedfith ise iyiyi Glaroth ise vaad vericiydi. Oldukça iyi oynamışlardı oyunlarını, öyle ki Darkon ölmeyi beklerken aklında başka bir ihtimal daha belirmişti.

Ölmek en kolayıydı aslında. Herhangi bir saldırı hareketinde bu üç adam hatta Zacharias onu paramparça ederlerdi. Söyledikleri ve ima ettiklerine göre Üstad Valerion ölmüş olmalıydı. O öldüğüne göre, V.R dini artık yok olmuş demekti ki Legistas bunu silmek için uğraşacaktı. Yine de bunlar da oyundu. Kendisini ikna etmek için oynanan zehirli bir oyun. Buna rağmen V.R ismini kendisinin yeni bir halka öğretecek olması cazibesi büyüleyiciydi. Buna karşı koyması zordu, zira haklı bir yanı vardı kendisi şimdi ölürse gökyüzünden onun adı silinecekti, halkı silinmişti zaten. Yeni bır Irk, yeni bir düzen fikrini aklı almıyordu. Dikkatli olmalıydı, Glaroth’un istediği her neyse, o istediğini aldıktan sonra yok edilme ihtimali vardı. Yine de, her türlü ölüm muhakkaktı. Hiç değilse denemiş, kendi inancını aktarmış olurdu. Hayatında ikinci defa dinini devletinin önüne koyuyordu, ancak bu sefer ön plana koyacağı bir devlet kalmamıştı ortalıkta.

Bir yanı o kadar çok ölmeyi istiyordu ki, acıdan, çaresizlikten ve belirsizlikten kurtulmayı, ancak o inatçı bir adamdı. Bu zaman kadar bir şekilde ölmemiş hayatta kalmıştı, V.R’nin bir bildiği vardı muhakkak, bütün o yapılan şirk karşısında suyun yolunu bulması gibi kendi yolu da çizilmişti belli ki. Mat gözlerinde bir alev belirdi ve karşısındaki üç yeni Baş Tanrıya baktı.

“Pekala, söylediklerinizi yapacağım ancak dediklerinizin yanında bir şartım daha var. ” dedi Darkon yüzünde sızan kanlar kurumaya başlamıştı. “Ben sizin gibi Tanrı olmayacağım.”


Sekiz Bin Beş Yüz Yıl Önce

Kimmeria Kıtası, Merkez Halka

Yıldız Başkent, Dragonaith (Volongrad)



Yıldız Başkentin en yüksek tepesinde, Kimmeriar Tanrıları oturuyordu. Yıldız Şeklinde düzenlenmiş bir masa ve ondan ayrı duran bir taht göze çarpıyordu. Tahtta oturan Glaroth’un elleri tahtının kenarındaki Drake kuru kafalarını kavramıştı. Kırmızı pelerinli cüppesi, üzerini örtüyor tahtın kenarından akan bir kan gibi dağılıyordu. Arkasında, günün son ışıklarında parıldayan, büyük kara bir ejderha yatmaktaydı. Sol yanında, Sarı zırhı aynı ışıkta parıldayan bir heykel gibi duran De Vion vardı. Eski Slembrio Şövalyesi, bir eli kılıcında sabit bir şekilde durmaktaydı. Sağ yanında ise Koruyucu Darkon vardı. Grilere bürünmüş bir haldeydi, gözlerindeki huzursuz bakış dışında o da hareketsizdi.

Glaroth, hemen aşağısında duran tanrılarına bakıp, “ Ne istiyorsunuz?” dedi sesi kalın bir kükreme gibiydi.

Kimmeriar’ın beş bölge tanrısı huzursuzca kıpırdandı. Glaroth son olaylardan sonra oldukça zalimleşmişti, kimse onu direkt karşısına almak istemiyordu. Uzun bir an için kimse bir şey söylemeyecek gibi görünüyordu ama Zacharias kara cüppesini hışırtadarak konuştu. O Vieth Irkının Tanrısıydı, tabi Vieth’lerin adı bu kıtada Yılanadamlar olarak değişmişti. Tıpkı Irk temsilcilerinin adlarının Yıldoğanlar olarak değiştiği gibi.

“ Su konusunda Dughia ile anlaşamıyoruz.” dedi Zacharias, sesi pes ve soğuktu. Kendisi Kimmeria Yıldızının kuzey batısını kontrol ediyordu. “ Irkımın suya ihtiyacı var ve buna istediği paha çok fazla.”

“Mermer istiyorum.” dedi Dughia sadece. O da Kimmeria Yıldızının Kuzeyini kontrol ediyordu, nehirler bölgesini bu yüzden Nehirşarkısı lakabını almıştı. “Yeterince su kaynağı var, fazlasını istiyorsa bedelini ödemek zorunda.”

“Bölgem nerdeyse çöle döndü.” dedi Zacharias, öfkeyle “Halkım buna- “

“YETER!” dedi kükreyerek Glaroth, “Anlaşmazlıklarınızı, savaş ile halledin demedim mi ben size, bana niye geliyorsunuz. Dövüşün kaybeden diğerinin istediğini yapsın.”

“Elimizde Drake kalmadı.” dedi Dughia ile Zacharias aynı anda. “Darkon’dan istediğimizde-“

“Vergi zamanı gelmediğini söyledim.” dedi Darkon öfkeyle, Kimmeriar’a geleli yaklaşık bin beşyüz olmuştu. Bunun beşyüzyılı oldukça rahat geçmişti. Ta ki Sürüngen alaşımını yapıp tam oturtana kadar, daha sonra Glaroth ondan özerklik için bir bedel istemişti bir vergi. Her sene halkından beş yüz bin kişiyi vergi olarak, Glaroth’a veriyor. Glaroth’da onları istediği gibi Tanrılarına dağıtıyordu. Bunun nedeni Garoth’un Drakeler dışındaki ırkların birbirlerini öldürmesini yasaklamasıydı.

O, ne kadar bu duruma karşı çıksa da, her karşı çıkışında Darkon’un önünde halkından binlercesini katletmesi onu usandırmıştı. Drakeler, uyumlu tabiatlı bir ırktı çoğalma hızları çok yüksekti. Bu Glaroth onları ona verdiğinden beri onları geliştirmiş belli bir seviyeye getirmişti ancak gelişimleri yavaştı ve becerileri kısıtlıydı. Bu yüzden Glaroth onları halkların birbiriyle savaşması için kullanılması gereken bir araç olarak görüyordu. Diğer Tanrılar da bu işe bir şey demiyordu çünkü onlarında işlerine geliyor, ölen onların halkı değil kendi halkları oluyordu.
Drakeler, isyan tabiatlı yaratıklar değillerdi, ne emir verilirse onu yapacak şekilde yetişitirilmişlerdi. Birine mavi üniforma diğerlerine kırmızı üniforma giyip emir verildiğinde birbirlerini çok rahat bir şekilde öldürebiliyorlardı. İş sadece bununla da kalmıyordu, her türlü ırkların hizmetçiliğini, bilimsel denekliğini, iş gücünü onlar sağlıyor yine de her türlü ırktan aşağıda görünüyorlardı.

Kimmeriar bir sürüngen kıtasıydı ve kast sistemine göre ağır sınıflandırma sistemine sahipti, En üst sınıf gök efendileri, Ejderhaadamlardı. Ondan sonraki Üst Sınıf, Dughia’nın Balıkadamları(Timsah kökenliydi), Akirama’nın Ateşadamları (Salamender Kökenliydi) ve Zacharias’ın Yılanadamlarıydı, Orta sınıf ise Clemente’nin Şekildeğiştirenleri (Bukelemun kökenliydi) ve Sorayanın Kertenkeleadamlarıydı. En altı sınıf ise kendi ırkı Drakeler yani Sürüngenadamlardı.

“Onlara iki yüz biner gönder, Darkon.” dedi Glaroth ona doğru bile bakmamıştı. “Bir dahaki Vergi döneminde kesintiyi yaparım.”

Darkon’un öfkeyle gözleri kısıldı bu bir yalandı elbette. “ Daha yeni kuluçkadalar. Bu dönemde o kadar kişi çıkarırsam üretim dengesi tamamen çöker.”

“Üretim dengesi mi sadece senin bölgende bir milyon adam var Darkon.” dedi Akirama, gülerek. “Onları bize vermeyip neyle beslemeyi düşünüyorsun birbirleriyle mi?”

“KESİN SESİNİZİ!” diye kükredi Glaroth, “Ben konuşmadan sen ne hakla konuşuyorsun Akirama, ceza olarak bana beş bin Salamender göndereceksin.”

Salamenderlerinin akıbetinin ne olacağını gayet iyi bilen Akirama yutkunarak onayladı. “ Sana gelince Darkon,” dedi Glaroth “ Benim dediklerimi sorgulaman senin huyun biliyorum, ancak bunu toplantıda yapmamalıydın. On bin de Drake senden istiyorum.”

Darkon, öfkeyle morarsada bir şey demedi, diyeceği her kelimede bu sayının giderek artacağının farkındaydı. Glaroth kimsenin bir şey demediğini görünce konuşmaya devam etti.
“ Kıt kaynaklı bir bölgede birçok ırka hükmediyoruz. Bana kaynak önerisi getireceğinize birbirinizle savaşmaktan kaynak koparmaktan bahsediyorsunuz. Madem bana öneri getirmek yerine savaşmayı tercih ediyorsunuz, ben de kaynak tüketenleri biraz azaltıyım o zaman. Masadakilerin hepsinden bin ırk istiyorum.”

Dughia öfkeyle ayağa kalktı. “ Biz yanlış bir şey yapmadık.” dedi gözleri griye dönmüştü.
“Ejderhalarım acıkıyor.” dedi Glaroth sinsi bir sesle “Belki de onları tamamen kuzey nehirlerine yönlendirmeliyim. Canları balık çeker belki.”

Bu sözü duyan arkasındaki ejderha, uyanarak ayağa kalktı, dev yaratık kocaman gözüküyordu. Kocaman ağzı bir fil cüssesinden büyüktü ve bulunan tepenin yarısını o kaplıyordu. Glaroth ise arkasındaki dev yaratığın hareketini umursamadan “ Neyse ki.” diye devam etti “Sizin düşünmediğiniz şeyi ben düşündüm. Kedfith ile görüşüp, onlara Arkonlarla savaşta yardım
edecek bir çift ejderha karşılığında, yaklaşık beşyüz yıllık yiyecek temin ettim.”

“Kedfith, Arkonlarla mı savaşıyormuş.” dedi Akirama dudak bükerek, “Bütün olanlardan sonra Arkonların hala savaşacak cesaretleri iyi varmış.”

“Arkonların Kadim Kralı Agennon inatçı bir adamdır, savaşacaktır da bu yüzden Kedfith, kendi çağlarını hala başlatmadı.” dedi Glaroth, umursamazca, “Her kıtanın kendine ait sorunları var, en büyük yeri o istedi Arkon sorunuyla da o uğraşacak.”

“Senin orada hala bir ejderhan var değil mi?” dedi Dughia sesi iğneleyiciydi. “Geri alamadığın.”
Glaroth, kısa bir kahkaha attı, ancak bakışları ölümcüldü. “Naugrimm” dedi derin bir kükremeyle. “İlk ürünüm, kendisi bağımsızlığına ziyadesiyle düşkündü. Bu arada senin sayın beş bine yükseldi, Dughia.”

Dughia öfkesini zorlukla yutarken Darkon, kısa bir iç çekti. Glaroth’un sürüngen merakı, gezegenin kaynaklarının çabucak tükenmesine neden olmuştu. Bütün kıtanın Irkları Arcenian denilen eski bir sürüngen ırkıyla çoğaltmış, kıtasını bir sürüngen kıta haline getirmişti. Kimmeriar kıtası yüz ölçümü olarak fazla olsa da bölgesel işlevsizliği fazla olan bir yerdi.
Özellikle Ejderhalar ve Ateşadamlar yiyeceği çok tüketen canlılardı. Son beş yüz yılda bu yüzden Glaroth oldukça, sert ve despot birine dönüşmüştü. Bulduğu tek çözüm de, ilk başta kendi Drakeleri başta olmak üzere, diğer ırklardan kendi Ejderhalarının aç kalmalarını önlemek adına çeşitli ceza şekilleri uydurarak ırk haracı almasıydı.

Bunun dışında da Drakeleri zaten diğer Tanrılara yaşam bedeli olarak veriyordu. Drakeler çok üremesine rağmen, kendisi biraz dikkatsiz olsa Drakelerin yok olma eşiğine geleceğinden adı gibi emindi. O yüzden Drakeleri dikkatli bir şekilde inceliyor yetiştiriyor, ortama adapte olmasını sağlıyordu, ayrıca diğer tanrılarla anlaşarak onları belli yıllığına kiralıyor. Geri döndüklerinde öğrendiklerinin gelecek nesillerine aktarmasını sağlıyordu. Drakelerin sayıları bir milyonu kendi bölgesinde iki milyonu da diğer bölgelerde olmak üzere yaklaşık üç milyon du. Diğer ırkların toplamları dahi bu sayıyı aşamıyordu. Üstelik yılda beşyüz bin ila altıyüzbin Drakenin ölümüne rağmen bu nüfusa sahipti. Bütün bunları her yaptığında kendinden nefret ediyordu, halkından her birey bazen akılsız ve sakar olsalarda, bir candı. Hepsinin kendi düzeni ve hayatları vardu. Bir zamanlar kendi halkının olduğu gibi. Birbiriyle konuşan hesapçı Kimmeriar Tanrılarına baktı onlardan nasıl da nefret ediyordu.

Darkon bu düşünceler içerisindeyken, Glaroth toplantıyı bitirdi. “Bana ırklarınızı veriyorsunuz diye tepkilisiniz farkındayım ama ben de sizin gibi kendi ırkımı Kedfith’e veriyorum. Çoğunuz askerdiniz, Derinburun Kuşatmasında açlıktan herşeyi yediğimiz günleri unuttunuz mu? Ben unutmadım. Bunun burada olmasına izin vermeyeceğim o yüzden, bunla alakalı çalışmalar yürütün. Birbirinizle de çatışmalarınızı savaş yoluyla halledin, artık kendi ırklarınızı da savaşta kullanabilirsiniz. Bu yasak belki de bizi bu hale getirdi. O yüzden Kedfith’in yiyeceğine güvenmeyin, bu işi çözmenin bir yolunu bulun. Dağılabilirsiniz.”

Irkların savaşmama yasağının kalkması, Darkon için şaşırtıcı bir gelişmeydi. Kıta ilk kurulduğu anda savaşla işleri olmamıştı ancak daha sonraki dönemlerde belli çatışmalar olmaya başladığında, Glaroth araya girmiş değerli ırkların birbirlerini yok etmesine izin vermeyeceğini, savaşmak için asker sağlama işini kendisinin yapacağını söylemişti. O zamandan beri, sadece kendi halkı savaşmış onlar acı çekmişti. Eski Hianda konseyi toplantılarında en son kendi kalırdı. Ancak yeni kıta toplantılarından nefret ediyor, diğerlerinin yüzüne bakmaktan iğreniyordu. Bu bencil adamlar yüzünden, soyu katledilmişti, bu da yetmediği gibi şimdi her toplantıda kendi halkı hep zarar görüyordu. Kimseye selam dahi vermeden hızlıca tepeden indi.

Normalde, ışınlanma bariyerlerine gidip, kendi bölgesine ışınlanabilirdi. Ancak bu sefer şehir dışına kadar yürümeyi, sonra binek hayvan alıp eski usül gitmeyi tercih etti. Bu biraz kafasını dağıtabilirdi, Glaroth’un despotluğu ve Ejderhalarının bitmez tükenmez açlığı hepsinin sonu olacaktı bunu biliyordu. Hesaplamalar yanılmazdı, Ejderhaların üretiminin durması gerekiyordu. Bunu Glaroth’a söylemiş ama kabul ettirememişti. Gerçi hayatı, kimseye bir şey kabul ettirememekle geçmişti zaten. Akşam rüzgarı yüzüne vururken, binek hayvanıyla şehrin dışına çıkmıştı, biraz ilerlemişti ki, büyük bir ağacın altında dilenmekte olan yaşlı bir adam gördü, her yanı bandajlıydı. Bu bölgede dilenen adam olmazdı, olsa da Ejderhalar yaşatmazlardı. Bu oldukça şüpheciydi. Bir an binek hayvanını duraksattı, dilenen adama doğru baktığında adamın ok gibi hızla ona saldırdığını fark etti.

Bu beklenmedik saldırıdan belki de kaçabilirdi ama altındaki bineği ürkmüştü. Hızlı bir hareketle Dilenci onu yakalamıştı, ardından onu hızlıca altına aldığı gibi, yere yapıştırmıştı. Elinde hızlı bir bıçak belirdi, ve gırtlağına doğru savruldu. Darkon bedenini hızlıca sertleştirdi, boynu ve vücudu sert bir kabuğa dönüştü. Bu güç ona Glaroth’un hediyesiydi. Lanetli bir hediye… Bıçak boynunda kırıldığında, adamın böğrüne bir yumruk savurdu, onu öldürmek istemiyordu bu saldırının nedenini merak etmişti. Yumruğu yiyen adam, yerinden kımıldamadı bile. Normal ırklardan biri bu yumruğu yeseydi bayılma derecesine gelirdi. Birden adamın etrafında beyaz bir aura belirdi, elindeki bıçak yine bu sefer beyaz auradan belirmişti, Görünen yeşil gözünde parıldayan bir yaş vardı.

“Valerion.” dedi Darkon şaşkınlıkla, Beyaz Ruh aurasını fark ettiğinde,

“Diğerlerini geçtim de sen sen bunu nasıl yaparsın?” dedi Üstad Valerion, dedi bıçağı savururken belli ki cevabı duymak bile istemiyordu. “Sen! Sen nasıl kendi halkına ihanet edersin?”

“V.R için.” dedi Darkon son anda.

Üstad Valerion’un eli havada dona kaldı, Görünen bir gözü şaşkınlıkla açılmıştı. “Benimle dalga mı geçiyorsun?”

“Hayır, söylediklerim doğru” dedi Darkon, Valerion’un yaşamasının şokunu atlatamamıştı, gözlerinde tomurcuklanan yaş damları yanağından aşağıya doğru süzüldü. “ Bu arzda hala V.R’nin iradesi bir halkın yüreğinde yaşıyor Üstadım.”


********


Sekiz Bin Beşyüz Yıl Önce

Kimmeria Kıtası, Merkez Halka

Voshoka, Drakenium


Darkon, Üstad’a kısaca açıklama yapıp, onu Merkez Halkanın Doğu Kıyısındaki, Voshoka’ya götürmüştü. Voshoka onun bölgesinin merkez şehriydi, şehri belli ölçekte ve düzende yapılmıştı. Yol kanalları, sulama olukları ve orta ölçekli tarım alanlarına sahipti. Deniz kıyısında Tuz rafineleriyle atık su bedelini karşılayan basit ölçekli tesisleri ile büyük nufüsuna rağmen kendi kendine yetebilen bir bölgeydi. Tabi bunun nedeni kendisinin yoğun hesaplamaları ve halkının dayanma gücünün yüksek olmasıydı. İsyan tabiatlı bir halk bu kadar çok çalışmaya gelemezdi. Yine de yiyecekler onları tok tutuyordu, yaşayabilecek alanları vardı, en önemlisi ibadetlerine kimse karışmıyordu.

Üstad Valerion, yerin altına yerleştirilmiş V.R tapınağını görünce gözyaşlarını tutamadı. Darkon ile birlikte başlarını önüne eğip saygıyla dua ettiler. İşte bu andan sonra Üstad Valerion Darkon’a sıkıca sarıldı.

“ Beş yüz yıldır, arz üzerinde dolaşıyorum. O zamandan bu yana; gözümün gördüğü her an acı, her an ızdırap doluydu.” dedi fısıltıyla, ona sarılmayı bırakınca; “Büyük bir halkın bu diyar üzerinde hiçbir izi kalmaması, bana kumpas kuranların heykellerine denek ırkların tapınması…Ayrılan kıtalar, uzayan menziller, her yerde bir iz bir suret aradım Tanrımdan, şükürler olsun buldum sonunda onun kelamları boşa değilmiş.”

Darkon, onun sırtını sıvazlayarak, iç avludaki kendi odasına getirdi. Odası büyük bir kütüphaneydi, masalarda ise titizlikle düzeltilmiş hesap kağıtlarıyla doluydu. Rahatsız gözüken bir sandalyeye buyur etti Üstad’ı kendisi de bir sandalye çekti karşısına oturdu, mat gözleri soru doluydu.

“Nasıl kurtuldun?” dedi Darkon merakla, “Seni öldü sanıyordum.”

“Ölmedim.” dedi Üstad acı acı kafasını sallayarak. “ Birden bire halkımız katledilmeye başladığında, üç avlunun orada savaştık rahiplerimle, basit ırkları rahatça öldürdükten sonra onlar geldi. İridium’u gizlice kendi vücutlarına zerk etmişler, savaştık ama güçlülerdi, kaybettik.

Adamlarım tek tek düşerken en son ben ayakta kaldım. Biri kolumu kopardı, biri gözümü oydu,
diğeri üzerime alevler boşalttı, biri gürzüyle yüzümü paramparça etti ama ölmedim. Her defasında ayağa kalkmaya çabaladım ama yenilmiştim. Sonunda beni öldüreceklerdi ama onları Legistas durdurdu, ölmem bile onun içindeki nefreti soğutmaya yetmiyordu anlaşılan.

Beni her şeyden azade bir deliğe hapsettiler. Hiçbir şey göremiyor duyamıyor hissedemiyordum, soğuk bir hiçliğin içinde tek başımaydım. Bunu anlatmak zor Bastique, hiçbir şey hissetmeden konuşamadan geçen zaman, sınandığımız bütün işkencelerden daha zordu. O soğuk ve kişiyi çıldırtacak kadar sessiz hiçlikte zaman o kadar ağır ve bilinçsiz akıyorduki aktığını dahi hissetmiyordum. Bütün kavramlardan azadeydim. Zihnim güçsüz bırakılmıştı, adım adım deliliğe sürüklenmekten beni kurtaran tek bir şey vardı; İntikam, her gün hepsinin adını sayıyor, onlar hakkındaki bütün istihbaratı tekrar ediyordum. Bu beni acı hiçlikten bir az olsa da kurtarabilen tek şeydi, ilk başta hiçbir şey yapamasam da zihnimi bu bilgilerle biraz olsun keskinleştirmeyi başarabilmiştim. Çok zaman sonra bunun faydasını görüp meditasyon yapabilmeye başladım. Öyle bir hiçliğe gömmüşlerdi ki beni yaşayan
nerdeyse hiçbir canlı yoktu etrafta, etrafımdaki hiçlik gibi boş bir alandaydım sanki. Ama vazgeçmedim, içimdeki delilik her gün vazgeçmemi söylese de, kendimi bırakmadım. Zira bırakmaya her yeltendiğimde bana bunu yapanların yüzü gözümün önünde beliriyor, daha da hırslanıyordum. Menzilimi yavaş yavaş geliştirdim, acı dolu bir süreçti. Bedensel ihtiyaçlarım büyü ile dondurulmuş olsa da zihinsel ihtiyacım acı çektirmesi için birazcık serbest bırakılmıştı. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. En sonunda canlı bir varlığa ulaştım, bir yaban kurduydu bu. Onu kontrol etmeyi denedim başarısız oldum. Defalarca denedim, sayısı o kadar çoktu ki birçok kez uzaklaşıp menzilimden çıktığında öfkemden çıldıracak gibi oldum. Lakin öfkemi çıkaracağım bir şey bile yoktu etrafımda ama en sonunda başardım, onu kontrol ettim. Ancak ona bulunduğum çukuru kazdırmak da oldukça zorluydu. Ben tahmini beş metre derinlikteydim, o ise ancak yirmi ila otuz santim kazabiliyor zaten çıkardığı toprağın çoğu da kazdığı yerin üzerini örtüyordu. En sonunda ona sürüyü buraya getirmesini söyledim. O uzun uzun bekleyişlerden sonra sürüsünü getirdi.

İlk defa talihli bir anıma denk geldim Bastique. Kurt yanında sürüsünü getirmişti getirmesine lakin sürünün başındaki bir Fensir’di. Yani Kurtadam, Karanlığın Evlatlarından olan bu yaratık o büyük yıkımdan kendini kurt suretine bürünerek saklayabilmişti. Bilinçli bir zihni etkileyebilmek o zayıf halimle çok zordu. Ancak Fensir’de benim gibi bir deliliğin içerisindeydi, onun deliliği ise yok edilme korkusuydu. Yüzlerce yıl bu korkusundan kurt suretinden dışarı çıkamamış, bilinçli varlığı unutulmaya yüz tutmuştu. Onu ikna etmem bu noktada daha da kolaylaştı. En sonunda onu ikna edip o deliği kazdırdığımda beni gömdükleri çukura ulaşmayı başardı ancak etrafım büyüsel bariyerlerle çeviriliydi. İlk acı verici denemesinden sonra gitmek istedi ama onu zorladım. Karanlığın Evladı olarak güçlü bir yaratıktı büyüsel bariyerlerin birkaçını nerdeyse ölümcül yaralar alarak parçaladığında, artık bazı bariyerler kırıldığı için ben de güçlenmiştim. Ruh Aktarımını kullanmayı güç de olsa başararak o delikten çıktım. Ancak fiziksel olarak güçsüzdüm, kolumu kaldıracak, bacaklarımda yürüyecek derman yoktu, beni kurtaran Fensir’e beni bildiği güvendiği bir yere götürmesini istedim.

Acı ve delilikle yoğurlmuş olan Kurtadam, Adı Tark Kayle’dı sonradan öğrenecektim. Beni bildiği tek bir yere götürdü, zamanında aldığı gümüş yaralarını onun tedavi ettiğini söyledi. Daha doğrusu ben bütün bunları zihninden okudum. Böylelikle, Seikrva ırkından bir mağarada yaşayan bir yaratığa götürdü beni. Seikrva’lar geleneksel tıpta uzmanlaşmışlardır. Beni elinden gelenin en iyisini yaparak iyileştirmeye çalıştı. Hakkını vermeliyim oldukça yetenekliydi. O beni biraz kendime getirdiğinde ki bunun da uzun sürdüğünü söylemeliyim. Ne olduğunu anlamak için etrafı gezmeye başladım, İlk bilgileri Somduran’dan yani beni kurtaran o Seikrva’dan alsam da inanmak istemedim. Ama gördüm Bastique, neler yaptıklarını diyarımızı nasıl kalleşçe parçalara ayırdıklarını gördüm. Görmez olaydım.”

“Bizim suçumuz Valerion.” dedi Darkon, Üstad’ın hikayesini soluksuzca dinlemişti. “Biz bunlara sebep olduk, Irk Projesi nasıl da Tanrı Projesine dönüştü baksana.”

“Haklısın.” dedi Üstad kabullenmişlikle “Biz Halklar üzerinde tasarruf sahibi olmayı düşünerek, kendi sonumuzu hazırladık. Kendi kibrimizde boğulduk. Ya sen bunu nasıl başardın Bastique, o kafirler Tanrımızın adını kullanmana nasıl müsaade ettiler.”

“Çünkü işlerine yarıyordum.” dedi Darkon otomatik bir şekilde, “Glaroth’un sürüngen alaşımı için bana ihtiyacı vardı, Kimse benim gibi-"

“Numerik sistemleri kullanamıyor.” dedi Valerion düşünceyle “ Kıtayı yüz altmış yıldır geziyorum, senin ırkın dışında diğerlerinde hep bir düzensizlik hakim üstelik senin ırkın sürekli olarak soykırıma uğratılmasına rağmen.”

Darkon’un yüzü öfkeyle karardı, sertçe dişlerini gıcırdattı Lakin Üstad haklıydı ona hak vermek yerine soru sormayı tercih etti. “Uzun zamandır bizi izliyordun demek?”

“Evet.” dedi Üstad Valerion “Seni gördüğüm zaman ki halimi tarif bile edemem. Hepsi bir yana sen bir V.R inanıydın, ayrı fikirlerin vardı ancak imanlıydın. Senin beni yıllarca kandırdığını düşündüm, beni Kara Kralı hatta o ikiyüzlü De Le Vaq’ı bile. İntikamın acı tadı ağzıma doldu, öfke bütün benliğimi ele geçirdi. Kafamdaki bütün planları çöpe atıp ilk olarak seni öldürmeyi düşündüm, bu ölümüme sebep olsa bile seni öldürmeliydim, çünkü sen, benim dostumdum. Senin ihanetin benim taşıyamacağım bir yüktü. O yüzden seni ve halkını izledim gündüzlerde ve gecelerde boş anını kollayarak, uzun sürdü ancak şimdi fırsat bulabildim. Gerisini biliyorsun zaten.”

“Ben inancımdan hiçbir zaman vazgeçmedim.” dedi Darkon, “Evet, Tapınakları ve ibadethaneleri gizli tuttum. Sonuçta Glaroth’un ilerleyen dönemde bana ihtiyacı kalmamıştı, benden her an inancımı bırakmamı isteyebilirdi, bunu da gözüne sokacak değildim.”

“O yüzden ben de hiç fark etmedim.” dedi Valerion, etrafa bakarak, “Yerin altında dahi olsa İnancımızın tapınağı hala sağlamsa eğer umudumuz da var demektir.”

“Umut yok Üstadım.” dedi Darkon kederle, “ Ben ve halkım sadece hayatta kalmaya çalışan bir grup köleyiz sadece.”

“Köleler en büyük isyanları başlatır, Bastique.” dedi Valerion görünen tek gözünde bir parıltı belirmişti. “ Öyle uygun pozisyondasın ki, doğru birkaç hamle Glaroth ve soysuz takımını tamamen yok edebilirsin.”

Bastique acı acı güldü, Üstad Valerion yine planlar yapmaya başlamıştı anlaşılan. “Halkım güçsüz Valerion, o kadar gezdiysen bunu bilirsin.”

“Onlarda güç varsa sende ise sayısal çoğunluk var.” dedi Valerion sesi kadifeleşmişti. “ Bir de artık ben de yanındayım. Üstelik, İridium sadece onlar sahip değil. Benim sakladığım numuneler de yıkımdan sağ kurtuldu.”

Darkon yıllar önce ona işkencede sordukları soruları hatırladı. Tanrılar yıllar boyunca Üstad’ın sakladığı İridium’u aramış ama bulamamışlardı. İçindeki hesap canavarı ortaya çıktı bir anda ve dudaklarından o kelime döküldü. “ Ne kadar?”

“Sekiz tüp sağıtılmamış saf İridium.” dedi Valerion

“Sekiz tüp!” dedi Darkon şaşkınlıkla. Hızlıca kafasında hesap yapmaya başladı. Sekiz tüp sağıtılmayan İridum, çok büyük bir rakamdı. Irk temsilcilerine koydukları iridium sağıtılmış bir ölçekti sadece. On ölçek bir tüp ediyordu. Sağıtılması ise bunun yarısı kadar demekti. Yani Üstad’ın elindeki İridium ile yüz altmış tane Irk Temsilcisi yani Yıldoğan yapılabilirdi. Kendi bedeninde bile – sonradan Glaroth tarafından vurulmuştu- iki ölçek saf İridium vardı. Diğerlerinin ne kadar ölçek kullandığını bilmiyordu ama Hiandar vücudu bile beş ölçekten fazla saf İridium kullanamazdı.

“V.R’nin talihini görüyorsun Bastique” dedi Üstad’ın sesi bin beşyüzyıldan sonra ilk kez keyifli çıkıyordu. “ Glaroth ve avaneleri nerdeyse karmaşa halinde birbirlerine sarmış vaziyette Irkın, nerdeyse kıtanın etrafına dağılmış bize bilgi sağlayacak konumda ayrıca sayıca çoklar ve ben onların zihinlerini birbirine bağlayabilecek tek kişiyim. Elimizde İridum var ve onu en iyi şekilde kullanabilecek tek kişi de sensin. İkimizin de zekası o kuş beyinlilerden çok fazla doğru ve sabırlı bir planla, o pisliklere gereken dersi verebiliriz.”

Darkon kafasındaki hesaplamaları bitirdi, onun da mat gözleri parlıyordu. Üstad Valerion haklıydı, Hiandarlar bir tarafa şu an yaşayan halkı da hala acı çekmekteydi. Mat gözleriyle Üstada bakarken nadir gülümsemelerinden biri belirdi yüzünde.

“Yaklaşık dört yüz yirmi yıl sonra…”


****

Sekiz Bin Yıl Önce

Kimmeria Kıtası, Merkez Halka

Yıldız Başkent, Dragonaith (Volongrad)


Darkon hakim tepeden Dragonaith’ın yanışını izliyordu. Şehir harabeye dönmüş, Drake cesetleri yığınla sokakları kaplamıştı. Eliyle sıkıntıyla bıyığını düzeltirken, burnuna yanık ceset kokuları geldi. Öyle fazla kıyım olmuştu ki, Drake cesetlerinden yerdeki ölü Ejderhalar görünmüyordu bile.

Savaş oldukça uzun sürmüştü, aynı anda pek çok yerde hiç beklemedikleri anda vurmuşlardı Sürüngen Tanrılarını. Issız bir gecede, yataklarında uyurken saldırmışlardı bütün bir halklara. Darkon içten içe bu saldırı tarzını onaylamasa da yaşam ile ölüm arasındaki bir savaştı bu.
Ezilmişliğin, soykırımın ve yok edilmişliğin bir karşılığıydı belki de veyahut merhametiydi. Özel olarak hazırladıkları timler bu kirli işi yapmıştı. Gece Timleri dediği bu timleri Üstad Valerion eğitmişti. Böylelikle birçoğunu henüz uykularındayken öldürmüşlerdi. Savaşın bu ilk darbesi ağır olmuş, Gece Timleri oldukça başarılı olmuştu. En sonunda olayı fark ettiklerinde dahi böyle bir saldırıyı Drakelerin yapabildiğine inanamamışlardı. Bu şaşkınlık, onların hazırlanmasını oldukça geciktirmişti.

Ama onları asıl şaşırtan birden bire her yerden ortaya çıkan ve karınca gibi çoğalan Drakelerdi. Drakeler birden bire bir sürü halinde çıkıyor ve ortalığı kırıp geçiriyordu. Diğer halklar bu sayı karşısında hiçbir şey yapamıyordu.

Bütün bunları sağlamak için Üstad Valerion ile dört yüz kırk iki yıldır, uzun uzun hazırlık yapmışlardı. Bunlardan en önemlisi ise nitelikte üstün olamadıkları için nicelikleri yani Drakelerin sayılarını arttırmaktı ve bunu Sürüngen Tanrılardan gizli yapmak zorundaydılar. Bunun için ise yer alltı tünelleri ve şehirleri oymaya başlamışlardı. Başlangıçta zor olan bu iş sayılar arttıkça daha da kolaylaşmış. Drakelerin yer altı kolonileri kurulmaya başlanmıştı. Bütün Kimmeriar’ı bir örümcek ağı gibi yer altında saran tüneller, Aynı anda bütün askerlerini kıtanın istediği yerine istediği anda gitmesini sağlıyordu.

Geçen zamanda Drakelerin sayısını büyük zorluklarla, 48 milyona çıkartmışlardı. Savaşacak olanlar ancak 30 milyondu kadardı tabi. Yumurtadan yeni çıkanlar ve yumurta bekleyen anneler bu sayının dışına itilmişti. Ayrıca bu süre zarfında diğer ırkların sayısı da birbiriyle savaşmaktan ve kıtlıktan azalmaya başlamıştı. Kıtlık kendi halkını da vurmuştu, Üstad ile diğer kıtadan gizli yiyecek getirmeleri, diğer halkların yiyeceklerini çalmaları bile ölümleri durduramamıştı. Bir yandan da Glaroth giderek Irk haracını arttırmıştı. Eğer bu gibi etmenler olmasaydı nüfusunun 150 milyon olması işten bile değildi.

Sayıları Darkon’un beklediğinden azdı ancak, Üstad zamanın geldiğini söylemişti, zira Tanrıların Drakeleri yiyecek olarak kullanma fikri sık sık dile getirilmeye başlanmıştı. Ayrıca Üstad’ın İridium’u Drakeler üzerinde oldukça işe yaramıştı, kırkta bir saflaştırılmış ölçek bile onların gücünü kat kat fazla hale getirmişti. Üstad bu elit birlikleri, Gece Timleri diye ayırmıştı. Bu timler, uykudaki ırkları öldürmekle beraber, birçok yıldoğanı da etkisiz hale getimişlerdi. Bu olaylardan sonra Tanrılar savaşa katılmıştı.

“Çok adam kaybedeceğiz.” demişti, Darkon kederle,

“Milyonlarca.” dedi Üstad Valerion acımasızlıkla “ Ama kazanacağız.”

Üstad Valerion aynı anda milyonlarca zihni kontrol etme gücüne ulaşmak için. Kendisine verilen Bekçi kılıcıyla son yüz yıldır Meditasyon yapması gerekmişti. Ondan önce ise bütün askerlere zihin kanallarını açık tutmaları ve direnmemeleri için özel eğitimler verilmişti.
Ayrıca bütün Tanrıların zayıflıklarına çalışılmış, tahrik olabilecekleri, akıllarını karıştırabilecek her türlü olasılıklar düşünülmüştü. Darkon son üçyüzyıldır hiç uyumuyordu ve kanındaki İridium’un gücüyle anca ayakta duruyordu.

Ancak Tanrılar güçlüydü, hesaplamaları işe yaramıştı lakin onlara büyük avantaj sağlayan şey İridium’un tepkimesiydi. Belirli bir ilaç ile İridium tepkimeye girip patlayabiliyor bu da özellikle İridium kullanıcılarında ağır hasarlar oluşturuyordu. Üstad Valerion bu keşfine Öz Bombası adını takmıştı ve kullanım yöntemini o bulmuştu. Gece timlerinin son işi, Tanrıların karşısına çıkıp ilacı içtikten sonra koşarak onlara saldırmasıydı. İlk saldırıyı alıp kanları dışarı aktığında ya da kendilerini yaralayıp kanlarının dışarı akmasını sağladıklarında şişip patlıyorlar etrafa yoğun bir hasar veriyorlardı.

Bu darbelerden, birer tanesi Soraya ve Clemente’yi etkisiz hale getirmişti. Zacharias ise en uğraştırıcısıydı, ölüleri kontrol etmesi ona sayı üstünlüğü kurdurmayı zorlaştırıyordu. Yine de belli bir noktadan sonra bütün dikkatini buraya verdiği anda Üstad Valerion’un olağanca çabalarıyla gizlediği iki Gece Timi üyesi zincirleri arasından ona yaklaşıp, kendilerini patlattıklarında onu ağır yaralamışlar son darbeyide artık ölüleri kontrol edemediği için ona saldırma imkanı bulan Drakeler vurmuştu. Dughia ile Akirama iklimi değiştirebilecek güçte oldukları için. Ordusunun büyük bir kısmını onlara yönledirmişti, savaşları uzun sürse de- ki on iki yıl sürmüştü - Milyonlarca Drake ile birçok Gece Timi üyesi yok olsa da sonunda onlarda yenilmişti. Ancak Kıtanın sahibi, Glaroth yirmi yıldır savaşmaktaydı.

Ejderha formunda hedef tahtası haline geldiği için Hiandar formunda savaşıyordu, estirdiği rüzgar bir çok Drakenin kafasını aynı anda uçuyor bazen üzerinde öz bombası patlıyordu. Yine de üstü başı kan, içinde, zırhı paramparça olsa da, gözlerindeki öfkeyle ona tepeden bakmakta olan bir zaman hakir gördüğü Darkon’a yani kendisine ilerlemeye çalışıyordu. Önüne binlerce Drake çıkıyor, sürekli ona engel oluyordu. O ise yerde yatan milyonlarca cesedin arasından ilerliyor bazen de önüne gelen saldırı dalgasında geriye doğru savuruluyordu. Beraber savaştıkları Ejderhaların bir kısmı – özellikle insan formunda kalanlar- Gece Timleri tarafından uykularında bazıları gizledikleri dev arbeletlerle bazıları Glaroth’a yönlendirdikleri öz bombalarıyla yok edilmişti. Yıldoğanı De Vion on beş yıl savaşmış, uzuvları koparılınca ancak durabilmişti.

“KORKAK!” diye kükrüyordu Glaroth, bir dizüne Drakeyi öldürürken çaresizce ilerlemeye çalışıyordu. “HAİN!! SENİ O GÜN O ZİNDANDA ÖLDÜRMELİYDİM!!”

Drake bu hezeyana cevap vermeye tenezzül etmedi, ama yumruklarını sıktı yirmi yıldır burada aynı şeyleri duymaktan sıkılmıştı. Sabırlı bir adamdı, ama onun da sabrının bir sınırı vardı. Son beş yıldır söylediği sözleri tekrar söyledi.

“Teslim ol Glaroth.” dedi bağırarak. “ Bütün adamların etkisiz hale getirildi, Tanrıların da dahil. Teslim ol bu savaşı kaybettin.”

“BEN SAVAŞ KAYBETMEM!” diye kükredi, büyük bir rüzgar dalgasıyla etrafındaki yüzlerce Drakeyi havaya doğru uçurdu. “BEN RÜZGARBİÇENİM!”

Darkon bir adım ileriye doğru attı. O an da Üstad son birkaç yıldır yaptığı gibi zihninden konuştu.

“Aptalca bir hareket yapma.”

O da son altı yılda Irkının Zihnini kontrol etmeyi bırakmıştı. Bir yıl komada kaldıktan sonra kendine gelmişti. Üstad Valerion’un zihin kontrolünün olmaması Glaroth’un daha da direnmesine ve halkının daha çok zahiyat vermesine sebep olmuştu. Zihin kontrolü olmadan çoğu Öz bombası tam hedefini vurmuyordu, Saldırılar da senkronize olmaktan çok uzaktı. Muzefferliğiyle övünen Glaroth şu ana kadar dört milyon Drakeyi öldürmeyi başarmıştı, bir yıl daha dayanırsa bu sayıyı beş milyona çıkartması içten bile değildi.

Darkon Üstad’ın mantığını anlıyordu, ama o da Drakeleri bir kobay faresi olarak görüyordu. Ama kendisi onlarla birlikte yaşamış, nesiller yetiştirmiş, acılar paylaşmıştı. Önünde giderek büyüyen ceset dağına bakarken sabrı tükeniyordu. Ellerinde birden muştalar belirdi, bu iş haddinden fazla uzamıştı. Üstad zihninde öfkeyle haykırırken o ise saldırıya geçti.

Tepeden atladığında, Glaroth onu bekliyordu ama yaraları onu yavaşlatmıştı. Darkon’un demir yumruğu, Rüzgarbiçenin karaciğerinde patladı. Glaroth acıyla bükülürken, bir yumruk suratına indi. Darkon yılların birikmiş öfkesiyle şiddetli bir biçimde saldırdı. Darbeleri ardı ardına Glaroth’a doğru inerken Glaroth geriye doğru savruluyor, kan damlaları havada uçuşuyordu. Drakeler koruyucularının saldırdığını görünce geriye doğru çekilmişlerdi.
Darbelerden geriye çekilen Glaroth’un yüzünde bir sırıtma vardı, Darkon’un son yumruğunu rüzgar bariyeriyle durdurduğunda, kılıcını Koruyucuya doğru savurdu. Darkon kolunu hızla sertleştirdi, bu sertleştirme onun gerçek sürüngen derisini ortaya çıkarıyordu; nerdeyse kesilmez olan derisini. Glaroth ona sürüngen alaşımı yaptığında, sürüngen tipi olarak Kaplumbağa ona uygun görülmüştü, bir alaydı aslında bu, ancak kaplumbağa, Darkon’un karakterine çok uyumluydu. Yaşlı, Sabırlı ve öfkeli bir adam.

Derisinin sertliği Ejderhalarla yarışacak cinseten olmasına karşın Ancak Glaroth’un kılıcı güçlüydü, ve rüzgar ile güçlendirilmişti, Rüzgarbiçenin kılıcı kolunu yardığında, Glaroth bir kahkaha attı. “ Sen Manastırda bok temizlerken, ben Arkon öldürüyordum Darkon sana verdiğim güçle beni yenebileceğini mi sanıyorsun.”

Bu sözlerin ardından Glaroth, bir rüzgar saldırısıyla onu bir ceset yığının içine uçurdu. Vücudunu tamamen sertleştiren Darkon, rüzgar darbelerinden pek hasar almamıştı. Hızlıca ayağa kalkmaya yeltendiğinde yüzlerce Drakenin üzerine atladığını fark etti. Drakeler üzerine atladıktan hemen sonra, büyük bir patlama duyuldu. Onu koruyan Drakeler anında patlamanın etkisiyle can verdiler. Kendisi de sertleşmiş olmasına rağmen yara almaktan kurtulamadı ama durumu iyiydi.

“Valerion.” diye hırlayarak yanmış, Drakeleri önünden çekerek ayağa kalktığında bulunduğu alanın dev bir çukur olduğunu etraftaki cesetlerin ise nerdeyse kömürleştiğini fark etti. Bu çukurun merkezinde ise Glaroth yatıyordu, hala bayılmamıştı. Dirseklerinin üzerinde kalkmaya çalışıyordu ama buna dermanı yoktu. Öfkeyle yerdeki toprağı tırmalayarak ortaya çıkmış olan Darkon’a baktı.

“HALKIMI KATLETTİN!!” dedi kükreyerek son gücüyle bağırmıştı.

Darkon ona doğru ilerlerken etrafa baktı, bu derece büyük bir patlamayı en az dört Gece Timiyle yapmış olmalıydı Üstad Valerion. Zihniyle ona ulaşmaya çalıştı ama zihninde yoktu. Kendisini kurtarmak için yaptığı son zihin kontrolleri onu yine bitkin düşürmüştü anlaşılan. Kolundan sızan kana baktı bir an, Üstad Valerion belki de hayatını kurtarmıştı. Adımlarını hızlandırdı, Kıtanın artık devrilmiş olan Baş Tanrısına doğru yüzünde kara bir öfkeyle ilerledi. Öfkesi derin, sert ve bastırılmış, yıllarca içinde demlenmişti.

“Sen de benim Halkımı katlettin.” dedi Darkon, Glaroth’un tepesinde dikildiğinde ardından ekledi “İkisini de.”

Bunu dedikten sonra, sertçe Glaroth’un kafasına geçirdi muştasını. Glaroth kafasında bir çıtırtıyla yere hareketsiz bir biçimde yığıldı. Muhtemelen kırılmış olan elmacık kemiğinden kan sızıyor baygın bir biçimde yerde yatıyordu. Darkon kısa bir süre, ona baktıktan sonra yavaş hareketlerle muştalarını ellerinden çıkardı.

Derin bir iç çektikten sonra baktı etrafına, etrafı yıkım, kan ve vahşet doluydu ama sağ kalan Drakeler onun yanına doğru gelmeye başlamışlardı. Binlerce yıl sonra, halkı zalimlerden kurtulmuştu, artık özgürdüler. Drakeler huşu içerisinde ilerleyip onun etrafını sardıktan sonra birer birer Darkon’un önünde diz çökmeye başladılar. Darkon duraksadı ve hızla birinin yanına giderek onu ayağa kaldırdı.

“Hayır,” dedi Darkon önündeki Drakenin buğulanmış gözlerine bakarken kendi gözlerinde de yaşlar belirdi. “Siz, yeterince diz çöktünüz. Artık bitti bu başarı sizindir.”

Bunu dedikten sonra ayağa kalkan Drakelerin arasında, kendisi tek dizinin önünde çöktü gözlerinden süzülen yaşla beraber. Onların büyük fedakarlıklarına, büyük bağlılıklarına ancak bu şekilde karşılık verebilirdi.

“Teşekkür ederim.” diyebildi güçlükle ardından, duraksadı ve sesini gürleştirerek bağırdı, “HER ŞEY İÇİN TEŞEKKÜR EDERİM YOLDAŞLARIM!”

Drakeler bu sözler ve davranış üzerine önce şokla sarsılsalar da, ardından onlarda gözyaşlarını tutamadılar, Kimmeriar’ın sürüngen efendileri devrildiğinde, binlerce Drakenin arasında diz çökmüş olan Darkon’a hepsi saygı sunmak için ellerini yumruk yapıp göğsüne vurdu. Nerdeyse aynı anda vurulan bu ritmik ses, kıtanın kalbi gibiydi. Adeta yeniden doğmuş olan bu kıtanın ilk nefesleriydi.


*****


Günümüz (4. Çağ 848)


Kimmeria Kıtası, Merkez Halka

Yıldız Başkent, Volongrad



Darkon, ıslak ve düşünceli bir şekilde odasına geçtiğinde, savaş çanlarının sesi duyulmaya başlanmıştı. Sürüngen Tanrıları, Kimmeriar’dan sürdüklerinden beridir sekiz bin yıl geçmişti. Bu sekiz bin yılda, nerdeyse her an, özellikle de onları sürdükten hemen sonra sürekli bir saldırı beklemişti ama bu saldırı hiçbir zaman gelmemişti ta ki şimdiye kadar. Masasının arkasındaki kitaplık rafının mekanizmasına dokundu. Mekanizma tembel bir gıcırtıyla açıldıktan sonra ortalama büyüklükte bir odaya açıldı.

Burası Darkon’un savaş odasıydı, Duvarlarında bütün olası rakipleri ve onların İlkdoğanlarının profil bilgileri vardı. Hepsinin tepesinde de kendisi oraya geldikçe yanan bir ışık kaynağı kullanıyordu. Sıra sıra hepsinin yüzlerine baktı Yirmi birine birden, derken gözü üzeri büyük bir çarpıyla çizilmiş Korlak’a takıldı. Elini sıkıntıyla bıyığında gezdirirken bakışları ustaca çizilmiş Myrcid resmine kaydı, elinin bir hareketiyle onun da üzerinde çarpı işareti belirdi.
On dokuz kişi kalmışlardı artık. Glaroth’u da Üstad Valerion, söylediğine göre yakalanmıştı. Gerçi onların hepsi Üstad Valerion sayesinde hayattaydılar. Üstad, onların kanlarını içindeki İridiumu çıkarmak için alıp ondan sonra onları Justisara sürmeleri gerektiğini söylemişti. O ise buna anlam veremediğinde o ise durumu şöyle açıklamıştı.

“Justisar yaklaşık bin yıldır, Arkonlarla uğraşıyor. Kedfith bu durumda onlara yardım edemeyecektir. Etmek için de bir sebebi yok zaten. Sürüngenleri tanıyorsun onları hemen kıtalarını geri almak isteyecekler, yardım ne kadar gecikirse o kadar zaman akıllarına Justisar düşer. O kıta en değerli kaynakları olan en güçlü kıta konumunda. Burada senin Drakelerinle uğraşacaklarına, Arkonlarla savaşlarından faydalanıp kıtayı ele geçirmeye çalışacaklardır. Bu durumda birbirlerini yok etmiş olacaklar.”

Bu ona göre büyük bir kumardı ancak kısmen de olsa tutmuştu. Üstad’ın istediği gibi büyük bir savaş olmamıştı zira Glaroth taraf değiştirmişti. Muhtemelen yıllar önce Kedfithe verdiği Ejderhaların yumurtaları karşılığında, bunu tahmin edebiliyordu çünkü daha sonra Üstad’ın getirdiği haberlerde Glaroth’un Justisar tepelerinde bir Ejderha şehri oluşturabilmişti. Burada hiç ejderha sağ bırakmamışlardı zira.

Üstad ne plan yapmış olursa olsun, o Glaroth’u yendikleri günden itibaren, günlerini her an saldırı olabileceğine inanarak ve hazırlanarak geçirmişti. Onların da Üstad’ın yaptığı gibi İntikam almaya çalışacaklarını biliyordu çünkü ama bu kendisini ilgilendirmiyordu. O var olma savaşı vermiş, V.R ‘nin iradesiyle kazanmış basit bir adamdı. Onları kıtadan sürmüş ötesine karışmamıştı, zira Hiandar’ın intikamını almak ölüleri geri getirmezdi. Sadece yaşayanları öldürürdü.

Darkon bıyığını düzeltirken, Kedfith’in resminin önünde durdu. Adaleti katı kurallar sayan bu adam nezaketsiz bir adam değildi. Yine de büyük savaş onun yurdundaydı ve yurdunda savaşmanın ne demek olduğunu en iyi o bilirdi. Çaresiz bir adam her şeyi yapabilir demişti Üstad, haklıydı. Elinin bir hareketiyle Kedfith’i yuvarlarak içerisine aldı. Ardından birkaç adım ilerledi.

Daha önce Yuvarlak içerisine alınmış olan Legistas’ın resminin ve bilgilerinin yanında durdu. Bu en tehlikeli olandı. Bitmek bilmeyen hırsı, nefreti ve gaddarlığı onu en tehlikeli yapıyordu. Antonio De Le Vaq’ın en iyi çırağı ve en büyük hatasıydı. Kıtasındaki adamların her biri, ilk bakışta öyle gözükmese de hepsi birer kozdu bilinçli bir şekilde seçilmişlerdi.

Leginando onun görünmez eliydi, Sweinstein diğer halkları teknoloji ile ezmek için elindeki bir araçtı, Arturo onun Glaroth dışında kimse de olmayan hava kuvvetleriydi, Mahabaratha onu gelecek tehlikelere karşı uyaran geleceğin gözüydü, Olkalia ise onun Glaroth’a önlemiydi ve Briseis ise görünen en büyük düşmanına karşı bir silahtı.
Kedfithe karşı bir silah.

Elinin bir hareketiyle Briseis’i de yuvarlar içine aldı.

Ona saldıran ekibin birbirlerine ihaneti hesaplamalarının arasındaydı.

Buna da hazırlıklı olmalıydı.


Devam Edecek...
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.
Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2500
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

Bölüm 22: Eski Buluşmalar


“Büyük Kavcirth Kanyonu” dedi Nickoy arabayı sürerken, yanında Torano oturuyordu. Grubun birçok üyesi de arabanın kenarında yürümekteydiler. Sabah ortasında yola çıkmışlardı, dar bir koyaktan inmişlerdi ve sessizce ilerlemekteydiler.“ Bu Kanyonda, sessiz, sakin ve sabırlı olmalıyız, diğer tarafa dört günlük yolumuz var, onlar bizi fark etmeden geçmeyi umalım.”

“Onlar da kim.” diye sordu Greece ters ters gökyüzünü yavaş yavaş kapatan kanyona doğru bakarken atını sürmekteydi.

“Burası Astgar Krallarının dahi çekindiği bir yerdi.” dedi Scart, sakin sakin yürüyordu ama bir eli kılıcındaydı. “ İlkdoğanımız Cho dışında buraya gelen bir Kralımız olmamıştır. Efendi Chuitchik bile burada ölümden başka bir şey olmadığını söylerdi.”

“Burası onun denek sahasıydı da o yüzden.” diye homurdandı Torano, öksürürken hala acı çekiyor gibi görünüyordu. Nickoy bu cevabı duyunca bir kaşını kaldırdı, Scart’tan ise öfke dolu bir homurtular yükseldi.

“Soruma cevap vermedin, Ozan.” dedi Greece, Scart tam konuşacakken onu susturarak, “ Buranın lanetli bir yer olduğunu söylemiştin sadece, neden çekiniyorsun? Anlat!”

“Burası hakkında çok bir şey bilmiyorum.” dedi Nickoy, omuz silkerek, “Yıllar önce Astgar devriyelerinden kaçarken buraya kuzey tarafından bir kere girip çıkmışlığım var. Kanyonun karanlığında fısıldayan sesler duymuştum, birkaç da bozulmuş yaratık vardı. Torano haklı olabilir, burası bir denek sahasıdır belki de.”

Greece, homurdanarak sustu, atının üzerinde biraz daha dikleşti. Gözleri sürekli etrafı süzmekteydi. Arabanın yanında, Helm ile Walger yürüyorlardı. Onlar ise merakla etrafa bakıyor, kanyonun daralarak giderek karanlıklaşmasını şaşkınlıkla izliyorlardı. Ovidia ile Gloria arabadaydı, Maithun ise arabanın arkasında ilerliyordu.

“Astgarların tarihi karanlıktır.” dedi Torano, gri gözleri kısılmıştı ve fısıltıyla konuşuyordu. “ İlkdoğan Cho, zalimliğinin yanı sıra karanlık büyülerle iç içeydi. Bilinmeyen tarihli büyüler, antik büyü dilinde bile telaffuz edilemeyen büyülere aşinaydı. Burada bu büyüleri kullandığı söylenir.”

“Efendi Cho hakkında, düzgün konuş Sihirbaz!” dedi Scart, dayanamayarak. “ Biz karanlık görünümlü sert bir halkız sadece böyle şeylerle işimiz olmaz. Sen de Sendar öğretilerindeki kara propagandayla yetiştirilmişsin.”

“Kara propaganda mı?” dedi Torano, Scart’a sert bir bakış atarak. “ Propanganda ile yetişen sizsiniz biz değil.”

“Myrcid’de sağlam ayakkabı değildi.” dedi Nickoy, gülerek piposundan duman yükseltti. “ Endimiyon öldükten sonra durum eşitlensin diye Endimiyon’un meşhur üçüzlerini Cho’yu öldürmeye göndermedi mi? İblisler ortalığı kasıp kavurduğu bir zamanda o üstelik.”

“Hiçbiri sağlam ayakkabı değildi.” dedi Greece öfkeyle bazı şeyleri sindirmekte zorlanıyordu. “O yüzden şu saçma tartışmanızı kesin de, etrafı bir kontrol edin.”

Herkes Greece’e doğru baktı bir an, Torano ile Scart bir şey demeden önüne dönse de Nickoy yüzünde bir gülümsemeyle dizginleri hafifçe salladı. Bir süre bu şekilde ilerlediler. Kanyon giderek kararmaya başlamış, soluk gölgeler kayaların arasında büyümeye başlamıştı. Arada kısa kısa rüzgarlar esiyor, etrafta ufak toz bulutları oluşturuyordu.

Walger’ın gözüne bu kayalıkların arasında eski tip mermerler yıkılmış kuvars taş parçaları çarpıyordu. Onun dışında Kanyon sessizdi, nerdeyse bütün gün ilerlemelerine karşın, Kanyonun karanlığı sabit kalmıştı. Ne göz gözü görmeyecek bir karanlığı vardı Kanyonun ne de tam aydınlıktı, soluk bir loşluk vardı etrafda, arada kanyonun kenarlarından süzülen ışık süzmeleri gün ilerledikçe kayboluyor, yerini kızıl bir ışıltıya bırakıyordu.

“Gün batıyor.” dedi Nickoy, düşüncelerini bölerken. “Geceleri Kanyonda ilerlemek doğru olmaz. Burada kamp kuralım.”

Greece bir an itiraz edecek gibi oldu, ama eski hisleri ozanın haklı olduğunu söylüyordu. Yüzlerce yıl, tekinsiz varlıklara bekçilik yapmıştı. O kalın sisler arasındaki tekinsiz hissi en iyi kendi bilirdi. Karanlığın ötesinde gizli bir tehdidin varlığını hissediyordu. Ozan, onları buraya getirmiş. Kendisi de ne yazık ki kabul etmişti. Şöyle bir etrafına baktı.

Ani savaş durumunda savaşacak doğru düzgün kimse yoktu. Arabadan tembel hareketlerle inen Ozan’ın çenesinden başka bir şey kullandığını görmemişti. Nickoy’un yardımıyla arabadan inen Torano ağır yaralıydı. Yanında gergin gergin etrafa bakan Scart ise ne kadar değişik bir teknik kullanıyor olsa da hem güçsüzdü hem de ölmemesi gerekiyordu. Arabadan saçlarını savurarak inen Gloria ise faydasızdı. Gloria’nın elinden arabadaki çadırları alan çocukların gerçek savaş tecrübesi bile yoktu. Kendisininse kaburgasındaki ağrı meditasyon sonrası hafiflese de ne kadar dövüşebileceği muammaydı.

Sıkkın bir şekilde atından inip atını bir kayaya bağlarken ufak bir küfür ve homurtu duydu. Walger, çadırları kuraraken yanlışlıkla, çadır kazığıyla elini kesmişti. Gloria hemen onunla ilgilenerek, çantasından sargı bezi çıkardığında Walger’ın kanı toprağa düştü. Toprak kanı, günlerce susuz kalmış çorak bir toprak gibi emdiğini fark etti.

“Nickoy!” dedi sert bir sesle, Ozana dönüp.

Ozan kaşlarını çatarak geldiğinde, Walger’ın elini gördü. Kaşları daha da çatıldı. “ Astgarların, kan büyüsüyle uğraştıklarını biliyoruz.” diye fısıldadı. “Tetikte olalım.”

“Ben zaten tetikteyim.” dedi Greece homurdanarak bu iş hiç hoşuna gitmemişti.

Çadırları kurduklarında, güneş batmıştı. Scart, ateşi yaktığında Torano hemen onun başına geçti. Greece’in isteği üzerine çadırları birbirlerine yakın kurmuşlardı. Herkes işini bitirip yemeğin hazırlanacağı sırada Greece hafif ıslık sesine benzer bir şey duydu.

Arabanın tepesinde ortalığı gözlerken, karanlığın içerisinden bir yaratık hızla kamp alanına doğru sıçradı, hedefi Walger’dı. Greece gerilip hızlı bir darbeyle yaratığın yolunu kesti, ufak bir köpeğe benzeyen bu yaratık, Greece’in yumruğunu yiyince bir köşeye savruldu.

Bunu gören diğerleri ayağa kalktılar, ancak karanlığın yaratıkları birden bire çoğalarak, hızlı hareketlerle saldırıya geçtiler. Nickoy, kahverengi pelerinini sıyırıp Falcon’unkine benzer uzun hançerlerinden birini Walger’a saldıranlardan birine savurdu. Hançer yaratığın boynuna saplanıp yere düştüğünde, Scart kılıcıyla gelen bir tanesini ikiye böldü.

“Çok fazlalar!” diye kükredi. Scart öfkeyle.

Torano güçlükle ayağa kalktı, sağını ve solunu Maithun ile Helm koruyordu, onlar da üzerlerine gelen yaratıkları öldürüyorlardı. Bu yaratıklar güçlü değillerdi ancak sayıları oldukça fazlaydı ve çoğunluğu kanın kokusunu aldıkları Walger’a saldırıyordu. Walger, hançerini çekmiş ona saldıranları öldürürken Scart Corpean’da yanındaydı. Daha gerilerinde Ovidia ile Gloria, kendilerine gelen tek tük Yaratıkları öldürmeye çalışıyorlardı. Sendar’ın Son Hanımı silah olarak, iğnesini kullanıyordu, Ovidia ise çok da hakim olmadığı Kaplan sitili tekmelerini.
Yine de zor durumda olan Greece’di, zira ilk dalga ona çarpıyor ondan arta kalanlar, geridekilere ilerliyordu. Ovanın Kırbacıyla, birçok yaratığın tepesine binen Ölülerin Bekçisi, aynı anda bazen üç bazen dört tane yaratığı öldürebiliyor, bir kısmını da uzaklaştırabiliyordu.

Torano alnında biriken ter damlacıklarıyla konsantre olmaktaydı. Parmak uçlarında ufak şişmşekler çıkıyordu, vücudu ise titremekteydi. Yine de son bir gayretle kaşlarını çattı ve kükredi.

“Şimşek Zinciri.”

Ellerinden çıkan şimşekler, önce etrafındaki yaratıkların sıra sıra içinden geçerek onları parçalayarak ilerledi. Önce Walger’ın ardından Greece’in etrafındakileri temizledikten sonra çıktıkları deliğe doğr ilerleyip orada patladı.

Patlamanın gürültüsüyle, Kanyonun bir kısmı titrerken, Torano bayılarak olduğu yere devrildi. Greece küfrederek tozun tumanın içerisinde etrafa bakmaya çalıştı. Bir süre sonra Tozun içerisinden bir siluetin onlara doğru ilerlediğini fark etti.

“Endimiyon’un kanı. Uzun zaman olmuştu.” diye fısıldadı süliet içindeki bir ses, ilerledikçe silüeti belirginleşiyordu, “İlk başta basit canlılar sanmıştım sizi, meğersem azıcık da olsa gücünüz varmış.”

Silüet sisler dağılıp ortaya çıktığında, Uzun beyaz saçları sırtına kadar inen, bir zamanlar yakışıklı ama artık bembeyaz suratıyla çökmüş bir adam gördüler. Adam uzun boyluydu, siyah bir zırh giyiyordu, sırtında yarısı kesilmiş kanatlar ilk göze çarpan şeydi. Siyah zırhının yanında, altın bir zincirle omzundan bağlı kalın bir kitap taşıyordu. O kitabın altında ise bele takılmak için oldukça büyük olan kocaman bir kılıç asılıydı, diğer tarafında ise bir hançer sallanıyordu.
Ancak asıl korkutucu olan geniş omuzlarına ikisi sağ ikisi sol olmak üzere taktığı dört kuru kafaydı. Kuru kafaların çeneleri olmadan zırha gömülmüşlerdi. Boş göz çukurlarından onları izliyor gibiydiler ancak onları asıl izleyen adamın yüzüne düşen beyaz saçları arasında parlayan bir çift kırmızı gözdü sadece.

“Choros Aşkına,” dedi Scart korkuyla gerileyerek.

“Choros mu? O seni kurtaramaz, sizi kimse kurtaramaz.” dedi yaratık ardından sağ taraftaki kuru kafaya doğru döndü. “Değil mi kardeşim?”

Greece, yumruklarını sıkarak öfkeli bir yüzle adama doğru ilerledi. “Kimsin sen? Tanıt kendini.”
Yaratık hızlı bir hareketle yumruğunu Greece’e doğru geçirdi. O kadar hızlı hareket etmişti ki, Greece yumruğu ancak son anda fark edebilmişti. Bulunduğu yerden adeta toz olup uçmuş Greece’İn önünde belirmişti. Greece darbeyi yedikten sonra kayalıklara doğru savrulurken. Herkes şaşkınlık içerisindeydi.

“Yokedicilerin kirlettiği kanla benim işim olmaz.” dedi Yaratık, etrafında karanlık bir aura belirmişti. “Ama Endimiyon’unun kanı çok başka bir şey, saf büyüyle kirletilmemiş. Katıksız bir Ousaq kanı. İçmeyeli o kadar uzun zaman oldu ki.”

Greece kayalıkların arasından kalktığında, Yaratık onu umursamadan ilerlemeye başladı. Scart, nerdeyse bir titremeyle geriye doğru çekildiğinde, Nickoy yaratığın karşısına dikildi, elinde beliren kısa bir sopa birden uzayarak uzun bir sopaya dönüştü.

Nerdeyse iki metre boyundaki sopa som altın gibiydi ve parlıyordu ve etrafına hafif bir ışık saçmaktaydı. Yaratık bir an duraksadı, tiksintiyle gözlerini silahtan uzak tuttu.

“Slembrio.” dedi tiksintiyle,

“ Buradan sadece geçiyoruz, Karanlığın Evladı.” dedi Nickoy, sert bir sesle, “Kuzeyde senin soyunun pek çoklarını öldürdüm ama burada senle savaşmak istemiyorum. Bırak kanyondan geçelim.”

Yaratık, ani bir hırlamayla sertçe sopayı tuttu. Sopayı tutan ellerinden duman yükselirken Ozan’a doğru eğildi, “ Güçsüz bir adamdan boş sözler.” diye fısıldadıktan sonra, diğer eli bulanıklaşarak hançere doğru gitti.

Nickoy şaşkınlıkla gözlerini açarken hançer, Nickoy’un kalbinin orada durdu. Yaratık kaşlarını çattı, birden bire olduğu yerde kalmıştı ve hareket edemiyordu. Manasızca Nickoy’a bir an baktıktan sonra, gözleri etrafı taramaya başlarken birden etrafta yeşil bir aura belirdi.

İri bir adam Nickoy ile Yaratık arasında belirerek, hareket edemeyen Yaratığın kafasından tuttuğu gibi onu yere çiviledi. Bunu yeşil bir aura kullanarak öyle bir şekilde yapmıştı ki, yaratığın kafası ve üst göğüs zırhının bir kısmı toprağın altında kalmıştı.

“Güçlü bir adam mı arıyordun?” dedi Are, toz dumanın arasında kalkarken göğsündeki kolyelerden birini kopardı, küçük kolye birden kocaman çift ağızlı bir baltaya dönüştü. Havada beliren baltayı tek eliyle tutan Are, yeşil aura ile yerden kalkmaya çalışan yaratığın kafasına baltayı geçirdi. Balta büyük bir çıtırtıyla adamın kafasını ezdikten sonra Are kanlar akan baltasını kaldırdı ve parçalanmış yaratığın kafatasına bakarak “Buldun işte.”

Herkes şaşkınlıkla ortalarında beliren Are’ye bakarken. Toprağın altından, sarmaşıklarla Elwing yükseldi. Ormanın Hanımı, koyu mavi gözleriyle etraftakileri süzdü. “Aradığımız bunlar mı Bozkırın Güneşi?” sesi baharın ılık meltemleri gibiydi, narin ve yumuşak.

“Bunlar.” dedi Are, Nickoy’un yakasını tutup kendine çekerken. “ Bu sefer elimden hangi numara ile kaçacaksın bakalım.”

“Bırak onu!” diye kükredi Greece, ayağa kalkmış Are ile Nickoy’a doğru yürüyordu. “İşin benimle!”

Elwing elini şöyle bir hareket ettirdiğinde Greece’in ayağı havada dondu kaldı. Birden bire yerden onun ayağına sarılan ince sarmaşıklar onun bedenini kilitlemişti. Sarmaşıklar büyük bir hızla büyüyüp Greece’in ağzını sardığında “ Bozkırın Efendisinin sözünü kesme.”

Diğerleri de hareket etmeye çalıştığında, kendilerinin de bu sarmaşığa yakalandığını fark ettiler. Hiçbiri kımıldayamıyordu. Ozan hariç hepsi sarmaşıklara sarılmıştı. Ormanın Hanımı, bütün grubu nerdeyse bir hareketiyle etkisiz hale getirmişti.

Are konuşamadan, bir hışırtı belirdi. Walger ışınlanarak sarmaşıktan kurtulmuş, Elwing’in arkasında belirmişti. Elinde bir hançer vardı ve şimşekle parıldamaktaydı. Hançeri tutan elini sıkmıştı ve eli Kurt öğretisi gereği güçle titremekteydi.

“Kurdun Şimşeği.” diye kükreyerek Elwing’e saldırdı. Elwing’in olduğu yer, Walger’ın şimşek gücüyle parçalara ayrıldığında. Are hızla dönerek kükredi.

“ELWİNG!!”

Walger yumruğunu çektiğinde parçaladığının sadece kalın dallı sarmaşıklar olduğunu gördü, boynunda ise uzun ucunda ince bir bıçak olan, bir sopa belirmişti. Ormanın Hanımı, vakur duruşuyla Walger’ın tepesinde yükseliyordu ama gözlerinde bir tedirginlik vardı.

“Sakın bir hareket daha yapayım deme çocuk.”

Walger öfkeyle yutkunarak kafasını salladı, bıçak bu kadar boğazına yakınken ışınlanabileceğini sanmıyordu. Are bir an ona doğru baktı, dudaklarını büktü. “Sendarlı demek.” diye mırıldandıktan sonra Nickoy’a çevirdi bakışlarını.

“Seni öldürmek için çok sebebim var Ozan.” dedi öfkeyle burnundan soluyarak.

“Buna üzülen biri olacak.” dedi Nickoy müzhip bir gülümsemeyle, nedense rahatlamış görünüyordu. “Efendileriniz sizinle konuşma yapıyordu en son gördüğümde, bize direkt saldırmadığına göre tasmalarınızın yularını çekmiş olmalılar.”

Are öfkeyle kıpkırmızı kesildiğinde, derinden gelen bir homurtu duyuldu. Yaratığın cesedi birden fokurdamaya ve genişlemeye başlamıştı. Are Ozanı geriye fırlatarak. Ruh Bıçaklarını yavaş yavaş ayağa dikilmekte olan cesede yollamaya başladı. Ancak ceset buna rağmen büyüdü genişledi ve kocaman oldu.

Ceset biçimlenmeye başladıkta, Elwing’in gözleri büyümeye başladı. Yaratık nerdeyse beş metre boyundaydı dev gibi cüssesi, simsiyah karanlıkla örtülüydü. Dev gibi boynuzları kafasının iki yanından çıkıyor onu oldukça heybetli gösteriyordu. Ağzı bir hiçlik gibiydi, inci gibi beyaz sipsivri dişleri parlıyordu.

“Bu- bu olamaz.” dedi Elwing gerileyerek, “Bu şeyle bir kez daha savaşamam.”

“ O gün dokuz kişi savaşmıştık.” dedi Are öfkeyle “Şimdi ise sadece iki kişiyiz.”

Nickoy yerde gerileyerek zorla ayağa kalktı, şaşkınlık ile hayranlık arasında, kalmıştı. “Bu da ne böyle? Bunun gibisini Kuzeyde bile görmemiştim.”

“Göremezdin çünkü onlar Tanrılar tarafından yok edilmişti. ” dedi Are diğer kolyesini de koparıp elinde kocaman bir çekiç belirirken. “ O Karanlığın meşhum varlığı. Gölgesinde ölüm, karanlığında hiçlik vardır. O yüzden ona Ölümün Gölgesi derler.”

Ölümün Gölgesi, gerinerek, kükredi. Kükreyişi bütün Kanyonda yankılanmıştı.
Are kaslarını esnetti.

“Hükümsüzler öncesi iyi bir antrenman olacak.”



****


“Ben senin gibi bir melunu dinlemem Yokedici” dedi, Ziragil Dağının tepesinde tünemiş olan kocaman buz ejderhası, “ Sadece yüce Kedfith ile konuşurum.”

Choros, bıkkınlıkla elini siyah saçlarının arasından geçirdi. Ahmak Buz Ejderhası laftan anlamıyordu, Kedfith dışında da bir şey söylediği yoktu. Ejderha gerinerek boynunu ona doğru uzattı. Buzdan rüzgarlar, Choros’un saçlarını ve arkasındaki kara pelerini uçurdu. Beyazlar içerisinde kara bir leke gibi görünüyor olmalıydı. Gerçi her zaman öyleydi, doğduğundan beri.

“Sizi o zamanlar uyarmıştım.” dedi Buz Ejderhası, burnundan beyaz buharlar çıkıyordu. “ Arzın dengesinin bozulduğunu, Bekçilerin ortaya çıktığını söylemiştim. Lakin beni dinlemediniz, şimdi ise adınıza savaşmamı istiyorsunuz. Bunu yapmam için bir neden yok. ”

“Kedfith’in işleri var Naugrimm.” dedi Choros sabırsızca, “O yüzden buraya ben geldim. Hükümsüzler geldiğinde ki içlerinden biri burada tutulduğu için gelecekler. Hazırlıklı olmanı istiyorum.”

“Benden bir şey isteyecek konumda değilsin Karanlığın Evladı.” dedi Naugrimm, esneyerek. “ Eğer acıkırsam, belki tadlarına bakmak için inerim.”

“Onlar güçsüz değiller. Güçlerinin bir kısmı Mühürlü olsalar bile.” dedi Choros, öfkeyle bu Ejderhanın umursamazlığı onu çıldırtmak üzereydi. “Elrohir’in yaratıklarıyla onlara pusu kurarsan ancak bir şansın olabilir.”

“Elrohir…” dedi Naugrimm düşünceyle, “ Senin gibi değildi. O, bana saygı duyardı. Buraya bir şey istemek için geldiğinde yemek getirmesi gerektiğini bilirdi.”

Choros’un öfkeyle gözleri parladı, karanlık üzerini bir örtü gibi kapladığında kara kanatları açılıp gökyüzüne uzandı. Başında büyük boynuzlar belirmişti. Gece gibi karaydı, boyu nerdeyse yedi metre uzayarak kocaman olmuştu. Etrafında beliren kara sis dağı kaplamıştı.

Naugrimm, gerilerek ayakları üzerinde durdu, Kocaman boynu gökyüzünden bir yay gibi uzamıştı. On iki metre boyuyla Choros’a tepeden bakıyordu.

“Ölümün Gölgesi” diye hırladı Naugrimm tiksintiyle.

“Buraya yardım dilenmeye değil.” dedi Choros, sesi derinden geliyordu ve kalınlaşmıştı. “ Sana ettiğimiz yardımın karşılığını almaya geldik. O yüzden ben ne dersem yapacaksın Naugrimm!!”

“Karanlığın gerçek bir velihattısın.” dedi Naugrimm, gözleri kısılmıştı. “ Karanlığın Evlatları ölümün gölgesine dönüştüklerinde genelde bilincini kaybederler.”

“Onlarla savaşmışsın.”

“ Onları öldürdüm.” dedi Naugrimm bir an için iyice dikildi. Buz Ejderhası, Ejderhalar arasında en yaşlı ve en tehlikeli olanıydı. Dev gibi cüssesi dağın çoğunu kaplıyor gün ışığı buz mavisi teninden yansıyordu. Bir an tehditkar, bir biçimde gerilerek öylece durdu sonra geriye çekilip eski yerine uzandı. “Ama yok ediciyle savaşacak değilim. Dediklerini yapacağımı Yüce Kedfith’e söyleyebilirsin.”

Choros bir an duraksadıktan sonra, eski normal formuna geri döndü. Bu formu başlangıç formuydu. En Hiandar’a benzer haliyliydi. Haindar kanına, Annesinin kanı. Belki de hayatını kurtaran kan, bu hayatta tek sevdiği kişiydi Annesi. Onun laneti ve hediyesi oydu. O yüzden sevmeyi Muadlig sokaklarında annesinin ölümüyle birlikte bırakmıştı. O günden sonra içinde nefretten başka bir şey bırakmamıştı. Yarı Hiandar Yarı Karanlığın evladı olmak, ona yalnızlığı getirmişti.

Bir an için tüylerini diken diken eden bir şey hissetti, soğuktan değildi bu o soğuktan etkilenmezdi. Yıllar önce, unuttuğu bir dürtü harekete geçmişti. Karanlığın içinde bir kıpırtı, eski güçlerin harekete geçtiğini söylüyordu ona. Kendi gizli silahını belli ki biri uyandırmıştı.
Gülümsedi, Hükümsüzler bile o yaratığın karşısında dayanamazdı. O silahı özellikle Legistas’ı öldürmek için tasarlamıştı. Çünkü o yaratık, diğerleri gibi Karanlığın Evlatlarının basit döllerinden biri değildi. O, Myrcid ile Arturonun elinden kurtardığı, Gruabba’nın dokunduğu, gerçek bir karanlığın evladıydı.

Yıllar önce, Kufdir Dağından kurtarabildiklerini, Astgardaki geniş kanyonun içlerine saklamıştı. İlkdoğanı Cho, oraya düzenlemiş oldukça işe yarar hale getirmişti getirmesine ama Endimiyon’un üçüzleri tarafından aptalca bir şekilde öldürülmüştü. O günden sonra kendisi ara ara gidip baksa da orasını gerektiğinde kullanılmak üzere sakladığı terk edilmiş bir alana dönüşmüştü.

Yine de orada güçler uyanıyorsa gidip bakması gerekmekteydi. Oradaki yaratık Hükümsüzleri yenebilecek güce sahip olabilirdi, ama yine de işini şansa bırakmamalıydı. Naugrimm’e şöyle bir göz attıktan sonra ışınlanmak için büyü fısıldadığında, Shark Snaga’dan büyüsel bir mesaj geldiğini fark etti.

“ Kedfith seni çağırıyor. Acil. Toplantı başlayacak.”

Choros sıkıntıyla dudak büktü, Kavcirth Kanyonunu anlaşılan daha sonra kontrol etmesi gerekecekti.


****


Şaman Han, Girofil ve Robben, kanyonun içerlerine doğru koşuyorlardı. Dev bir kükreyiş ve savaş sesleri ileriden gelirken. Girofil ile Robben şaşkınlık içerisinde silahlarını çıkarmış ilerlerken, Şaman Han’ın içindeki Mor Ruh öfkeyle küfrediyordu.

“ Bu Aikroth’dan da beyinsiz.” dedi bir küfür daha savurarak. Sakinleşmeye çalıştı “ Kontrolü bana bırak Han.”

“Dikkat çeker Mor Ruh.” dedi Şaman Han gönülsüzdü, beden değiştirme işi hoşuna gitmiyordu.
“Karşılaştığınız şey, Karanlığın Yaratıklarının en güçlülerinden Han!” dedi öfkeyle, “ Ben yardım etmezsem hepinizi öldürecek! Mesele dikkat çekmeyi oldukça geçti.”

Han tam konuşacaktı ki, Are’nin savrularak önlerine düştüğünü gördüler, İri yarı barbarın yüzü kanlar içindeydi. Dirseklerinin üzerinde öfkeyle doğrulduğunda, mavi gözleriyle onlara baktı. Yüzü karşılaştığı güç yüzünden şok içindeydi.

“Kaçın!” diye bildi sadece. O sırada ileride Elwing’in çığlığı duyuldu, Are hızla kalkarak, Ölümün Gölgesinin olduğu yere doğru yeşil aurası ile fırladı. Şiddetli bir darbeyle baltasını Ölümün Gölgesinin bacağına geçirdiğinde, Yaratık öfkeyle elinde tuttuğu Elwing’i bir kenara fırlattı.
“Hala ölmedin demek!” diye kükredi Ölümün Gölgesi, Are’nin baltasından kurtulduktan sonra, Kara kırbacını kaldırdı. Kırbacını öyle hızlı savurdu ki, Are son anda havada sıçrayarak, saldırıyı anca savuşturdu. Öte yandan, Kapşonlu bir adam aradıkları grubu bir araya toplamaya çalışıyordu. Şaman Han grubun içerisinde zamanında onlara yardım eden Ozan Nickoy Waldemer’i fark etti.

Bu noktadan sonra zihninin geriye doğru itildiğini hissetti Şaman Han, Bu sefer Mor Ruh bedenini ele geçirmek için ondan izin almamıştı. Ani bir darbeyle bedeninin kontrolünü bırakmıştı. Bu sırada kendi bedeninin Dev gibi Yaratığın üzerine koşarken ellerini birleştirdiğini fark etti. Ve kendi ses tonundan bağımsız konuşmaya başladı.

“Geri çekilin!” dedi sert bir sesle, Antonio De Le Vaq. Sesi o kadar kesin ve sert çıkmıştı ki, Are dahil herkes bir duraksadı. Birleştirdiği ellerden Mor Ruh Aurası çıkmaya başladığında, Are şaşkınlıktan elindeki baltasını düşürdü. Ölümün Gölgesi duraksayarak, kırbacını kaldırdı.
Ellerini birleştirip, kollarını kaldırıp sıçradı Antonio De Le Vaq, ellerinden yükselen Mor Ruh enerjisi, etrafı mor bir ışıkla donattı. Birden Ölümün gölgesinin etrafında, Mor Auradan oluşan dört sütun belirdi, sütünların arasında da yaratığı hapseden Mor bir bariyer oluştu. Ölümün Gölgesi Öfkeyle bariyere vurduğunda, Bariyer titrese de olduğu yerde sabit kaldı. Kısa bir an bariyere bakan Antonio De Le Vaq Are’ye doğru döndü. O ise şaşkınlıkla oluşan bariyere bakıyordu.

“Çabuk! Diğerlerini alıp mümkün olduğu kadar geriye götür. Bu bariyer onu çok tutmaz.” dedi Antonio De Le Vaq sert bir sesle, “ Şuradaki Büyücü ile topallayan kapşonluyu da ağır yaralamışşsın, Ruhlarının kırılmasını da engellede ölmesinler. Gerisini ben hallederim.”

“Şaman Han?” dedi Are şaşkınlıkla, “ Sen ne diyorsu-“

“Yüzüme öküz gibi bakma Aikroth!” dedi Antonio De Le Vaq, bir an ismi karıştırdığını fark edip duraksadı. “Are! Çabuk dediğimi yap!”

Are şaşkınlıktan sıyrıldıktan sonra hızlı bir adımla De Le Vaq’ın burnunda bitti, “Sen de kimsin? Han’ın vücudunu nasıl ele geçirdin Mor Ruh!”

O sırada ağır bir darbe sesiyle, bariyerin çatlaması duyuldu. Ölümün Gölgesinin kükremesi, etrafta yankılanıyordu, Ölümün Gölgesi homurtuyla konuşuyor, her darbe vurduğunda Bariyerin çatlakları artıyordu.

“Ben senin burada bugün hayatını kurtaracak adamım.” dedi Antonio De Le Vaq, bilmiş bir şekilde sırıtarak, Ölümün Gölgesine doğru döndü. Are kaşlarını çattığında, Ölümün Gölgesi öfkeyle bariyerlerinden kurtuldu. Dev gibi cüssesiyle onların üzerine atılırken, elini kaldırdı. “ Değil mi Trem?”

Ölümün Gölgesi bu ismi duyunca duraksadı, bir iki adım geriye çekildi. “Senn!!” diye kükredi “ Kimsin sen? Bu adı nerden biliyorsun?”

Antonio De Le Vaq, gülümsedi. “Bu adı çünkü sana ben vermiştim? Sen pençeleri çıkmamış küçük bir kediyken sen, köle ağılında satıldığınız günlerden sonra, Muadlig’te. Başka bir çağda başka bir zamanda…”

“De Le Vaq.” Dedi Ölümün Gölgesi derin bir sesle, “Artık sana bağlı değilim.”

“Değilsin!” dedi Antonio De Le Vaq, gözlerinde mor bir parıltıyla bu sırada bu ilginç konuşmayı herkes şaşkınlıkla dinlemekteydi, Are bile sesini çıkarmıyordu. “ Gurabba aklınızı çeldiğinde, gitmenize izin verdim. Bu kısmen babanızın da suçuydu, yoksa sizi serbest bırakmak istediğim en son şeydi.”

Ölümün Gölgesi, öfkeyle gerindi. “Hangi cehennemden geri geldin bilmiyorum De Le Vaq ama ben artık Trem değilim. Ben Karanlığın Evlatlarının Bilgesi, Kan Taşıyıcısı Chvodgrum’um ve sizi burada yok edeceğim.”

De Le Vaq kollarını açıp ona doğru ilerledi. “Yok et öyleyse Trem buna hakkın var! Ben sizi Myrcid öldürdü sanıyordum. Hayatta olduğunu bilseydim, seni bu zalimlik çukurundan kurtarmaz mıydım sanıyorsun?” Derin bir iç çekti ardından devam etti. “ Ama daha sıkı araştırmalıydım, yeğenin olan küçük piçi daha iyi sorgulamalıydım. Oluruna bırakmamalıydım.
Muadlig’te kar yığınında benim yokluğumda saldırıya uğradığınızda yaptığım gibi yanınıza gelip, sizi o tuzağa saranların iplerini kökünden koparmalıydım. Gurabba size saldırdığında yaptığım gibi kendimi ortaya atmalıydım. Yapmadım, Yapamadım içinizdeki bu karanlığı bastıramadım. Keşke yapsaydım. Keşke Otoboroshi’yi dinlemeyip, sizin Kufdir Dağına gitmenize izin vermeseydim.”

“Otoboroshi mi?” dedi Are onun da gözleri şaşkınlıkla büyümüştü.

De Le Vaq kısa bir bakış attıktan sonra onu elini kaldırarak susturdu, Ölümün Gölgesi duraksamıştı, kırbacı kaldırdığı kolu titriyordu. Antonio De Le Vaq Are’nin susutuğunu görünce tekrar konuşmaya devam etti.

“Bir zamanlar Karanlığın Evladı değildin Trem. Senin bu karanlığın dışında, dingin bir hayatın vardı. Kardeşin Nihaş ile birlikte, zalimlere karşı bir mücadele içerisindeydin. Yaşamın zorluydu ama mutluydun. Bir dükkanın vardı, bir evin, bir ailen. Onları senden aldılar, koparıp buraya hapsettiler seni. Tıpkı Babanın seni bir adaya hapsetmesi gibi.

Sen sadece benle özgür kaldın evlat, sizin kilidinizi açan anahtar hep benim elimdeydi. Çünkü ben size güvendim, ben size inandım. Size alan sağladım. Gözlerinde ateş olan bir çift çaresiz çocuktunuz, benim elimde erkek oldunuz. Şimdi, bu karanlık kanyona hapsolmuş kurbanlarını bekleyen bir yaratığa dönüşmüşsün. Bir Hayvan gibi hapsetmişler! Benliğini yok etmişler senin! Seni bir silaha çevirmişler! Ama artık bitti!”

Ölümün Gölgesi, titreyerek elini indirdiğinde Antonio De Le Vaq, kollarını açmayı bırakıp elini uzattı. Ölümün Gölgesinin karanlığı küçülmüştü. Kızıl gözlerinde bir özlem ile Şaman Han’a yani De Le Vaq’a bakıyordu.

“Sana yine elimi uzatıyorum Trem.” dedi De Le Vaq kendinden emin bir şekilde, “ Seni o kafesten çıkardığım gibi bu kafeten de çıkarabilirim bunu biliyorsun. Yeter ki kendin ol! Bir zamanlar kim olduğunu hatırla. Benim baktığım genç adam ol Trem. Ben şu an sana baktığımda gördüğüm şey melun bir Karanlığın Evladı değil. Benim gördüğüm Hayvanlarla konuşan güler yüzlü sarışın bir genç adam. O adam ol Trem, o adam ol ki kardeşinin olamadığı şeyi sen başarabilesin.”

Ölümün Gölgesi titreşerek, yok olup, o ilk başta göründüğü zırhlı haline dönüştü, Sırtındaki yarı kesilmiş kanatları yok olmuştu, saçlarının beyazlığı yerini mat bir sarılığa bırakmıştı. Diz çökmüş bir halde De Le Vaq’ın karşısındayken elini uzattı. De Le Vaq ona uzatılan eli sertçe tutup kaldırdığında diğerlerinin hepsi şaşkınlıkla onlara baktılar.

“Patron.” dedi Trem, kızıllığı sönmüş olan gözlerinde mutluluk vardı. “ İyi ki geldin.”

De Le Vaq, ona göz kırptıktan sonra etrafına baktı. Herkes kafalarında soru işaretiyle onlara bakmaktaydı “ Dinleyecek çok hikaye, anlatılacak çok şey var, ama ben kısaca kendimi tanıtayım. Ben Han’ın kendi isteğiyle bedenini kullanan binlerce yıl önce ölmüş olan bir ruhum. Ruh Adam olmasam da iyi derece de bir Mor Ruh kullanıcısıyım. Adım Antonio De Le Vaq, sizin Tanrı dediğiniz, aslında Hiandar ırkındanım ve ne yazık ki bu çağı başlatan adam benim.”

Are bir soru soracakken yine elini kaldırdı. “ Sorular daha sonra, şimdi büyücüyü bana getirin. Are sen de şu kapşonluyu iyileştir. Robben, diğer genç çocukları sen topla. Girofil, barınma işlerini hallet. Elwing, iyiysen grubu dolaşıp yaralıları iyileştirmeye başla. Trem, kanyon giriş ve çıkışlarına yaratıklarını yolla güvende ve rahat olmak istiyorum.”

Elwing, hafif yaralarla kalktı yüzünde öfke vardı. “ Sen kim oluyorsun da önce Ölümün Gölgesini ikna ediyor sonra da bize emir veriyorsun?”

“Senin Tanrın kim?” dedi aniden Antonio De Le Vaq, gözleri ona doğru taşınmak için hazırlık yapılan büyücüdeydi Elwing’e bile bakmamıştı. Diğerleri hatta Are bile onun dediklerini yapmaya başlamıştı.

“Nenyal ama bunun ne –“

“ Bunun alakası şu küçük hanım.” dedi Antonio De Le Vaq, Şaman Han’ın gözlerinden Elwing'e sertçe bakarak. “Ben Nenyal’in Orman Halkları tarafından yetiştirilmiş Yabani olduğu günlerden tanırım. Saçları kumraldır, gözleri koyu bir yeşil. Büyük siyah beyaz bir puması vardır. Bir şeyi kabul edince başını hafif yana eğer, merhametlidir ama çelik gibi de serttir.”

Bir an duraksayıp iç çekti, “Hatırlıyorum da İyi bir kızdı. Hevesli, idealleri olan ama zaafı da vardı. Kendinden güçlü birinin kanatları altında durmak isterdi hep, güvenli alanının dışında kalmak istemezdi. Bakıyorum da sen de öylesin. Sana baştan söyleyeyim Küçük Hanım, burada olanları tam olarak bildiğim söylenemez ancak bildiğim tek bir şey varsa sizin Tanrı dedikleriniz hepsi benim gözümde bir yaramazlık yapan bir grup çocuktan farksız.”

Bunu dedikten sonra, yavaş yavaş Elwing’e doğru yürüdü. “Küçük yaramazlıklar affedilebilir, tolere edilebilir veyahut kısa bir azarlamayla geçiştirilebilir ama onların yaptığı şey hiç de küçük bir yaramazlık değildi.” Ardından duraksadı nerdeyse Elwing ile burun burunaydı şimdi, gözlerinde mor bir aura belirmişti. “ Hatırlıyorsun onların ne denli büyük bir yaramazlık yaptığını. Derinlerde bir yerde acı çeken vicdanın seni rahatsız ediyor, bazen çığlıklar duyuyorsun rüyalarında, Bütün bunları sizi ortak etmeleri ne kötü değil mi?”

Elwing’in gözleri doldu, alt dudağı titremeye başladı. Şaman Han’ın gözlerinin gerisindeki mor ışıltı onun içini nerdeyse okuyor gibiydi.

“Yeter!” dedi Are, Greece ile birlikte Torano’yu taşıyan ekip ile birlikte yanlarına gelmişti.
“Elwing, bu konularda az şey biliyor üzerine gitme.”

De Le Vaq, yarım bir sırıtışla Elwing’i rahat bırakıp, Torano ile Greece’e doğru yöneldi. Alernan Torano yerde boyluboyunca uzanıyordu. Beyaz saçları dağılmış avurtları içine çökmüştü nerdeyse ölmek üzere görünüyordu.

“Kanında İridium var.” dedi ciddi bir sesle olduğu yerde dizlerinin üzerine çöküp Torano’yu incelerken. “Bu işimizi kolaylaştırır.”

Bunu dedikten sonra ellerini birleştirip, mor bir aura ile kapladı ve elleriyle vücudunu taramaya başladı. Elleri Torano’nun başından ayağına kadar büyün vücudunda geziyor, Mor Ruh Aurası özellikle Torano’nun karnında beliriyor yeşil aura kalıntılarını temizliyordu.

“Bu tekniği en son Venessa yaparken görmüştüm.” dedi Are, bir an Greece ile birbirine baktılar. Ölülerin Bekçisi taş gibi sert ve sessizdi. Karşılarındaki bu adam basit bir bozkır Şamanı gibi gözüküyordu ama içindeki ruh bambaşkaydı.

“Venessa, demek. Konuşacak şeylerimiz artıyor, Atalık Savaşcısı.” dedi gülümseyerek De Le Vaq ardından Greece’e doğru döndü. “Sen de Ruh Disipliniyle eğitilmişsin ama gücün açığa çıkmamış, daha doğrultusu çıkartılması için yol açılmamış. O yüzden Are’nin darbesi seni bu büyücü kadar çok etkilememiş. Senin de kanında İridium var. Bunun da etkisi var elbet.”

“Beyaz Ruh değil mi?” dedi Are bir an Greece’e doğru bakıp De Le Vaq’a dönerken.

“Öyle, katı disiplinler Beyaz Ruha yönlendirir.” dedi De Le Vaq, ardından Greece’e tekrar baktı.
“Bu uzun sürecek, idare edebilirsen seni daha sonra iyileştireyim.”

Greece kafasını salladı, arkasını dönüp giderken. Are hızla yanına geldi. Bozkırın Efendisi, sert ve öfkeli görünüyordu ama yüzünde bir şaşkınlık vardı. “Simarios’u öldürdün.” dedi sadece.

Greece duraksayıp dev gibi barbara doğru döndü. “Hak etmişti. Bütün bunları başlatan kıvılcımı tetikleyen oydu. Bu da yetmezmiş gibi bana tekrar saldırdı. O yüzden öldürdüm.”
“Simarios benim kardeşimdi.”

“Kedfith’de benim Babamdı.” dedi Greece, sert bir ifadeyle “Yaşadığımız onca şeyden sonra hala onları baban gibi hissediyor musun? Ben hissetmiyorum.”

Are bu sözleri duyunca duraksadı, kafası düşüncelerle doluyken. Greece kamp kurulmakta olan alana yürümeye devam etti. Are bir an bakışlarını Ölülerin Bekçisine çevirdi ardından geride Büyücüyü iyileştirmekte olan Şaman Han’a ya da Antono De Le Vaq’a doğru baktı.
Ardından o da Greece’in peşinden gitti.



****


“Ne oluyor Nickoy?” dedi Ovidia, sessiz bir biçimde taşlığın etrafında Helm, Walger ve Maithun ile oturuyordu. “Ne yaşadık biz şimdi?”

Nickoy ile Robben çocukların karşısında yan yana ayakta duruyorlardı. Robben’in uzun saçı arkadan bağlanmıştı ve yeşil gözlerinde bir buğu vardı. Nickoy ise heyecanlı bir şekilde arada bir arkadaki Şaman Han’a doğru bakıyor sonra gözlerini diğerleirnde gezdiriyordu. Ovidia’nın sorusunu duyunca mavi gözlerinde müşfik bir ifade belirdi.

“İnan Ovidia ben de anlamıyorum.” dedi sakinleştirici ses tonuyla “Ama iyi bir şeyler olduğu kesin, yanımdaki arkadaş eski dostlarımdandır. İzin vereyim de kendisini tanıtsın.”

Robben gülümseyerek yutkundu, gözlerinden yaş süzülüyordu. “Ne kadar büyümüşsün ona o kadar çok benziyorsun ki Walger.”

Walger bu sözü duyduktan sonra şaşkınlıkla ayağa kalktı, Robben onun ayağa kalktığını görünce koşup ona sarıldı. Walger şaşırarak duraksadığında, Robben’İn adına Nickoy konuştu.

“O senin amcan Walger.” dedi gülümseyerek. “Baban Robin’in en küçük kardeşi Robben Harwart.”

Walger şaşkınlıkla ona sarılan adama bakarken, Robben ağlıyordu. “Abimin vasiyeti, senin kim olduğunu asla bilmemendi. Keven seni Prolin’den alıp getirdiğinde. Robert ile seni hep uzaktan izledik. Sonra ben görev için Korian’a gittiğimde orada esir düştüm. Beni esaretten çıkaran Are oldu, Sendar’ın yıkımını bile o söyledi bana. Üzgünüm seni koru-”

Walger amcası sözünü bitirmeden sarıldı ona, yıllar sonra adını öğrendiği babasının bir kardeşi olduğunu şimdi öğrenmişti. Walger ona sarıldıktan sonra yüzüne baktı, Amcasının yüzünde aradı babasını, kendisi gibi aynı beyaz ten vardı onda da saçları da parlak bir siyahlıktaydı ancak burnu daha kemerli gözleri ise açık yeşildi. Babasının siması yoktu belki amcasında ama onun sıcaklığı vardı.

“Sana bir emanetim vardı.” dedi Robben Walger’In düşüncelerini bölerek, siyah eski bir kından yakut işlemeli bir kılıç çıkardı. Kılıç, kabzası dışında bembeyazdı, ancak orta yerinde büyük bir çatlak göze çarpıyordu. “Bu Cameloth babanın kılıcıydı. Günü gelince sana verilmesini istemişti. Bence günü geldi. Sen büyüye yatkın bir çocuksun. Sadece sana kılıcın yolunu öğretmek kalıyor. Onu da bildiğim kadarıyla ben yapacağım.”

“Bana da öğretin.” dedi Helm ayağa kalkarak ilginin Walger’da olmasına biraz bozulmuştu. “Babam eğitimimi yarım bırakmıştı.”

“Brave Falcon’un oğlusun değil mi?” dedi Robben gülümseyerek, “Baban benim hocamdı, bana yolu o öğretmiştir. Elimden geleni yapacağım.”

Helm bu sözleri duyunca gülümsedi, ardından Robin Harwart’ın kılıcına şöyle bir baktı. “Bu kılıç çatlamış. İşe yarar mı hala?”

Robben bu sözleri üzerine kaşlarını çattı. “ Harabedeki dövüşte, Altın Kılıcı yok ederken çatlamış bu kılıç. Keven bize geri getirmişti. Eski gücünde değil, ancak yine de güçlüdür.” Bir duraksayıp elindeki kılıcı kaldırdı. “ Bu kılıcı abilerimle birlikte yapmıştık, Sendar’da kan bağıyla yapılan kılıçlar güçlü olur derler. Bu kılıcı düzeltip yenileyebilirdik bir zamanlar ama elimizde onların yapısını oluşturan Alaktran tozu kalmadı ne yazık ki.”

O sırada önlerine büyük bir kılıç ile bir hançer düştü. Nickoy ile Robben kılıçları onlara fırlatan adama doğru baktılar. Trem, belinden çözdüğü kılıç kemerlerini onların önüne atmıştı.
“Konuşmanıza şahit oldum.” dedi sessizce. “ Bunlar Sendar kılıçlarıdır. Yaklaşık dört bin yıl önce, öldürdüğüm atalarınızdan almıştım bu silahları.”

“Kimlerden?” dedi Nickoy merakla, bu sırada Robben Camleoth’u Walger’a verip diz çökmüş kılıçları inceliyordu.

Trem omzundaki kırık olmayan üç kafatasını da söküp kılıçların yanına bıraktı. “ Sendar, Sorkhan ve Soldert’ten. Onlarla çetin bir savaş yaşadıydık. Ölümün Gölgesine dönüştüğümde bile savaş iki gün sürdü. Soldert’in kılıcı kırıldı. Güçlülerdi, ama asıl güçleri takım çalışmasıydı. Birbirlerinin açıklarını çok iyi kapatıyorlardı. Beni oldukça zorladılar.”

“Bu Ligeros.” dedi Robben eski kınındaki hançeri çıkartıp bir kenara koydu ardından büyük olanı da inceledi. “Bu da Touros, dedikleri doğru bunlar atalarımızın kayıp kılıçları.”

“Onlar İsfil, Armo ve Yıkım Oku Squandri’yi kullanıyorlardı diye hatırlıyorum.” dedi Nickoy elini çenesinde gezdirirken.

“Dediğin silahları İlkdoğanımız Endimiyon onlara vermişti.” dedi Robben dev gibi kılıcı zorlukla kaldırdı. “Bunlar ise onların kendi yaptığı kılıçlar. Muazzam güçlüler.”

“Onları kullanabilir miyiz?” dedi Helm hevesle kılıca doğru uzanırken.

Robben gülümseyerek koca kılıcı zorlukla yere sapladı. “ Bunlar sahibine uygun yapılmıştır. İsfil ve Armo gibi değiller. Ancak” dedi duraksayarak Trem’e baktı. “Burada bir demirhane var mı?”
Trem bir an duraksadı. “İç kısımda eski bir atölye vardı. Ancak bin yıllardır kullanılmıyor.”

“Düşündüğüm şeyi mi yapacaksın?” dedi Nickoy gözlerinde bir parıltıyla.

“İçlerindeki Metali ve Alaktran tozunu kullanabiliriz.” dedi Robben gülümseyerek, “Birileri bu genç nesile kılıç dövmeyi öğretmeli.”

Walger elindeki önce yerdeki kılıçlara ardından Cameloth’a baktı. “Bunlar atalarımızın kılıçları, onları yok mu edeceksin.”

“Hayır.” dedi Robben elini Walger’ın omzuna koyarak, hem ona hem de Helm’e baktı. “ Onları yeniden sizin için şekillendireceğim hatta bunları birlikte yapacağız. Elindeki Cameloth ile birlikte Endimiyon’un üç oğlunun soyundan yapılmış yeni kılıçlarla Batının kalkanı siz olacaksınız. Sizin gücünüzle sizin iradenizle yapılan bu kılıçlar gücünüzü en iyi şekilde yansıtacak.”

Walger bir an elindeki kılıca baktı. Bu kılıcı babası yapmıştı, şimdi ise kendi kılıcını yapma zamanıydı. Nickoy Waldemer, kendi kılıcını kendi yapanların Kılıç Ustası olmadaki en önemli dönemeçlerden biri olduğunu söylemişti. Bir an Helm ile göz göze geldi dostunun kara gözlerinde gülümseme vardı.



****


Girofil ile Scart çadır iplerini geriyorlardı. On iki çadır kurmuşlardı bile, sessizce çalışıyorlar, olanları çok da düşünmemeye çalışıyorlardı. İşlerini bitirdiklerinde, Greece’in onlara doğru geldiğini gördüler. Ölülerin Bekçisi sessizdi, Scart bunun korkunç bir sessizlik olduğunu öğrenmişti.

“Bitti mi?” dedi gelir gelmez etrafa bakarak.

“Sadece ikimize kıyasla hemen bitti. Tabi bir de arada Torano’yu da taşıdık. Gloria Hanım ise yemek yapmakla meşgul.” dedi Scart Corpean bezgin bir sesle, “Ne oluyor Greece? Burada ne yapıyoruz şimdi?”

Bu soruya Greece yerine Çadır kazığını düzelten Girofil cevap verdi. Gece Elfi’nin sarışın saçları dağılmış ve uzamıştı ve çelimsiz görünüyordu. “ Tuhaf bir grup ortak amaçlar için birleşmiş gibi görünüyor. Sizle ilk karşılaştığımda Greece bir sirk grubu gibiyiz demişti. Benim gördüğüm ise çeşitli yeteneklerle çevrili bir grup, Robben’in yanındaki genç nesilleri yetiştirmek için.”

“Silah olarak mı?” dedi Greece öfkeyle

“Kurtarıcı olarak.” dedi Girofil, “Tanrıların kendilerinden önceki son kumarı, Walger’dan ikinci bir Silvan yaratmak niyetindeler ama anlaşılan bu böyle olmayacak.”

“Öyle diyorsun.” dedi Greece inanmamış gibi görünüyordu.

“Are tanrılara güvenmiyor, Aikroth’a nasıl davrandığını gördüm.” dedi Girofil, sessizce, “ Elwing’in olan iradesini de Şaman Han’ın içindeki adam paramparça etti. Ki bu bahsettiğim iki ilk doğan. Onun dışında Torano tanrısını kaybetti, Areler bunun farkında değiller ama gökyüzündeki mavi el takımyıldızının silindiğini gördüm. Kim ölen bir Tanrıya inanır. Sana gelince Greece, O Ozan seni bile etkilemişken, o çocukların etkilenmeme şansının olduğunu mu düşünüyorsun? Ki Robben’de abisi Robin’in düşüncelerine sahipken. Bütün bunların üzerine Torano’yu iyileştiren Han’ın içindeki adam. Nickoy’un size söylediklerinin dile gelmişi adeta. O yüzden o çocuklar siah olmayacaklar, hayatta kalanlar bence onlar olacak.”

“Ya sen ne düşünüyorsun bu Tanrı konularında?” dedi Scart düşünceyle ona bakarken.

“Senin düşündüğünü düşünüyorum. Hükümsüzler senin oğlunu benim de babamı elimden
aldı.” dedi Girofil gözlerinde bir ateşle. “Biz Gece Elfleri soyumuzun kanı yere düştüğünde intikamını almadan duraksamayız. Dughia’yi ve yanındakileri senin kadar ben de öldürmek istiyorum. Bunu başaramasam da bu konu da bir katkım olsun istiyorum.”

“Asıl tehlike onlar değil!” dedi Are birden arkalarında belirmişti. “Onlar bizim üzerine atlamamız için yapılan bir tuzak. Dughia, Ared halkını yok etti, Elrohir’i öldürdü yıkım üzerine yıkım yaptı ama bunu intikam uğruna delice bir öfkeyle yaptı. Lakin sizin bilmediğiniz bir adam daha var. Diğer kıtada suya sabuna dokunmadan hain planlarını işleten bir adam… Onun ne kadar gaddar olduğunu tahmin bile edemezsiniz öfkesi ani bir alev gibi değil buz gibi soğuktur. Herkesi kullanır atar, kimseye beslediği bir sevgi, bağlılık ve itaati yoktur. Ustam bana asıl tehlikenin o olduğunu söylemişti.”

“Kim bu adam?” dedi Greece kaşları çatılmıştı.

“O da Justisar’daki Tanrılar gibi bir Tanrı ama kıtasının tek hakimi adı ise – “

“Legistas.” dedi Antonio De Le Vaq, ellerini ovuşturarak yanlarına gelmişti bakışları Girofil ile Scarta dönüktü. “ Büyücünün durumu iyi biraz dinlenmesi gerekecek onu bir çadıra taşıyın.”
Girofil ile Scart Torano’nun yanına doğru giderken, De Le Vaq Greece’e dönmesi için işaret etti. Greece pelerinini sıyırarak döndü, darbeyi aldığı yeri açtı. De Le Vaq’ın ellerinde mor aura belirdiğinde Are kafasındaki soru işaretlerine daha fazla dayanamadı.

“Legistas’ı da mı tanıyorsun?”

Antonio De Le Vaq bu soru karşısında sadece gülümsedi.

Greece ile Are bu gülümseme karşısında iliklerine kadar ürperdiklerini hissettiler.


Devam Edecek
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.
Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2500
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

Bölüm 23: Miras

Choros, karanlığın bir dumanla, ışınlanma bölgesinde ışınlandığında. Diğerlerinin çoktan oturmuş onları beklediğini gördü. Büyük beyaz masanın etrafındaki sekiz sandalyenin beşi doluydu. Kedfith Masanın başında heykel gibi ifadesiz bir yüzle oturmaktaydı. Yanındaki iki sandalye de boştu, bu sandalyelerden biri Myrcid’in di diğeri ise kendisinin.

Kendi sandalyesine sakince otururken, karşısındaki yüzlere baktı. Aikroth huzursuzdu ayağıyla sandalyesine vurmaktaydı. Savaşın Hükümdarının bu savaştan korktuğunu hissetti Choros, doğru ya Legistas onun eski dostuydu. Öte yandan Shark Snaga’da kendine uymayan bir şekilde oldukça sessizdi, ara sıra siyah beyaz karışık sakalını çekiştiriyordu. Kızıla çalan Kahverengi gözleri ise dalgınca boş masaya bakıyordu. Nenyal ise yeşil gözlerinde bir umutla Kedfith’e bakmaktaydı. Toran ise tam karşısında, Parlak Slembrio zırhlarını giymiş kıpırdamadan duruyordu, yanında ise uzun zaman önce ölümüne vesile oldukları Korlak’ın boş sandalyesi vardı.

Kedfith, Choros oturduğunda gri saydamsı gözleriyle ona doğru hafifçe döndü, ardından konuşmaya başladı. “Legistas ile görüştük.” dedi o katı sesiyle, “ Düşündüğümüz gibi bu fırsatı dört gözle bekliyormuş, Myrcid’in ölümüne şaşırmadı bile. Üstad Valerion’u ise dalga geçercesine küçümsedi avantajın onda olduğunu biliyor ve bize istediğini yaptırabileceğini sanıyor ama Üstadı küçümsememeyi ona zor yoldan öğretmek için gerekli adımları attık.”

“Ne yaptınız?” dedi Aikroth başını kaldırarak.

“Üstad’a Legistasın sevdiği kızı; İlya’yı söyledik.” dedi Kedfith,

“Söylediğimizde Üstad’ın yüzünü görmeliydiniz.” dedi Choros gülümseyerek, “O vakur soğukkanlı adam bunu duyunca tamamen soğukkanlılığını kaybetti.”

“Ne yaptınız siz? Bu çok büyük bir hata.” dedi Aikroth gözlerinde korku vardı. “ Herkes Legistas’ın zayıf noktasının İlya olduğunu sanır. Hayır, İlya Legistas’ı Legistas yapan şey onun o korkunçluğu o zalimliği hepsinin sebebi o küçük kız çocuğu. Onu silah olarak kullandığınızda-

“Çıldırıp hata yapacak, kontrolünü kaybedecek biz de onu ait olduğu çöplüğe geri gömeceğiz.” dedi Choros öfkeyle Aikroth’un korkaklığı canını sıkıyordu.

“Ben de o çöplükten geldim konuşmana dikkat et.” diye hırladı Aikroth ardından Kedfith’e doğru döndü. “Bunun bir hata olduğunu biliyorsun Kedfith, Legistas’ı İlya ile dize getirebilen bu hayatta tek kişi vardı. O da Antonio De Le Vaq’tı. O adamı niye öldürdü biliyor musun? Onu ezdiği için falan değil o adam hepimizi eziyordu. Senatör olmak için de değildi, Legistas birinci adam olmayı hiç istemedi zaten. Onu öldürdü çünkü İlya’yı yüzüne hiç çekinmeden vurabilecek tek adam oydu. Bunu biz yaparsak, Choros’un dediği gibi bize direkt saldırmaz acımasız ve ölümcül bir plan kurar. Zaten onunla İlya’nın ölüm gününde konuşarak kışkırttın. Bu şeki-”

Aikroth konuşacakken araya Kedfith girdi. “ Kışkırtıldığı kişi kendi saldığı Üstad Valerion olacak.” dedi sert bir sesle. “ Legistas’ı ben de tanıyorum Aikroth, De Le Vaq’ı da. Sana daha önce de söylediğim gibi bu Legistas’ı savaşa sokmak için yaptığımız bir hamleydi. Üstad hamlesi de öyle. Justisar kanarken onun kıtasında keyif çatmasına izin vermeyeceğim.”

“İlya’yı sadece bizim bildiğimizi biliyor Kedfith.” dedi Aikroth, “ Üstad’ın bunu kimden öğrendiğini anlayacaktır.”

“Anlarsa anlasın.” dedi Choros artık patlayarak. “Sizin Muadlig çöplüğünde küçük mafyacılık oynadığınız zamanlardan kalma adamlardan bahsederek Legistas’ı yüceltiyorsun. De Le Vaq dediğin adam güce aç olan veletleri güçlenme vaadiyle kullanıp atan şerefsizin tekiydi. Bana babam olacak kukla yüzünden o Mor Ruh gücüyle kaç defa işkence etti hatırlamıyorum bile. Hakimiyet için herşeyi yapabilecek bağlantıları kuvvetli, eski bir örgütten güç alan zeki bir adamdı ama becerisinin de bir sınırı vardı. Legistas’ta onun gibi davranmaya çalışan onun çeyreği olamayacak bir adam. Bir zamanlar sen de De Le Vaq’ın kölesi olduğun için onu öyle bir mertebeye koyuyorsun ki Legistas sırf onu öldürebildi diye nerdeyse Legistas’a teslim olalım diyeceksin.”

Aikroth elini öfleyle masaya vurduğunda Kedfith’in sesi duyuldu. “KESİN TARTIŞMAYI!” dedi çehresi karanlık bir hal almıştı. “ Legistas, Antonio De Le Vaq değil! Hiçbir zaman da olmadı. Siz ikiniz De Le Vaq ile küçük yaşlarınızda karşılaştığınız için öyle sanıyorsunuz. De Le Vaq gücüne güvenirdi ama bunu karşısındakileri tartarak analiz ederek yapardı. Rakip zorluysa bir adım geriden bakmayı bilirdi. Legistas ise öyle değil. Herşeyi düşündüğünü sanıyor, herkesten güçlü olduğuna inanıyor ama öyle bir şey yok!”

Bunu dedikten sonra masaya sert bir yumruk vurmuştu, herkes sessizleşmiş Kedfith’e bakmaktaydı o da konuşmaya devam etti. “ O kendine bu kadar güvendiği için, bize yardım etme karşılığında Darkon’un kıtasına saldırmayı teklif ediyor. Bize yardım olarak İlkdoğanı Wildor ile birlikte kendi deyimiyle bir Düşük Havari grubu göndereceğini söylüyor. Hükümsüzler için yeterli olacağını da belirtmişler.

“ Hükümsüzleri Wildor mu öldürecekmiş?” diye güldü Shark Snaga “ Bizi gerizekalı sanyor galiba bu.”

Kedfith, elini kaldırdığında havada küçük bir tüp belirdi. Tüp yarıya kadar kanla doldurulmuş gibi gözüküyordu. “ Bu istek listeleriyle birlikte geldi. Dediklerine göre Dughia’nın Böbrek parçaları ve kanıymış Wildor yapmış.”

“Wildor mu yapmış?” dedi Aikroth ayağa kalkarak

Bu haber Choros için de yeniydi. Tüpü havada kapıp incelemeye başladığında Snaga’da yanında bitti, Büyücü uzun tırnaklarıyla büyü mırıldanmaya başladığında. Choros kan içinde yüzen ufak böbrek parçalarını ve İridium lekelerini gördü. Kızıl gözleri kısıldı. “ Hükümsüzlerin Mühürlerinin kaçı sağlam hala?”

“Üçü.” dedi Snaga homurdanarak büyüsel dokularla kanı inceliyordu. “Sakalına sıçtığım bu gerçekten de Dughia’nın kanı!”

“Wildor o kadar güçlenmiş olabilir mi?” dedi Aikroth hala şaşkın “Üç Mühür hala aktif olsa bile Dughia güçlüdür. Hatta o beşli de en güçlüsü o, Wildor bunu nasıl yapabilir?”

“Bence olaya yanlış açıdan bakıyoruz.” dedi Nenyal, yeşi gözlerinde çelik gibi bir ifade belirmişti.“Bence sormamız gereken soru Wildor bunu nasıl yapmış değil Neden yaptı olmalı. Bize gösteriş için Hükümsüzlerle savaştığını sanmıyorum.”

“ Doğru.” dedi Kedfith Nenyal’a onay vererek. “ Hükümsüzlerden istedikleri bir şey vardı ki Wildor’u buraya gönderdi. Bunu öğrenmeliyiz. Ayrıca Wildor’u istediği gibi buraya gönderiyor olması da Myrcid’in bize ihanet ettiğini gösteriyor bütün izleme büyülerimiz onun kontrolü altındaydı.”

“Büyüleri revize ettim.” dedi Shark Snaga, sakalını çekiştirirken “ Eski diyagramları kullanmış çoğunlukla, o büyülerden ancak o diyagramları bilenler kaçabilir.”

“Leginando hepsini biliyordur.” dedi Choros tiksintiyle “ Kasaba büyücüsü! İşi gücü diyagram kopyalamaktı.”

“O büyülere ikinizin de bakmasını istiyorum.” dedi Kedfith sert bir sesle, “Myrcid’in izlerinin hepsi silinsin.” Snaga ile Choros başıyla onayladıktan sonra konuşmaya devam etti. “ Legistas, Darkon’a saldırmak için bizden dört kişi istiyor. Kendisi de dört kişi gelecekmiş Bizden Beni, Choros’u, Toran’ı ve Aikroth’u istiyor. O da kendisiyle birlikte Arturo’yu, Sweinstein’ı ve Briseis’i getirecek. Sekiz kişinin Darkon’un işini bitirmesi için yeterli olacağını belirtmiş.”

“Ben Darkon’a kılıç doğrultmam.” dedi Toran kesin bir sesle, KaleMuhafız toplantının başından beri ilk kez konuşmuştu. “ O ne bir ihanette bulundu, ne konsey kurallarına karşı geldi. Ona saldırmam için bir neden yok. Sizleri korumaya yemin ettiğim gibi onu da korumaya yemin ettim ben.”

“Hükümsüzler, onun ihanet ettiğini söylüyor ama.” dedi Aikroth,

“Onlar öyle söylüyor.” dedi Toran kati bir sesle “ Darkon’a onlardan daha çok güvenirim. Onu dinlemeden yargıya varacak değilim.”

“Seni yeminini bozmaya zorlamayacağım Toran.” dedi Kedfith kati bir sesle “Sen orada sadece bizi koruyacaksın.”

“Kimmeria biraz sıkıntı.” dedi Shark Snaga düşünceyle sakalını çekiştirirken. “Bu işi yapacaksak oldukça dikkatli olmamız gerekecek. Darkon’un böcek sürüsü size sıkıntı çıkaracaktır.”

“Ben Darkon’dan daha çok endişeliyim.” dedi Kedfith düşünceyle , “O adam, Konseyde dört tane senatör görüp o koltukta kalmış tek kişi. Birçok kişiyi konseyden sepetleyen De Le Vaq bile onu olduğu yerde tuttu. Hükümsüzleri kıtadan sürdüğünde, bir gün geri döneceklerini mutlaka hesaplamıştır. Fakat burada mesele Darkon değil. Oraya ulaştığımızda Legistas bizi bir şekilde aradan çıkarmaya çalışacak. Buna önlem almamız gerek.”

“Yanında getirdiği adamlardan çok daha güçlüyüz.” dedi Choros kızıl gözlerinde bir öfkeyle, “ Elimizde Karanlığın, Ruhun, Slembrio’nun güçleri var. Arz üzerinde eski çağlardan beri bu güçler üzerine güç olmamıştır. Üstelik yanımızda sen de varsın Kedfith, birlikte kaldığımız sürece bizi yenemezler.”

“Hele bir saldırsınlar bakalım.” dedi Toran gözlerinde ışıltıyla. “ Diyarımız kanarken keyif çatmanın bedelini ödetiriz onlara.”

“Burada sağduyu önerisini benim yaptığıma inanmıyorum.” dedi Aikroth başını sallayarak. “ Arturo, daha genç yaşında Myrcid ile senin Karanlığın Evlatlarını yenmedi mi? Sweinstein organizasyonuyla sağ kalan Slembrio Şövalyelerini yok etmedi mi? Legistas ise beni on yaşımdan beri tanıyor zaaflarımı biliyor? Öte yandan Briseis-“

Bunu dedikten sonra bir an duraksayıp Kedfith’e baktı. Kedfith’in granitten oyulmuş gibi olan yüzü gölgeler içindeydi. Birden oda buz kesmiş, herkes Kedfith’e bakıyordu. Choros bu olayla alakalı birkaç bir şey duymuştu. Briseis’i de tanıyordu. Annesinin öldüğü günden… Kedfith yabaşça Aikroth’a döndü Gri gözleri kısılmıştı. “Devam et Aikroth. Briseis diyordun.”

Aikroth yutkundu, alnında ter damlacıkları birikmişti. özür mahiyetinde bir şeyler geveleyip sustu. Kedfith ise sert bir ifadeyle diğerlerine döndü. “Aikroth’un demek istediği şeyi açıklayayım. Briseis Galmora, Eski Baş Savcımız. Legistas’ın benim ona karşı zaafım olduğunu düşündüğü için yanında tuttuğu dolaylı olarak yükselttiği bu kadını eskiden beri tanırım, hukuk fakültesinden. Bir zamanlar ona tutkulu bir aşkla bağlıydım. Sonra birçok olaylar oldu bağlantımız koptu. Ancak Aikroth ona hala hisler besleyeceğimi düşünüyor olmalı tıpkı Legistas gibi. Legistas’ın da sorunu bu, herkesi kendi gibi sanması. Ben geçmişe saplantıyla bakan bir adam hiç olmadım. Geçmişte yaşamadım. Evet, Geçmişte kanlı katliamlar yaptık. Birçok dostumuzun ölüme gidişlerini gördük. Doğru ya da yanlış birçok kararlar verdik, birçok kişiyi işkenceden geçirdik ama onlar geçmişte yaptığımız ve bedelini ödediğimiz ve ödeyeceğimiz günahlar. Bunu diyorum çünkü yaşadığımız evrenin bir adaleti var. Bugün yaptıklarımızın bedelini ihanetlerle, halkımızın katliamlarıyla ödüyoruz.”

Duraksadı gözleri uzaklara daldı. “Birileri ölmeli ki diğerleri yaşasın. Bu düstur ile hareket ettim ben, lakin korumam gereken şeyleri koruyamadım. Belki de Legistas’ın dediği gibi fazla duygusaldım ya da Üstad Valerion’un dediği gibi fazla gururlu ama Dughia bana ölmek üzere olan genç bir bataklık yaratığı getirdiğinde onu hayatta tutabileceğimizi söylediğinde buna inanmak istedim. Bana bakan menekşe mavisi çaresiz gözlerini hatırlıyorum da… O gözleri çaresiz bırakmayacağım demiştim kendi kendime şimdi yıllar sonra gözler aynı ölüme çaresiz gözlerle kapandığında içimde öfkeden başka bir şey kalmadı. O çocuk, bana Hiandar Katliamı olduğunda tek itiraz eden kişiydi, bunu cesurca bana diklenerek yaptı. Elrohir… O gün o cesur çocuktan nasıl bir hırsla Justisar’ı yönetmeye kalkan bir kibir abidesine dönüştün. Dughia’ya meydan okumak gibi bir çılgınlığı nasıl yaptın? Ve Ben buna nasıl engel olmadım?”

Kedfith’in önce diğerlerine hitabıyla başlayan ardından kendi kendisine dönen konuşması karşısında Tanrılar duraksamıştı. Bu konuşma onlara unuttukları İlkdoğanlarını hatırlatmıştı. Çoğu ilkdoğanını kaybetmişti, Nenyal ile Aikroth dışındaki diğer tanrıların ilkdoğanları ölüydü artık.

“Onlar bana emanetti.” dedi Shark Snaga öfkeyle dişlerini sıkıyordu.

Toran sıkıntıyla Miğferini çıkarıp masanın üzerine koydu. Snagaya bakarken, “Bana da öyle.” dedi.

Choros, bu manasız konuşmaya hoşnutsuzlukla baktı. Kedfith’in bu tavrını oldum olası saçma bulmuştu. İlkdoğanlar, onlara hizmet etmesi gereken kendi oluşturdukları yaratıklardan ibaretti. Kendi İlkdoğanı Cho, ona hizmet etmesi için çağlar önce oluşturulmuş bir yaratıktan fazlası değildi. Tıpkı diğer karanlığın evlatları gibi, o da ona hizmet için yaratılmıştı. Avcunda bir yarasa belirdi, Chvodgrum’a yani Legistas’ı öldürmesi için sakladığı öz amcasına bir mesaj göndermeliydi.

Ölümün Gölgesine neden dönüştüğünün bilgisini almak ve Wildor ile ekibinin buraya gelişini haber vermekti amacı. Uygun şartlar oluşmuştu artık onu mühürlediği kanyondan serbest bırakmasının zamanı gelmişti. Hükümsüzlerin işi bittiğinde Legistas’ın bütün ilkdoğanları ölmeliydi. Bütün bu bilgileri zihninden yarasaya aktardıktan sonra Yarasayı Kanyon yakınlarına bir yere ışınladı. Aslında oraya bizzat kendisi gitmek istiyordu ama Kedfith onu bırakacak gibi değildi. Buradan belli ki Darkon’un Kıtasına gideceklerdi.

“En nihayetinde çoğumuz ilkdoğanlarımızı, evlatlarımızı, halklarımızı kaybettik.” dedi Kedfith, yüzüne kederin gölgesi düşmüştü. “Lakin yine de umut var. Bizim mirasımızı, evlatlarımızın mirasını üç kişiye emanet ettim ben. Benim ikinci İlkdoğanım olan Wallark Greece, Myrcid’in İlkdoğanı ancak Elrohir, Simarios ve Rubingard’ın yetiştirdiği Alernan Torano ve Kuzey tundralarında hakikati keşfedip hayatta kalabilen, Justisar Tarihçisi, Toran’ın üçüncü İlkdoğanı olma potansiyeline sahip Galvorlu Nickoy Waldemer. Bu üçüne Aikroth’un ilkdoğanı Are ve Nenyal’ın ilkdoğanı Elwing eşlik edecek. Sendar ve Astgar soyundan gelen yanında “sadık yoldaşları olacak olan bu çocuk, yeni bir Silvan olarak yetiştirilecekti en azından Elrohir’in niyeti buydu.

Robin Harwart’ın yasak aşkının meyvesi olan bu çocuk, Sendar’ın yıkımından sonra, Simarios Snaga tarafından, Shark Snaga’nın emri ve benim isteğim üzerine Greece’in yakınlarına gönderildi. Greece yaptığı Ölülerin Bekçisi görevinden sonra bağlanacak bir şeyi yoktu. O çocuk ona hem amaç, hem de bağlanma fırsatı sundu. Greece biraz bana benzer, sert ve adil bir öğretmendir. İlk başta Elrohir’İn yanında altı yaşına kadar temel eğitimi verilen bu çocuk, daha sonra on iki yaşında Sendar’da kendi halkının öğretileriyle yetişti. On iki yaşından sonra ise dediğim olayların etkisiyle Greece ile tanıştı. Birlikte badireler atlattılar, yakınlaştılar ve Greece’de benim gibi kendi kanından olmamasına bir çocuğa sevgi beslemeyi ona baba olmanın nasıl bir his olduğunu keşfetti.

Evet, bu çocuğun kan olarak potansiyeli vardı, ama sertleşmeden güçlenmeden olan hiçbir potansiyel gerçek olamaz. O çocuğu emanet ettiğimiz bütün İlkdoğanlarımızla eğitim potansiyelini ortaya çıkaracağız. Ayrıca Üstad’In İridium ile dolu olan Bilekliğini Are vasıtasıyla o çocuğa ileteceğiz. Tıpkı Silvan gibi o çocukta o bilekliği takacak. Bu şekilde Potansiyuelinin zirvesine yaklaşacak. Silvan Feındnt’ın potansiyeli, bu çocuğun yarısı kadar değildi, ama onun yaşadıkları onu potansiyelinin zirvesine taşıdı ve Üstad’ın köpeği olan Mircharch’ı Hain Korlak ve onun İlkdoğanı Archiond’u nasıl öldürdüğünü hepiniz izlediniz.”

“Sen bunu bize ilk önerdiğinde, Silvan’ın bunu başaramayacağını düşünmüştük.” dedi Nenyal, bir eli çenesinde Kedfith’i dinlerken. “ Zira Archiond ve İblisleri birçok halkı katletmiş birçok ilkdoğanımızın ölümüne sebep olmuşlardı.”

“Biz halledelim demiştim, izin vermemiştin.” dedi Aikroth, sessizce

“ Çünkü biz, bu diyarın kural koruyucularıyız.” dedi Kedfith, “ Kural koyucular, her olay olduğunda sahaya inip kuralları değiştirirse, Kuralların diyarın bir anlamı kalmaz. Bizim Halklarımız en zorlu günleri gören halklardandı, Arkonlarla savaştılar, Hükümsüzlerle Savaştılar, İblislerle Savaştılar, şimdi yine Hükümsüzlerle Savaşıyorlar. Evet ölüyorlar, yıkılıyorlar ama yeniden doğmak için. Birileri ölmeli ki diğerleri nasıl yaşandığını anlayabilsin, kendisinin yaşamı için nice canların gittiğini bilsin. Her bir olay olduğunda Gökyüzüne bakıp yardım dileneceklerine, kendi ayaklarının üzerinde durabilsinler diye. Bu yüzden İlkdoğanlarımız onlara yol gösterdi, yetiştirdi. Endimiyon’un çocuklarının potansiyeli olduğu kadar diğer halklarımızın da potansiyeli vardı. Bugün onları açıklayacağım; Mabiren’in hazırladığı ordunun durumu ne Toran?”

“Nerdeyse hazırlar.” dedi KaleMuhafız sert bir sesle. “ Doğu Hududlarında Arkon’ların gelişi için hazırlık yapıyorlar.”

“Ya Orman Elfleri?” dedi Kedfith.

“Leornas, Kayın ve Meşe bölüklerini ve Altınışık Muhafızlarını Nehir yolundan Kuzeye gönderdi.” dedi Nenyal, “Güney Hududunu onlar tutacak.”

“Baal Kabilesi?” dedi Kedfith.

“ Glaroth’un ordusundalar, bize istihbarat sağlıyorlar.” dedi Aikroth, “ Yaklaşık, otuz bin Arkon elli bin Thengu, yirmi bin Nimros ile diğer ırklarla birlikte yaklaşık iki yüzbin kişilik bir ordusu var. Sayıca az gibi görünen ama güçlü bir ordu.”

“Baal kabilesini bu günler için yetiştirdik.” dedi Kedfith kati bir sesle, “Grosier ile Kanayan Göz Rahipleri ne durumda?”

“Kuzey Hududunu tutuyorlar.” dedi Snaga, bir an Choros’a baktı. “Eski anlaşmazlıkları çözmek zordu ama birlikte çalışacaklar.”

“Ya Naugrimm?”

“Biraz nazlandıktan sonra kabul etti.” dedi Choros, “ Prolin dağlarının çevresinde, Hükümsüzlerin Soraya’yı kurtarmaya çalışmalarına karşın dağın yaratıklarıyla birlikte onlara pusu kuracaklar.”

Tanrılar bu sözleri söylemişti ama birbirlerine şaşkınlıkla bakıyorlardı. Çoğunun birbirlerinin yaptığı plandan haberi yokmuş gibiydi. “Elwing bana Altınışık Leornas’ın öldüğünü söylemişti.” dedi Toran Nenyal’a bakıp bu sessizliği bozarken.

“Öyle emir almıştık.” dedi Nenyal mahcup bir ifadeyle,

“Bunu bilerek, yaptım.” dedi Kedfith, araya girerek “ Eskilerden bir adam bütün kozlarını bir sepette tutmamak gerektiğini söylemişti bana. O yüzden birbirinizden gizli şekilde Arkon ve Hükümsüz tehdidine hazırlandınız. Çünkü zayıf düştüğümüze sizin bile inanmanız gerekiyordu ki Legistas’ta buna inansın. Bizim çaresiz olduğumuzu sansın. Darkon’un kıtasına gittiğimiz vakit, geride zayıfların kaldığını düşünsün. Hamlesini ona göre yapsın. O hamle yapıp maskesini düşürdüğünde, biz o vakit onun tepesinde olacağız.”

Tanrılar Kedfith’İn kararlı duruşuna baktılar. Uzun kıvırıcık turuncu saçları omuzlarından aşağıya dökülürken, turuncu sakalı aşağıya kadar uzanıyordu. Gri gözbebekleri İridium ile o kadar yoğundu ki, içindeki kvılcımlar gözlerinden taşıyordu. Hareketsiz yüzü ve kalın kaşlarıyla bir heykel kadar sert ve acımasız görünüyordu.

“Legistas’a teklifini kabul ettiğimizi söyleyip hazırlığınızı yapın.” dedi Kedfith, sertçe “ Legistas’a diyarımızı kanatmanın bedelini öğretmenin vakti en nihayetinde geldi.”



****



Büyük Kavcirth Kanyonunun derinliklerinde, büyük bir kamp ateşinin yanında on beş kişiydiler. Büyük ateş, etrafta belirmiş olan çadırların gölgelerini büyütüyor, gölgeleri turuncu ışıkta dalgalandırıyordu. Ateşin önünde ızgaranın üzerine büyük çaydanlıktan buharlar yükselirken çaydanlıktan düşen damlalar koca ateşin içinde cızırtıyla kayboluyordu.

Ateşin en başında, Şaman Han görünümlü Antonio De Le Vaq oturuyordu. Ovidia’nın ona ikram ettiği çayı alırken gözleri bir an kızın üzerinde gezindi sonra ateşe geri döndü. Ovidia onu geçip Are’ye çayı ikram ettiğinde Bozkırın Efendisi elini olumsuz manada salladı, eli kemerindeki mataraya doğru gitti. Ovidia, çayı Elwing’e ikram ederken, Are Matarasındaki içkiden büyük bir yudum aldı.

“Şaman Han’a ne yaptın Mor Ruh?” dedi De Le Vaq’a ters ters bakarken, “ O sevdiğim bir adam, yoldaşım, kardeşim.”

De Le Vaq gülümsedi Bu gülümseme Şaman Han’ın yüzünde çok tuhaf duruyordu. “ O iyi, merak etme Atalık Savaşçısı seni duyuyor görüyor. Zanneddiğin gibi onun zihnini yok etmedim etmem zira onun sayesinde bugün buradayız.”

Ovidia’nın ikram ettiği çayı büyük memnuniyetle kabul eden kendine gelmiş olan Torano, De Le Vaq’a doğru baktı. “Baygınlığımdan sonra herşey oldukça değişmiş. Burada ne oluyor anlatacak mısınız?”

“Anlatacağız.” dedi De Le Vaq çayından büyük bir yudum alırken. “Anlattıklarımızın birçoğu sizin için anlamsız olacak. Bir kısmında ise şaşıracak çoğunda ise öfkeleneceksiniz ama önce anlatmak için dinlemem, öğrenmem gerekiyor. Benim halkımı katledenler kaç kişi kimler bana bunu hanginiz anlatabilir?”

“Ben.” dedi Are oturduğu yerden doğrularak ardından diğerlerine döndü. “Konuştuğumuz Şaman Han’In bedenindeki ruh, o bir Hiandar. Yani bu arz bu şekilde kurulmadan önceki zamanlardan kalma eski bir ırktan. Bugün Tanrılar dediklerimizin hepsi bu ırktandır.”

“Ne yani aslında onlar Tanrı değil mi?” dedi Gloria şaşkınlıkla nerdeyse Ovidia’ya döktüğü çayı devirecekti. “Yüce Myrcid bile mi?”

“Yüce Myrcid.” dedi De Le Vaq ateşe tükürürken küçümsemeyle, “Bilmediğiniz o kadar çok şey var ki. Ne yazık ki benim de öyle.”

“Hepsi.” dedi Are ardından De Le Vaq’a doğru döndü. “ Senin ne kadar eski olduğunu bilmiyorum ama hepsiyle de etkileşimde olduğunu sanmıyorum. Ama onların ismini tek tek sayacağım.”

“Ben de bildiğimi anlatacağım.” dedi De Le Vaq gerinerek “Başla bakalım.”

“Fozkitiliar üç kıtaya bölündü.” dedi Are “ Ve Yirmi üçler konseyinin yirmi ikisi kendini tanrı ilan etti ve kıtalara bölünerek düzeni oluşturdular. ”

“İlan etmeyen kim?” dedi Antonio De Le Vaq öne doğru eğilmişti, diğerleri de pür dikkat Are’yi dinliyordu.

“ Üstad Valerion.” dedi Are yüzünde bir hoşnutsuzlukla, “Hala hayatta, ve tehlikeli planlar yapmakta.”

“Vicerion.” dedi De Le Vaq yüzünde gülümsemeyle, “ Eski bir dostum, eski bir düşmanım. Bu ırk projesini yürütenlerin başında gelmesine rağmen, bu riyakarlığa başvurmamış güzel. Hala hayatta bırakılması da ilginçmiş, arkasında bir şey var belli. Neyse devam edelim.”

“Üç büyük Baş Tanrı var.” dedi Are, De Le Vaq’a bakarken. “İlki bizim kıtamızın Justisar’ın baş Tanrısı Kedfith.”

“Darihond Kedfith.” dedi De Le Vaq, başını sallayarak. “ Adil bir adamdı, sokağı bildiği kadar bürokrasiyi de bilirdi. Göründüğünden daha zekidir, bu yola gireceğine inandığım son adamlardan biriydi. Yazık!”

Are bu konuşmayı şaşkınlıkla dinlese de söyleyeceklerine devam etti.

“ Kimmeria’nın Baş Tanrısı Glaroth.”

“Houra.” dedi De Le Vaq sesinden tiksinti ve öfke akıyordu. “Katliamcı, Zalim, Bağnaz bir adam, Doğu Orduları Komutanıyken bile halkları katletmesiyle meşhurdu. Onun tanrı olduğunu duymuştum.”

“Lidertiar’ın Baş Tanrısı Legistas.” dedi Are bu sefer o bu ismi tiksintiyle söylemişti.

“Legistas, demek tahminim doğruymuş.” dedi De Le Vaq, “Büyürken bıraktığım küçük şeylerden biri, Onu ben yetiştirdim, yoktan var ettim onu. O ve yanındakileri, Legistas Hiandar’da benim Kare aslarımdan biriydi. Diğerlerini de söyleyeyim Aikroth zaten senin tanrın. Bir de Akirama ile Leginando var. Bu dördü benim ana işlerimi yapan dörtlüydü. Çocukken çöplükten bulduğum yetiştirdiğim çocuklar. Katliamlar, katliamlar gereksizdir diye öğretmiştim onlara. Şimdi ise yaptıklarına bak Yazık!”

“Bu sözü ben başkasından da duymuştum Daha önce adını söylediğin birinden .” dedi Are De Le Vaq’a bakarak. “Otoboroshiyi tanıyor musun?”

De Le Vaq, konuşmadan yanında sakince oturan Trem araya girdi. Kara bedeninde ince bir sület halinde oturmaktaydı. Konuşmaya doğrudan girdi. “Otoboroshi Roshirou benim babamdı, Atalık Savaşçısı. Biz onu çok iyi tanıyoruz da sen nerden tanıyorsun.”

“Baban mı?” dedi Are şaşkınlıla, “Otoboroshi, bir Ruh kul-“

“ Evet, Otoboroshi bir Ruh kullanıcısı, Ruh Adam ama karısı öyle değildi.” diye açıkladı De Le Vaq Arenin gözlerinin içine bakarak. “ Ben, onu Ruh Akademisinden tanıyorum beraber sıra arkadaşıydık. Ki Bu sıra arkadaşları arasında tanıdığın simalar da var. Tanrın Aikroth, Üstad Valerion gibi. Şimdi sen Trem’in sorusuna cevap ver, Otoboroshi’yi tanıdığına göre benden uzun yaşamış? Ne yaptı?”

Are bir an duraksadı, gözlerinde hüzün vardı. “O benim hocamdı. Adının Otoboroshi olduğunu çok sonradan öğrendim. Tabi Ruh Gücünün derinliklerini ve bazı gerçekleri de…”


Üç Bin Beşyüz Yıl Önce

Yıkım Toprakları, Omurga Vadisi

Kuzey


Are Ruh Baltasını elinde güçlükle oluşturabildi. Burada bir şey Ruh gücünü tamamen baskılıyor onu kendine doğru yönlendiriyordu. Karşısında tipinin ilerisinde, gölgelerden oluşmuş büyük yaratıklar ona saldırmak için hazırlık yapıyorlardı. Are uzun yol yürümüştü, yorgundu. Kuzeye adım attığı ilk andan itibaren dövüşüyordu. İlk başta Dev Kurtlar ve İlkel Solucanlarla dövüşmüştü ama her adımda dövüşmek giderek zorlaşıyordu.

Omzundaki yara sızladı. Bu cehennem gibi yerde birden karşısına çıkmış olan Metal Arkon’u onu nerdeyse öldürecekken, son anda darbeyi omzuna almış Arkon’u yenmişti. Bu da yetmezmiş gibi ara ara yerin altından çıkan ölüler ona zorluk çıkarmaktaydı. Onlar ölü olduğu için Ruh gücü de onlara işlemiyordu. Elleriyle hepsini parçaladıktan sonra ileride bir tepe görüp dinlenecek bir yer olduğunu düşünmüştü. Ancak tepeye ilerlediğinde karşısında bu yaratıklar belirmişti.

İlk Yaratık ona atıldığında cüssesine göre hızlı olduğunu düşündü Are yine de onun için yavaştı. Sağa doğru kıvrılıp yaratığın dev gibi pençesinden kaçındıktan sonra Ruh baltasını yaratığın beyaz kürküne doğru geçirdi. Yaratık acıyla kükreyip bir kenara savrulduktan sonra diğeri onun kafasına saldırdı. Are zorlukla konsantre olup elinde bir koca balta belirttiğinde geç kalmış olduğunu fark etti. Son anda geriye doğru sıçradı. Pençeler göğsünde bir kesik oluşturdu. Kan havaya sıçradığında buz kristelleri halinde yere döküldüler. Ardından Are öfkeyle baltasını Yaratığa vurduğunda, Yaratığın kolunu omzundan ayırdı.

Yaratık haykırırken, daha demin yaraladığı onu bacağından yakalayıp uzağa savurdu. Are bir karyığınına düşüp takla atarken hızla ayağa kalktı. Sarı saçları ve vücudundan kar ve buz parçaları düşerken. Yaratıkların geri çekildiğini ileriden ufak bir siluetin geldiğini gördü.
Siluet kar ve sisin arasında belirginleştikçe bunun orta boylu bir adam olduğunu fark etti. Yüzü atkıyla kapatılmıştı. Giydiği uzun ve bol kıyafetler rüzgarda dalgalanmaktaydı. Are bu yeni tehlikeyi görür görmez konstre olup yeşil ruhtan bir hançer oluşturdu. Oluşan hançeri sapından tutarak hızla gelen adama doğru fırlattı.

Adam gelen hançeri elinin tersiyle havada bloklayıp bir kenara fırlattığında Are’nin gözleri şokla büyüdü. Bu ruh gücüyle yapılan bir saldırıydı. Bu ruh saldırı ruh gücü dışında hiçbir şey ile bloklanmazdı. Are şaşkınlıkla adama bakarken adamın elinde beyaz ince uzun bir iğne belirdi. Elindeki iğneyi sertçe Areye doğru fırlattı. İğne o kadar hızlı gelmişti ki Are kaçacak zaman bulamadı bile gelen iğne diz kapağına saplandığında dizi boşalarak yere düştü.
Are acıyla dişlerini sıkarken ona doğru yavaş adımlarla gelmekte olan adama öfkeyle baktı. Bacağına gelen saldırı ruh gücüyle yapılmıştı, Bu Çağda O ve Babası dışında bu gücü kullanan kimse yoktu bu adam da kimdi böyle. Dişlerini sıkarak elini kaldırdı elinde bir hançer daha belirdiği anda bir iğne bu sefer omzuna saplandı. Are’nin kolu bir bez bebekmiş gibi yere düşerken elinde beliren hançer kayboldu.

Adam yavaş yavaş ilerleyip tepesine doğru geldiğinde Are hala yerde küfrederek debelenmekteydi. Adam onun yanına geldiğinde elinde beyaz titreşimden oluşan bir iğne belirmişti. Diğer eliyle de yüzünü örten atkıyı açan adam ona baktı. Gri gözlerinde merhamet yoktu.

“Ruh gücünü sadece senin mi kullandığını sanıyordun çocuk.” dedi sert bir sesle.

Ardından elindeki iğneyi bir parmak hareketiyle Are’nin boynuna attı.

Are’nin nefesi kesilerek olduğu yere devrildi.


Are bir an duraksayarak, içkisinden uzun bir yudum daha aldı. “ O an çok şaşırmıştım bütün Ruh Kullanıcıları yok edildi sanıyordum. Benim Ruh Hançerlerimi kim durdurabilirdi ki. Kuzeye Archiond Halkımı öldürdüğü için Tanrılardan yardım istemeye gidiyordum ama daha yolun başındayken birçok yaratıkla karşılaşmıştım. Şimdi de esir alınmıştım. Ama beni esir alanın Otoboroshi Roshirou olduğunu bilmiyordum ona orada sadece Ogri diyorlardı. “

“Ogri onun lakabıdır.” dedi De Le Vaq gülümseyerek “Devam et hikayen güzele benziyor.”

“Öyleymiş,” dedi Are ardından hikayeye devam etmeye başladı “ Uyandığımda…

Are uyandığında, bir mağaranın içinde bir yatakta yatmakta olduğunu gördü. Yaraları sarılmıştı, bir yemekte yatağının baş ucuna bırakılmıştı. Are et ve koca bir somun ekmeği görünce iştahla onları yemeye başlarken bir yandan da etrafına bakıyordu.

Tuvalet kovası ve yatak dışında küçük mağara oyuğunda bir şey yoktu. Mağara oyuğu dış büyük mağaraya açılıyordu. Gün ışığı belliki oradan geliyordu çünkü bulunduğu oyuğa gelen tek ışık kaynağı oydu taki biri o ışık kaynağını kesene kadar.

“Are.” dedi yılışık bir ses “Çağlar sonra burada karşılaşağımızı kim düşünürdü.”

Are gözlerini kısarak ona seslenen adama baktı. Kahverengi uzun paltosu yırtık pırtık olsa da, her zaman kısa kesilmiş saçı uzun, üstü başı kirlenmiş olsa da bu Leginando’nun ilk doğanı Romeric’ten başkası değildi.

“Sen!” dedi öfkeyle ayağa kalkarak Romeric’i hiç sevmezdi. “Burada ne arıyorsun?”

“Belamı.” dedi Romeric ardından ellerini gösterdi parmakları ikinci boğumundan itibaren kesilmişti. “Görünüşe göre sonunda buldum galiba.”

Are’nin öfkesi yerini şaşkınlığa bıraktı. Romeric’i hiç sevmezdi ama şu hırpani haliyle ve kesilmiş parmaklarıyla oldukça acınası görünüyordu. “Ne oluyor burda Romeric.”

“Gel” diye işaret etti Romeric kısa parmaklarıyla, onu Mağrasından dışarı çıkartarak. Bulunduğu Mağara oyuğu kısa bir tünelle geniş bir alana açılıyordu. Büyük Masaların bulunduğu yüksek tavanlı Mağarada çeşitli ırklar etrafta bezgin ve yorgun bir şekilde dolaşmaktaydı. Etrafında ise muhafız görünümlü ona ilk geldiğinde saldıran yaratıklar ile doluydu.

Bunlar neredeyse üç metre boyunda ayakta durabilen, beyaz kürklü sivri pençeli sivri dişli yaratıklardandı. Are yarı şaşkınlık yarı öfkeyle etrafına bakarken Romeric olanları açıklamaya başladı.

“Bu yaratıkların adı Wendilo, bizim muhafızımız ve gardiyanlarımız.” dedi kısa parmağının ucunda el hareketleri yapıyordu sanki olmayan bir parayı çeviriyor gibiydi. “ Gördüğün gibi burada esiriz. Bize burada bir iş yaptırmıyorlar, bize bakıyorlar besliyorlar. Ama tabi ki bunu karşılıksız yapmıyorlar.”

“Karşılığı neymiş?” dedi Are önünden geçen bir gözü oyulmuş olan kısa boylu Kahrun’un halkından olan Duegar’a bakarken.

“Diyet!” dedi Romeric hala eliyle dalgın dalgın oynuyordu. “Buradaki Wendilo’ların Lideri, burada kalma karşılığı senden bir uzvunu alır.”

“Kimmiş bu adamlar.” dedi Are öfkeyle Ruh gücünü açığa çıkarmak için konstre oldu, ama ne kadar yoğunlaşırsa yoğunlaşsın Ruh gücü harekete geçmiyordu. Şaşkınlıkla vücudunu kontrol etti. “Ruh gücüm yok olmuş.”

“Ben de büyü yapamıyorum.” dedi Romeric, “Liderleri dedikleri Ogri bütün bunları kısabilecek güçte belli ki.”

“Böyle bir şeyin mümkünatı yok!” dedi Are ile o sırada sert bir pençe omzuna dokundu. Are onu tutan omzu alaşağı edecek hamle yapacaktı ki, Romeric’in koluna dokunduğunu fark etti. İlizyonist, onu kafa sallayarak uyarıyordu. O da derin bir iç çekerek ona dokunan Wendilo’ya doğru döndü.

Wendilo, Mağarasının tepesindeki ahşaptan yapılmış büyük bir ofisi gösterdi. “ Ogri!!” dedi çarpık dişleriyle “Çağırmak seni!! Çabucak!!”

Are, Romeric’e bakınca Romeric’İn kaşları kalktı. Are ise çaresiz bu konuşmaktan aciz yaratığın peşinden, Mağranın tepesine doğru yapılmış taştan yapılmış merdivenlerden tırmandı. Ofis şaşırtıcı derece güzel bir insan yapımı bir ofisti. Ofisin kapısına doğru ilerlediklerinde içerisinden sesler geliyordu.

“Bekçiler harekete geçti.” dedi derinden gelen etkileyici bir ses. “ İşi hızlandırmamız gerek Ogri.”

“ Hayır!” dedi Ogri kesin bir sesle, “Bekleyeceğiz, Bekçiler istediği kadar her şeyi arasın buldukları sadece gölgeler olacak. Bunu sen demiştin.”

“Tehlikeli bir oyun bu!” dedi karşısındaki adam itiraz ederken “ Her an Hududumuzu aşa-“

O sırada yanındaki Wendilo kapıya ağır bir yumruk indirdi. Are kapının kırılmamasına şaşırırken yaratık “Ogrii!!” diye kükrüyordu. Karşsındaki adam hemen sustu, ve kapı açıldı.
Ogri, gri gözleriyle onu süzdü. Yüzünde yaşının çizgileri olsa da çehresi demir gibiydi. Çenesinin gözüküyordu. Kapının kenarına geçerek onu içeriye buyur ettiğinde diğer adam ona doğru kısa bir bakış atarak dışarı çıktı.

Diğer adam siyah kapşonlu zayıf bir adamdı, Are’nin karanlıklar içinde gördüğü tek şey ona bakarken parlayan yeşil bir gözdü sadece. Adam dışarı çıkarken kapıyı kapattı. Ogri ile Are ofiste yalnız kaldılar.

“Yeşil demek!” dedi Ogri, iksir ve ilaçlarla dolu bir çok rafı, notlarla dolu iki tane masası olan odadaki boş bir tabureye sakince oturdu.

Are öfkeyle ayaktaydı, karşısındakine saldırsa bile o ruh iğneleriyle anında etkisiz hale getirileceğini biliyordu. “Ruh gücüme ne yaptın?” dedi öfkeyle

“Çıkış yolunu tıkadım.” dedi sadece elinde yine bir iğne belirmişti, “Tıpkı kaslarına yaptığım gibi.”

Are iğneyi görünce gerilmişti ama Ogri konuşurken sakince iğneyi fırlatmıştı bile. Are İğnenin bu sefer boynunun hemen altından saplandığını hissetti. Ondan sonra külçe gibi yere yığıldı. Boynundan aşağısını hareket ettiremiyordu.

Ogri bir ıslık çaldı, içeriye onu getiren Wendilo girdi ve onun bedenini bir çuval gibi alıp bir sandalyeye oturttu. Ardından Ogri’nin bir işaretiyle sağ kolunu bir bez bebek gibi masaya uzattı. Ogri’nin elinde beyaz titreşimli bir ruh kılıcı belirdiğinde. Are çaresizlikle debelenmeye çalıştı ancak hareket edemiyordu. Ardından çığlık atmaya çalıştı ancak konuşamıyordu.
Are’nin gözlerinde korkuyu gören Ogri’nin yüzünde daha sert bir ifade belirdi.

“ Çaresizlik demek.” dedi kılıcın sapını kavrayıp ayağa kalktığında. “Yok ettiğin halklarda yaptıklarınız karşılığında bu şekilde çaresiz kaldı çocuk ama bu onun diyeti değil. Bu diyet sadece burada barınabilmen için.”

Are gözlerinde çaresiz bir öfkeyle bakarken Ogri konuşmaya devam etti. “Buraya gelirken bir Wendilo’nun kolunu kestin. Diyetin ödenmeli.” Dedikten sonra çok temiz bir darbeyle Are’nin kolunu çok temiz bir darbeyle omzundan ayırdı. Are acı hissetmiyordu ama nerdeyse kafayı yiyecekti. Dövüştüğü kollardan birini yitirmesi olmayacak bir şeydi. O Bozkırın Efendisiydi, İlkdoğandı, Savaşın Oğluydu. Ona ne idiuği belirsiz yaşlı bir adam bunları yapıyor olamazdı. Bu bir kabus olmalıydı.

“Artık rüyalardan uyanma vaktin geldi çocuk.” dedi Ogri onun aklındakileri okuyarak. “Kuzeye hoşgeldin.”

Are bu sözlerden sonra tekrar kendisinden geçti bu seferki iğneden değil, kolunun kesilmesinden oluşan kan kaybındandı.


“Kolunu mu kesti.” dedi Walger, Are’nin iki tane sağlam koluna bakarken. “ Kesilen kol bu şekilde geri takılabilir mi?”

Are cevap vermeden araya Greece girdi. “Onu da yarın öğrenirsiniz bu gün geç oldu. Robben’in dediğine göre yapacak işleriniz varmış.”

Walger, Robben’e kötü kötü bakarken Robben göz kırptı. Gloria ile Robben konuşarak çocukları alıp çadırlara götürürken. Yorgun görünen Torano da izin istedi. Onlar çadırlarına doğru girerken mağranın içerisine ufak bir yarasa girdi.

Yarasa hızlıca uçarak Trem’in eline kondu. Trem kısaca yarasaya baktıktan sonra Yarasayı De Le Vaq’a doğru uzattı. Yarasanın fısıldadıklarını duyan De Le Vaq’ın yüzünde gülümseme belirdi. Ardından diğerlerine dönerken yarasayı Trem’e verdi.

“ Legistas’ın “Düşük Havarileri.” dedi dalga geçercesine “Buraya size yardım etmeye geliyorlarmış. Anlaşılan benim yetiştirdiğim çocuk ilk hamlesini yaptı. O zaman şimdi sıra bizde.”


Devam Edecek
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.
Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2500
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

Bölüm 24: Savaş Hazırlıkları 1. Kısım

Lidertiar Kıtası

Büyük Başket Ilyalegiston, Legilsyon Kulesi

Günümüz..


Edrin Winlack, pozisyonunu alıp, hızlı ayak hareketleriyle saldırmaya başladı. Üstü çıplaktı, ellerinde siyah mavi çizgilerden oluşan bir eldiven takmıştı sadece yumrukları o kadar hızlıydı ki havada görünen siluetlerden ibaretti sadece. Saldırıları hızla rakibinin üzerine doğru giderken, sarı saçları havada uçuşuyor, mavi gözlerindeki yapay ışık bir sinyal gibi yanıp sönüyordu.

Yine de saldırılarının hiçbiri rakibine ulaşmıyordu. Neredeyse görünmeyen yumruklardan hızlı ve basitçe sıyrılan, Legistas’ın bakışları rakibinin ayak hareketlerindeydi. Winlack, hızlı ayak hareketleriyle saldırısının yönlerini sürekli değiştiriyordu. Legistas ise vücudunu yay gibi gerip geriye doğru hızlı hamleler yapıp saldırıları savuşturuyordu. Onun da üst vücudu çıplaktı ve kıyafetinden nerdeyse belli olmayan irileşmiş vücudu tamamen göz önündeydi.

“Daha hızlı Boksör.” dedi Legistas, öfkeyle.

Edrin Winlack bu sesi duyduğunda mavi gözlerinde sert bir parıldama daha gerçekleşti ve yumrukları nerdeyse görünmez hale geldi. Bulundukları antrenman tesisi, Legilyon Kulesinin en üst katındaydı. Çeşitli ağırlık aletleri ve silahlar bulunan bu geniş odanın dış kısmı camdandı ve Lidertiar’ın başkenti Ilyalegiston’un manzarasını gösteriyordu.

Legistas ile Edrin Winlack bu hızla dövüşmeye devam ederken, hareketli kapı hızlıca açıldı. İçeriye, ince çerçeveli gözlüklerinin arkasındaki mavi gözlerindeki zaferle Sweinstein girdi. İçeri girer girmez, havada ağırlık onun belini büktü. Derin bir nefesle kendini zorlukla dik durmaya zorladığında, Edrin Winlack’ın mavi gözleri bir sinyal gibi parlamaya başlamıştı.

“Onu çok zorluyorsunuz Efendi Legistas.” dedi Sweinstein endişeli gibi görünüyordu. “ Yine işlemcisini yakacaksınız.”

Legistas Sweinstein’ı duyduktan sonra “Dur!” dedi sert bir sesle, bunu duyan Winlack hareket etmeyi kesti, gözlerinin kenarlarından ince buhar çıkmaktaydı. “İşlemcisini geliştirmen gerektiğini söylemiştim.” diye devam etti kenardaki havlulardan birini alıp yüzünü kuruladı sonra havluya hoşnutsuzlukla baktı. “Beni terletmiyor bile.”

“Edrin kendini kapat.” dedi Sweinstein sakince, Winlack’ın mavi gözleri söndü kolları boşalıp iki yanına doğru düştü. “Sizin gücünüze boy ölçüşebilecek bir işlemci yok efendim. Edrin’in sadece beyninin belli kısımları organik, onları da zorlayarak yitirmek istemezsiniz.”

Legistas Sweinstein’a kara gözleriyle şöyle bir baktı. Ardından elini kaldırdı, yere saplanmış bastonu eline geldikten sonra onu bir kere yere vurdu. Havadaki ağırlık birden kayboldu. Sweinstein rahatça doğrulduğunda. Legistas, bastonunu bir kenara bıraktı. Askılıkta asılmış olan siyah gömleğini giymeye başladı.

“Evet.” dedi Legistas gömleğinin düğmelerini iliklerken. “Kedfith ne dedi?”

“Kabul ediyor Efendim.” dedi Sweinstein gözlüklerini düzeltirken “Lakin süre istedi. Hazırlık için.”

“Mantıklı.” dedi Legistas, gömleğini iliklemeyi bitirdikten sonra, masasına doğru ilerledi. Özel camdan yapılmış olan masası, Ilyalegiston manzarasını hemen arkasına alabilecek şekilde konumlanmıştı. Hemen yanında olan içki dolabı çeşitli viskilerde doluydu. Masası düzenli ve tertemizdi. Düzenli ve bir kalemlik dışında bir şey yoktu. Onlarda masanın en uç köşesindeydiler. “Hükümsüzleri yaralayarak onlara vakit kazandırdık bunu kullanmak isteyeceklerdir. Ne kadarlık bir süre istiyor?”

“Bir ya da iki güneş dönümü kadar.” dedi Sweinstein, güneş dönümü onlarda bir yıla tekabül ediyordu.

Legistas iç çekerek masasına iki kere hızlıca dokundu. Boş masada birden görüntüler belirmeye başladı. Çeşitli şehirlerden görüntüler, listeler ve raporlar göze çarpıyordu. Elindeki bir listeye iki kere dokunarak elini fırlatır gibi Sweinstein’a doğrulttu.

Sweinstein beyaz önlüğünün cebinden tabletini çıkarıp, ekranında beliren listeye şöyle bir baktı. Listede Justisar’daki ilkdoğanlar vardı. Listenin ilk sıralarında Are ve Elwing ismi göze çarpıyordu. Yedi kişilik bir listeydi bu.

“Bunlar hakkında bilgiler tam mı güncel mi?” dedi Legistas, kaçlarını çatmış listeyi masasının üzerinde inceliyordu. “ Özellikle Are’ye dikkat ettiniz mi?”

“Ettik.” dedi Sweinstein,elindeki incelemeleri Legistas’a gönderdi. “ Aikroth’dan bile daha iyi ruh kullandığını doğruladık.”

“Büyürken kaçırdığın küçük şeyler senden daha fazla büyümüş Aikroth.” dedi Legistas gülümseyerek elini kaldırarak masanın üzerinde üç boyutlu bir şekilde Are’nin görüntüsünü oluşturdu. Arenin durgun silüeti masanın üzerinde yavaşça dönerken kenarından bilgi yazıları akmaktaydı. “ Zamanında elimizden kaçırdığımız o yaşlı kurt sandığımızdan daha iyi öğretmenmiş anlaşılan. Are nerdeyse her ruh gücünü etkin olarak kullanabiliyor.”

“Yeşil Ruh gücünün böyle olduğu söylenmişti.” dedi Sweinstein.

“Öyle ama Aikroth bu potansiyeli hiçbir zaman kullanamadı.” dedi Legistas elini çenesine gezdirirken. “Ben Are’nin de kullanamayacağını düşünüyordum.”

“ Onu öldürmek, yine de bizim için sorun değil Efendim.” dedi Sweinstein, “Öfkesi en büyük zaafı.”

“Wildor’u, Boksör’ü daha büyük hedefler için saklıyorum.” dedi Legistas, ciddiyetle elinin bir hareketiyle ekranları kapattı masa tekrar eski haline döndü. Askıdaki uzun siyah ceketini giyerken, yaka kısmına gümüş broşunu taktı. Ardından eline bastonunu çağırdığı anda Sweinstein’a doğru döndü.

“Zitah’ı Are’yi öldürmesi için özel eğitime sokun.” dedi Legistas kapıya doğru ilerlerken Sweinstein’ın yanından geçti. “Ruh güçlerine yakalanmayacak hız onda var, sadece Are’nin neler yapabileceği konusunda eğitilmesi gerekiyor. Madem bize vakit verdiler onu kullanalım.”

“Anlaşıldı Efendim.” dedi Sweinstein, tabletini önlüğüne sokarken.

Ardından Legistas otomatik kapıdan çıkarak, beyaz koridora doğru ilerledi.

Yapacak işleri vardı.

*****


Justisar Kıtası

Astgarya , Kavcirth Kanyonu

Görüşmeden Bir Gün Sonra


Sabah, Robben, Walger ve Helm ile büyük ocağı hazırlarken, Antonio De Le Vaq oturmuş elinde çay ile onları izliyordu. Bir köşede, Scart ile Maithun eğitim yapıyor Girofil onları izliyordu. Diğer tarafta Are, Torano ve Greece oturup konuşuyorlardı. Çadırların bölgesinde Elwing, Gloria’ya bir şeyler anlatıyor, Ovidia ise onları dinliyordu. Trem ise girişe onu çağıran Choros ‘u karşılamaya gitmişti.

O yüzden Nickoy Waldemer elinde üç dört kalın defter ile onun yanına oturduğunu görünce hiç şaşırmadı. Şaman Han’ın bakışlarıyle ona doğru döndüğünde Ozan’ın oldukça ciddi olduğunu gördü ona defterleri uzatıyordu.

“ Kim olduğunu bilmiyorum ve sana güvenmiyorum De Le Vaq.” dedi Ozan ciddi bir ses tonuyla “Lakin bu Tanrıcıkları en iyi sen tanıyor gibi gözüküyorsun. Burada hepsi hakkında bilgiler var, bunları okuyup bize bir şey söyleyebilirsin. Yoksa Are’nin hafızasının insafına kalmak istemeyiz.”

“Nickoy Waldemer.” dedi De Le Vaq defterleri onun elinden alırken “ Burada herkesin bir amacı var, kimi intikam istiyor, kimi birilerini korumak istiyor, kimi ise güç istiyor. Ya sen Ozan sen ne istiyorsun?”

“Ben kendini bize Tanrı diye yutturan Hiandarlardan nefret eden basit bir adamım sadece.İsteğime intikam diyebilirsin.” dedi Ozan yüzünde gülümseme belirmişti. “ Bu arada sen de o Hiandarlardan biriydin değil mi?”

“Onlardan biriydim evet ama kendimi tanrı diye pazarlamadım.” dedi Antonio De Le Vaq, defterin ayracına dokundu. “Bana güvenmiyorsun ama faydalı olduğumu anlayacak kadar da zekisin. Bu defterdekilerin hepsinin kim olduğunu bilmiyorum ama bakmadan bile biliyorum ki çoğunu ben yetiştirdim.”

“O kadarını tahmin edebiliyorum.” dedi Nickoy defteri göstererek “Ayraç kısmından açıver de başlayalım kimi tanıyıp tanımadığına.”

De Le Vaq keskin gözüyle ozanı süzdükten sonra, ayraç kısmını açtı. Defter tek tek Tanrıları tarif edecek şekilde yazılmış bir de eskiz çizilmişti. Siyah saçlı uzun boylu bir Hiandar’a bakıyordu. Yanına özellikleri ne tanrısı olduğu da yazılmıştı. Antonio De Le Vaq ismi gördüğünde elinden defter kaydı. Nickoy’un ayraç ile ayırdığı isim Arturo De Le Vaq’tı.

“Dün geceden beri düşünüyorum da bu De Le Vaq ismi hep bir tanıdık geliyor diye.” dedi Nickoy, De Le Vaq’a doğru bakarak. “Sonra eski defterlere bir bakayım dedim ve karşıma bu çıktı bir De Le Vaq daha varmış meğersem bu Tanrıcıkların arasında. Arturo De Le Vaq, Legistas’ın kıtasındaymış üstelik.”

Nickoy bu şekilde konuşuyordu ancak De Le Vaq duymuyordu. Ellerini yumruk yaptı, sıcak çay ellerini haşlayıp yakarken bardak çatlayıp kırılmıştı. Gözlerinde dalganan Mor Ruh alev alev yanmaktaydı. Derin bir nefes aldı dişlerini sıkmıştı.

“Arturo…” dedi fısıltıyla öfkeli gözlerle Nickoy’a doğru döndüğünde Nickoy korkuyla geriye doğru sıçradı. “ Benim oğlum… Onu bütün bunların ötesinde kalması için yetiştirmiştim. O halkına kılıç çekecek bir çocuk değildi. Gökyüzüne meraklı, hevesli ve iyi niyetli bir çocuktu. Karanlık Hiandar dünyasında çabuk yok edilecek saflıktaydı, hangi çılgınlık onu bunu yapmaya zorladı.

Ben acımasız bir adamım Ozan, bunun nedeni de var. Bizim dünyamız sert karanlık bir dünyaydı, sokakta birbirini parçalayan çocukların dünyasıydı. Bir gece de bütün bir mahallenin yok edilebildiği, cesetlerin tekrar dikilip canlandırılabildiği bir dünyaydı. Ben gençliğimde naif bir adam olarak o zalim dünyanın sıkıntısını çok çektim. Gençliğimde arkadaşlarım kollarımda birer birer öldüğünde, çaresizliğin o acı tadını ağzımda çok hissettim.

O yüzden onları yetiştirirken serttim, acımasızdım. Sevginin, bağlanmanın, bunların hepsinin zayıf duygular olduğunu öğrettim onlara bizim dünyamızda bunları belli etmenin sonu ölümdü çünkü. O yüzden ben kendi oğlumu, sokakta bulduğum Legistas’tan da, Köle ağılından getirdiğim Trem’den de ayırmadım. Yine de…”

Burada duraksadı, De Le Vaq’ın gözleri sulanmıştı. “ Yine de o benim oğlum Ozan… Ona hiç belli etmesem de, hissettirmesem de o benim oğlum… Legistas’a bu katliamı yaptığı için kızabilirim, öfkelenebilir hatta üzülebilirim. Doğduğu yere nefreti vardı diye kendimi avutabilirim ama bir kişi evladının bunu yapmasını nasıl kaldırabilir, senin kanın senin halkını nasıl katledebilir?”

Ozan, De Le Vaq’ın öfkeyle gözyaşlarının süzüldüğünü görünce omzuna dokundu. De Le Vaq’ın gözleri öfkeden mor bir şekilde parlıyordu. “Teşekkür ederim Ozan.” dedi sert bir sesle eline yere düşmüş defteri alarak. “Bunu herkesin içinde değil de bana özel olarak söylediğin için. Bir zamanlar Otoboroshi bana yaşattığını yaşamadan ölmeyeceksin demişti. Haklıymış.”

“Ne yaşattın ki?” dedi Nickoy gözleri kısılarak.

“Oğullarının Kufdir dağına gitmesine izin vererek, oğulunun ölmesine dolaylı olarak sebep oldum. O da oğlu öldürülürken öylece izlemekle yetindi. Anlaşılan ben de siz oğlumu öldürürken izlemek zorunda kalacağım.”

****


Kimmeria Kıtası, Merkez Halka

Yıldız Başkent, Volongrad

Anıt Mozole

Görüşmeden İki hafta Sonra


Bastique Darkon, sıkıntıyla bıyıklarını düzeltti. Çok önceden yaptırdığı hava savunma mekanizmaları tek tek inceliyor, yapılan ufak hataları gördükçe canı sıkılıyordu. Yaptıkları elektrik bombalarının şarz kısmında uzun kullanımda sıkıntılar baş göstermekteydi.
Drakelerin baş mühendis ve baş büyücüleriyle yaptığı toplantı, bu sıkıntıları gidermek içindi. Toplantı odası Mozolenin geniş bir salonunda yapılmaktaydı. Yaklaşık iki bin kişinin toplanabildiği bu salon ağzına kadar doluydu. Diğer Bölgelerdeki Drake temsilcileri Savaş alarmından sonra buraya gelmişler Baş Koruyucunun söylediklerini dinliyorlardı.

“Savaş, savaş hiçbir zaman değişmez.” dedi Darkon, toplantının sahnesinde elleri arkada dolaşıp, asılmış olan Kimmeria haritasına bakarken. “ Savaş, küllerin yıkımın ve ölümün sesidir bin yıllar önce de böyleydi bin yıllar sonra da böyle olacak.”

Darkon’un sakin ve büyüyle yükseltilmiş olan sesi salonun her yanını kapladığında tüm salon kıpırdanmayı kesti. Sessizlik ve derin bir saygıyla Darkon’a kulak kesildiler.

“Şimdi, savaş kapımızda. Biz bunu bekliyorduk buna hazırlıklıydık lakin her ihtimali düşünmemiz gerekmekte. Legistas ile Kedftih iki büyük kıtanın Baş Yokedicileri bize saldırmaya hazırlanırken biz boş duramayız. Elektrik Bombalarında, sarz sıkıntısı var on beş saniye sarjları gecikiyor bu bizim için büyük bir sıkıntı bu dereceki bir gecikme planlarımızı sıkıntıya sokar. Mühendislerimiz için taslak bir çalışma çıkardım, akım reglatörünün bağlantılarını ters devre yaparsak gecikme yedi saniyeye düşüyor bunun üzerinde çalışalım.”

Baş Mühendisler bu söz üzerine aynı anda kafalarını sallayıp onayladılar bu sırada bir Drake, ilgili planları baş mühendislere dağıtıyordu. Bu sırada Darkon konuşmaya devam etti.

“Akım Jenaratörlerini kontrol ettim bir sıkıntı göremedim güzel çalışılmış emeklerinize sağlık. Tüneller de de bir sıkıntı göremedim ama gerekli patlayıcı tedariklerinde sıkıntı var, onu bir an önce halledelim. Gulgar, bu sıkıntıyı senin halletmeni rica ediyorum?”

Ön sıradan siyah derili diğerlerine göre iri olan bir Drake ayağa kalktı, Kendisi Kimmeria’nın beş Koruyucusundan biriydi. “Soğutma Tankları hazırlıklarından dolayı gecikti Koruyucum, en kısa zamanda bu işi çözeceğiz.”

Darkon kafasını salladıktan sonra mat bakışları baş büyücülere doğru döndü, “ Snaga, Choros ve Leginando antik büyülere aşinadır, bizim bildiğimiz diyagramlar hariç hiçbir diyagramın çalışmamasını sağlamalıyız. Kuzey Grigtann ve Doğu Akingum bölgelerinde diyagram eksikleri göze çarpıyor.” Bir yandanda söyledikleri yerleri haritada gösteriyordu. Bunlar acil olarak düzeltilmeli. Unutmayın, onların büyü emisyonları yüzde doksan civarında ama bizim öyle bir durumumuz yok. O yüzden sizden hedef büyüler üzerinde değil alan büyüleri üzerinde çalışmanızı istedim. Bunu yaparken onların alan saldırıları yapmasına izin vermemeliyiz.
Özellikle bin yıl önceki bu bölgede yani Shiliak’ta eğitim görmüş olan büyücü Hiandar’lar bizim dikkat etmemiz gerekenler.”

O sırada bir Baş Büyücülerden bir Drake ayağa kalktı. “ Koruyucum.” dedi Darkon’u saygıyla selamlayarak. “ Tahmininiz, buraya kaç yok edici saldıracaktır.”

“En az sekiz, en fazla on bir.” dedi Darkon otomatikman, “ Hükümsüzler, şu an Kedfith’ın kıtasında onları avlarken, bize saldıracak durumda değiller. Legistas ise yanına Kedfith’in bizzat kendisini almadan buraya saldırmaya cüret edemez. O yüzden İlkdoğanlarını kıtalarında bırakıp çoğunun mutlak zaferle burayı fethetmeye çalışacağını düşünmeliyiz.

Her zaman en kötüsüne hazırlıklı olunmalı. Bu rakamlar bir tahmin hepsi de gelebilir. Unutmayın bu bir savaş, savaşta herkes gibi ben de ölebilirim, diğer koruyucularımız da ölebilir ama halkımız son anına kadar savaşmalı, atalarınızın kanıyla sulanmış olan bu toprakları kolayca teslim etmek bize yakışmaz.

Buraya hükmetme hevesiyle gelenler, ataların yüzünü çoktan unuttular ama biz unutmadık. Tanrılarının suretini unuttular ama biz unutmadık. Doğmamış çocuklarını düşünmediler bile biz ise aklımızdan hiç çıkarmadık. Onlar buraya geldiğinde, unuttukları her şeyi onlara hatırlatacağız.”

Drakeler bu sözler üzerine hepsi göğüslerine sertçe bir kere vurdular kalın bir tok sesi salonda çınladığında, Darkon inanmış halkının yüzlerine bakıp o nadir gülümsemelerden birini yerleştirdi dudaklarına

“Söylediklerimiz üzerinde çalışalım.” dedi Darkon sahneden acelesiz bir şekilde inerken. “O zamana kadar saldırı olmazsa bir hafta sonra tekrar görüşüyoruz.”
Darkon sahne merdivenlerinden indiğinde, Baş Büyücülerden biri hızlıca onun yanına geldi, kısa bir baş selamı verdikten sonra konuşmaya başladı. “Koruyucum, gizli diyagram vasıtasıyla bu bölgeye ışınlanmak isteyen bir grup var.”

Darkon’un kaşları çatıldı. Gizli diyagramı kimsenin bilmesine imkan yoktu. Üstad Valerion ile aralarında karar verip oluşturdukları bir büyü açma kilidiydi bu diyagram. Darkon bir süre gözlerini kapattıktan sonra Drakeye doğru baktı. “Gidelim.”

Darkon ile Baş Büyücü hızlı adımlarla Mozole içindeki, ışınlanma bölgesine doğru ilerlediler. Işınlanma bölgesi, Meditasyon bölgesiyle yan yanaydı ve Üstad Valerion’un gidiş gelişi için oluşturulmuştu. Ancak Üstad ile en son konuştuğunda Meditasyona gireceğini işinin de uzun süreceğini söylemişti. Sıkıntıyla bıyıklarını düzeltti ters bir şey olma olasılığı da vardı. Başkentin göbeğinde Hiandarları kendi eliyle çağırmayı hiç istemiyordu.

“İletişim kurabiliyor musun?” dedi Darkon Işınlanma Bölgesindeki ince ışıltıya bakarken.

“Evet efendim.”

“Parolayı sor.” dedi Darkon, Üstad ile acil durumlarda kullanılması için bir parola tasarlamışlardı.

Baş Büyücü birkaç dakika durduktan sonra konuştu. “Işıkla kutsansın karanlıkla örtülsün.”
Darkon rahat bir nefes verdi, ama yüzünde pek bir ifade yoktu. “ Gelmesine izin ver.”
Baş Büyücü büyü alanının etrafındaki büyücülere işaret verdiğinde büyü alanın etrafında ince bir büyü dokusu oluşturdular. İlk başta görünen ince ışıltı büyüyerek genişledi, ışığın alanında dört silüet belirdi.

İlki parça plaka zırhlı, esmer renkli çekik gözlü bir adamdı. Gögüs zırhında bir gül simgesi göze çarpıyordu. Eli kınsız kemerine bağlanmış kırmızı kılıcının kabzasındaydı. Yüzü ifadesiz bir sakinlikteydi.

İkincisi iri yarı şişman bir adamdı. Uzun paltosunun içinde kirli bir atlet göze çarpıyordu. Kalın kaslı kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. Fırça gibi bir bıyığı, kalın kaşları ve sert bakışları vardı. Kollarını kocaman göbeğinin üzerinde kavuşturduktan sonra etrafa bakmaya başladı.

Üçüncüsü, karışık kırçıl saçlı soğuk yüzlü bir adamdı. Mor pelerini ayaklarına kadar uzanıyor, onun sanki kanatlarıymış gibi görünüyordu. Kara gözleri etrafını süzerken kılıcı mor pelerinin arasından görünmekteydi.

Sonuncusuysa siyah kıyafetler giymişti, kara kıyafetiyle uyumlu olan siyah şapkası gözlerinin önünü kapatıyordu, kara kılıcı ise kınındaki siyah kemerinde sallanmaktaydı. Sol kolu metalden yapılmış gibi görünüyordu. Darkon onlara doğru bir adım attığında siyahlı olan adam bu dörtlünün arasında öne doğru çıktı.

“Üstad Valerion bize yardıma ihtiyacın olabileceğini söyledi.” dedi adam şapkasının altından.

“Yokediciler ile savaşacağız uşaklarıyla değil.” dedi Darkon sertçe, Üstad’ın adamlarının buraya gelmesinden pek hoşmamıştı. “ Buraya ölmeye mi geldiniz?”

“Hayır öldürmeye geldik.” dedi Brave Falcon başını yukarı kaldırırken gülümsüyordu. “ Zira Tanrı öldürmek ilk kez yaptığımız iş değil.”

Darkon gelen adamın gözlerine baktığında dişlerini sıktı Zira karşısındaki adamın gözleri, gri bir hareye dönüşmüştü. Darkon bir bakışta o adam üzerinde nerdeyse Hiandar’lara yakın bir öz kullanıldığını anladı.

Üstad Valerion tehlikeli bir oyun oynuyordu

Yine…


********


Justisar Kıtası

Delenor, Vahşi Ormanlar

Görüşmeden Bir Ay Sonra


“Bu sonuncu.” dedi öfkeyle Clemente, Ormanın içerisindeki sarmaşıkları yakıp küçük bir taştan küp ortaya çıkaran Akirama’ya bakarken. “ O Are denilen şerefsiz nerdeyse, bütün yıldoğanlarımızı öldürmüş. Tessia dışında kimseyi kurtaramadık.”

“Are emri yerine getiren bir asker.” dedi Akirama başındaki kanayan sargıyı öfkeyle bir kenara atarak, taştan küpün etrafını dolaşmaya başladı. “Öfkeni ona değil Kedfith’e yöneltmen gerekiyor. Yardım etmeyi düşünüyor musun?”

Clemente, hayal kırıklığı içerisinde taştan küpe doğru ilerledi. Tırnaklarının etrafında ince karanlık büyü tabakaları oluştuktan sonra elini küpün taş kısmına doğru uzattı. Birden bire küpün ortasında bir kapı belirdi.

Akirama kapıya doğru baktıktan sonra , elini sertçe yumruk yapıp kapıya doğru savurdu. Yumruğu kapıyı dağıtıp içeriye göçerttikten sonra hızlı bir şekilde içeriye doğru girdi. İçeriye doğru ilk adımını attıktan sonra suratında alevden bir sütun patladı.

Clemente bir an panikle küpe doğru koşsa da Akirama’nın şen kahkahası duyuldu, alevler Akirama’ya hasar vermemişti. “Fran!! Demek hala hayattasın.”

“Efendi Akirama.” dedi içerideki odanın duvarına yaslanmış olan Fran Ju Klan şaşkınlıkla doğrulurken Akirama ona gülümsüyordu. Fran Ju Klan, şaşkınla Akiramaya doğru ilerledi, zayıf ama atletik yapılı bir vücudu vardı kızıl saçları kafasından fırça gibi çıkıyordu. Sol elinde kızıl bir bumereng tutmaktaydı. Akirama onu hapsedildiği küpten dışarı çıkarırken Clemente’nin
yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi.

“ Nedense, bir senin ilkdoğanına dokunmamışlar?” dedi nerdeyse bir hoşnutsuzlukla.

Akirama’nın yüzündeki gülümseme silindi. “Kesin Legistas bunu da ayarlamıştır.” dedi öfkeyle ardından hala şoku atlatamamış olan ilkdoğanına doğru döndü. “ İyi misin?”

“Ben iyiyim de efendim, siz nasıl özgür kaldınız?” dedi Ju Klan, bir Akiramaya bir de Clemente’ye bakıyordu.

“Uzun hikaye Fran.” dedi Akirama, etrafı gözlerken. “ Acele edelim, daha Soraya’yı o hapsedildiği yerden kurtarmamız gerekiyor.”

Clemente, ellerini göğüslerinin üzerinde kavuşturdu, kızıl gözleri huzursuzdu. Üzerindeki siyah kıyafet onu çepeçevre sarmıştı. Omzunda kara tülden bir pelerin sarkıyordu. “Soraya’yı korumasız bıraktıklarını sanmıyorum Akirama. Onu almaya bence hepimiz gitmeliyiz.”

“Tessia da yaralı olduğu için, Dughia’nın yarası daha iyileşmedi.” dedi Akirama, sabırsızca kuzey tarafına doğru ilerlemeye başladı. “ Saldırmasak da nerede tutulduğunu kimler tarafından korunduğunu merak ediyorum. Üçümüzde gizlice ilerleyip ne olduğuna bakabiliriz.”
Clemente derin bir iç çekip, başıyla onayladı ve üçü hızlı adımlarla kuzeye Prolin dağına doğru ilerlemeye başladılar.


*****

Justisar Kıtası Doğu Toprakları

Büyük Arkondor Cumhuriyeti

Jarviksholm

Görüşmeden iki ay sonra


Jarviksholm’un eski büyük meydanında, var olan nerdeyse tüm Arkonlar toplanmıştı. Gökyüzünü ancak bir Arkon’un kullanabildiği çok yükseğe çıkamayan dev zeplinlerlerle sarılmış, meydan dev balina yağından yapılma olan ışıklar gece karanlığını aydınlatılmıştı. Bugün Arkonlar dört bin yıl sonra gelmiş olan Gök Kralının dönüşünü kutluyorlardı.

Kırmızı bir tacın içerisinden geçen beyaz kılıç simgeli, Gök Krallığı bayrakları tüm şehirde dalgalanıyordu. Taş, Metal, Tahta ve Toprak Arkonlarının savaşçıları koca meydana dizilmişlerdi. Hafif rüzgarlı ve bulutlu bu kara gecede. Nerdeyse yirmi bin yıldır tahtta oturan
Kral Agennon halkını selamlamak için öne doğru çıktı.

Diğer Arkonlardan nerdeyse iki metre uzun olan Kral Agennon altı metre boyundaydı. Yüzü yaşlılıktan dolayı aşırı gerginleşmiş, yüzünde mimik bırakmamıştı. Kırmızı, düşmanlarının kanına bulandığı söylenen, taş, toprak, metal ve tahtadan yapılmış olan büyük tacı ışıklar içinde parlıyordu. Ağır adımlarla öne doğru çıktığında bütün Arkonlar’a tepeden bakmaktaydı. Yanında ondan kısa olan iki oğlu Mennennon ile Svennon durmaktaydı.

“Dört bin yıl önce.” dedi Agennon, sesi derin bir gürlemeydi rüzgar sadece Gök Arkonlarında olan uzun beyaz sakalını savururken “Sizi utandırdım. Halkımın onurunu BuzKesen Tepelerindeki açık tunduralarda bıraktım. Çünkü o vakit halkıma değil kendime güvenme hatasına düştüm.”

Etrafta nerdeyse hissedilebilir bir sessizlik oluştu. Dört Bin Yıl Önceki Kara gün çoğu Arkon’un hafızasındaydı. O gün yenilmez diye düşündükleri Gök Kralı karlı topraklarda yenilmiş, halkını bırakarak mabede çekilmişti.

“Kedfith’e düello teklif ettiğim o kara günde, onun gücünü küçümsedim, bu planlarımızı oldukça sekteye uğrattı. Kanlarına zerk ettikleri o yasak zehir, onları oldukça güçlü kılmış. Bunu öğrendim, zira o güne kadar bu arz üzerinde beni yenebilecek bir canlı bulunmamaktaydı.

Katliamcılara derslerini vermeyi tepelerindeki adamın başını alarak başlamaya niyetliydim ancak bunu başaramadım. Biz Arkonlar, Hiandarlara mağlup olduğumuz kadar kibrimize de mağlup olduk. O Yasak zehri içenlerle kendi başımıza mücadele edebileceğimizi sandık ama yanıldık.

Şimdi bu kadar yıl boyunca, o kendilerini tanrı zanneden zalimleri yok etmek için çalıştık. Bizimle aynı akıbete uğrayan soyları nerdeyse yok edilen başka ırklarda vardı. Kadim Kuş Krallığı Thengular da bu zalim tanrıcılık oyunundan sıkıldı artık. Nimroslar ve Baal Kabilesi de öyle.”

Arkonlar diğer kabile adlarını duyunca sessizce mırıldandılar, Kral Agennon’un konuşması giderek büyük bir savaş çağırısına dönüşüyordu.

“O zalimler, yokediciler şimdilerde Fozkitilar’a hükmetmek için birbirlerine düşmüşler. Onlar kim ki kendilerinin olmayan şeyi hükmetmeye çalışıyorlar. Deney tüplerinden halklar belirleyip onlarla tanrıcılık oynuyorlar. Biz onların halkları yokken de burdaydık, onlar yok olduktan sonra da burada olacağız.

Soydaşlarım, kardeşlerim kılıçlarınızı bileyleyin, çekiçlerinizi dövün, mızraklarınızı yağlayın. Zaman onlara Özgür Halkların Gücünün ne denli kuvvetli olduğunu gösterme zamanıdır. Yok edici zalimleri o kuru tahtlarından indirip Fozkitilar’ı tekrar birleştireceğiz. Onların basit orduları önümüzde rüzgardaki tozlar gibi savrulacak, kılıçlarımız onların halklarını ait olduğu yere deney tüplerine tekrar sokacaklar.”

“Rüzgar arkanızda olsun evlatlarım.” Agennon, sırtındaki nerdeyse dört buçuk metralık uzun geniş beyaz kılıcını çıkarıp gökyüzüne kaldırdı. “Kılıçlarımız son denekleri yok olana kadar son yok edici inene kadar kınlarına girmeyecek. Yeterince bekledik, Şimdi, Zafer E’ivanın! Zafer Arkonlarındır!”

Kral Agennon’un bu son kükreyişi, Arkon saflarında dalgalanmaya sebep oldu. Çoğu Arkon sessiz sakin yaşarken hep geçmişteki büyük imparatorluklarının özlemini çekiyorlardı. Yıllardır savaşmamış Arkon halkı bu haykırışa sessiz kalmadı. Kılıçlarını çektiler, mızraklarını kaldırdılar, bin yıllardır öfkeyle hınçla bu günleri beklemişlerdi. Şimdi Kralları geri dönmüş içlerindeki öfkeyi açığa çıkarmıştı.

Agennon kükreyerek, gökten bir yıldırım çağırdı. Siyah bulutların arasından gelen yıldırım, Arkon Kralının dev gibi kılıcına hapsoldu. Elektrik akımıyla yüklü kılıç kralın elindeyken, yıldırımın beyaz ışığı gergin yüzünden ve kara gözlerinden yansıyordu.

“Orduları hazırlayın.” dedi içindeki derin bir öfkeyle


****

Lidertiar Kıtası,

Güney Batı Hava Karargahı

Clarince

Görüşmeden Dört Ay Sonra


“El Anahtarını ver Zitah.” dedi Arturo De Le Vaq, büyük hava taşıtının altına uzanmış mekanik aksamlarını inceliyordu. “Bazı vidaları gevşek bırakmışlar.”

Zitah çevik bir hareketle, masanın üzerinde olan küçük yuvarlak anahtarı, yerde yatan Yüksek Havariye doğru fırlattı, Arturo gelen anahtarı bakmadan havada kaptıktan sonra işine koyulmaya devam etti.

Zitah kir pas ve yağ içindeki, Yüksek havariye baktı. Arturo kocaman büyük bir hava taşıtını -ki Arturo ona Topter diyordu - birkaç haftadır hazırlıyordu. Bütün bakımlarıyla tek tek kendi ilgilenmişti. Zitah ise buraya Efendi Legistas’ın bizzat emrini yerine getirmek için gelmişti. Are’yi öldürmesi için ona emir ve Are’nin bilgi profili verilmişti. O ise birkaç aydır buna hazırlanmıştı ancak pek bir fayda gördüğü söylenemezdi daha sonra onu Briseis uyarmıştı. Ruh konusunda bu kıtada tek bilgili olan kişi Arturo’dur demişti, kendi Efendisi Briseis. Biriyle dövüşmeye sadece yazılı metinlerle hazırlanamaz o yüzden onun yanına git demişti o da denilene uymuştu ama burada birkaç haftadır yaptığı tek şey tamirci çıraklığıydı.

O bu düşünceler içerisindeyeken Arturo kayarak aracın altından çıktı. Eliyle alnının kenarındaki yağ lekesini sildi, oldukça keyifli görünüyordu. Kalın yer yer delinmiş kirli bir işçi tulumu giyinmişti. Kocaman hem kanatlı hem de pervaneli olan aracıyla daha doğrusu kendi tabiriyle ustalık eseriyle ilgilenmek onu hep rahatlatıyor gibiydi.

“Bu bizim ihtiyarları taşıyacak.” dedi Arturo elindeki anahtarla topteri göstererek “ En sonunda ana bakımları bitti, bir iki ufak ayarlama kaldı sonunda bitecek.”

Zitah sessiz kaldı ama kaşları çatılmıştı. Siyah- turuncu saçlı ve sert yüzlüydü, sırtında ise bir buçuk metrelik açığa ulaşabilen turuncu tüylü kanatları vardı. O bir Yarı-Thenguydu, Akademiye getirildiğinde kendi birliğinden kaçmak zorunda kalmış bir asiydi. Briseis Hanım onu almış layık olursa yeni bir geleceğe hazırlanması gerektiğini söylemişti. Şimdi ise o gelecekte Arturo De Le Vaq’ın karşısındaydı.

“Sabırsızsın ama bunu söylemeyecek kadar da saygılısın. ” dedi Arturo gülümseyerek, gülümseyince oldukça yakışıklı bir adama dönüşüyordu. “ Sana gerçeği baştan söyleyeyim, sen Are’yi öldüremezsin.”

Zitah’ın kaşları daha da çatıldı. Arturo De Le Vaq hep etkili ve doğrudan konuşması ile tanınmıştı. Kıtada Legistas’tan çekinmeyen tek Yüksek Havari olarak biliniyordu. Lidertiar’ın ordusundan o sorumluydu ancak nadiren toplantılara gider, kendi bölgesinden daha doğrusu kocaman olan hangarından çıkmayı pek sevmezdi. Yine de Lidertiar ordusu, kusursuz bir disiplin ve görev bilinciyle çalışırdı.

“Neden sorusunu sorman gerekirdi.” dedi Arturo ayağa kalkıp alet çantasına anahtarı koyarken, hangarının tezgahına doğru ilerledi. Zitah onu takip ederken, Tezgahın ne kadar büyük duvarlarında ne kadar çok aletin asılı olduğunu yine fark etti. Birkaç haftadır buradaydı ama tezgahta sürekli daha önce fark etmediği değişik bir alet görüyor gibiydi.

Arturo Tezgahın kenarındaki şeffaf cam gibi görünen masaya doğru eğilip, masaya dokundu. Masanın üzerinde birden bir ekran ve bir sürü yazı belirdi. Masaya birkaç kez dokunduktan sonra Are’nin görüntüsü üç boyutlu bir şekilde masanın üzerinde belirdi. Are’nin görüntüsü masanın üzerinde yavaşça dönerken, Zitah akan yazılara tekrardan baktı bu araştırmayı belki de elli defa okumuştu.

“Bu Are hakkında bildiklerimiz.” dedi Arturo metal bir sandalye çekip onu ters çevirip otururken siyah saçları gözlerinin önüne düşüyordu. “ Bir de bilmediklerimiz var. Legistas bazı şeyleri hafife alsa da ben Otoboroshi Roshirou’nun öğrencisine karşı tedbirli olmayı tercih ederim.”

“Otoboroshi Roshirou?” dedi Zitah merak içinde bu ismi hiç duymamıştı.

“Hayatta kalan son Ruh Adamlardan biriydi.” dedi Arturo, kara gözleri uzaklara dalmıştı. “Eski adamlardandı. İnatçı, Sabit fikirli, herşeyin kendi etrafında döndüğünü sananlardan, ama bilgeydi güçlüydü, cesurdu. Ölmeden önce bildiği her şeyi Are’ye öğrettiği aşikar.”

“Are’yi tanırdım.” dedi Zitah, Are’nin görüntüsüne bakarken. “ İri yarı güçlü bir savaşçıydı, Ruh gücünü kullanırdı ancak Akademide ondan güçlüler de vardı. Bu kadar zamanda Justisar’da bu kadar güçlenebilen bir ilkdoğan hiç olmamış bu güçlenmeyi tek bir adama mı borçlu yani?”

“Çok az şey biliyorsun.” dedi Arturo, ellerini sandalyenin arka kolçağından sarkıtmıştı. “ Are, Otoboroshi, hatta Babam Antonio De Le Vaq bir şeyi temsil ediyorlar. Eski, çarpık bir düşünce bu, tıpkı Bekçi Organizasyonu gibi ama ondan bile eski. Siz Are’yi Kedfith’in adamı olarak görüyorsunuz bu büyük bir hata. Otoboroshi’yi tanırdım o birine boşuna herşeyini öğretmez. Kendi doğrusunu ona empoze etmeden bunu yapacak bir adam değildi.”,

Zitah soru sorarcasına bakarken Arturo anlatmaya devam etti.

“Are, kuzeyde Otoboroshi ile karşılaştı. Bizim onu normalde sağ bırakmamamız gerekiyordu zira eski düzene ait ne varsa silmek için çok uğraştık. Glaroth da bize destek verdi Lakin Kedfith buna pek sıcak bakmadı, başındaki Arkonları bahane etti. Yine de Kedfith’in kuzey bölgesinde Otoboroshi bir şekilde hayatta kalmayı başardı. Biz oraya baskın yapana kadar da hala oradaydı. Yine de daha önce onu öldürebilirdik ama Myrcid nedense onu seviyordu yaşlı adamla daha fazla uğraşmama konusunda beni ikna etti. Keşke ikna olmasaydım şimdi Are bizim için senin öldürebileceğin sıradan bir ilkdoğan olarak kalırdı.”

“Onlardan niye bu kadar nefret ediyorsun?” dedi Zitah, Arturo’nun sesindeki nefret onu şaşırtmıştı zira onun hiç bu şekilde konuştuğunu duymamıştı.

“Onlardan nefret etmiyorum aslında.” diye gülümsedi Arturo, ardından kafasını hafif sallayıp ekledi “Belki bir tek babamdan ama Are ve Otoboroshi’den hiç nefret etmedim. O ikisi yaşadıklarından dolayı bu düşünceye tutunmuş insanlar sadece, ben bu düşünce yapısından nefret ediyorum.”

“Nasıl yani?”

“Nasıl açıklasam sana.” diye düşündü Arturo elini çenesine götürdü bir an. “Belki biraz babamdan başlamalıyım; Babam Antonio De Le Vaq, kendisinin tabiriyle sıfırdan buraya gelmiş gücü elinde tutmuş etkili kararlı zorba bir adamdı. Bu sana birini hatırlatıyordur?”
Zitah Arturo’nun göz kırpmasına gülmeden edemedi. Ancak bu adam Efendi Legistas ile bu şekilde dalga geçebilirdi. Arturo dudakların buruşturup konuşmaya tekrar devam etti.

“Babam için kişiler önemli değildi hiçbir zamanda olmadı, kişiler onun için bir silahtı bir yatırım aracıydı. Kişileri sertlikle acımasızlıkla zorbalıkla yetiştirirdi, zayıf noktalarını bilir bunlara güvenir onları kullanır sonra bir köşeye atardı. Lakin o kadar ikna edici bir adamdı ki, sen kullanıldığının farkında olsan bile ona hayran olurdun. Yine de yetiştirdiği adamların çoğunda da başarılı olurdu, bu yüzden Hiandar Konseyinin yarısı onun yetiştirdikleriyle doluydu. Yine de babamın kendisi de kullandığı kişilerden farksızdı.

Onu kullanan bir adam vardı. Eski Çağların kalıntısı olan bu adam, Babamın, Legistas’ı Leginando’yu, beni kullandığı gibi. Babamı, Otoboroshi’yi Myrcid’in abisi Nephilium’u kullanıyordu. Bu adamla babam öldükten sonra, tanıştım. Adı Alsderio Auwach’dı ve ben ile Myrcid’i kendine mirasçı olarak seçtiğini söylüyordu. Bir süre olayın iç yüzünü öğrenmek için onlarla beraberdik. Sonra bu adamın daha doğrusu “Lich” ‘in çok eski bir öğretiyi korumak için geride bırakılan bir yaratık olduğunu öğrendik.”

Zitah bu bilgileri kafa karışıklığı ile dinliyordu. “Bütün bunların Are ile alakası ne?”

“Sabırsız olma.” dedi Arturo parmağını sallarken gülümsüyordu. “ Bu öğreti Babamdan bana aktarılması planlanan bir öğretiydi, Otoboroshi’ de büyük ihtimalle ölmeden Are’ye aktardı. Bu çok tehlikeli ve bencil bir öğretidir.

Bu Lich, aynı babam gibi halklar arasından kullanabileceği zayıf noktaları olan potansiyelli adamları seçip kendi adamı yaptı. Bu adamlar Fozkitilar’ın dört bir köşesinde halkların ilerlemesini önlemek için çalıştılar. Halklar halla eski tip çağlarda kalsın ilerlemesin, bu gezegenin ötesini keşfetmesin, oldukları yerlerde küçük savaşlarını yapsınlar göğe asla ulaşamasınlar. İlerlemek için gerekli olan materyelleri halklardan saklayalım onlara muhafız verelim gibi görüşleri olan bir örgüttü.”

“Neden halkların ilermesini istemiyorlar ki?”

“Çünkü, bu öğretiyi bize dayayanlar, onlara asla ulaşmamızı istemiyorlar.” dedi Arturo, sandalyeyi itip ayağa kalktı. “Daha önce eski yazıtlardan ve araştırmalardan haberdardık. Bundan yaklaşık beş yüz bin yıl önceki gizli dökümanlara Myrcid ile Kufdir Dağında keşfetmiştik. Babam oraya da adamlarını yerleştirmişti, yine de onları öldürüp Dökümanları binbir zorlukla çevirdiğimizde Lich’in bize anlattıkları elimizdeki dökümanlarla uyuştuğunu gördük ama anlattıkları Lich’in anlattıklarından farklı olduğunu gördük. O adam bizim gezegende doğmuş olsa da babası bizim gezegende doğmamıştı. Buraya gökyüzünden gelmişlerdi, bitki ve ırklar hakkında notlar almışlardı, halklar belirlemişler onları geliştirmek için çabalamışlar ve belli kurallar yazıp bunları belirlediği halklar korusun diye Bekçilik Organizasyonunu oluşturmuşlardı. İlk gördüğümde buna ihtimal bile vermedim ama bir şeylerin yanlış olduğu aşikardı. Lich bize sürekli Tanrı Yanılgısından bahsediyordu. Halklar guclenir ve büyülerse kendilerini Tanrı ilan edeceklerini anlatıp duruyor, halkların büyümesine engel olmasının sebebini bu olarak gösteriyordu. Aslında amacı bu yanılgıyı kendisinin yapmış olduğunu görmeye başlamıştık. Eski dünyanın görünmeyen Tanrılarının, yani V.R’nin, Ei’va’nın, Ken’nethnitoh’un; Lich’in kendi ırkının başa gezegende doğmuş soydaşlarını temsil ettiğini anlamıştık. Yine de bu zalimce oyuna inanmak istememiştik. Ancak Glaroth ile Thengular’ın en yüksek dağına çıktığımda gördüğüm şey bütün bu şeylerin, Lich’in anlattıklarının bulduğumuz dökümanlarında ötesindeydi, o büyük kutsal dağ aslında O eski insanların – Lich’İn tabiri buydu- bu gezegene geldiği bir araçtı. Şu an yaptığım araçtan kat kat büyük çok gelişmiş bir teknoloji ile oluşturulmuş bir araç.

O yüzden bu ideoloji Kedfith’den Glaroth’dan hatta eski inancına bağlı kalmaktan başka çaresi olmayan Üstad Valerion’dan bile daha tehlikeli. Ben kendi halkımı bu ideoloji gerçekleşmesin diye katlettim. Çünkü Lich’in amacı bir gün kendi halkı buraya gökyüzünden geldiğinde onlara tapacak bir dünya hazırlamaktı. Şimdi ise geldiklerinde onlara başkaldırabilecek bir gezegen bulacaklar. Bütün bu savaş bunun için Zitah. Onlar geldiğinde başkaldırabilecek güçlü bir gezegeni ne Kedfith ne Glaroth ne de onları görür görmez tapacak Üstad Valerion hazırlayabilir. Bu gezegeni hazırlayabilecek tek kişi her ne kadar sevmesem de Legistas. Legistas bu iradeye ve hırsa sahip. O yüzden onun saçma kaprislerini bin yıllardır çekiyorum.”

Zitah anlatılanları şaşkınlıkla dinlerken. Arturo ayakta ellerini birleştirdi. “O yüzden sen Are’yi öldüremezsin, ancak yeterince iyi olursan yavaşlatabilirsin.”

Zitah, Arturo’nun elinde beliren kırmızı ruh aurasına şaşkınlıkla baktığında Arturo gülümsedi kızıl bir ışığın vurduğu bu gülümseme oldukça tehlikeliydi. “ Ruh kullanmama şaşırdın biliyorum. Ne yazık ki babam, beni güçlü bir silah haline getirmek için önce orduya, sonra Slembrio’ya sonra büyü akademisine yazdırdı. Tabi bunun yanında kendisi, beni hem ruh hem de mekanik aksamlar konusunda eğitti. Tek hatası benim kendisi kadar zeki olabileceğimi hesap etmeyişi oldu. Sonuçta onun oğluydum.”

“Bana Ruh kullanmayı mı öğreteceksiniz?” dedi Zitah şaşkınlıkla

“Hayır,” dedi Arturo gülümseyerek, “ Sana ruh gücünden nasıl kaçılır onu öğreteceğim.”


Devam Edecek
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.
Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2500
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

Bölüm: 24 Savaş Hazırlıkları 2. Kısım


Lidertiar Kıtası

Büyük Başket Ilyalegiston, Legilsyon Kulesi


Leginando’nun elinde birden bir sarı kart belirdi. Kartı havaya attıktan sonra, havada Justisar’da bulunan en güçlü yaratıkların, suretleri belirerek boş duvarın hepsini kapladı. Suretler çeşitli görüntülerle duvarı kaplamıştı. En dikkat çekenlerden biri büyük bir Buz Ejderhasıydı. Buz Ejderhasının yanında, Shark Snaga ile Nenyal’ın suretleri parıldıyordu. Etrafta havada süzülen bir çok neon ışık bulunuyor ancak çok azı etrafı aydınlatıyordu.
Etraf, dağınıktı. Bir çok eski tip dosyalar kağıt parçaları düzensiz bir şekilde bir köşeye yığılmıştı. Eski zamanlardan kalma tuhaf aletler etraftaydı kimi kendi kendine dolaşıyor, kimi ise sessizce köşelerinde duruyordu. Leginando tüylü şapkasını çıkardığında kelleşmeye başlamış saçı göründü ancak ense tarafları uzun olduğu için şapka taktığında uzun saçlı bir adam gibi görünüyordu.

Eski tip bir masanın üzerinde ayaklarını uzatmış gelenlere bakıyordu İlizyonist. Masasının arkasında bir çok el yapımı çizim asılmıştı, bazıları kendi kendine hareket ediyor, birbirlerini ziyaret ediyor gibi görünüyorlardı ama Wildor bunların bir ilizyon olduğunun farkındaydı.

Wildor ekibi toplayıp, Leginando’nun yanına geldiğinde az çok ne istendiğinin farkındaydı ve bunun için sabırsızlanıyordu. Altı ay süren arz cezası henüz bitmişti. Bir daha yara alarak Efendi Legistas’ı hayal kırıklığına uğratmayacaktı.

Yanındaki adamlar, sabit bir sessizlikle kendisi gibi beklemekteydiler. Romeric her zamanki gibi rahattı, metal parmaklarıyla elindeki bozuk parayı çeviriyordu. Bakışları Leginando’nun üzerindeydi ve bekliyordu. Romeric’i çok ve boş konuşması dışında severdi. İkisi iyi bir takımdı, Romeric çok güçlü gözükmese de tamamlayıcı bir ekip arkadaşıydı. İlizyonları, dikkat dağıtması ve ip tuzakları rakiplerin dikkatini dağıtıyor bitirici darbeyi de kendisi vuruyordu. Böylelikle uzun sürebilecek mücadeleleri çok kısa sürede bitirebiliyorlardı.

Romeric’in hemen yanında, sakin bir sabırsızlıkla bekleyen, Zitah vardı. Vücudunda iyileşmeye başlamış bir çok yara göze çarpıyordu. Irkına özgün kanatlarında kaybolmuş tüyler vardı, Siyah saçları düzensizdi. Zira kendi emri üzerine Güney Batı Hangarından hızlıca gelmişti. Zitah etkili ve güçlü biriydi, özel yapım silahlarıyla hızı fena değildi ancak öngörüldüğü gibi Arturo’nun eğitimine rağmen Are’yi öldürebileceğinden emin olamıyordu. Yüzünde gergin bir sırıtış belirdi, söylenenlere göre Are oldukça güçlenmişti, yumruklarını keyifle sıktı. Bunu görmek için sabırsızlanıyordu, ben şöyle güçlüydüm böyle güçlüydüm diyen güçsüz Tanrıların laflarından usanmıştı artık. Canı biraz dövüş görmek istiyordu zaman icraat zamanıydı.

Yine de efendi Legistas kendisi ile Edrin’i daha güçlü adamlara sakladığını söylemişti. Yana doğru dönerek Edrin’e baktı. Sweinstein tarafından oldukça geliştirilen Edrin, Akademideki şen şakrak bir boksör değildi artık. Rakibini ölçüp hesaplayan hızını değiştirebilen gücünü ayarlayabilen bir ölüm makinesiydi. Edrin ile bir çok defa antrenman için dövüşmüştü onun darbelerinden güç bela kaçabilmiş, ona yanlızca beş defa vurabilmişti. Şimdi ise Edrin, sabit gözlerle Leginando’ya bakmaktaydı ara sıra gözlerindeki mavi ışıltı dışında canlı olduğuna dair bir iz bile yoktu.

Arkasındaki Raadi Weskil’in ayağını sürttüğünü duydu, ters bir bakışla ona doğru döndüğünde. Esmer kel büyücünün hareketi kestiğini fark etti. Kader Değiştiren lakaplı, Kahin Mahabaratha’nın havarisi olan bu adam tehlikeli bir büyücüydü. Ki kendisi büyücüleri küçümseyen biri olduğu halde böyle düşünüyordu. Akademi zamanlarında ona göre en tehlikeli büyücü Elrohir’di ancak o zamanlardan sonra ırkdaşı oldukça yumuşamıştı. Lakin Kader Değiştiren, öyle değildi. Yaptığı büyüler, doğrudan değil dolaylı olarak etkiliyordu yaptığı kişiyi. Romeric gibi çok iyi bir yan destek sağlıyordu ancak genelde onla birlikte Edrin çalışırdı.
Onun yanında ise eskiden Leonal’la şimdilerde Zitah ile çalışan. Telia Le Bech, sakin bir yüzle durmaktaydı. Çekik gözlü kahverengi saçlı sarı benizli bu kadın, bir element büyücüsüydü ancak dövüş konusunda da yetersiz olduğu söylenemezdi. Leonal, kuzey tunduralarında öldürülmeden önce, onla birlikte vahşi doğa ikilisi olarak anılırlardı. Telia, Ruh Adamların yasakladığı eski bir teknik kullanıcısıydı, bu teknik doğadaki elementleri ruh gücüyle kullanabilme becerisiydi.

Ölen Leonal’da dahil, Lidertiar’ın havarilerinin hepsi elit adamlardı. Justisar’daki herhangi bir şey onu korkutmuyordu, sadece Buz Ejderhası boyutları yüzünden onlara bir sıkıntı çıkarabilirdi. Diğer kıtadaki ilkdoğanlardan tehdit olabilecek, Are ve De Vion dışında kimse yoktu. Onlarda en fazla keyifli bir dövüş için onu tatmin edebilirdi ancak.
O sırada Leginando parmağını şıklattı, Buz Ejderhasının resmi büyüyerek duvarı kapladı. Büyük Ejderha kocaman bir kayanın tepesine çöreklenmiş kükrüyordu. “Naugrimm.” dedi Leginando konuya doğrudan girerek. “ Justisar’a girdiğinizde ilk dikkat etmeniz gereken yaratık bu. Glaroth’un ejderhalarının ilki ve en güçlüsü, ayrıca hedeflerinize giden yolun kapı girişini de bu tutuyor.”

“Bu yaratık çağlar önce öldürülmeliydi.” dedi Weskil, kahverengi gözlerini kısıp resme bakarken.

“Gereksiz konuşma.” dedi Wildor, ters ters büyücüye bakarken “Dinle.”

Weskil hemen susarken Leginando alaycı bir gülüşle devam etti. “Plan size iletildi, yine de üzerinden geçelim. Myrcid’in ölümü, Justisar Tanrılarının gizli geçidini ortaya çıkardı. Ancak bu geçit bu gibi olası durumlar için korunaklı bir bölgedeydi. Bu yüzden, İblis Savaşlarından sonra olası durumlar karşısında Kedfith, yardımcısı Elrohir’i bu bölgeye yerleştirdi ve bu bölgeyi geçilmez kılmak için de çeşitli yaratıkları buraya topladı. Bunların en güçlüsü ve en önemlisiyse Naugrimm idi.

Naugrimm, bir soğuk iklim ejderhasıdır. Böyle dediğim için sakın onu küçümsemeyin . Ejderhalar dört tipli olarak oluşturulduğu bilinse de, Naugrimm bütün bunların dışında olan ilk üretim olduğu için özel bir ejderhadır. Sadece soğuk hava değil, ateş te üfleyebilir, rüzgara komut verebilir. Ayrıca yıkım ejderhaları kadar büyüktür.”

“Kedfith, bu yaratığı nasıl ikna etti acaba?” dedi Romeric elinde parayı havada sallayarak, Wildor’un bakışlarını görünce yamuk bir gülümseme atarak ekledi. “Gizlice de geçebiliriz, illa savaşmamız mı gerekiyor.”

Wildor’un kaşları kalktı, mantıklı bir soruydu bu önceki gereksiz sorunun aksine, cevabı dinlemek için Leginando’ya baktı. Leginando gülümseyerek Romeric’e doğru döndü. “ Ejderhaların gözleri ilizyonları görebilir, Romeric. Üstelik kokunu çok uzaklardan bile alabilirler. Onu geçmeden Kedfith’in gizli geçidine girerseniz, önünüzde Snaga ile Nenyal arkanızda da Naugrimm ile savaşırsınız. Böyle bir salaklıktan ancak yarınız kurtulabilir. Bunu da istemiyoruz. Efendi Legistas –

“Ölmenizi yasaklıyor.” dedi Legistas, gizli kapıdan içeriye öyle sessizce girmişti ki kimse onu fark etmemişti. Leginando ayaklarını toplarken Legistas konuşmaya başladı. “ Ölmenizi yasaklıyorum, çünkü onları öldürdükten sonra işimiz bitmiyor. Justisar’ı ve Kimmeriar’ı fethettikten tekrar kurmak için size ihtiyacım var. Çünkü yıkım kurmaktan daha kolay olmuştur her zaman. Öte yandan Naugrimm güçlü bir yaratık ama birlikte çalışırsanız öldürülmez değil. Siz Naugrimm’İ hallederken. Hükümsüzler, mühürlerinden kurtulmak için Are’ye saldıracaktır. Zitah ile Talia, o dövüşten hayatta kalanları öldürmeye giderken. Geri kalan dördünüz, geride kalan Nenyal ile Snaga’yı indireceksiniz.”

“Efendi Legistas,” dedi Zitah saygıyla, “ Are, hükümsüzleri yenecek kadar güçlü mü? Eğer öyleyse neden Kedfith bizden yardım istesin? Onların üzerine Are’yi gönderirdi?”

“Güçlü olma ihtimali var ve biz her ihtimali düşünmeliyiz.” dedi Legistas ciddiyetle. “ Are’nin gücünün potansiyelini Kedfith dahi bilmiyor. Are hakkında bilgimiz var ancak yeterli değil. Bu yüzden sana söylediğimiz bilgiler ışığında onu oldukça tehlikeli buluyoruz. Seni ona karşı eğitmemiz de bu yüzden. Olaki Hükümsüzler onu öldürürse, siz de duruma göre hareket edersiniz.”

Legistas ondan sonra diğerlerine şöyle bir baktı. “ Justisar’da öldürülmeyecek iki kişi var, biri Nenyal. Diğeri ise Akirama. Nenyal’ı Aikroth için öldürmeyeceğiz. Aikroth her ne kadar bana ihanet etmiş olsa da, geçmişimiz hatrına ona bir şans daha vermek istiyorum. Akirama ise en başından beri bizimleydi, son ana kadar hükümsüz rolünü tamamlayacak.”

Wildor, bu habere şaşırmadı. Dughia ile olan dövüşünde, hem Akirama hem de kendisi dövüşürken rölantide savaşmışlardı. Wildor Akirama’ya darbe vurmuştu elbet ancak bunların çoğu yüzeysel darbelerdi. O, meşhur Kare As’ı birlikte gören nadir kişilerdendi. Efendi Legistas özellikle bu kare astakilere ayrı bir önem verirdi.

“Şimdi çıkabilirsiniz.” dedi Legistas, ardından duraksayıp ekledi. “Wildor sen kal.”

Wildor olduğu yerde kalıp diğerleri çıkarken. Leginando ellerindeki kartları, bütün düşük havarilere doğru fırlattı. Kartlar havada süzülerek kiminin eline geldi kiminin cebine girdi. Wildor ise hızlı bir hareketle kendisine doğru gelen kartı yakaladı. Kartta duvara yansıyan bilgilerden bir derleme vardı. Ayrıca hangi havarinin nerede olduğunu kartın üzerinden görebildiğini fark etti Wildor gülümsedi bu Leginando’nun eski numaralarından biriydi. Diğerleri çıktıktan sonra Legistas ona doğru döndü. Bakışları sertti.

“Her şeyin sonuna yaklaşıyoruz Wildor.” dedi sert bir sesle. “Çağlar boyunca yaptığımız hazırlıklar bunun içindi. Muadlig sokaklarından, bu yana bugünler için çalıştık. Elindeki ekip alanında en iyisi ancak sen geçen sefer ki gibi darbe alırsan bu oyunda büyük bir yara alırız. O yüzden dövüş merakını dizginle, istediğin zaman ne kadar soğukkanlı olduğunu biliyorum. Sen benim Havarimsin, ona göre davran!”

Wildor, saygıyla eğilerek kafasını salladı. Efendi Legistas haklıydı, yapılacak bir hata çağlar boyunca sürüklenmiş olan bu planın bozulmasına ön ayak olabilirdi. “Sizi bir daha hayal kırıklığına uğratmayacağım efendim.”

“Wildor’un üzerine fazla gidiyorsun. Bir sıkıntı olduğu yok, her şey plana göre tıkır tıkır işliyor. Öyle ki Yaşlı adam, burda olsaydı yaptıklarınla gurur duyardı Legistas.” dedi Leginando o sırada ağzında ince bir puro belirmişti. Puroyu bir el hareketiyle yakarken gözleri Legistas’taydı.“ Dostlarımızı düşmana düşmanımızı dostlara çevirerek, savaşın gidişatını muazzam bir şekilde elinde tuttun.”

Legistas gülümsedi, bir sandalyeye otururken eliyle Wildor’a işaret etti. Wildor hızlıca köşedeki dolaptan bir viski getirerek, bardaklara boşalttı Leginando ve Legistas’a doğru uzattı. İki eski dost uzatılan bardakları alırken. Wildor hemen yanlarında ayakta duruyordu.

“Yanılıyorsun.” dedi Legistas viskisinden bir yudum alırken. “Muhtemelen Yaşlı adam Aikroth’u affetmemin zayıflık olduğunu söylerdi.”

“Aikroth ihanet etmedi ki Legistas.” dedi Leginando, gözleri yumuşamıştı. “O sadece bir seçim yaptı. Hangimiz o seçimi yapmak istemedik ki?”

“Ama yapmadık!” dedi Legistas öfkeyle, “Yapmış olsaydık ne burada olabilirdik ne de bu kahrolası diyarda bir şeyi değiştirebilirdik.”

“Öyle.” dedi Leginando purosundan bir dumanı havaya üflerken, “Belki de Yaşlı Adam bize bu seçimlerin aptallık olduğunu defalarca kafamıza kaktığı için bunu yapmadık.”

Legistas’ın yüzünde ince bir gülümseme belirdi. “Yaşlı Adam…” dedi gözleri uzaklara dalmıştı. “Bugün buradaysak onun sayesinde.”

Leginando kadehini kaldırdı, “ O halde zafer önümüzde uzanırken, bize yolu açan Yaşlı Adama kadeh kaldıralım.”

Legistas bir an duraksadıktan sonra gülümsemesi genişleyerek Leginando’ya baktı. “Kimler öldürdüğü adama kadeh kaldırır ki.”

“Hiçbir zaman geldiği yeri unutmayan adamlar.” dedi Leginando hala eli havada kadehi tutuyordu.

Legistas elindeki kadehe şöyle bir baktıktan sonra o da kadehini kaldırdı. “Bu çağı başlatan adama.” dedi kadehleri birbirlerine çarpanken de ekledi.

“ Antonio De Le Vaq’a”

*****



Justisar Kıtası

Galvor, Von Kress Şehri



Sarışın Orman Elfi, Uzun kavisli kılıcını iyice kontrol etti. Leornas uzun zaman önce bu kılıcı, Arkonlara savurmuştu. Orman Arkonlarıyla yaptığı Nehirler Savaşında aldığı başarılardan sonra kendisi ilk ikinci nesil ilkdoğan ilan edilmişti. Orman Arkonlarıyla, Nehir ve Orman koruluğunda yaptıkları savaşlarda avantaj hep ondaydı lakin binlerce yıl sonra İblislerle yapılan alan savaşı onun yıkımına sebep olmuştu.

Hüzün Savaşlarında, bir çok yoldaşını kaybetmişti. Kapkara gecenin ortasında parıldayarak karşısına çıktığı iblis müfrezesine saldırdığı zamanlar bile artık çok geride kalmıştı. Eli alnından yanağına kadar inen derin kılıç yarasının izinde gezindi. Archiond’un bizzat kendisinden aldığı bu yara, onu ölümün eşiğine getirmişti. Neyse ki, Ormanın Hanımı, Yeşilyaprak Elwing, onu oradan uzaklaştırararak hayatını kurtarmıştı.

O eski rünler yazılı kılıcına her baktığında bunları hatırlıyordu. Kılıcı gün ışığında yağ sürülmüşçesine parlıyordu, ve eğimli kabzasında kılıcı bileğindeki zırha bağlayan gehir zinciri vardı. Bu zincir kılıcın savruluşuna göre uzayıp kısalabiliyor ona geniş bir menzil veriyordu. Kendisi gibi bütün Altınışık Muhafızlarında bu özel silah vardı.

Kılıcını bir bilek hareketiyle kınına koyduktan sonra, önünde uzanan Vepriln Denizine baktı. Kayın ve Meşe bölüklerini önden, güney tahkim koridoruna kalyonlarla yerleştirilmişti. Altınışık Muhafızları ise çok önceden beridir Güney Koridorunda yer hazırlığı yapmaktaydılar. Kendisi ise Von Kress şehrine Mabiren Yücekılıç ile görüşmek için gelmişti.

Kadırgasının yelkenleri doğal rüzgarla şişerken hızla körfez içindeki büyük ihtişamlı Galvor Şehrine doğru yanaştılar. Von Kress, büyük kalın duvarların, geniş köşeli yapıların, taş kaldırımların olduğu muazzam bir şehirdi. Liman girişinde bir çok kadırga, kalyon ve ağır yelkenli vardı. Kadırga, limana, Galvor Limancısının beyaz bayrak sallayışları içerisinde yanaşırken. Arkasından hafif adımlarla Dancester yanaştı.

Dancester’in yüzünde bir gülümseme vardı. Mabiren Yücekılıç’ı görmek istiyordu belli ki. İblis Savaşları döneminde, dört büyük kahraman Boynuz Avında öne çıkmıştı. Onlardan ikisi Mabiren ile Dancester’di. Birlike savaştığı eski dostunu, ölmeden önce görmek istediğini söylemişti Çevikbilek Dancester. Kendisi İlkdoğan olmadığı için elfler için uzun bir ömrü olsa da artık yaşlı bir elfti. Saçlarının çoğu beyazlamıştı, yüzünde ince kırışıklıklar vardı. Yine de hızı hala eski formundaydı, ince deri zırhının her bir köşesinde her boyutta bıçak bulunurdu ve bunların çoğu da görünmezdi.

“Uzun yıllar oldu Altınışık.” dedi zarif sesiyle Dancester, mavi gözleri buğuluydu. “ Yine de zaman, şehre nerdeyse hiç dokunmamış.”

Leornas, başını kaldırıp devasa surlara baktı, O buraya en son geldiğinde bu surlar yeni inşaa ediliyordu. O zaman gençti, pervasız ve cesurdu. Bir gözünü Archiond’a vermemişti o vakitlerde, Arkonlara karşı yüce ilkdoğanlar ile birlikte savaşmıştı. İlkyürüyen Elrohir’in önderdiğinde, o zaman kötülüğe dönmemiş olan Archiond ile Bozkırın Efendisi Are ile birlikte. Onun yanındaki Dancester’in anıları ise daha gençti daha tazeydi. Hafif bir baş hareketiyle Çevikbilek’e işaret ederek kadırganın pruvasından iskeleye doğru indiler.

Arkasında, Dancester’in Orman Koruyucuları, ile kendi Altınışık Muhafızları vardı. İskele boyunca ilerlerken, zırhlı ve uzun pelerinli Galvor Şövalyeleri ve Hafif zırhlı Galvor piyadeleri onlara bakmaktaydı. Bu şehirde nerdeyse herkes zırhlı ve silahlı gözüküyordu. İskeleyi geçtiklerinde Liman girişinde Mabiren Yücekılıç’ı gördüler.

Yanında bir manga zırhlı elit görünümlü şövalye ile birlikteydi. Neydeyse iki metre boyundaydı, gri geniş zırhı altın işlemeli harelerle doluydu. Tokalı miğferini çıkarmış, koltuğunun arasına almıştı. Siyah saçları kısaydı, köşeli yüzünde bir gülümseme vardı. Meşhur silahı olan Yücekılıç, sırtında asılıydı. Galvor disiplinine uymayan metali siyah enli bir kılıçtı bu. Onları görünce elini yumruk yapıp göğsüne götürdü.

“Diyar-ı Memlektimize hoş geldiniz.” dedi sesi gürdü ve neşeli görünüyordu.

“Hoşbulduk.” dedi Leornas elini uzattı, bu dev gibi savaşçıdan nerdeyse iki baş boyu kısaydı. “Ben Leornas, tanıştığıma memnun oldum.”

“Mabiren Yücekılıç.” dedi Mabiren gözlerinde bir hayranlık vardı elini sertçe sıktı elfin “ Çocukken sizin kahramanlıklarınızla büyüdük. Öldü, zannedilen büyük kahraman ile tanışmak bizim için bir onurdur.”

Leornas gülümsedi, Ancak Mabiren’in gözleri Dancester’deydi. “ Leydim, zaman size bir an bile olsun dokunmamış. Von Kress’e yeniden hoş geldiniz.”

Dancester, acı acı gülümsedi. “ Bunu sen mi diyorsun Mabiren? Kebuda’da karşılaştığım, o genç Şövalye hala karşımda duruyor.”

Mabiren bir an duraksadı, gözünde yaş tomurcuklanmıştı, “Uzun zaman oldu değil mi Leydim, Kebuda da Eldbislerden canımızı zor kurtarmıştık.”

“Üç Avcılar sayesinde.” dedi Dancester, saçını düzeltirken ellerini göğsünde kavuşturdu. “ Silvan’ın kalabalığı nasıl yardığını hatırlıyor musun?”

“Hatırlıyorum.” dedi Mabiren elini göğsüne koyarak. “Ruhu kutsansın, çok büyük bir kahramandı.”

“Archiond’u o öldürmüştü değil mi?” dedi Leornas, O iblislerin ilk saldırdığı ikinci çağ zamanlarını hatırlıyordu. Justisar’ın ikinci Çağını bitiren Hüzün Savaşlarında Archiond’a yenilmiş oldukça uzun zaman komada kalmıştı. Ondan sonra gelen Mardukan, Silvan, Mabiren, Dancester gibi kahramanlar, üçüncü çağ boyunca iblislerle uğraşan kahramanlardı.

“Evet, ben de oradaydım.” dedi Mabiren, sesi ciddileşmişti o zamanları hatırlamak istemiyor gibiydi. eliyle Limanın köşesine yapılmış kocaman bir çadırı gösterdi “ Buyurun yoldan geldiniz, şehir kargaşasından uzakta Arkonlar hakkında konuşalım.”

Hızlı adımlar ile büyük çadıra doğru ilerlediler. Çadırın kapısında iki zırhlı muhafız vardı. Leornas ‘da elinin işaretiyle yanındaki muhafızları çadırın etrafına dağıttı. Dancester’ın muhafızları Limanda kalmıştı. Mabiren Çadırın perdesini kaldırıp onları içeriye davet ettiğinde Çadırın lüks ve konforlu bir şekilde hazırlandığını gördüler.

Büyük bir masa üzerinde kocaman bir Doğu Justisar haritası vardı. Masanın etrafında yastıklı sandalyeler, büyük bir içki sephası vardı. Çadır iki kısma daha bölümler halinde ayrılmıştı. Bir tanesinde küvet ve banyo takımı diğerinde iki kişik yatak vardı.

“Kral’ın çadırı.” diye açıkladı Mabiren onları sandalyeye buyur ederken. “ Tabi Kralımız sekiz yaşında olduğu için bunlarla ilgilenmiyor.”

Leornas, dudaklarını bükerek sandalyeye oturduğunda, Mabiren kendi eliyle onlara içkilerini doldurmuştu. Dancester ise ayaktaydı çadırın içine çizilmiş savaş motiflerini inceliyordu. Leornas ise haritaya bakmayı tercih etti. Hatırladığı gibi, Arkonlarla, Galvor’u ayıran meşhur sırtlıklar aynı şekilde duruyordu ancak Arkonları yenilgiye uğrattığı orman zaman içerisinde bataklığa dönüşmüştü. Sırtlığın kuzeyindeki Arkon bölgeleri artık Astgarya olarak gözüküyordu. İlkdoğan Cho Arkon Savaşlarından sonra toprağını genişletmişti belli ki.

“Yirmi sekiz gözcü vurduk.” dedi Leornas, gözleri haritadaydı ve dirket konuya girmişti. “Çoğu Thengu’ydu, Dağlar üzerinde uçuyorlar, sınır boyllarını kontrol ediyorlardı.”

“Siz yine yirmi sekizini öldürmüşsünüz biz sekiz tane bile öldüremedik.” dedi Mabiren, “Yüce Toran bizi onlar hakkında uyarmıştı ancak bu kadar hızlı olduklarını bilmiyorduk, elliye yakın adamı sırtlık dolaylarında kaybettim.”

“Arkonlar hiç ortaya çıkmadı mı sizde de Mabiren?” dedi Dancester o da ciddiyetle haritaya bakıyordu.

“Hayır.” dedi Mabiren kafasını sallayarak “Sadece Thengular ve onun gibi tuhaf kuş ırklarıyla karşılaştık şimdiye kadar.”

“Düşman hakkında bildiklerimiz sınırlı.” dedi Leornas, sırtlığa parmağını koyarak. “Belli ki sırtlık gözleniyor. Eskiden en büyük çatışmalar orada verilmişti. Arkonlar bundan ders çıkartmıştır. O yüzden sızma ekipleri kurulup, bölge içlerine ilerlemeyip vur kaç saldırıları düzenlemek gerekli.”

“Bunun için ordumuzun düzeni uygun değil.” dedi Mabiren kaşlarını çatarak.

“Değil haklısın.” dedi Leornas parmağı bataklığın üzerine gitti “ O yüzden siz sırtlık zemininde kalacaksınız. Biz de Bataklığın içinden geçip onları sürekli rahatsız edeceğiz, ormanlar ve çalılar bizi gökyüzündeki gözlere karşı koruyacak. Ayrıca ola ki görürlerse okçularımız onları indirme hünerine sahip.”

“Sızma işini ben organize ederim.” dedi Dancester onun da bakışları haritadaydı.

“Bu arada, Sınır boyuna yaptığımız duvarlar nerdeyse bitmek üzere.” dedi Mabiren harita üzerinde sırtlığın etrafındaki gözleme kuleleri boyunca yapılan duvarları göstererek. Bu duvarlar tuzaklı duvarlar olarak tasarlandı. Büyüden nefret etsek dahi Tanrılarımızın uygun görmesiyle ve Astgar büyücüleri sayesinde büyüsel patlayıcılar yerleştirildi duvarlara. Ayrıca bu tip tuzaklar, duvar önündeki arazilere de yerleştirildi.”

“Ordularının düzenini bozmak istiyorsun.” dedi Leornas, haritadaki araziye, doğru bakarak.
“Düzeni bozduktan sonra saldırıp ardından planlı bir şekilde geri çekileceksiniz.”

“Doğrudur, Efendi Altınışık.” dedi Mabiren, “Ricat ederken, Arbaletçilerimiz onlara nefes aldırmayacak ve attıkları her adım da tuzaklara saplanacaklar.”

Leornas, onaylayarak başını salladı. “Fena plan değil ama üzerinde çalışmamız gerekiyor.” dedi sakince, “Kuzeydeki Büyücülerle de görüşme sağlamalıyız, Arkonlar bin yıllar sonra tekrar saldırıyorsa bunun bir nedeni vardır. Ayrıca bizim dışımızda, Halkların koruyucuları İlkdoğanlar da eskisi gibi savunma hattında bize yardım edemeyecekler. Gerçekçi olacağım, işimiz oldukça zor, mümkün mertebe senin düşündüğün gibi ordu düzenlerini bozmaya çalışmalıyız. Bunun içinde birlikte çalışmalıyız.”

Mabiren, biraz hoşnutsuzda olsa başını salladı. “Grosier denilen büyücülere haber göndereceğim. Buraya geleceklerdir.”

“Hayır.” dedi Leornas, ayağa kalktı. “Biz oraya gideceğiz, araziyi yerinde görmek istiyorum. Bin yıllar arazi şartlarını değiştirmiştir. Dancester sen Sonsuz Bataklık adı verilmiş olan Bataklıktan sızma işlemlerine başla. Ben de Mabirenle, kuzey Astgar şehri Zolknur’a gideceğim. Giderken de bütün yol boyunca hudud duvarlarını kontrol edeceğiz.”

Dancester, başını zarifçe sallayıp selam verip dışarı çıktı. Mabiren’de gözleri parıldayarak bir süre Leornas’a baktıktan sonra o da hızlı adımlarla dışarı çıktığında Leornas’ın gözleri haritaya doğru döndü. Doğudaki büyük Arkon Dağlarına çevirdi gözlerini Dağların kalbinden gelen bu zalim yaratıklar, acı, keder nedir bilmezdi. Durdurulmazlarsa, Justisar’ın büyük bir kısmı harabeye dönerdi ve şimdi bunun bütün sorumluluğu şu an kendisindeydi.

Derin bir iç çekti, kör olan saydam gözü parıldadı.

Yapılacak çok şey vardı.


******

Justisar Kıtası

Astgarya , Kavcirth Kanyonu


“Sakın unutma çocuk.” dedi Are ellerini birleştirirken. “Ben sabırlı bir öğretmen değilim.”

Walger kafasını salladı. Yüzü is kir ve pas içindeydi. Robben ile kılıç dövmeye çalışmışlar ancak daha ateşi bile yakamamışlardı. O yüzden, Are onlara şöyle bir bakmış, kılıç dövme işinden önce dayanıklığını kanıtlayanı ruh konusunda eğiteceğini söylemişti.

Sonuç olarak bir hafta sırtında kütük ile Are hepsine çember çizdirmiş. Ovidia ilk düşen olmuş, bir süre sonra ardından Helm gelmişti. Maithun uzun süre dayansa da o da pes etmişti ancak Walger işi bırakmamıştı. Çıplak duvara yumruk attığı günden beri Greece onu dayanıklılık konusunda eğitmişti, bir kütük yüzünden ustasını küçük düşüremezdi.

En son kendisi kaldığında, Are yine bir süre onu izlemiş, ondan sonra onu karşısına almıştı. Onunla konuşurken yanında Greece ile Torano’da vardı. Ustasının yüzünde gururu okuyan Walger gülümsedi, öte yandan Torano bu anlamsız antrenmana baygın bakışlarla bakıyordu. Are ise ellerini birleştirmiş beklemekteydi.

“Dayanıklılık konusunda birazcık eğitim görmüşsün.” dedi Are, gözlerinde yeşil bir aura belirmişti. “Ruhun, ustan Greece tarafından yetiştirildiğin için onun gibi beyaz. Beyaz ruh dayanıklıdır, sabittir. Ruh kalkanları güçlüdür. Vücudu, Ruh bağlantılarını bilir, bunları kilitleyebilir. İkinci ve gerçek ustam da beyaz ruh kullanıcısıydı.”

Greece bu sözlere biraz bozulmuş görünüyordu ama Torano bu sefer konuya ilgili yaklaşmıştı. Walger ise meraklıydı. “Kaç tane daha farklı renk var?” diye sordu.

Are derin bir iç çekti. “Anlatacağım.” dedi öfke dolu bir sesle, “ En basit testimden geçtin diye bana rahatça soru sorabileceğini mi zannediyorsun.”

Walger şaşkın bakışlarla Greece ile Torano’ya baktı. O sert eğitimlere alışıktı ancak oldukça soruda soran bir yapısı vardı. Sorularını Greece genelde cevapsız bırakır, Torano ise kısa açıklamalar yapar, Nickoy ise uzun uzun anlatırdı ama soru sorması ilk kez yasaklanıyordu.

O sırada Nickoy ıslık çala çala yanlarına geldi. Şapkasını önüne çekmiş onlara bakıyordu. “ Walger’ın ruh eğitimine en zeki hocası olmadan başlamışsınız çok kırıldım.”

“Are senin uyanmanı beklemek istemedi.” dedi Torano, kendi demlediği çayı Nickoy’a uzatırken “Seni istemiyor gibi bir hali vardı.”

“Çok konuştuğun için muhtemelen.” dedi Greece kollarını göğsünde kavuşturmuştu. “ Adama hak vermiyor değilim.”

Are öfkeyle ozana bakarken, Ozan hafifçe eğilerek, çayı alıp bir kayaya oturdu. “Beni pek sevmiyor zaten ama yine de hocalığıma saygı göstermesini beklerdim.”

“Ben burada yokmuşum gibi konuşmasanıza!” dedi Are öfkeyle. Sinirden burun kanatları titriyordu. “Hadi Greece’i anlıyorum, ruh alt yapısı var öğrenmek istiyor. Hadi büyücü de bu işi merak ediyor diyelim. Sen sanki bunları bilmiyormuş gibi ne demeye buraya geliyorsun ha?”

“Yanlışlarını düzeltmek için.” dedi Ozan çayını höpürdeterek içerken.
Are öfkeyle yumruğunu sıkıp, yumruğuna doğru hohlamaya başladı. Gözleri dönmüştü.
“Ölmek mi istiyorsun?” dedi Ozana doğru öfkeyle bakarken mavi gözleri pörtlemiş kan çanağına dönmüştü.

“Hayır.” dedi Nickoy ellerini kaldırarak, “Lütfen devam edin, hocam. En son Beyaz Ruh diyordunuz.”

Are öfkeyle derin bir iç daha çekti. Ardından öfke dolu gözlerle, Walger’a doğru döndü. Walger kaşlarını kaldırarak bir iki adım geri çekildi. Bozkırın Efendisi onu her an ikiye ayıracak gibi görünüyordu. Nefes bile almadan ve bakışlarını Are’den ayırmadan öylece bekledi. Are tam bir şey diyecekti ki arkalarından bir adım sesi duyuldu.

“O gözlerde ışıltı var değil mi Atalık Savaşçısı.” dedi Antonio De Le Vaq, elindeki defterleri, Nickoy’a verip yanındaki bir kayaya oturdu. Torano’ya metal bardağını uzattı. “Bir çay da ben alırım.”

Are homurdanırken, Torano çaydanlıktan çayı, De Le Vaq’ın bardağına doldurdu. Torano, Nickoy ve De Le Vaq büyük taşlara oturmuş ellerindeki çayı içiyorlardı. Greece ise ayaktaydı, sabit bakışları Walger’ın üzerindeydi. Walger ustasının içten içe endişelendiğini biliyordu. Ustası onu köle ağılından kurtarmış, Kurt yolunu ona öğretmişti. Şimdi ise karşısında ustasından oldukça güçlü bir ilkdoğan vardı. Bu büyük Tanrılar savaşında hayatta kalmak, istiyorsa. Amcasının dediği gibi Sendar’ı tekrar kurmak istiyorsa güçlenmeli, öğrenebileceklerini öğrenmeliydi.

Nickoy, ona her öğretinin onu yönlendireceğini ama asıl önemli olanın o öğretiler içerisinde kendisine yol açmak olduğunu söylemişti. O bütün bu tanrıların savaşının arasında, hayatta kalmak, halkını tekrar oluşturmak ve olabildiğince çok kişiyi bu zalim yıkımdan kurtarmak istiyordu. Tanrıların tanrı olmadıklarını uzun zaman önce öğrenmişti.

“Ruh renkleri yedi tanedir.” dedi Are, Walger’ın düşüncelerini bölerek, “Bunların son ikisi üst renk olarak bilinir, onlara sonra geleceğiz ancak Biz sadece ana renklere odaklanacağız. Bu renkler kişinin ruhuna göre şekillenip büyür ve güçlenir. Daha önce dediğim gibi Disiplinli, sert adamlar, Beyaz Ruh rengine bürünürler. En güçlü yanları dayanıklılıktır.”

“Ayrıca Sabit fikirli ve bağnazdırlar.” diye araya girdi Antonio De Le Vaq, “ Düşmanlarımızdan Valerion Ryan, Are’nin ikinci hocası Otoboroshi ve senin ustan Greece, beyaz ruh rengine sahiptirler.”

Are, şöyle bir De Le Vaq’a baktıktan sonra devam etti. “ Öfkeli, atılgan ve cesur adamlar, Kırmızı Ruh rengine bürünürler. En güçlü yanları hızdır.”

“Hızlılar evet. Ama çoğunlukla yönlendirmeye açık ve aptal olurlar.” dedi De Le Vaq, “ Otoboroshi’nin kardeşi Rokushi ile Legistas’ın kıtasındaki “havarilerden” Arturo kırmızı ruh kullanıcısıdır.

Are duraksayarak De Le Vaq’a baktı. “ Legistas’ın kıtasında ruh kullanıcısı mı var?”

“Evet var. Bütün güçlü adamları kağıt üzerinde Kedfith toplamış gibi görünse de aslında öyle değil. Bilinçi olarak o kıtaya kilit isimler konulmuş.” Dedi De Le Vaq, elini Nickoy’un elindeki defterlere vurdu. “ Bunları sonra konuşuruz sen devam et.”

Are başını sallayarak tekrar anlatmaya devam etti. “ Dingin, Doğa ile uyumlu, yalnızlığı seven adamlar Mavi Ruh rengine bürünürler. En güçlü yanları güçtür.”

“Dingin görünürler ama kendi alanlarına müdahale edildiği zaman ondan daha öfkelileri yoktur.” dedi Antonio De Le Vaq, “ Eskiden mavi ruhu kullanan çok vardı, şimdi ise sadece hükümsüzlerden Dughia De Cid, mavi ruh kullanıcı olarak görünüyor.”

Are bu bilgiye de şaşırsa da bu sefer müdahale etmeden anlatmaya devam etti. “Dışa dönük, etkileyici ve oldukça zeki adamlar, Mor Ruh rengine bürünürler. En güçlü yanları etkileyicikleri ve zekalarıdır.”

“Yine de, ruh dinginliğini sağlamaları zordur. Kararsızlardır, Siyah Ruh’a geçiş en kolay bu ruh renginden sağlanır.” dedi Antonio De Le Vaq, “ Otoboroshi’nin kız kardeşi, Venessa. Notlardan öğrendiğim kadarıyla onun öğrencisi Fuena ve ben bu ruh gücünü kullanırız.”

“Ve bu dört ruh rengine ve özelliklerine bağlı olmayan hepsinden az ya da çok etkilenmiş olan adamlar, Yeşil Ruh rengine bürünürler. En güçlü yanları diğer renklerin güçlerinden faydalanabilmelidir. Bu benim, Şaman Han’ın ve Aikroth’un kullandığı ruh rengidir.” dedi Are bu sefer sözü De Le Vaq’a bırakmamıştı.

“Peki ya diğer renkler?” dedi Walger, merakla De Le Vaq’a doğru dönerek. “ Siyah Ruh’dan bahsetmiştiniz.”

“Onlar daha sonra.” diye kestrip attı Are öfkeyle, “Öncelikle kendi rengin üzerinde çalışmalısın, onda ustalaştıktan sonra diğer renkleri öğrenirsin. Şimdi konsantre ol, meditasyona aşinasın, ruh gücü senin içinde bırak o ortaya çıksın.”

Walger, bir an Greece’e doğru baktı. Greece kafasıyla onayladıktan sonra bağdaş kurdu. Are’nin yaptığı gibi bağdaş kurdu. Greece meditasyon yaparken kafasını boşaltmasını söylemişti ona ama etrafında bu kadar kişi onu izlerken bunu yapmakta zorlanıyordu. Yine de konsantre oldu, derin derin nefesler aldı. Bir süre hiçbir şey olmadı Ardından bir an için gözlerinin önünde çelik mavisi gözler belirip kayboldu. Ardından içinde yumruğunu titreştirdiğinde var olan o tuhaf his belirdi. O hissi gayrı ihtiyari bastırmak istedi bir an ancak Are’nin söylediği söz aklına geldi ve içindeki o hissi serbest bıraktı. Birden etraf griye doğru döndü, gözlerini açtığında kanyonun soluk topraklarındaydı ancak etrafındakiler bir beyaz ve gri renkli alevlere dönüşmüştü. Bu alevler kanyonun etrafına dağılmıştı, şaşkınlıkla etrafa baktığında gökyüzündeki boşlukta ruhların uçuştuğunu gördü. Uçuşan ruhlar arasında ona bakan çelik mavisi gözlü beyaz saçlı bir ruh gördü. Yanında ona benzeyen biri sakallı biri sakalsız iki yaşlı adam görünümünde ruh daha vardı. Birinin gözleri yeşil diğerinin kahverengiydi. Üç yaşlı adam ona doğru bakıp onu süzüyorlardı.

“Mirası, elde etmeye layık mısın?” diye seslendi sakallı olan kahverengi gözlü nerdeyse gürleyerek konuşuyordu.

“Kılıçlarımızı alman, onları kullanabileceğin anlamına gelmez.” dedi Yeşil gözlü ve tıraşlı olan öfkeli görünüyordu.

“Oğlum Harwart’a benziyorsun.” dedi Çelik Mavisi gözleri olan beyaz keçi sakalı vardı. “ Ama ona benzemek, yeterli değil.”

Walger bu ruhların aniden belirip onunla doğrudan konuşmasından dolayı, panikledi. Birden bire önünde belirmiş olan bu ruhlar, tehditkarlardı öfkelilerdi. Ağzında o korkunun acı tadı belirirken etrafındaki beyaz auranın dengesi birden bozuldu. Ruhunun kenarlarında siyah şimşekler belirmeye başladı.

Siyah şimşekler iyice belirginleşip Ruh Dengesi iyice bozulurken, etraftaki ruhlar da kararmaya başladı. Havada beliren karanlık ruhların çoğu bilmediği dillerde konuşuyor, onu aralarına çağırıyordu. Ruhunun bedeninden yavaşça koparıldığını hissettiğinde sağ ve sol omzunda iki farklı el hissetti. Biri yeşil diğeri mor auralı iki el onun ruhunu bedenine geriye yerleştirdi.

Are, gözleri hareli bir şekilde, Walger’ın arkasında belirmişti. Yeşil Aurayı gören kara ruhlar bir anlık geriye doğru çekildiler. Bozkırın Efendisi karanlık bu dünya da yeşil bir fener gibi parlıyordu. Gözleri Yeşil bir hareden ibaretti.

“Geri çekilin efendisiz ruhlar.” dedi sesi uzaklardan geliyordu ancak netti.

Ruhlar tedirgin olsa da onu asıl korkutan, diğer omzunu tutan eldi. Safir yüzüğe sahip olan bu gri el, mor aurayla kaplanmıştı. Mavi kaftanı ve şık kıyafetleriyle bir kral gibi görünüyordu. Bir kısmı beyazlamışta olsa siyah parlak saçları vardı. Mor alevle yanan gözlerindeki bakış korkutucuydu. Mor aura ile kaplanmış olan bu adamın Antonio De Le Vaq’ın gerçek şekli olduğunu anladı Walger.

“Gidin!” dedi sert bir sesle De Le Vaq, onun sesi Are’ninkinin aksine daha yakın geliyordu. Bir eliyle Walger’ın omzunu tutarken diğer elini kaldırmıştı. Mor aurayı gören kara ruhlar kaçıştığında, Walger biraz olsun sakinleşti yine de onlar gitmesine rağmen Walger’a seslenen üç ruh olduğu yerde kalmıştı.

“Buraya bir şekilde bağlanmışssınız.” dedi De Le Vaq’ın gözleri kısılmıştı. “Bu çocuktan ne istiyorsunuz?”

“O bizim kanımızdan.” dedi çelik mavisi gözlü olan,

“Yine de babamızın mirasını taşıyacak güçte değil.” dedi sakallı olan öfkeyle

“Bu zayıflıkla, kılıçlarımıza hükmedemez.” dedi yeşil gözlü olan

“Soldert, Sorkhan, Sendar.” diye kükredi Are, sesi uzaktan olsa da etkileyiciydi. “ Yaşlanmışsınız, sizi zor tanıdım. Ama siz, beni tanıyamadınız mı?”
Ruhlar duraksadılar, yüzlerinde şaşkın bir ifade belirdiğinde Are konuşmaya devam etti. “Sizi Endimiyon’un konağında eğitirken hanginiz yirmi yaşında iyiydi? Bu çocuk, ve diğerleri isteseniz de istemeseniz de sizin kalan nadir mirasçılarınız. Halkınızın çoğu yok edildi. Şimdi bunu bilmenize rağmen ona engel mi olacaksınız yardım mı edeceksiniz?”

“Efendi Are.” dedi sakallı olan soluk gözlerinde bir hayranlık vardı. “Dönüşünüzü çok bekledik.”

“Yine de gelmediniz.” dedi yeşil gözlü olan, temkinliydi. “ Babamın kanını yerde bıraktınız.”

“Şimdi ise, halkımızdan sadece bu çocukların kaldığını söylüyorsunuz.” dedi çelik mavisi gözlü olan. “ Justisar nasıl bu kadar yalnız kaldı?”

“Hepimiz hatalar, yaptık. Dönüşü olmayan kararlar verdik.” dedi Are, “Yine de babanın kanı yerde kalmadı Sendar. Babanın kanını, sizin kanınızdan olanlar yerde bırakmadı. Bu çocukta onlardan birinin oğlu, babalarının başlattığı işi o bitirecek. Halkının akan kanını o yerde bırakmayacak.”

Ruhlar sessizliğe büründüğünde, Walger en sonunda kendini kontrol ederek sakinleştirebilmişti. Artık kılıçların neden erimediğini yaktıkları ateşin neden sürekli söndüğünü anlamıştı. Etrafındaki ruhlara baktı. “Atalarım.” dedi sessizce ruhlar ona doğru döndüler. “Ben Walger Harwart, babam Kesik Boynuz Archiond’u öldüren Silvan Feındt’ın yoldaşlarındandı. Halkımı, yıllar önce katlettiklerinde ben de oradaydım. Soydaşlarımın çoğu düştü ama ben bir şekilde hayatta kaldım. Sizin huzurunuzda yemin ederim ki, halkımın kanı yerde kalmayacak. Endimiyon’un üçüzlerinin öğretileri tekrar oluşturulup Sendar yeniden kurulacak, ya bunu yapacağım ya da bu uğurda öleceğim.”

“Bu yemin büyük sözlerle bağlı.” dedi çelik mavisi gözlü Soldert, Walger’a bakarak. “Ruhlara verilen yeminleri bozmak büyük lanetlere gebedir. Bunu söze alabilecek misin?”

“Alacağım.” dedi Walger, atasının eşi olan çelik mavisi gözleri parlıyordu.

“Efendi Are, sana kefil belli ki.” dedi uzun beyaz sakallı Sorkhan, “ Onun bende hatrı büyüktür, onu ve beni hayal kırıklığına uğratma.”

Walger sertçe kafasını salladı. “Uğratmayacağım.”

“Büyük sözler veriyorsun ama bunu yapacak gücün de henüz yok.” dedi Sendar zümrüt yeşili gözleri parlıyordu. “ Yine de senden başka bir çaremiz yok gibi görünüyor. Sana izin vereceğiz, ama sana gelecek olan gücün bir silah değil bir kalkan olduğunu unutma. Halkımızın kanını da yerde bırakma.”

“Bırakmayacağım.”

Bu sözlerden sonra üçü yan yana gelerek, Walger’a doğru bakarak aynı anda konuştular, sesleri bir ahenkti adeta “Myrcid ‘in eli, Endimiyon’un yüreği üzerinde olsun. Görünmeyen görünsün çözülmeyen çözülsün. Öğretilerimizdeki kadim yol aklında bulunsun.”

Bu sözlerden sonra Walger’ın birden saçlarının ortasında ince beyaz bir şerit parladı. Ruhlar yüzünde hafif bir gülümsemeyle ortadan kayboldular. De Le Vaq, etrafa baktıktan sonra Walger’a ve saçında beliren ince beyaz şeride doğru baktı.

“Kanındaki büyüyü açığa çıkarttılar.” dedi ona doğru bakarken “ Ruhları silahlara ve bedenlerine bağlanmış, bu yüzden onları istediğiniz gibi kullanamıyordunuz. Şimdi onları özgür bıraktılar.”

“Zaman çok acımasız bir şey.” dedi Are, gözlerinde hüzün belirmişti. “ Onları çocukken eğitmiştim, şimdi böyle yaşlanıp öldüklerini görmek çok acı.”

“Şimdi benim, Legistas ve diğerlerinden bahsettiğinde hislerimi biraz olsun anlıyorsun.” dedi De Le Vaq, acı acı sırıtarak “ Geri dönelim ruh aleminde oldukça fazla kaldık.”

Are başıyla onayladıktan, sonra iki eski ruh kullanıcısı Walger’ı bedenine doğru ittiler. Walger gözlerini tekrar açtığında. Nickoy, Torano anlamsızca ona doğru bakmaktaydı. Are yine yanıbaşındaydı, De Le Vaq ise oturduğu yerden kalkmamıştı. Greece ise yanında belirmişti.

“Saçına ne oldu Walger?” dedi onu etkilemeyen gri gözleri şokla açılmış ona bakıyordu. “İyi misin?”

Walger’ın eli saçının ortasında belirmiş olan beyaz şeride gitti. Gülümseyerek ayağa kalkıp ustasının kolunu sıktı. “İyiyim usta, atalarımla konuştum artık eğitimlere hazırım.”

Greece ‘de ona karşılık verirken gülümsedi, Anlam verememiş gibi görünüyordu ama Walger’ın gözündeki mutluluk hoşuna gitmişti ki belli. Birbirlerine bakarlarken arkalarından Are’nin sesi yükseldi.

“Haydi eğitime devam.” dedi Are yumruklarını sıktı, parmaklarından çıtırtılar yükseldi. “ Sana kefil oldum. O yüzden eski dostumu hayal kırıklığına uğratamam. Dövüş pozisyonunu al”
Walger gülümseyerek, dövüş duruşuna geçtiğinde. Greece geriye doğru çekildi. Nickoy ile Torano soru sorarcasına De Le Vaq’a doğru bakıyorlardı. De Le Vaq ise gülümseyip başlayacak olan dövüşe bakıyordu.

“Beyler.” dedi De Le Vaq ince gülümsemesiyle, Torano ile Nickoy’a “ Bu çocukta iş var. Bu çocuk, olacak.”


****

Justisar Kıtası

Aredya , Ared Ormanı


Zacharias, zincirlerinden yaptığı büyük bir kazanda yaptığı iksiri, Tessia’nın boğazından aşağıya doğru döktü. O Romeric denen puşt, attığı bozuk parada, Ot yutan zehiri kullanmıştı. Bu zehirin panzehirinin yapılması oldukça uzundu yaklaşık altı ay gerekiyordu.

Tessia’yı o kadar sürede hayatta tutmak oldukça zor olmuştu. Yılanadamlardan, olan Tessia oldukça zayıflamıştı. Saçları uzamış yattığı kayanın etrafında dalga dalga yayılmıştı. Sürekli titriyor ve ter içinde kalıyordu. Zorlukla, onu beslemesine rağmen yine de Tessia ara ara gözlerini açabiliyordu. Üstüne üstlük Dughia’nın yarasıyla da uğraşmak zorunda kalmıştı. Ormanın içinden Wildor’un cesedi yerine Dughia’nın ağır yaralı bir halde geldiğini gördüğünde içinden küfürler savurmuştu.

O Legistas denen sokak köpeği kendini çok büyük bir şey zannediyordu anlaşılan. Üstad Valerion, Kedfith, Glaroth ve Legistas. Hiandar zamanından beri oyunlar hep onların etrafında kurulmuştu. Kendileri ya onlardan birine bağlı ya da karşı olmuştu bugüne kadar. Ama artık, onların birisinin emrinde birisinin yönlendirmesinde değildi. Ne Üstad’ın ne de diğerlerinin tahtasında bir piyon olmayacaktı. O Ölümün Hükümdarıydı. Kara Tırpanında hapsettiği ruhlar tanrıların hepsinden güçlüydü ve artık sabrı tükenmeye başlamıştı.

O sırada Dughia yattığı yerden, yavaşça kalktı. Yarası iyileşmiş olmasına rağmen sürekli dinleniyor, doğanın içerisinde sürekli meditasyon yapıyordu. Kara saçları iyice uzamıştı, yarasının olduğu yerde koyu giri bir iz vardı artık. Ayağa kalktığınd Zacharias’ın kazanına ardından Tessia’ya baktı.

“Nasıl?” diye sordu sadece.

“Aynı.” dedi Zacharias,

Dughia kafasını salladıktan sonra ormana doğru gitti. Akirama ile Clemente gittiğinden beri konuştukları iki kelime buydu sadece. Dughia sabah uyandıktan sonra bunları soruyor sonra saatlerce ormanda kalıyordu. Zacharias adım seslerini duymayınca arkasına doğru döndü. Dughia mağaranın girişinde durmuş gelenlere bakıyordu.

Akirama ile Clemente yanlarında Akirama’nın ilkdoğanı ile birlikte yanıp kül olmuş ormanın arasından onların bulundukları yere doğru ilerliyorlardı. Dughia sabit bir gözle onlara baktıktan sonra içeriye doğru girip mağarada bir yere oturdu. Bir süre sonra geldiklerinde. Zacharias’ın keskin gözleri onlarda bir sürü buz yanığının olduğunu fark etti.

“Ne oldu?” dedi Zacharias kazanındaki ilacı karıştırırken.

“Naugrimm.” dedi Akirama öfkeyle, elindeki bohçaları bir kenara atarken. “ Tanrılar yolunun koruması için o lanet yaratığı koymuş.”

“Gizlice gitmemize rağmen bizi fark etti.” dedi Clemente, buz yanığı olmuş yanağını ovuşturuyordu. “Glaroth’un bildiğimiz ejderhalarına hiç benzemiyor.”

“Naugrimm’i tanırım.” dedi Dughia bakışları mağranın duvarındaydı uzamış sakallarıyla hırpani görünüyordu. “ Henüz ufak bir ejderhayken onu, kesik denizden gizlice Glaroth’a getirmiştim. Kedfith, onu nasıl ikna etti bilmiyorum ama küçükken sevdiği ve umursadığı tek bir şey vardı. O da canlı yemek, yediği şeylerin sıcak kanlı olmasını çok severdi. Gemideki bir miço çocuğu yediği için onu zincire bağlayıp ağzına bir tıkaç tıktığım için beni sevmez.”

“Canlı yemek bulabileceğimiz en kolay şey.” dedi Zacharias, tehlikeli bir sırıtışla “ Ama Naugrimm’den önce şu mühürlerden bir an önce kurtulmamız lazım. Clemente, senin küçük casusun haber gönderdi mi?”

“En son Astgarya da bir kanyonda olduklarının haberini aldım.” dedi Clemente eliyle uzun saçlarını geriye atarken. “ Bizim yıldoğanlarımızın çoğunu öldüren Are’ de onların peşindeymiş.”

Dughia başını indirip Clemente’ye bakarken. Zacharias, Fran Ju Klan’a doğru bakış attı. “ En azından eliniz boş dönmemişsiniz.” dedi iksiri küçük bir şişeye doldururken. “ Kaç tane mühür vardı, onlarla birlikte.”

“İki.” dedi Clemente dudaklarını büzmüştü. “ Geriye kalan sonuncu mühür ise bulmakta en çok zorlanacağımız bir adam. Bir çok kere öldü sanılıp, ölümden kaçmış. Aldığım haberlere göre diğerlerinden farklı olarak Üstad Valerion hesabına çalışıyor.”

“Wildor bu kadar güçlüyse Are de bizi zorlayacaktır.” dedi Akirama öfkeli görünüyordu. “Hiçbir şekilde ilerleyemiyoruz.”

“Ayrıca elinizden kaçırdığınız şu kız da Are’nin ekibindendi.” dedi Zacharias, elindeki şişeyi sallıyordu. “Legistas, Are’nin yanına bu casusu soktuysa oldukça güçlüdür.”

“Are, Valen Dreth’i de mi öldürmüş Clemente?” dedi Dughia dedi bakışları hala Clementedeydi.
Clemente’nin yüzü acıyla çarpıldı. “Diğerleri kadar kolay olmamış ama öldürmüş. Val, kaçmaya çalışmış ama en sonunda Are onu yakalamış. İzleri araştırıp cesedi bin tekerlek ötede bulduk. Şerefsiz onun kafasını kesmiş.”

“Valen, güçlü bir adamdı.” dedi Dughia, omuzları düşmüştü. “Bu yetiştirdiğimiz çocuklar ne hale gelmiş böyle.”

“Kendinize gelin biraz!” dedi Zacharias öfkeyle şişeyi Tessia’ya içirirken bir yandan da konuşuyordu. “Salak gibi bodoslama saldırırsanız, tabi ki yara alırsınız. Sıradan bir elf bile Kedfith’i yaraladığını gözlerimizle gördükten sonra onların ilkdoğanlarının aynı seviyede kaldığını düşünmeniz bile hata. Kafanız direkt saldırmaya çalıştığı için, ya Are’nin gücünden çekiniyorsunuz.”

“Saldırmayıp ne yapacağız peki?” dedi Akirama, “Öylece bekleyecek miyiz?”

“Biraz kafanızı çalıştırın.” dedi Zacharias, “Düşmanlarımızın hepsi saldırmamızı bekliyor, Üstad Valerion bizi sağa sola saldırmamız için dışarı çıkardı. Biz de bunu gayet güzel bir şekilde yaptık, ortalığın daha da karışması için tekrar saldırmamızı istiyor. Legistas ise, Justisar’ı zayıflatmak için üstad ile aynı amaçta saldırmamızı biz gerekli hasarı verdikten sonra yaralanmış olan bizleri öldürmek istiyor. Kedfith ise bizim saldırmamızı gayet güçlü önlemler alarak bekliyor. Akbabalar, gibi bizim saldırmamızı bekliyorlar. Onlara bu fırsatı niye verelim?”

“Bekleyeceğiz yani.” dedi Akirama, küçümseyerek. “Söylediğin öneri bu mu?”

“Hayır.” dedi Zacharias, gülümseyerek, “Yine de saldıracağız ama bekledikleri yere değil, Sen Legistas ile çöplükte elim sende oynarken ben insanları işkenceden geçiriyordum Akirama. Kaç kişinin gözlerine baktığımda yalanlarını gördüm biliyor musun?”

Akirama şaşırarak kaşlarını çattığında, birden zincirler etrafını hızlıca sardı. Fran geriye doğru sıçradığında, Dughia onun kafasını tuttuğu gibi duvara çarptı sertçe. Akirama’nın ilkdoğanı bu sert darbeden bayıldığında. Akirama öfkeyle alev aldı ancak hemen Clemente’nin hançeri boğazında belirdi.

“Legistas’ın da sorunu bu.” dedi Zacharias ayağa kalkmış elinde beliren tırpanı döndürüyordu.
“Herkesi oldukça küçümsüyor, yaptığı plan güzel gibi ama dikkatli gözlerle baktığında kusurları çabuk seçiliyor. Legistas’ın casusunu bulduğumuzda birden bire adamları beliriyor, ardından onlarla dövüştüğünüz de en güçlümüz olan Dughia ağır yaralanırken, sana nerdeyse hiçbir şey olmuyor. Bir de bu yetmezmiş gibi Are nerdeyse hepimizin ilkdoğanını öldürüp sadece seninkini hayatta bırakıyor.”

“Ne saçmalıyorsun sen?” dedi Akirama öfkeyle ona doğrultulmuş hançere bakarken. “Ne yapıyorsunuz siz?”

“Hepimizi Are’ye yönlendirecek olan bu hamle, oldukça güzel.” dedi Zacharias, “ Acaba Are mi öldürdü hepsini yoksa Wildor mu? Yoksa Are birden bire senin ilkdoğanına acıma mı duydu? İlkdoğanlarımızı öldürtüp, bizi direkt Are’nin üzerine salmak kendi parmağını bile kıpırdatmadan tam Legistas piçinin yapacağı bir şey. Biz Are’yi öldürmeye çalışırken, sen ne zaman sırtımıza mızrağını geçirmeyi düşünüyordun acaba?”

“Kendine gel Zacharias.” dedi Akirama, “ Ben size ihanet etmedim.”

“Çok acınası oluyorsun Akirama.” dedi Dughia, “ Sen bir askersin, En azından yaptığının arkasında dur.”

“Senin gibi bir Ateş Hükümdarının, Naugrimm denilen Buz Ejderhasına kafa tutamamış rolü yapman da çok ilginç.” dedi Zacharias, “Belli ki bizi direkt Are’ye yönlendirmek istedin, ancak efendin Legistas’ın da orasıyla alakalı planları var belli ki.”

Akirama derin bir çekti, görünen mavi gözü alev alev yanıyordu. Birden vücudunun sıcaklığı öyle bir yükseldi ki, Clemente’nin hançeri de Zachariasın zincirleri de anında eridiler. Dughia hızlı bir adımla buzla dolu eliyle Akirama’nın kolllarından sertçe tuttuğunda Akirama, bir Salamender’e dönüşmüştü. Dughia’nın buzu Akiramanın üzerinde ilerlerken birden bire buz kaybolup ateş Dughia’nın üzerine gelmeye başladı.

“Bu güçte ne böyle?” dedi Dughia, Akirama’nın Ateşi ellerini yakıp geriye doğru çekildiğinde

Akirama Salamender formuna girdiğinde, Clemente elini kaldırarak bir büyü mırıldandı. Havada beliren parlak simleri elinin tersiyle iten Akirama Clemente’ya saldıracakken, Zacharias’ın tırpanında güç bela kaçıp geriye doğru çekildi.

“Mührün etkisi onda yok.” Clemente şaşkınlıkla Akirama’ya bakıyordu. “ Bu nasıl olur?”

“Beni buna siz zorladınız.” dedi Akirama elinde kızıl mızrağı belirmişti, “ Ben hiçbir zaman sizi öldürme niyetinde olmadım.”

“Yine de Legistas’ın oldu.” dedi Dughia, nefesinden buz buharları yükselirken vücudundan da mavi bir aura yükselmekteydi. “Yoksa niye bana doğrudan saldırsın.”

Zacharias ilerlemekte olan Dughia’yı eliyle durdurdu. “Bizi mühürleyen Myrcid’di.” dedi nerdeyse tıslıyordu. “ O da mı işin içindeydi yoksa. Bilerek mi seni mühürlenmiş gibi gösterdi.”

“Sana doğrudan saldırmasının sebebi mühürsüz ne kadar güçsüz olduğunuzu hatırlatmaktı.” dedi Akirama Dughia’ya doğru dönerek. Zacharias’a ise cevap vermemişti. “ Seni istesek orada öldürebilirdik biliyorsun değil mi?”

“Öldürmediniz çünkü bizi piyon gibi kullanmak istediniz.” dedi Zacharias “ Tıpkı eski patronunuzun yaptığı gibi.”

“Öldürmedik, çünkü yeni bir düzen ancak yaşayanlarla kurulabilir.” dedi Akirama, mızrağını onlara doğru tutarken, bir yandan da ilkdoğanının yanına gelmişti. “ Legistas, bu düzeni kurabilecek tek kişi. Glaroth kıtamızı yıllarca nasıl beceriksizce yönetti hepimiz gördünüz. Şimdi de Kedfith’in yönetiminin acizliğini görüyorsunuz. Üstad Valerion yıllarca onun kıtasında kök salmış ruhu bile duymamış. Ben bu açıklamaları size Are’nin cesedi başında otururken yapacaktım ancak Zacharias erken davrandı. Gelin Legistas’a katılın, Legistas bize kıtamızı geri verebilecek bu arz üzerinde tek güç.”

“Senin Legistas’ının bize itelediği, kokuşmuş Kimmeriar’ı kim ne yapsın?” dedi Zacharias, “Ben çok önceden o kıtadan vazgeçmiştim, taştan başka bir şey yok orada. Önümde Tanrıları sürekli ölen bir Justisar varken ben Legistas’ın artığına bir daha kanmam.”

“En başından beri biliyordum Akirama.” dedi Clemente, gözlerinin kızıllığı giderek artıyordu.
“Seni de, Legistas’ı da çok iyi tanıyorum. Zacharias doğru anı bekleyelim diye susturmuştu çok defa beni ancak senin ihanetin sandığımızdan da büyük, mühürlenmen bile bir oyunmuş. Üstad’ın yanındaki o hallerin, onun uşağına bilerek yenilip esir alınman hep numaraymış.”

“Üstad Valerion’un ancak bu şekilde neler yaptığını öğrenebilirdik Clemente.” dedi Akirama elini yüzündeki yaraya götürdü. “Sonuçta ne kadar ciddi olduğunu da gördük, yüzümdeki yarayı bilerek almadım.”

“Sonuçta İhanet ettin Akirama.” dedi Dughia Ruh aurası kocaman bir timsah şekline dönüşmüştü. Elinde ruhdan bir balta belirmişti. “Biz senle sırt sırta dövüşmüştük. Legistas arkadaşın biliyorum ama bu planın bizimle değil de Myrcid ile paylaşılması bile bizim sizin kuracağınız dünyada yerimizin olmadığının bir göstergesi. Şimdi ihanetinin bedelini ödeme zamanı.”

Bunu dedikten sonra Akirama’nın konuşmasına bile fırsat vermeden ruh gücüyle oluşturulmuş baltasını ona doğru fırlattı. Akirama eğilip saldırıyı savuştururken bir yandan da ayağıyla yerde hızla bir hilal çizdiğinde, hükümsüzler ile arasında hilal şeklinde büyük bir alev sütunu belirdi.

Dughia tereddüt etmeden sütuna doğru fırladığında. Akirama sırtına ilkdoğanını aldığı gibi hızla kaçmaya başladı. Dughia hızlıca peşinden gidecekken, Zacharias zinciriyle onu durdurdu.

“Bırak gitsin.” dedi sadece. “ Seni bir köşeye çekmeye çalışıyor. Tek başına onu yenemezsin, ben de Tessia’yı burada bırakıp seninle birlikte dövüşemem. Körü körüne ona saldırırsak bu sefer seni gerçekten öldürür.”

“Artık tek başına kaldı sayılır. Ne yapacak sence?” dedi Clemente, Akirama’nın hızla uzaklaşmasını izleyerek.

“Bizim yerimize Are’nin yanına o gidecek.” dedi Zacharias, “Are’den çekindikleri bir şey var belli ki bizi daha doğrusu Dughia’yı yem olarak kullanacaklardı ama kullanamadılar. Şimdi işi eline gözüne bulaştırdığı için en azından Are’yi öldürmeyi deneyecek. Tabi Mühürleri de daha sonra bize karşı kullanmak için öldürmeyecektir.”

“Biz de peşinden mi mi gidelim.” dedi Dughia kaşları öfkeyle çatılmıştı.

“Hayır,” dedi Zacharias yüzünde geniş bir sırıtma belirmişti. “Biz daha farklı bir yol izleyeceğiz.”

Devam Edecek....
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.
Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2500
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

Bölüm 25: Geçmiş İhanetler 1. Kısım


Choros, kanyonun içine doğru ilerledi, Bu Kanyon onun gizli sığınağıydı. Karanlık Alemlerin kalbi olan Kufdir Dağı artık olmasa da karanlığın mirası hala buradaydı. Karanlığın Evlatları gölgeler halinde önünden yavaş yavaş çekildiği vakit, karşısında Chvodgrum’u gördü. Gözündeki karanlığın silindiğini fark etti. Kendisinden uzun boylu olan gizli silahı, kara zırhı ve ihtişamlı uzun saçlarıyla tehlikeli görünüyordu ancak bu onun güçlü formu değildi.

“Burada ne oldu Chvodgrum.” dedi sadece sakin bir sesle “ Ölümün Gölgesine dönüşünü hissedip mesaj gönderdim cevap vermedin.”

“Misafirlerim var.” dedi Karanlığın Evlatlarındaki adı Chvodgrum olan Trem o da Choros kadar sakindi. “ Sanırım sırrımız en sonunda açığa çıktı.”

“Ne diyorsun?” dedi Choros öfkeyle, Kedfith’ten gizlediği bu sığınak öğrenilirse sonuçları oldukça kötü olurdu üstelik Myrcid’in ihanetinin izleri bu kadar tazeyken. “Gelenleri neden öldürmedin.”

“Sağ kalan son ilkdoğanlarınızı mı öldürseydim.” dedi Trem, ciddi bir şekilde. “Önümüzde bir savaş olduğunu sen söylemeden önce onlar bana söylediler.”

“Doğru olanı yapmışsın. Yine de sende değişik bir şeyler var Chvodgrum.” dedi Choros, öfkeli bir şekilde ona doğru ilerledi. “ Sana ne yaptılar?”

“Bazı şeyleri hatırladım yeğenim.” dedi Trem, kahverengiye dönmüş olan gözleri cam gibiydi. “Bazı şeyler de öğrendim.”

Choros karanlık dalgasıyla, Tremin etrafını sardı.Kızıl gözleri öfkeyle parlarken yumrukları sıkılıydı. Burada çok değişik bir şeyler olmuştu bunu hissedebiliyordu. “Senin o sefil hayatını kurtarmama rağmen bana küstahlık mı ediyorsun. İlkdoğanları nereye yönlendirdin, ne tarafa doğru gittiler? Direnme! Sen benim Kan taşıyıcımsın, hemen Kralına itaat et!”

Karanlık Aura, Trem’in üzerine baskı uygularken. Choros’un sarf ettiği her kelime Trem’i boyun eğmeye zorluyordu. Trem’in üzerinde kara bir karaltı gözlerinde bir kızıl ışıltı belirdi. Trem acıyla dizlerinin üzerine çökerken. Gözlerinde nefretle Choros’a baktı.

“Ben mi küstahlık ediyorum? Ben senin için babama sırt çevirdim, Gurabba’yı senin için öldürdüm.” dedi güç bela gözlerinde beliren acı kuvvetle direniyordu, vücudunda mavi bir aura belirmişti, gözlerinde yaş vardı. “Senin için ailemi ölüme terk ettim ben!”

Mavi Ruh aurasını görünce, Choros’un kızıl gözleri kısıldı. Gözleri karanlıktan onlara doğru hareket eden şekli fark etti. “ Are!!” diye kükredi elini öfkeyle aşağıya doğru indirdikten sonra hızlı bir hareketle geriye doğru çekti. Trem üzerindeki yoğun karanlıkla yere yapıştıktan sonra, karanlığın içinden fırlayan Are, Choros’un ayaklarının dibine yığıldı.

“Sevgili Dedem sana olmayacak şeyler öğretmiş anlaşılan.” dedi öfkeyle, elini havaya kaldırdığında, karanlık auraya sarılmış Are havaya doğru kalktı. “ Chvodgrum’un ruh kilidini nasıl açabildin?”

Are, Karanlığın Hükümdarına doğru baktı, mavi gözlerinde korku yoktu. “Onun adı Toshirou, Efendi Choros. Karşılaştığımızda, ruhunun zorbalıkla bastırıldığının farkına varmam uzun sürmedi.”

“Küstahlık etme!” diye kükreyen Choros, Are’nin kafasını tuttuğu gibi Kanyonun duvarına öyle sertçe vurdu ki Kanyonun duvarında büyük bir çatlak oluştu, Are’nin patlayan kaşından ve kafasından kan sızarken Choros’un kızıl gözü onun üzerindeydi. “ O kilit, oldukça iyi bir Mor Ruh kullanıcısı olan Antonio De Le Vaq tarafından çok uzun zaman önce hem ona hem bana hem de babama yapılmıştı. Otoboroshi ne kadar güçlü olsa da bunu bilmesi imkansız.”

“Bunu bana öğreten o değildi Efendi Choros.” dedi Are efendi kelimesini ağzındaki kanı tükürürken söylemişti. “ Bana bunu öğreten onun kardeşi Venessa Roshirou’ydu.”

“Lanet olsun!” dedi öfkeyle Are’ye bir ters tokat attı, iri yarı barbar bu tokatın etkisiyle yere düşerken, ağzından fırlayan bir diş mağaranın duvarına saplandı. Choros, öfkeyle titreyerek Are’ye bakıyor onu öldürmemek için kendisini zor tutuyordu. Bir an için, onu öldürüp ihaleyi Cvodgrum’a yıkmayı düşündü. Yine de Mor Ruh’da üst bir seviye bir teknik olan Ruh Kilidi tekniğini yapabilecek seviyede bir adamı harcamak ahmaklık olurdu. Belli ki Are, Aikroth’un hiç beceremeyeceği kadar iyi bir ruh kullanıcısı olmuştu. Derin bir nefes aldı, Otoboroshi ve kardeşlerinden ders alması, belli açılardan kötü olduysa da belli açılardan da iyi bir şey olmuştu anlaşılan. Yine de en güçlü silahınının ruh kilidini kırarak kendi benliğini hatırlamasını sağlamasını ve onu nerdeyse yok edecek bir deliliğe sürüklemesini affedemiyordu. Onu kurtarmak için o kadar çok uğraşmıştı, onu o kadar yıl herkesin gözünden saklamıştı. Bunları hatırladıkça Are yerdeyken bir tekme de midesine savurdu. Are acıyla iki büklüm olurken Trem etrafındaki mavi aura ile ayağa kalkmaya çalışıyordu.

“Yeter, Mitashi.” dedi Trem, acıyla ayağa kalkarken, “ Bırak onu.”

Choros bu ismi duyduktan sonra gözleri öfkeyle büyüdü, Babasının, dedesi Otoboroshi’nin isteği üzerine koyduğu, sahte ismi söylemişti ona. “Sen ne cesaretle!” diye kükredi ardından elinde kara dumandan büyük bir balyoz belirdi, “Kara Balyoz” dedikten sonra cisimleşen kara dikenli balyozu, Trem’in suratına geçirdi. Yüzü paramparça olan Trem hareketsiz bir halde yere yığıldı. Are şokla Trem’in bedenine bakarken öfke dolu bakışlarını Choros’a çevirdi.

“Merak etme ölmeyecek, gerçi sen bunu biliyorsun değil mi?” dedi Choros, hala öfkeliydi elinin bir hareketiyle, Trem’in Ölümün Gölgesine dönüşümünü durdurdu, Kan taşıyıcısının yüzü parçalanmış bedeni yavaş yavaş iyileşirken Are’nin tepesinde dikildi.

“O sizin Atanız.” dedi Are, doğrulmaya çalışırken. Belli ki, Barbar adetlerini hala koruyordu. Barbar adetlerinde büyüklere el kaldırmak büyük suçlardan biriydi.

“Bir şeyler bildiğini sanıyorsun ama hiçbir şey bildiğin yok! Bunları sana anlatmaya zamanım da yok! ” dedi Choros küçümsemeyle ona tepeden bakarken. “ Şimdi, yaptığını geri alacak, Legistas’ı öldürecek silahımı bana geri kazandıracaksın.”

“Kilidi açmak başka oluşturmak bambaşka şey Efendi Choros” dedi Are ağzındaki kanı silerken doğrulmaya çalışıyordu. “ Bunu biliyorsunuz sanıyordum.”

Choros ayağa kalkmaya çalışan Are’nin suratına dizini geçirdi. Are’nin burnundan kan boşalarak sırt üstü yere devrildiğinde Choros’un gözlerinde kızıl öfke hala durmaktaydı. “ Daha fazla küstahlık edersen bu kadar yüzeysel vurmayacağım. Justisar’da o kadar yer varken sana emanet edilen şeyi buraya getirdin. Silahımı elimden aldın, silahım artık geçmişi kurcayalacak bir hayaletten farksız bu yaptığın hataya rağmen küstahlıkta sınır tanımıyorsun. Yoksa kuzeyde geçirdiğin zamanlardan sonra artık ihaneti mi düşünüyorsun Are?”

Are’nin gözünde öfkeli yeşil bir aura belirdi. Yattığı yerden birden hızlı bir biçimde doğrulmuştu. Tehditkar bir şekilde hırladı. “Ben atalarıma ihanet etmem.”

Choros’un gözlerinde kızıl bir ışıltı belirdi. “ Savaşmak mı istiyorsun? Hadi gel, seni öldürmem için bir sebep ver bana.”

“Lütfen durun Efendi Choros.” dedi Elwing birden karanlığın içinden çıkmıştı. “Biz bir savaşın içindeyken birbirimizle savaşamalıyız.”

Choros, Elwing’e şöyle bir küçümsemeyle baktı. “ Diğerleriyle birlikte gölgede beni izlemeliydin güneş perisi. Are affedilmeyecek bir hata yaptı bunun bedelini ödeyecek.”

Elwing, yalvarırcasına Choros’a doğru baktı. Kısa boyuyla bu iki adam arasında küçük bir çocuk gibi görünüyordu. Choros, Elwing’in er ya da geç ortaya çıkacağının farkındaydı. Nenyal’ın ilkdoğanı aynı kendisi gibi arabulucunun tekiydi. Onları rahatsız eden bir şey olmayana kadar ortaya çıkmayan korkaklar. Bunların yanında Are yine de onun karşısında durmuş doğru bildiğini söylemişti. Sadece fazla cüretkardı, bu cüretini de Otoboroshi’den öğrendiği bilgiden biraz da Kedfith’den aldığı belliydi. Derin bir nefes alarak sakinleşti öfkesine kapılıp ani bir hata yapmamalıydı.

Bütün bu olayları Kedfith’e açıklamakla uğraşayacağı aklına gelince canı sıkıldı. Ona doğrulttuğu bakışlarını indiren Are’yi bir köşeye doğru itti. Arkasında karanlığın dumanı bir pelerin gibi dalganırken arkasını iki ilkdoğana doğru döndü, ardından başını geriye döndürüp Are’ye baktı. Kızıl gözlerinin önüne siyah perçemler düşerken gözleri nefret doluydu.

“Elwing diğerlerini uzaklaştırsın.” dedi Choros, “ Sana sormam gereken bir şey var?”

Are bir an şaşırdıktan sonra, Elwing’e işaret etti. Elwing karanlık köşeye doğru ilerlerken, Choros’un bakışları, doğduğunda adı Toshirou olan, daha sonra Hiandar’da Trem adıyla anıldıktan sonra Kufdir dağında Chvodgrum adını almış olan amcasına doğru baktı. Trem nerdeyse iyileşmişti, yüzü karanlığın evladına tam dönüşüm göstermemiş eski hali gibiydi. Sarı saçları beyazlamıştı, yüzü biraz çökmüştü ancak o eski görüntüsündeki gibiydi. Üzerindeki mavi ruh aurası kalıntılarına baktı, bir zamanlar onların Ruh Adam olmayı ne kadar çok istediklerini hatırladı. Geçmiş hepsi için acı hatıralarla doluydu.

Günümüzden 18 bin yıl önce

Muadlig Şehri , Eos Bölgesi, Hiandarik Cumhuriyeti

Tüccar Mahallesi, Mavi Hilal Evleri


Choros tahtadan yapılma bir bebek sandalyesinde oturuyordu, soluk benizli siyah saçlı tatlı bir bebekti, bir eliyle parmağını emerken kendi evinin geniş salonundaki bir çok insanın onu incelemesini anlayamamıştı.

Amcası Trem, salonun çıkış kemerinin kenarına yaslanmış, evin tekir kedisini sevmekteydi. Kedi mırıltılarla, halinden memnunken Trem kediye gülümsüyordu kolay kolay endişlenmeyen nazik bir yapısı vardı amcasının, yeşil gömleği ve omzuna geçirdiği Thengu tüyünden kürküyle oldukça yakışıklı görünüyordu. Bir an göz göze geldiklerinde amcası ona gülümsedi, o da ellerini çırparak bu gülümsemeye karşılık verdiğinde arkasındaki babası biraz çekingen bir edayla onun saçlarını okşadı.

Başını kaldırıp babasına baktığında, Babasının biraz üzgün biraz da gergin yüz ifadesini fark etti. Siyah saçları dik dikti, elmacık kemikleri çıkmıştı yüzünde ince kirli bir sakal vardı. Babasının gergin yüz ifadesini görünce huzursuz oldu, yerinde kıpırdandı.

“Emin misiniz?” dedi o sırada büyük koltukta oturup ona doğrudan bakmakta olan kurşini gözlü yaşlı adam. Yaşlı adamın yüzü hüzün çizgileriyle doluydu, beyaz sakalında çok az siyahlıklar göze çarpıyordu. “Mitashi’ de bir tuhaflık göremiyorum.”

“Senin görebileceğin bir şey değil de o yüzden!” dedi adamın karşı koltuğunda oturan onun hiç sevmediği adam safir yüzüklü olan parmağını parlak siyah saçının arasından geçirirken. Öfkeli ve dalgın görünüyordu, yüzünde yeni iyileşmiş bir çok yara izi vardı. “Bana inanmıyorsan kardeşine bir sor ister Otoboroshi, belki o kalın kafana bir şeyler anlatabilir.”

“Laflarına dikkat et tüy tüccarı!” dedi Otoborshi’nin yanında ayakta duran korkutucu görünüşlü adamın üzerinde kırmızı bir aura belirmişti, bir kası bile kımıldamıyordu ama oldukça tehditkar görünüyordu. “ Ağabeyimle en son böyle konuşanın dilini koparmıştım.”

Choros böyle bir şeyi izlemeyi zevkle bekliyordu ancak sevmediği adam bu tehdide korkutucu bir gülümsemeyle karşılık verdi. Onun da gözlerinde mor bir aura belirmişti. “Rokushi hiç değişmemişsin. Hala yenileceğin her kavgaya bodoslama atlıyor musun? Yazık.”

Rokushi kaşlarını çattığı anda araya büyük halası girdi. “ Keser misiniz artık şunu? Her görüşmenizde en dominant benim kavgalarınızdan sıkıldım.” dedi elini çenesine koymuştu beyaz tenliydi kestane rengi saçları omzundan aşağıya doğru dökülürken onun da güzel yüzünde yeni iyileşmekte olan yaralar vardı. Büyük halası tatlı bir kadındı ama o kötü adamla birlikte olmuş mor dalgalarla onu rahatsız etmişti o yüzden onunla küstü yüz vermediği için kafasını ters tarafa çevirdi.

“Venessa, De Le Vaq’ın dedikleri doğru mu?” dedi Otoboroshi, sert bakışlarını kız kardeşine çevirmişti.

“Nihaş şüphelendiğinde ben de buralardaydım.” dedi Venessa ciddi bir tavırla, babasına baş işareti yaparken yeni iyileşmiş olan yaralarını gösterdi. Babası onu oturduğu bebek sandalyesinde düzeltirken büyük halası konuşmaya devam etti. “Tony ile birlikte, minik torununu kontrol ettik ve az daha ölüyorduk.”

“Sana söyledim Otoboroshi.” dedi hiç sevmediği Antonio De Le Vaq, “ Gurabba El Nasr, çocuklarına ulaşamayınca önce bana saldırdı, ardından da torununa dokunmuş.”
“Artık bilinçli bir varlık sıradan bir bebek değil.” diye ekledi Venessa karanlık bir edayla “Onu karanlığın velihattı olarak işaretlenmiş.”

Büyük Amcası Rokushi bu sözleri duyunca elini kılıcına attı, bakışları kendisinden Otoboroshi’ye kaydı. “ Bunun ne anlama geldiğini biliyorsun ağabey. Onu öldürmeliyiz.”
Bu sözler üzerine odada buz gibi bir hava esti. Choros ne olduğunu pek anlamamış gibiydi ama içindeki tatlı karanlığın onu koruyacağını bilerek, gülümsedi. Ancak babası Nihaş ellerini başına koyarak acı içerisinde olduğu yerde diz çöktü. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Trem’in kucağından kedisi düştü, doğrularak kendisinin yanına geldi gözlerinde inanmaz bir bakış vardı. Venessa’nın yüzünde çaresiz bir hüzün hakimdi. De Le Vaq ise gerinerek bacak bacak üzerine atmıştı, öfkeli bakışları Nihaş’taydı.

“Rokishi haklı.” dedi rahatça, “Zaten hiç doğmamalıydı.”

Choros, ona öfkeyle baktığında, “Aaa” diye bağırdı. Onu dikkate almadılar çünkü dedesi Otoboroshi’nin yüzü kısılmış, sol gözünden bir damla yaş süzülmekteydi. “ O benim kanım.” dedi derin bir iç çekerek. “ Bunu engellemenin bir yolu olmalı?”

“Ağabey!” dedi Rokishi Otoboroshi’nin koluna dokundu. “ Bu öldürdüğümüz ilk Karanlık bebek değil! Son da olmayacak.”

“Nephilium’u da çağırın.” dedi Otoboroshi kardeşini dikkate almadan çaresizce De Le Vaq’a baktı. “Üçünüz Mor Ruh gücünde en iyisisiniz. Ancak siz başarabilirsiniz!”

De Le Vaq bir an diğerlerine bakarak aniden toparlandı. “ Ne dediğini bilmiyorsun? Onu buraya getirirsek ne olacağının, kimlerin dikkatini üzerimize çekeceğimizin farkında mısın? Ki bunu yapsak dahi bir şey değişmez. Duygularını işin içine katma Otoboroshi, bu çocuk büyürse ne olacağını oldukça iyi biliyorsun? ”

Otoboroshi öfkeyle ayağa kalktı bakışları hem Rokishi’ye hem de De Le Vaq’a doğru dönüktü. “ Ben ne olursa olsun bir daha çocuk öldürmeyeceğim. Bunun için hem kendime hem de karıma söz verdim.”

Bunu dedikten sonra, hızla Trem’i kenara iterek, dışarı çıkmaya yeltendi. Trem onu kolundan tutup gözlerinin içine baktı. “Baba?” dedi sadece.

“Zoru gördüğün anda kaçıyorsun.” dedi De Le Vaq o da ayağa kalkmıştı. “ Sen duygularına hakim olamayacak bir adam değilsin Otoboroshi Roshirou. Sen bu değilsin?”

“Değilim çocuk.” dedi Otoboroshi ama bakışları, kendisine dönmüştü gri gözlerinde hüzün vardı.Sanki bu cevabı Choros’a veriyor gibiydi. “Bu seferlik, Kara Ruh Avcısı Otoboroshi değilim. Ben, kendi torunumla savaşacak, onu öldürecek adam değilim.”

“Baba?” dedi Nihaş, çaresizlikle ona bakıyordu.

“Bütün bunlar benim suçum biliyorum oğlum.” dedi Otoboroshi, gözünden yaş süzülüyordu ardından Trem’e baktı. “Size babalık yapamadım, annenizi koruyamadım, sizi bu pislik çuvalı şehre De Le Vaq’ın pis işlerini yapmaya mahkum ettim ama size çocuğunuzun, yeğeninizin ölümünü izletmeyeceğim. En azından bu kadarını yapabilmeliyim. Rokishi, Venessa gidelim.”
Venessa hemen kalksa da Rokishi duraksamıştı. “Ağabey!”

Otoboroshi’nin bakışı kapkara bir öfkeyle kaplandı. “Dediğimi yap!”

Rokushi başını önüne eğerek itiraz etmeyi bırakıp ileriedi. Otoboroshi gitmeden önce De Le Vaq’a doğru son bir bakış attı. “Ara ara geleceğim, hazırlıklı ol.”

De Le Vaq, suratsız bir ifadeyle kısa bir baş hareketiyle evet işareti yaptığında, Otoboroshi ve diğerleri dışarıya doğru çıktı. Venessa, dışarı çıkarken, Nihaş’ın elini tutup onu çöktüğü yerden kaldırıp kulağına bir şeyler fısıldadı. Babası hızlı hızlı kafa salladıktan sonra Venessa ilerledi, Rokishi hoşnutsuz bir bakış atıp kız kardeşinin peşinden dışarı çıktı. Choros şaşkın bir edayla olanları izlerken. “De-de” diyebildi sadece, amcası Trem onun konuşmasını duyduğunda onun başını okşadı. O gülümserken sevmediği adamın karaltısı önüne düştü.

“Kolyelerinizi çıkartıp çocuğa takın.” dedi De Le Vaq, Bordo ceketini çıkarıp koltuğunun üzerine attı bir yandan da kol manşetlerini kıvırıyordu. “ Nihaş çocuğu halat ile bağla, Trem sen de büyük bir kova su getir, anlaşılan birkaç kez bilincimi yitireceğim. Bayıldığımda kafamı kovaya sokarsın.”

“Patron, ne yapıyorsun?” dedi Trem, onları Gurabba’nın karanlık etkisinden koruyan kolyeleri çıkarıp babasıyla birlikte Choros’un başından geçirdiler.

“Bu olasılığı Venessa ile düşünmüştük.” dedi kollarını iyice sıvamıştı. Eliyle bir işaret yaptıktan sonra Choros’un tiksindiği Mor Auralar belirdi elinde. O huzursuzlandıkça, kendi babası onu sandalyesine bağlıyordu. “ Karanlığın Evlatları ile Ruh Adamların birbiriyle savaşmasının eski bir nedeni vardır. Karanlığın gücü ile Siyah Ruhun birleşimi büyük bir güç ve kontrol edilemez bir delilik getirir. Bu yüzden sizin Ruh güçlerinizi mühürledim. Şimdi ise aynısını bu küçük velede yapacağım.”

Trem derin bir iç çekerek su dolu kovayı getirdiğinde, Choros’un koruyucu siyah gölgesi, onun etrafını sarıyordu. Bu sevmediği korkunç gri adam, Mor eliyle ona doğru eğilirken, siyah gözleri kızıla dönüştü. Onu tutan ipler gerildiğinde, De Le Vaq Mor bir aurayla tepesinde yükseldi ve eliyle alnına bastırdı. Choros acı çığlıklarla sarsılırken, De Le Vaq kaşlarını çatmıştı, kolunun yeniyle terini siliyordu. Choros’un ise mor aura her ona vurduğunda acı çığlıklar evi sarsıyor. Babası ile amcası gözyaşları içinde bu haykırışları dinliyorlardı.

Choros her acı çekişinde, karşısındaki Mor Ruhlu adam kadar onu acı içinde bırakan amcası ile babasına da öfke duyuyordu.


Günümüz

“Gittiler Efendi Choros.” dedi Are, Choros’u geçmişin acı dolu anılarından sıyırarak. “Sizi dinliyorum.”

Choros, ona doğru dönerek kanyonun ötesine baktı. Are yalan söylemiyordu, Elwing onları Kanyonun ilerisine kadar götürmüştü. Gözü bir an amcasına takıldı tekrar, keşke bu kadar iradesiz olmasalardı diye içinden geçirdi. O gün odada olanların hepsi, ona bir an bile acımamış, acımış olsalar dahi ona yapılanlara göz yummuşlardı. Hiçbiri annesi kadar olamamıştı.

“Çok uzun zamandır merak ettiğim bir şeyi sana sormak istiyorum. Bu şekilde elimdeki silahı, kaybetmeme neden olmana rağmen, bunu söylersen bu olanları unutacağım.”

“Niye onu kaybettiğinizi düşünüyorsunuz?” dedi Are, ağzı yüzü kan içindeydi yine de saygılı bir tavır takınmaya çalışıyordu. “O sizin atanız, size kızgın olsa bile dinleyecektir.”

“Bir şey bildiğin yok Are! Bunu sana Otoboroshi söylemedi mi?” dedi öfkeyle Choros, “ Ruh gücü ile Karanlığın gücü birlikte yürümez. Zaman içinde karanlığın etkisiyle kişiyi delirterek Ruhu siyaha dönüşür. Siyah ruh ile Karanlığın gücü kontrol edilemez şiddette bir güç yoğunluğu sağlar. Ne Hiandar olmak ne de İridium bunu sağlamaz, bu gücü ben bile kontrol edemem.”

Are şok içinde, Trem’e baktı. Böyle bir şeyi öngörmediği oldukça belli oluyordu. “Ne yapacaksınız o halde?”

“Ruh gücünü olabildiğince mühürlemeye çalışmalısın ne kadar az kullanırsa o kadar az etkisine girer.” dedi Choros, duraksadı ardından Treme bakarak ekledi. “Onun mavi ruh gücüne sahip olacağını biliyordum, zira hayvanları ve doğayı çok severdi.

Şimdi, sana soracağım soru şu Are. Bu soruyu hep merak ettim ama sormayı kendime yediremedim, Yine de zaman, belli ki bu mühürleri bile zayıflatıyor. O yüzden bilmem gerek, zira artık sen bunu fark edebilecek kadar kendini geliştirmişsin. Söyle bana ben hangi ruhun rengini taşıyorum?”

Are, bu soru karşısında duraksadı. Böyle bir soru beklemediği belliydi. Choros sabırsızca cevabı beklerken, Are şaşkınlığından sıyrılarak başını salladı ardından bağdaş kurup oturdu. Ardından ellerini birleştirdi. Choros bunu görünce sakinleşti, Ruh Adamların meditasyon hareketlerine aşinaydı. Bir süre geçtikten sonra Are gözlerini açtı, mavi gözlerinden biri kanlanmıştı.

“Siz, Kırmızının rengini taşıyorsunuz Efendi Choros.”

Choros ilgiyle başını kaldırdı, ardından gülümsedi. Onu defalarca öldürmeye çalışmış olan büyük amcası Rokishi’nin rengini taşıması ne kadar ironikti. Kızıl bakışları Are’ye doğru döndü. Elini kaldırdı,. “Bana çok büyük bir zarara neden oldun Are. Şimdi ise sana yaptığının sorumluluğunu veriyorum, Chvodgrum artık sana emanet, onun deliliğe sürüklenmemesine ancak sen engel olabilirsin. En nihayetinde bu dengesizlikle artık Legistas’ı öldüremez ancak onun ilkdoğanlarını ve gelebilecek olan hükümsüzleri öldürmende yardımcı olabilir.”

“Elimden geleni yapacağım.” diye söz verdi Are ancak kanlar içindeki yüzünden şaşkınlık okunuyordu bir yandan da yumruklarını sıkmıştı.En sonunda dayanamayarak aklındaki soruyu sordu. “Wildor ve diğerleri buraya mı geliyor dediniz?”

“Evet, gerekli bilgileri Trem’e iletmiştim.” dedi Choros arkasını dönerek eliyle bir hareket yaptı Kanyonun üzerinde kırmızı rünler belirip kayboldu. “Cvodgrum artık buraya hapis değil. Gerektiği zaman onu da buradan çıkarabilirsin. Ancak seni uyarıyorum onun deliliğe ulaşmaması artık senin sorumluluğunda.”

Are, sertçe kafasını salladıktan sonra, Choros’ta ona kafasını salladı. Ardından bir iki adım atıp karanlık bir bulut halinde gözden kayboldu.


****


“Kötü dayak yemişşsin.” dedi Nickoy, Are’nin Gloria tarafından dikiş atılan kaşına bakarken dudaklarını buruşturarak, “ Gerçi halin ve tavrından buna alışık olduğun sonucuna vardım.”

“Ayak altında dolaşıyorsun Galvorlu.” dedi Elwing Are cevap vermeden araya girmişti, Küçük bir kapta merhem hazırlıyordu. “ Boş konuşacağına en azından iş yapanlara izin verde çalışsınlar.”

“Bunu beş bin yıldır ormanından çıkmayan senin söylemen de ironik.” dedi Nickoy kısa bir kahkaha attı ardından Are’ye doğru döndü. “ Bizi yolladıktan sonra Choros sana ne sordu?”

“Her şeyi bilmek zorunda değilsin Ozan.” dedi Are, Elwing merhemi kaşına sürerken tek gözünü kırpmıştı. “De Le Vaq… O nerede?”

“Karanlığın Evladı ile kanyonun içlerine doğru gittiler.” dedi Nickoy, o alaycı gülümsemesini atarak, “Oyun içinde oyun oynuyorsun Bozkırın Efendisi, ama o sevgili Şaman Han’ın içindeki o adam çok daha iyi bir oyuncu gibi gözüküyor.”

“Öyle zaten.” dedi Are, Elwing merhemi sürdükten sonra önde doğru doğruldu. “ Benim yaptığım bir şey yok. Bu plan onundu. Onun sayesinde Choros belasından kurtulduk.”

“Biz kurtulmadık o kurtuldu. Choros bir şekilde onun varlığını hissetseydi bu onun sonu olacaktı.Biz en nihayetinde Kedfith’in koruması altındayız.” diye dikkat çekti Nickoy Waldemer, “Yaşlı Hiandar Irkına güvenme zaafını anlıyorum ama biraz kafanı çalıştır Are, kuzeyde ne gördüğümüzü unuttun mu yoksa?”

Are’nin bir an yüzü buz kesti. “Unutmadım.” dedi soğuk sesle, “ Ama şunu da unutmuyorum Ozan, bu adam diğer Hiandarlar gibi kendi ırkını ve diğer ırkları katletmedi.”

“Çünkü yol üzerindeyken onu aradan çıkardılar.” dedi Nickoy yüzünde ciddi bir ifade vardı, “Adamın nasıl bir herif olduğunu görmüyor musun? Hiandarların çoğu onu bir tehdit olarak görmesi bile bizim körlemesine bu adama güvenmememiz için yeterli.”

“Haklı.” diye araya girdi Elwing, Gloria ise sessiz bir biçimde kanlı bezi yıkamaktaydı. “ Kendin duydun, Efendi Choros’a mühür koyacak kadar güçlü bir adam, kendisini Tanrılardan üstün görüyor belki de gerçekten de üstün ama öyle bir adamın ortaya çıkması Justisar için ne kadar sağlıklı.”

“Justisar kanarken seçeneklerimiz kısıtlı.” dedi Are, Nickoy’a doğru ayağa kalkarken Elwing’e baktı. “ Ayrıca Tanrılara da güvenmiyorum Elwing, Kuzeyde ne yaptıklarını bilmiyorsun? Bize çağlar boyunca yalan söylediler. Bize verdikleri bileklikle yine bir silah oluşturacaklar, İblis Savaşlarında kahraman dedikleri Silvan ortaya çıkana kadar halkından kaç kişi öldü Elwing, Kaç kişi benim halkımdan öldü? Kaç bin yıl olanları seyrettiler. Şimdi de seyretmekten ve emir vermekten başka bir şey yaptıkları yok. Ben artık bu oyunlardan sıkıldım. De Le Vaq’a da bu yüzden güveniyorum. O adam onların anlayacağı dilden konuşabilecek tek kişi.”

Elwing duraksadı, elini Are’nin yanağına koydu Are’nin bu isyanına şaşırmış görünüyordu. “ Kuzeyde ne oldu Bozkırın Güneşi? Orada ne var ki bu kadar sertleştirdi yüreğini?”

Are konuşmadan bir an göz ucuyla, Gloria’ya doğru baktı. Nickoy bunu fark ettikten sonra hızı bir şekilde Gloria’nın koluna girdi. “Bu hikayeyi ben biliyorum Sendar’ın Son Hanımı, o yüzden bence biraz uzaklaşalım.”

Gloria şaşkın bakışlarla Are ile Elwing’e bakarken, Nickoy onu oradan uzaklaştırdı. Are onların uzaklaşmasını bir süre izledikten sonra, bakışları Elwing’e doğru döndü. Gözlerindeki öfke hissedilir yoğunluktaydı. “Kuzeyde, Otoboroshi’nin yanına düştüğüm vakit, Her şeyin bittiğini düşünmüştüm oysa bu benim için yeni bir başlangıçmış, ihanetlerin başlangıcı…”


Üç Bin Beşyüz Yıl Önce

Yıkım Toprakları, Omurga Vadisi

Kuzey


Are öfkeyle olmayan koluna bakıyordu, Baktıkça sinirden öfkeden gözlerine yaş doluyordu. O Bozkırın Efendisiydi, İlkdoğanlardan dı. Bu kolla, Ölümün Gölgesi dahil bir çok yaratıkla savaşmıştı bir çoğunu da toprağa gömmüştü. Üstelik aşağılanması kolunun kesilmesiyle de bitmemişti. O halde onu uyandırıp, bir tane Wendilo ile dövüşmeye zorlamışlardı. Wendilo onu çıplak dövüşte öyle sert dövmüştü ki bütün kaburga kemikleri kırılmış acıyla zonklamaktaydı. Üstelik dövüşü Mağaradaki herkes izlemişti. Kimsenin yüzüne bakmaya cesareti yoktu. Mağarada bir köşeye oturmuş acıyla yere bakarken, birkaç adım sesi duydu.

Romeric yüzünde çarpık bir gülümsemeyle oturdu, sırtını mağaranın duvarına yasladı. “İlk geldiğimizde hepimize olan şey buydu.” dedi sadece bakışları kısalmış parmaklarına doğru gitti. “Kendini toparla, buradan bir şekilde kaçmak istiyorsak bunu oturup kendimize acıyarak yapamayız.”

Are bir an Romeric’e öfkelenip onu kafasından tutmak istedi ama tutacağı kolu yoktu. Bunu görünce duraksadı, Romeric'de parmaklarına bakıyordu. Kader, hiç sevmediği adamla aynı şeyi yaşamasını sağlamıştı. Gözlerinde öfke göz yaşlarıyla Romeric’e baktı.

“Tanrılar buna nasıl göz yumuyor Romeric?” dedi öfkeyle.

“Burası Kuzey.” dedi Romeric mağaranın tavanına çevirdi gözlerini, “Burası Tanrıların hükmünün geçmediği gece toprakları. Burada neler döndüğünü çok az kişi bilebilir.”

“Sen buraya neden geldin?” dedi Are, birden Romeric’in burada ne aradığını tekrardan merak etmişti, Romeric oldum olası iyi bir oyuncuydu burası onun için bir tuzak olabilirdi.

“Wildor ile bir görevimiz vardı.” dedi Romeric, ona uymayan bir şekilde dalgın ve düşünceli görünüyordu. “ Omurga burçlarında, Ruh Kralının Kara Lejyonları ile karşılaştık, onlardan sıyrıldığımızda da karşımıza bu Wendilo’lar çıktı. Wildor savaşırken altındaki buz kırılarak uçurumdan aşağıya yuvarlandı. Bense yakalandım. Ya sen?”

“Bende de bir şey yok.” dedi Are uzaklara bakarken, “ Ben de görev için buraya geldim, Önce Aragorthlar ile ardından bir tane Metal Arkon’u ile karşılaştım, sonra da bu yaratıklarla ondan sonrasını ise biliyorsun. Bu arada Wildor öldü mü sence?”

“O kolay kolay ölmez biliyorsun?” dedi Romeric acı acı güldü. “Ama yaralandığını tahmin ediyorum zira ben buraya gelene kadar uzun zaman geçti.” Ardından duraksayıp ayağa kalktı. “Hem buradan çıkmak isteyen sadece biz değiliz. Hadi gel sana göstereceklerim var.”

Are şaşkınla Romeric’e baksa da, o da zorlukla ayağa kalktı. Yaraları hala acımasına karşın tek kolla kalkmak oldukça zor oluyordu, öfkeli bir şekilde Romeric’i takip etti. Romeric ellerini uzamış saçlarının içinden geçirirken bir mağara yoluna girdi. Mağara yolu eskisinden küçük ama yine de geniş olan büyük bir mağaraya çıkardı onları.

Mağarada çeşitli, ırklardan kişilerle doluydu önceki gibi ama öncekilere nazaran bunların görünen hiçbir uzvunda eksilme olmadığını fark etti Are. Sonra daha dikkatli baktı, Mağaranın ortasındaki büyük masada, siyah saçları dik dik olan iri yarı kaslı bir adam karşısındaki ufak tefek bir adam ile kocaman biraları içerken gülümsüyordu. Bu iri adamı, hatırlıyordu.

Kızıl Sansar Hanlığından, Ayıboğan Dukak’tı bu, Hiandar arenalarında Thedolokis namıyla nam salmıştı. Akademide, Tanrısı Aikroth’un kendisinden sonra seçtiği ikinci ilkdoğan adayıydı. Sınavlarda başarısız olmuş, sürgün yeri olan 46. Bölgeye gönderilmiş orada da öldürülmüştü. En azından o öyle biliyordu. Sırtı onlara dönük olan ufak tefek adam da gelişi ile onlara doğru döndü. Akababa gagasına benzeyen burnu içki içmekten kızarmış olan yarı-thengu olan bu adamı da tanıyordu. Alkolik defans adında ilginç bir dövüş tekniği olan bu savaşçı, Ayyaş Mou-Zhangei’den başkası değildi, sürgün olan başaramamış başka bir ilkdoğan adayı daha.
Are’nin eli titremeye başlayarak Romeric’e yaslandı. Romeric zor bela olsa da onu tuttuğunda Are’nin gözleri şaşkınlıkla Thedolokis’e bakarken, “Dukak.” diyebildi sadece

“Argun.” dedi Thedolokis, sertçe ayağa kalkarken bakışları öfke doluydu. Are’nin daha Hanlıkta küçük bir çocukken ona verilen ismi söylemişti. Kaç bin yıl önce, Beyaz Boynuz Hanlığında, kabilesinde yapılan katliamı hatırladı birden. Yıllar sonra gördüğü, Thedolokis ona gerçek kimliğini hatırlatmıştı, o bir zamanlar Bozkırın Efendisi, İlkdoğan Are değil, Beyaz Boynuz Hanlığının Atabeyi Batun oğlu Argun’du. Ona Are ismini, Argun adını kolayca söyleyemediği için Tanrısı Aikroth vermişti.

“Are-youu” dedi Ayyaş Mou, alaycı konuşuyordu ama gözleri kısılmıştı. “ Ogri, sırayla hepinizi yakalayacak anlaşılan ha..”

“Mağrurlanman boşunaymış Argun. Kaldı mı şimdi beyliğin? ” dedi Thedolokis, bakışları hor görür gibiydi. “ Sana o gün dediydim, bizi sürgüne hatta ölüme göndereceklerini biliyordun. Nehir kendi yolunu kendi açar, oysa sen Aikroth’a uydun sana açılan yoldan aktın gittin.”

“Sizi hayatta bırakacaklardı! Bana söz vermiştiler!” dedi Are öfkeyle haykırarak, herkes susmuş ona bakıyor iç avlulardan birkaç kişi daha çıkıyordu. “ Ben sizle gitseydim hepimiz ölecektik tek çıkar yol buydu. Görünüşe göre sözlerini tutmuşlar.”

“Bizi Hiandar efendilerinin mi hayatta tuttuğunu zannediyorsun Are.” dedi yanındaki bir mağara kovuğundan çıkıp ona doğru ilerleyen ziyah zırhlı iri yarı adam, eski Levid ırkından Darios’tu bu “Onlar bizi bizzat öldürmeye geldiler. O gün bizi kurtaran, Ogri’ydi. Bir kısmımız ölse de bazılarımız hayatta kaldı.”

“Acaba biz ölüm ile pençeleşirken sen orada ne yapıyordun?” dedi Thedolokis, alayla “Zaferini kutluyordun herhalde, Namın kulağıma geldi kanlarla oluşturduğun, sahte atalığının peygamberi olmuşsun. Geceleri Kebuda’nın yıldızlarına bakarken nasıl rahat uyudun ha.”

“Akademi bir savaş alanıydı, bunu biliyordunuz.” dedi Romeric, Are cevap vermeden ciddi bir sesle, “ Benim yerimde Ezrikel, Are’nin yerinde de sen olabilirdin. Savaşı kaybettin diye bizi suçlayacağına suçu kendinde ara.”

“Sana sormadım sokak hokkabazı!” diye kükredi Thedolokis, öfkeyle masayı Romeric’İn üzerine fırlatarak. “Sen Ortak Pazarın piçisin, canın için ruhunu bile satarsın!"

Romeric hızlı bir hareketle, yere doğru eğilerek sağlam elinden ince bir ip çıkardı. Masa ipe dokunmadan, Are’nin yumruğu masayı parçalayıp duvara gömdü. Are öfkeyle derin derin nefes alıyordu. Romeric sağlam elindeki ipler paraya dönmüştü. Thedolokis, öfkeyle savaş baltasını çektiğinde, Are kaşlarını çattı. Bu durumdayken onu yenemezdi, Romeric’e doğru baktı. Şaşırtıcı bir şekilde hokkabaz, oldukça öfkeli görünüyordu.

“Baba?” diye bir ses duyuldu o sırada “Gürültü duydum.”

Thedolokis hemen baltasını yerine koyduğunda, Are duruşunu düzeltti. Sarışın, mavi gözlü on iki yaşlarında bir kız çocuğu Darios’un yanına gelerek elini tutmuştu. Are ile Romeric şaşkınlıkla çocuğa bakarken, Mağaranın kovuğundan biri daha çıktı.

Koyu kestane rengi saçları, ve ruh yeşili gözleriyle esmer bir kadındı gelen, Uzun kestane rengi saçlarını arkadan toplamıştı. İnce ve kaslı kolları, savaş görmüş geçirmişti. Bakışlarında huzursuz bir öfke vardı. Duvara saplanmış, masaya ve diğerlerine baktı.

“Ne oluyor burada?” dedi sesi sakindi ama sertti.

Are’nin gözleri karardı, dizlerinin bağı çözüldü. Bu akademiden sevdiği kadın, en büyük Aşkı, Nidalle’ydi. Alaca Turna Hanlığından Öyke idi asıl adı. Ancak Are onu Arena adı Nidalle olarak tanımış, öyle sevmişti. Aikroth’un üçüncü ilkdoğan adayıydı Nidalle ancak akademide birbirlerine sevdalanmışlardı. Birlikte güzel zamanlar geçirselerde, bu hadisenin duyulması kısa sürmemişti. Aikroth bunu duyunca, oldukça kızmış Nidalle’yi sınava bile sokmadan 46. Bölgeye sürgüne göndermişti. Are hayatı boyunca bu pişmanlığı yaşamış, büyük katliam günü öldürüldüğünü duyduğunda babasına nerdeyse isyan etmişti.

Gözlerinde tomurcuk tomurcuk yaşlar belirdi. Ne olursa olsun, o hayattaydı. Diz çökmüş bir halde Nidalleye baktı. Bin yıllar sonra olsa dahi o hayattaydı. Ölüme gönderdiğini düşündüğü Akedemideki yoldaşları da öyle. Sarılmak için kalkmaya yeltendi beceriksizce bu hareketi gören Nidalle, geriye doğru çekildi.

“Ne yaptığını sanıyorsun sen?” dedi Nidalle öfkeyle elinin tersiyle bir tokat vurup dengesiz olan barbarı yere yıktı. “Ne haddine senin bana kocamın yanında sulanmak.”

Are yere kan tükürdüğünde gözleri şokla büyüdü. Darios’a sanki onu yiyecekmiş gibi baktı öfkeyle hızla ayağa kalktığında. Darios dur manasında elini kaldırdı, ama Are durmayacaktı tam gırtlağına yapışacaktı ki birden kasları boşaldı olduğu yere doğru yığıldı. Are ne olduğunu anlamadan Darios, Nidalle ile kızı içeriye doğru götürdü. Are ne oluyor diye bakarken Romeric’in de bir çuval gibi önüne yığılmış olduğunu fark etti ancak kendisinin aksine onun bilinci kapalıydı.

Bir ayak onu sırt üstü döndürdüğünde, onu döndürenin Ogri olduğunu fark etti Are. Yaşlı adamın göz kenarları kırışmıştı. Gri gözleri, onun öfkeyle duygusallıkla sulanmış gözlerine biraz acıma biraz küçümsemeyle bakıyordu. “ Geçmişinin seni hatırlamaması ne acı değil mi?” dedi Ogri başını yukarıda tutuyordu beyaz sakalı kısa kesilmişti. “ Niye hatırlamıyor biliyor musun? Baba dediğin Aikroth’un yumruğu kafatasını kırdığı için. Onu o halde bulduğumuzda ölür diyorduk ama çocuğu için kızı için hayatta kaldı, ama hafızasını kaybetti. O zaman kundaktaki bebeği için hayatta kalan güçlü bir anne o. Ve Annesinin fedakarlığı ile yaşayan o kız büyüdü daha demin Darios’a baba diyen kız oldu. Ama o kız senin kızın. Bunu ne annesi ne de kızın kendisi biliyor.”

Are’nin gözleri şokla büyüdü, böyle bir şeyin olması mümkün değildi. O zamandan bu zaman binlerce yıl geçmişti. Kızı olsa dahi bu kadar küçük olması mümkün değildi. Öfkeyle Ogri’ye baktığında, Ogri’nin yanağında ufak bir kasılma belirdi.

“İnanmıyorsun ama inanacaksın.” dedi arkasını dönerken, “ Bütün yaptıklarınızın neye bedel olduğunu görmedin ama göreceksin. Hepsini bir bir tadacaksın çocuk, büyük tahtların üzerinde otururken geride bıraktığınız yaşamlardaki acıları göremezsiniz. Artık tahtından indin, Kuzeyde artık Bozkırın Efendisi değilsin, yoldaşlarını geride bırakan bir hainsin.”
Are ihanet lafını duyduğu an öfkeden kudurdu, ancak Ogri’nin elinde bir iğne daha belirmişti, Hafif bir bilek hareketiyle Are’yi tekrar hissizliğe mahkum etti.

Günümüz


O sırada beliren büyük bir gürültü, Are’nin anlattıklarını yarıda kesti. Kanyon bir an için sallanmış nerdeyse yerinden oynamıştı. Are ile Elwing hızlı bir biçimde ayağa kalktıklarında. Büyük ateş ocağının gürül gürül yandığını Walger, Helm ve Robben’nin sevinç çığlıkları attığını gördüler. Are onlara kısa bir gülümsedikten sonra Elwing’e doğru döndü.

Elwing ise düşünceliydi. “ Sonra ne oldu Are?” dedi merakla, “Diğerleri hala hayatta mı?”

“Daha sonra anlatırım. Baksana bir misafirimiz daha var.” dedi Are başıyla ileriyi göstererek,

Elwing o tarafa doğru baktığında, Antonio De Le Vaq ve Trem’in yanında, Glaroth’un ilkdoğanı De Vion’u da gördüler. Sakin bir şekilde onlara doğru ilerliyorlardı. De Vion, şaşırtıcı bir biçimde miğferini koltuğu altında taşımaktaydı. Miğferinin altındaki turuncu gözler kaybolmuş. Sarışın mavi gözlü bir adam belirmişti. Are silahına hamle yapmayı düşündü ama bir an duraksadı. De Vion’dan ruh seziyordu, De Vion daha önce yaşayan bir ölüydü bu De Le Vaq, nasıl bir adamdı ki De Vion’u Levid’lerin ölüm döngüsünden çekip çıkarabiliyordu.

Elwing şaşkın bir şekilde soru sorarcasına Are’ye baktı.

Are derin bir iç çekerek başını sağa sola sallayıp onlara doğru ilerledi.

Yapılacak işler vardı.


Devam Edecek
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.
Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2500
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

Bölüm 25: Geçmiş İhanetler 2. Kısım



“Onları bana bırak Yüce Kedfith.” dedi Naugrimm, Mavi kaftanlı beyaz saçlı bir elf beyi gibi görünüyordu. Ejderha formundan insan formuna geçmişti. Yine de buz mavisi gözlerinde buz kalıntıları seçiliyor kısılmış gözünden nefret akıyordu. “Kim gelirse gelsin, geçidi geçemez.”

Darihond Kedfith, bir şey söylemedi. Naugrimm’in insan halinden bir baş uzundu. Yavaş adımlarla Justisar’ın en yüksek zirvesinden, Prolin Dağının tepesinden Justisar’a baktı. Keskin gözleri hemen altındaki kar yığınındaki yaratıkları onun ötesinde Astgar Bozkırlarını, güneydeki Delenor Topraklarını ve ikisi arasında kıvrılan Grisel Nehrini görebiliyordu. Gözü çok uzakta kavrulmuş olan Sendar Şehrinin olduğu yıkılmış topraklarda durdu. Myrcid orada ölmüştü.

Ve Myrcid ona ihanet etmişti!

Onun görev bilincinin zayıf olduğunu hep biliyordu ancak hürmetine ihanet edeceğini düşünmezdi. Yine de düşünmeliydi. Arturo ile arkadaşlıkları olduğunu elbette biliyordu, ancak Arturo’nun Legistas’tan hoşlanmadığını da biliyordu. Nasıl bir delilik onları Legistas’ın uşağı yapmıştı ki… Bunu bir an önce çözmeliydi.

Legistas! Onu gençliğinden itibaren tanıyordu. Muadlig’in arka sokaklarında yeni yetme bir Yargıç iken onun ve diğerlerinin peşine düşmüştü yani De Le Vaq ve çetesinin ama işin aslını öğrenmesi uzun sürmemişti. Onu oraya kanunu yerine gitirmeye değil, oranın yasa dışı baronunu korumaya göndermişlerdi. Bunu fark ettiğinde onlarla yakınlaşmıştı. Başlarında olan Antonio De Le Vaq etkileyici bir adamdı hepsinin ipini bir şekilde tutuyordu ama Legistas hırçındı, hayata öfkeliydi ve geçmişiyle yaşıyordu. O dışarıya kendini ne kadar soğuk olarak gösterse de içinde fırtınılar kopan bir adamdı.

“Savaşa gidiyorsun.” diye düşüncelerini böldü Naugrimm o da yanına ilerlemiş ufka bakıyordu. “Ancak unutma Arzın dengesi çok uzun zamandır bozuluyor belli ki sona yaklaştık ve Bekçiler ortaya çıktı. Onlar ortaya çıktığında…”

“Felaketler ardından gelir.” diye özdeyişi tamamladı Kedfith, ardından bakışlarını Naugrimm’e doğru çevirdi. “ Ancak Felaketler zamanı geldi Naugrimm. Gördüğün gibi şimdi Justisar kanıyor. O kanarken ben artık izleyici konumunda duramam. O yüzden evet, ben savaşa gidiyorum.”

“Diyar bin yıllardır kanıyor Yüce Kedfith.” dedi Naugrimm, buz gibi bakışları sertti. “ Bu kan elbette size sıçrayacaktı.”

Kedfith, Ejderha’nın laf sokmasına tek kaşını kaldırarak tepki verdi. “ Haklısın. Bu elbet olacaktı.” Dedi nerdeyse bir fısıltıyla ardından Naugrimm’e dikkatle baktı. “Peki ya sen, bu savaşa hazır mısın?”

Naugrimm gülümsedi, insan bedeninden bile sivri dişleri seçilebiliyordu. “ Hazırım. Biliyorsun sana hayatımı borçluyum. Sana saygım büyük ama senin dışında her Yok Ediciyi ve onun uşaklarını öldürmekten haz duyacağımı da biliyorsun.”

Kedfith kaşlarını çattı, o tabirden hoşlanmıyordu. Yok Edici, eski diyardan sağ kalanların kendileri hakkında konuştuğu bir laftı. Arkonlar, Thengular, Naugrimm gibi antik ırklar ve yaratıklar ancak bu sözü söyleyebilirdi. O ise kan ve ateşten bir diyar yaratmıştı. Diğerleri gibi rahat da değildi üstelik, bu diyarı Arkon ve Thengular ile paylaşmak zorunda kalmıştı. Legistas ve Glaroth’un başında olduğu yıkım ekibi, eski büyük ırkların çoğunu yok etmişti. Levid’ler, Ousaq’lar, Cre’van’lar ve Arcenian’lar bu yok oluştan nasibini alsa da, Arkonlar ile Thengular direnmiş savaşmışlardı. Özellikle Arkonların Gök Kralı Agennon ve üç oğlu ve Thenguların Dokuz Kuş Efendisi tekrar tekrar savaşmışlar en nihayetinde anlaşma yoluyla yok edilmekten kurtulmuşlardı. Kalan eski Irkların bazılarını ise ellerinden kaçırmışlar bazılarını ise yaşamasına izin vermişlerdi. En nihayetinde kalan ırklarla bu kıta uğraşmış, bu zorluklarla bir diyar kurmuşlardı. Onu da kaybetmeye niyeti yoktu.

“Saldırı nasıldı?” dedi Kedfith, kendi düşüncelerinden sıyrılarak, soğuk rüzgarlar arasından Naugrimm’e baktı.

“Gizlenmeye çalıştılar, ancak bir ejderhanın iki den fazla gözü vardır.” dedi Naugrimm ciddi bir sesle, “Arkadaşlarını kurtarmak istiyorlardı ancak güçsüzlerdi.”

“Aralarında Dughia yok diye söylenmişti.” dedi Kedfith bakışlarını tekrar Justisar bozkırlarına döndürürken, elini çenesine götürmüştü. “Umutsuz bir halde buraya saldırmayacaklardır.”

“Are ve ekibine saldıracaklar.” dedi o sırada bir ses arkalarından. Kedfith ile Naugrimm döndüklerinde, karanlıkların arasından Choros’un belirdiğini fark ettiler. Choros onlara doğru ilerleyerek konuşmasına devam etti. “ Mühürleri kırmak istiyorlar belli ki, Legistas, Dughia’yi yaralayarak ne kadar güçsüz olduklarını keşfetmesini sağladı ancak endişeye mahal yok, Are’ye en güçlü silahımı emanet ettim o onları mühürlü hükümsüzlerden koruyacaktır.”

“Hangi silahını?” dedi Kedfith, kaşlarını iyice çatarak, bu yeni bilgiden hoşlanmamıştı.

“Bütün bilgileri birçok sepete koyan sadece sen değilsin Kedfith.” dedi Choros, ciddi bir sesle ama Kedfith onun gergin olduğunu anlamıştı, Karanlığın Velihattı suçluluk hissediyordu. “ Legistas’ı zamanı geldiğinde öldürmek için çağlar öncesinden bir silah saklıyordum. Şimdi o silah, Are ve ekibinin yanında, onları mühürlü hükümsüzlerden koruyacak kadar güçlüdür üstelik.”

“Benden ne sakladın Choros?” dedi Kedfith, sesi alçalmış tehlikeli bir sertliğe bürünmüştü. Bu sesi duyan, Naugrimm kısa bir baş selamı verip ortadan kayboldu anlaşılan Ejderha, önsezileriyle Kedfith’in öfkesini hemen hissetmişti.

“Karanlığın Evlatlarının ana soyundan biri hala hayatta, sakladığım oydu.” dedi Choros Naugrimm ortadan kaybolduğunda, ellerini kaldırarak açıklama yapmaya çalışıyordu. “ Karanlığın sağ kalan gerçek velihatlarından.”

“Ben, sizden bir şey saklıyorsam bu bazı şeylerden şüphelendiğim içindir. Şüphem geçince hain ortaya çıkınca bütün gerçekleri açıkladım zaten.” dedi Kedfith yumruklarını sıkmıştı. “Peki, sen bana bunu ne zaman açıklamayı düşünüyordun? Bütün savaş bittikten sonra mı? Niyetin neydi Choros? Sen de mi ihanet edecektin?”

“Ben ihanet etmem!” dedi Choros o da öfkelenmişti ancak Kedfith’in kabaran öfkesinin yanında oldukça soluk gözüküyordu. “ Karanlıkta, sırlar örtülür yeminler hep tutulur bunu biliyorsun. Sen benim için çok şey yaptın. Her şey bir yana benim bunu sana yapacağımı nasıl düşünürsün?”

“Evet, senin için çok şey yaptım. Çünkü Annen seni bana emanet etti, çünkü Baban benim dostumdu onlara büyük bir borcum vardı.” dedi Kedfith öfkeyle kızarmış yumruğunu kaldırmıştı. “ Buna rağmen sen, benden nasıl bir şey saklarsın Choros!”

“Çünkü bunu sana söyleyemezdim!” diye patladı Choros “Onu Kufdir Dağından gizlice çıkarttığımı söyleyemezdim sana. Çünkü sen onun boyun eğdirilmiş bir silah olmasına izin vermezdin. Üstelik Myrcid her yeri gözlüyorken bunu yapamazdım.”

Kedfith’in şaşkınlıkla gözleri büyüdü, yumruk yaptığı eli havada kalmıştı. “Yoksa sen?”

“ O kadar uzun zamandır, Karanlığın gerçek evlatlarından biri olan Amcamı, Trem’i sakladım.” dedi Choros, “ Onu silahım haline getirdim.”

Bunu söyledikten sonra, Kedfith’in yumruğu tokada dönüşerek Choros’un yüzünde patladı. Kedfith elinin ısısını normal hale getirse de darbenin etkisiyle Choros yere karların arasına düştü, beyaza yakın gri teninde Kedfith’İn beş parmağının izi belirmişti. “O bunu hak etmemişti.”

“Hangimiz hangi şeyi hak ettik Kedfith söyle bana.” dedi Choros öfkeyle yanağını tutarken. Bir eliyle Justisar’ı gösterdi. “ Bu diyarı kurmadan önce hangimiz nelerden vazgeçmedi.”

“O kurbandı, biz ise kazananlardandık.” dedi Kedfith duraksadı yüzünde hüzün belirmişti, Choros’a doğru döndü. “Amcanı hep sevmiştin değil mi? O yüzden baban yerine onu kurtardın.”

Choros bu ani soruya önce şaşırdı bakışlarını Kedfith’ten başka yöne doğru çevirdi. “Hayır!” dedi öfkeyle, “Onlar De Le Vaq’ın köpekliğini yapmaktan başka bir şey yapmadılar. Ne onu ne de babamı hiçbir zaman sevmedim. Sevmeyeceğim.”

“De Le Vaq’ın köpekliğini yaptılar çünkü başka çareleri yoktu.” dedi Kedfith, Choros ne kadar inkar etse de almak istediği cevabı almıştı. “ Ayrıca o kadar gaddar olmadığını da biliyorum her ne kadar amcanı zorla hayatta tutacak zalimliği yapmış olsan da Deden Otoboroshi’nin hayatını bağışlamıştın.”

“Ona bir hayat borcum vardı, onu ödedim sadece.” dedi Choros, üzerindeki karları temizleyip ayağa kalktı. “Hazır ondan bahsetmişken, Yaşlı adam Are’yi oldukça iyi yetiştirmiş Aikroth’dan daha güçlü bir şekilde ruh gücü kullanabiliyor sandığımızdan da güçlü olabilir.”

Kedfith kafasını olumlu manada salladı, bakışları çok uzakta hayal meyal seçilen kanyondaydı. Choros’a tokat vurduğunda sakinleşmişti. “ Bu, çocuğun daha iyi yetişmesine sebebiyet verir. Ayrıca, Trem’e yaptığın çok yanlışta olsa da onun Are’nin yanında olması onların korunmasını sağlayacaktır zira Legistas ve Hükümsüzlerin aynı niyetle hareket edeceklerini düşünüyorum.”

“ Ne demek istiyorsun?” dedi Choros, kaşlarını çatmıştı.

“ Legistas bizim çaresiz bir şekilde onun yardımını beklediğimizi zannediyor. O yüzden bizi hafife alacaktır.” dedi Kedfith ciddi bir tavırla başını yukarı kaldırmıştı, Rüzgar turuncu saçlarının arasında geziniyordu. “ Buraya gönderdiği ilkdoğanlar ile bizim gücümüzü ölçecek, ona göre burada kalan Snaga ile Nenyal’e ya da Are’lerin ekibine saldırtacaktır. Hükümsüzler de dediğin gibi Dughia olayından sonra güç kazanmak için Are ve Greece’in olduğu gruba saldıracak. Lakin biz bir çok cephede savaşıyoruz, işimiz Hükümsüzler ve Legistas’ın ekibi değil sadece, Üstad’ı Legistas’a doğru yönlendirmiş olsak da, karşımızda bin yılların intikamını almak isteyen Arkon ve Thengular var. O yüzden Hükümsüzler ve Legistas’ın ilkdoğanları veya hükümsüzleri buraya saldırırsa ve Naugrimm’i yenerlerse bulduğu sadece boş koltuklar olacak.”

Choros onu dinlerken Kedfith, konuşmaya devam etti. “Öte yandan, bu kadar zaman zarfında yetiştirdikleri o çocuk bilekliği yakın zamanda takacaktır. Bu süre içinde o çocuğu korumak için Greece’e kendi gücümden bir parça verecektim planım buydu lakin Trem hadisesi bu olayın üzerine güzel bir havadis oldu tabi Are’nin sandığımızdan daha güçlü olması da öyle. Yine de, Nickoy Waldemer’a, Wallark Greece’e ve Alernan Torano’ya daha faza güç vermemiz planımızı daha sağlam temellere oturtacaktırç için daha iyi olacak.”

“Legistas’ın ilkdoğanları, boş koltukları bulduğunda Are ve ekibine doğru yönelecek, böylelikle hükümsüzlerle aynı rotada ilerleyip aynı amacı elde etmeye çalışacaklar.” dedi Choros şaşkın görünüyordu. “ Peki, Snaga ile Nenyal Tanrı Korusunda olmayacaksa nerede olacak?”
“Arkonlar ile olan savaşı sadece, Altınışık Leornas’a bırakacağımı özellikle düşünmelerini istedim. Bu çaresiz olduğumuzu gösterecek olaylardan biriydi zira. ” dedi Kedfith ciddi bir sesle, “Agennon ilk saldırısında sert ve güçlü saldıracaktır, üstelik uzun süredir Glaroth’dan da ses çıkmıyor. İşimizi şansa bırakamayız.”

“Tanrılar olarak bizim kural değiştirici olduğumuzu o yüzden ortaya çıkmamamız gerektiğini söylediğini hatırlıyorum.” dedi Choros sakin bir edayla Kedfith’i dinliyordu.

“ Ortaya çıkmayacaklar zaten. Gerektiğinde hazır olmak için uygun bir pozisyonda olacaklar.” dedi Kedfith, arkasını uçuruma doğru döndü birkaç adım ilerledi. “Diyar için, hem karanlık, hem aydınlık, hem düzen hem de kaos gereklidir Choros. Şimdi, gidelim. Savaş öncesi yapacak son bir şeyimiz daha kaldı.”

Choros başıyla onayladıktan sonra, Kedfith onun, daha sessiz ve içine dönmüş olduğunu fark etti. Amcası ile görüşmesi onu oldukça etkilemişti anlaşılan. Geçen bin yıllardan sonra Trem’i bir kere daha görmek istiyordu. Trem onun, eski bir dostu, eski bir rakibiydi. Trem eğer hatırladığı, o adamsa savaş içinde Legistas’ın bir adamını daha saf dışı edebilirdi.

Yine de bu konu da kararsızdı, bu işi yapıp yapmayacağını onu görmeden bilemezdi. Choros’un kara bulutunun arasında kaybolurken, aklındaki tek şey vardı.

Geçmişin intikamını almak mı? Yoksa bu uğurda mücadeleyi tehlikeye atmamak mı?

Hakkında hüküm verilecek ilk şey buydu.


****


Büyük Arkon Dağlarının, yüksek zirvelerinde Özgür Halkların Savaş Konseyi, ilk saldırı öncesi toplanmıştı. Savaş Konseyinde, dört halkın temsilcileri ve yardımcıları bulunmaktaydı. Savaşın çağırısını yapmış olan Arkonlar ve Kralları Agennon ve iki oğlu ayakta yere serilmiş olan büyük savaş planına bakıyorlardı.

Agennon, altı metrelik boyu ve dev gibi iri cüssesiyle hepsinin tepesinde dikiliyordu. Özel yapım Arkon Zırhı, kirli Sarı ve siyah renkliydi. Kafasındaki kızıl tacı, gün ışığında parıldıyordu. Büyük Haindar Felaketi adıyla anınan kılıcı sırtındaydı. Yüzü yaşlılıktan gerilmişti ama dağınık sakalı özel yağlarla toplarlanmıştı. Daha önceki hallerine göre daha dinç daha öfkeli görünüyordu.

Tıpkı dokuz bin yıl önceki gibi diye düşündü Kan-tek buun. Sarı hareli siyah keskin gözleri Arkon Kralına kilitlenmişti. Kan-tek, dokuz bin yıl önceki yıkımı çok net hatırlayanlardan biriydi. O vakitler Arkon Kralının önünde çok az yok edici durabildiğini hatırlıyordu. Lakin çağlar değişmiş, en nihayetinde yok edilmeseler de yenilmişlerdi.

Agennon’un yanındaki Menennon’un zırhı daha yeni ve daha ihtişamlıydı. Zırh’ta eski çizikler göze çarpsa da, Arkon orduları komutanı savaşta kolay kolay yere düşmemesiyle meşhurdu. O ise uzun saçlarını arkadan bağlamış, sakallarını ise uzun bir keçi sakal haline getirmişti. Güçlü bir savaşçıydı ancak zeki olduğu söylenmezdi zira komutanlık biraz da zeka işiydi.

Agennon’un diğer oğlu ise daha zeki olandı. Svennon sert ve sabit bir şekilde babasının yanında duruyordu. Eski çağlardan kalmış, yine de parıl parıl parlamakta olan Slembrio Zırhını, giymişti. Slembrio eski çağlarda kalmış, faydasız dogmalarla doldurulmuş eski bir tarikattı, eski dostunu onlar yüzünden kaybetmişti.

“Kırk Mızrak.” diye gürledi ona doğru Kral Agennon gergin yüzünde keyifli bir ifade vardı, Boynunun altında eski bir mızrak izini gösterdi. “ Beni ölüme yaklaştıran üç kişiden birisin. Chrici’chua, ilk dalga için seni gönderdi demek daha iyisi olamazdi.”

“Sim’an-gur hazırlık yapıyor Kral Agennon.” dedi Kan-tek buun, Dokuz Kuş Efendisinin Liderinin Klan adını söyledi özellikle. Thengu adetlerinde resmi toplantılarda kişi ismi kesinlikle söylenmezdi. Buna özellikle dikkat edilirdi. “Buraya Kan’u-kurur ve Soc’e Liderleri olarak ilk saldırıyı planlayıp organize etmek için geldik. Kal’ka’uini Lideri, Konseye bilgi sunmuştur. Bunu biz de inceledik, gökyüzünde bizi avlamaya çalışıyorlar ancak Peri ırk’ın birkaç iyi okçusu dışında bir zahiyat vermedik.”

“Üstelik, bir çoğunun cesedini dağlara çaldık.” diye ekledi yanındaki Soc’e Lideri, Ende’i Tanko Akababa gagası keyifle açılıp kapanıyordu. Yüzü ve tüyleri bir çok farklı renklere boyanmıştı ve gün ışığında bu renkler adeta şekilden şekile giriyordu. “Zor bir rakip değiller.”

“Yine de süprizlere hazırlıklı olmak lazım.” dedi Kan-tek, onaylamazcasına Ende’i’ye bakarken. Soc’e Lideri, acımasız katillerdendi. “Boyalı Kuş” adıyla tanınan bu zalimin yaptıklarını onaylamıyordu ancak, savaş zamanı bu tarz şeyler genelde göz ardı edilirdi.

“Aldığımız istihbaratlara göre, Altınışık Leornas savunma hattının başındaymış. Dikkatli olmalıyız.” dedi Nimros’ların Lideri Nimroth. Nimros’lar, İlk Çağlarda Yok Ediciler tarafından yasaklanmış olan İblisler ve Gece Elflerinin birlikteliğinden doğmuş olan bir ırktı. Atalarının güçlü yanlarını aldıkları kadar zayıf yanlarını da almış gözüküyorlardı. Bin yıllar boyunca Kedfith’e gözdağı vermek maksadıyla Arkonlar tarafından korunmuşlar ve şımarıltılmışlardı.

“Kedfith’in o kadar çok uşağı var ki, kimin kim olduğunu hatırlamıyorum artık.” diye kükredi Agennon elini bu önemsiz bilgi karşısında sallayarak. “ Zaten bunun bir önemi de yok. Biz karşımızda ne olduğunu olduğunu biliyoruz; Bir grup deney faresi!"

Bu sözler üzerine Nimroth bozulmuş gibi göründü ancak sesini çıkarmadı. Hayatını Arkon Kralının şefaatine borçlu olduğu için ses çıkarabileceğini de düşünmüyordu zaten. Ancak, Agennon Yok Edicilerin birbirleriyle savaştığı haberini aldıktan sonra pervasızca davranıyordu. Daha önce de böyle olmuş, bütün pervasızlığıyla Kedfith’e düello teklif etmiş sonunda Büyük Arkon Kralı karlara gömülmüştü. Kan-tek, o gün Kedfith’in neden Agennon’u öldürmediğini hep merak etmişti. Güneşin sıcaklığını içinde taşıyan, Kedfith oldukça güçlüydü. Bunu yapabilecek kudreti de vardı üstelik. Kanadının eski yanık yeri sızladı bir an, Kutsal dağın eteklerindeki son dövüşlerini hatırladı bir an ona yüzlerce mızrak savurmuş, hiçbir şekilde yaralayamamıştı.

“Glaroth nerde Yüce Kral.” diye sordu Baal Kabilesi Lideri Arsun, iri yarı kızıl saçlı ve sakallı bir adamdı. Gürleyerek konuşan savaştan başka bir şey düşünmeyen bir aptal daha diye düşündü Kan-tek. Neyseki genelde aptallar ilk ölenlerden olurdu. “ Bizi bu şartlara ikna eden o değil miydi?”

“Haber yok.” dedi Agennon, ilk defa suratının ekşidiğini fark etti Kan-tek. “ Üstad Valerion ile konuşmaya gittiğinden beri ne ona ne de onla birlikte gönderdiğim Groldek’e ulaşamadık. Üstad Valerion zehirli bir adamdır ya onu öldürdü ya da esir etti. O yüzden işimizi kendimiz görmek zorundayız.”

Bu kötü haberdi. Kan-tek, Glaroth’dan nefret ediyordu ama onun komutanlık becerisine kimse laf söyleyemezdi. Ellerindeki ordu, iyi bir yönetimle tüm Justisar’a hatta diğer kıtalara bile hakim olabilecek güçteydi lakin etraflarında iyi bir komutan yoktu. Agennon, intikam isteyen yaşlı bir kraldı, muhtemelen bu savaş uğruna kendini feda etmeyi düşünüyordu. Oğulları ise, güçlü savaşçılardı ve iyi bir askerdiler ancak komutanlık becerileri yetersizdi. Nimroth ise korkak ve kırılgan bir adamdı, Arsun ise savaş budalası bir aptaldan başka bir şey değildi. Glaroth hepsini organize edebilir, düzgün saldırı ve savunma planı oluşturabilirdi. Üstelik düşmanı hepsinden iyi tanıyan oydu. Son konuşmalarında doğru anda saldırmak gerektiğini söylemişti. Evet, şimdi zaman doğru zamandı ancak o ortada yoktu.

“Glaroth yoksa, komutayı istiyorum.” dedi Kan-tek Buun öne doğru çıkarak. Kartal başı yukarıya doğru kalkmıştı, bir çok ince plakanın birleşmesiyle oluşmuş olan zırhı kanatları da dahil bütün vücudunu kaplıyordu. Üzerinde hiçbir silah görünmüyordu ancak onu bilenler sarı tüylü göğsünde çapraz asılmış kayışlardan bir sürü mızrak çıkarabileceğini biliyorlardı. “Böyle büyük çaplı bir saldırıda başıboş hareket edilmez.”

Onun sözleri üzerine hepsi bir an duraksadılar Agennon tepeden ona doğru baktı. “ Kendine çok güveniyorsun, Kan-tek Buun.” dedi Kan-tek ismini duyunca öfkeyle kaşlarını çattı ancak Agennon devam ediyordu. “ İyi bir komutan olsan da, ordumdaki bir çok kişiyi öldürdün bir çok kişiyi yaraladın. Thenguların en güçlü savaşçısısın, ancak geçmiş unutulmaz. O yüzden orduyu ben yöneteceğim!”

“Glaroth, cesetlerinizden dağ yaptı o dağa isim koydu.” dedi Kan-tek öfkeyle, böyle saçma bir gerekçe duymamıştı. “Rüzgarbiçen adını ne çabuk unuttunuz! Glaroth’un geçmişi yönetmesi için sorun olmuyor da benim geçmişim mi sorun oluyor?”

“Glaroth, bizi bir araya getiren adam.” dedi Agennon öfkeyle geçmişin hatırlatılması onu oldukça huzursuz etmişti. “ O bizim dışımızdan biri, onları tanıyor zaaflarını biliyor. Sen burada Kral dururken hangi cesaretle komutan olmayı teklif edersin!”

“ O savunma hattının tuzaklarla dolu olduğunu göremeyecek kadar kör olmuşsun Kral Agennon!” dedi Kan-tek, sarı-siyah gözleri öfkeyle titiriyordu. “Sen, şanlı bir ölüm istiyor olabilirsin ama ben halkımı bir intihar saldırısına yöneltmeyeceğim.”

“Düzgün konuş.” dedi Menennon, sırtındaki uzun çift kılıçlarından birine elini atarken gergin yüzü öfkeyle kısılmıştı. “ Karşında Gök Kralı var.”

“Yerinde olsam o kılıcı çekmezdim.” dedi Ende’i, rahat bir şekilde kanatlarını hafifçe açmıştı, Renkli kanatları gün ışığında parlıyor renkleri birbirine karışıyordu. Kan-Tek, Ende’i nin gökkuşağı tekniği ile tek hamlede Menennon’u öldüreceğini fark etti. Thenguların Soc’e Lideri rakibinin direkt boğazına saldırırdı. O kadar hızlı ve ani olurduki saldırısı, rakibi onu fark edemezdi bile. Kan-tek, Kuş işareti ile durmasını söyledi Ende’i’ye, burada ilk saldıran olarak diplomatik kriz çıkarmak istemiyordu. Thenguların Baş Lideri Sim’an-gur onu bu konuda uyarmıştı ama ölecekleri bir savaşa girmemeleri gerektiğini de söylemişti.

“Kan-tek, haddini aşma.” diye kükredi Agennon, gergin yüzünde ve parlayan siyah gözlerinden öfke okunuyordu. O öfkelendikçe, güneşli havanın karardığını fark etti Kan-tek, Agennon Gök Arkonlarında hava şartlarını en iyi şekilde kontrol edebilen Arkon’du. Bu yüzden zamanında kardeşlerini öldürmüş tahta kendi oturmuştu. “Bin yıllardır Hiandar artıklarından ve onların uşaklarından intikam almaya çalışıyoruz, şimdi elimize bu fırsat geçmişken sorun çıkarıyorsun. Ben son sözümü söyledim! Komuta Benim!”

“Bu fırsatı ölmek, için kullanmaya niyetim yok.” dedi Kan-tek, hareli gözleri öfkeyle hepsinin içinden geçiyordu ama tehditkar bir hareket yapmamıştı zira onlar kendisinin saldırmaya karar verdiği anı önceden hissettirmeyeceğinin bilincindeydi. Öfkeli bakışlarını Nimroth’a yöneltti.“ Altınışık Leornas komutadaymış, bana martaval anlatmayın. Kedfith savunmasına komutan olarak, kendi ilk nesil uşaklarından bile olmayan birini mi komutan olarak atayacağını mı düşünüyorsunuz. Kedfith’i tanımıyor gibi konuşuyorsun Kral Agennon. Bunların hepsi tuzak, Glaroth’un ortadan kaybolması da öyle.”

“Tuzaksa tuzak.” diye kükredi Agennon, hava iyice kararmış etrafta gölgeler oluşmuştu. “İster oyun olsun, ister olmasın, Kedfith ne oyun kuruyorsa kursun bütün gücünü savunmaya harcayamacak durumda. Balyoz gibi yumruğumuzu ona indirdiğimiz vakit, Ne tuzak kalır ne oyun. Korkaklığın alemi yok Kan-Tek Buun!”

“Sakın!” dedi Kan-tek delici bakışları Kral Agennon’un üzerindeydi, “ Sakın Kan’u-kurur liderini bir daha korkaklıkla suçlama.”

Agennon, bir an elini yanağına götürdü. Yanagında ince bir kesik belirmişti. Yaşlı Arkon’Un gözleri öfkeyle kısıldı. Kan-Tek, Kırk Mızrak lakabını boşuna almamıştı. Mızrağını ani bir hareket dahi yapmadan fırlatmış, bunu Agennon dışında kimse fark edememişti. Kur-kan denilen görünmez mızrak tekniğiydi bu yaptığı, düşman darbe inene kadar mızrağı göremezdi bile.
O sırada havada bir şimşek patladı. Kral Agennon oldukça korkutucu görünüyordu. Yanağından sızan ince kanı kimsenin fark etmemesi için elinin tersiyle silen Gök Kralının tepesinde bir şimşek daha çaktı. “Komutan benim!” dedi sadece sesi tehditkar ve öfke doluydu.

“O halde biz gözcülük dışında savaşa müdahil olmayacağız Sim’an-gur aksini söylemediği sürece.” dedi Kan-tek Buun hızlı bir şekilde arkasını döndü. “Size tavsiyem ben Kuş Efendisi ile konuşmadan saldırıya geçmeyin, aksi takdirde hava desteğiniz olmadan savaşa girersiniz.”

“Bir dahakine yanında Kralınla gel öyleyse.” dedi Agennon’un öfkesi doruklarındaydı, ancak belli ki açık bir savaşa girmek istemiyordu. Çünkü savaşta Thengulara ihtiyaçları vardı. “Bir uşak ile laf dalaşı yapmaktan sıkıldım zira.”

Kan-tek’ bunun üzerine alaycı bir şekilde gagasını açıp kapattı. Bir baş hareketiyle, Ente’i ‘yi yanına çağırdıktan sonra, uçurumun kenarından atlayıp süzülerek. Büyük Ata Tüneği Kar’karkufin, dağlarına doğru uçmaya başladılar.

Gökyüzünde uçarlarken, Ende’inin kanatları bulutların arasında gözükmeyen güneş ışığını yansıtıyordu, Soc’e Lideri yanına süzülerek uçtuktan sonra, kendisine doğru baktı. “Sence, savaşacaklar mı?”

“Agennon’un günleri sayılı.” dedi Kan-tek Buun, bulut kümseinin içinden geçip güneşe doğru çıktıklarında “ Daha fazla beklemeyecektir.”

“Glaroth’un olmaması işimize geldi yani.” dedi ince bir çığlıkla gülen, Ende’i

“Ben yıkım zamanını unutmadım Ende’i” dedi Kan-tek, çok uzaklardan görünen kutsal dağlarına hasretle bakarken, “ Glaroth’un hain olduğunu arkadaşlarına ihanet eden bir adam olduğunu da unutmadım. O konseye savaşmak için gelmiştim ama burnuma pis kokular geliyor, Yok Ediciler bizi hep yok etmek istemişti. Biz o günden sonra onlarla hiç savaşmadık ama Arkonlar savaştılar. Arkonlar anlaşma şartlarına uymamalarına rağmen Kedfith onları niye yok etmedi. Cevap Glaroth’un ortadan kaybolmasından sonra kesinleşti, amaç bizi de savaşa çekebilecek tek ırk olan Arkonları hayatta tutmaktı.”

“Bizi savaşa çekmeden de yok edebilirlerdi.” dedi Boyalı Kuş güneş ışığı ona doğru vururken gözleri kısılmıştı. “Niye bizi bu kadar savaşa çekmek istiyorlar ki?”

“Kar’karkufin Dağında, Ata Toprağımızda bizi yenemeyeceklerini bildikleri için.” dedi Kan-Tek Buun, Gün ışığı ince plakalı kanat zırhına vuruyor, onu nerdeyse görünmez kılıyordu. “Savaş olduğu vakit, halkımızın çoğu savaşta olacak. Bu Savaşı kaybettiğimiz anda, bunu fırsat bilip tepemize çökeceklerdir. Fırtınalı havalarda uçmak zordur bilirsin. Az sayıda adam ile, Kar’karkufin Dağını savunamayız.”

Ende’i, kafasını sallayarak dalışa doğru geçti. Hava akımını kanatlarına doldurup, öyle yükseliyor bu şekilde daha az yorulmasını sağlıyordu. Kan-tek, ise yüksekte kaldı. O yüksekten uçmayı severdi, gökyüzünün tepesinde durup, yeryüzünün kargaşasını unutmak ona iyi hissettiriyordu. Rüzgar yüzüne tatlı tatlı vururken, gelecekteki büyük savaşı düşünüyordu.

Bu savaş ne olursa olsun yeni bir dünya düzeni oluşturacağının farkındaydı.
Ve o düzende Thengular da söz sahibi olmalıydı.

Kan ve Mızrakla!


****


Arturo De Le Vaq, eski bir resme baktı. Resim daha eski çağlarda usta bir ressam tarafından çizilmiş ve renklendirilmişti. Eski bir çerçevede, duran bu resimde üç kişi vardı. Şimdiki haline oldukça benzeyen ancak şimdiki haline nazaran raha sert yüzlü, daha keskin bakışlı olan parlak saçları geriye doğru yatırılmış bir adam vardı. Adam elini, sekiz dokuz yaşlarında siyah parlak saçlı genç bir çocuğun omzuna koymuştu. Çocuk gülümserken adam oldukça sertti, adamın yanında zarif açık renkli saçları kısa kesilmiş bir kadında ince bir gülümseme vardı.

Arturo, derin bir iç çektikten sonra, Resmin arkasını çevirdi, arkasındaki çerçeve kapağını çıkardı. Resmin arkasında ikiye katlı sararmış bir kağıt göze çarpıyordu. Kağıdı yavaş hareketlerle alıp açtı. Ardından defalarca okuduğu mektubu tekrar okumaya başladı.

Oğlum,

Bilirsin, yazmak pek alışkanlığım değildir. Evet bazı savaşlar kalem ile kazanılır, ama elime kalemi aldığım her seferinde niyetim, bir zafer kazanmaktı ancak bu sefer niyetim bu değil. Bu seferki başka… Yüzüne söylemediklerim var benim, anlatamadıklarım…Onların bir kısmını yine söylemeyeceğim sana ancak şunu bil ki bu hayatta kimsenin karşısında konuşmaktan geri durmadım. Söyleyecek bir sözüm olurdu her seferinde çünkü susmak kabul etmektir. Söyleyecek sözü olmayan biri kaybetmiştir.

Ve Evet, ben kaybettim. En sonunda olacaktı bu, bundan kaçış yoktur. Bunu biliyordum, ama yine de, içimdeki o eski kıvılcım içten içe parlıyor içimde ağzıma öfke tadı doluyor. Fakat öyle bir yerdeyim ki; bu savaşı kazansam dahi kaybedeceğim, yani yenilgiden kaçış yok ve bilirsin ben yenilirsem sadece bir sefer yenilirim.

O yüzden bu bir veda, seninle uzun uzun oturup konuşamadık hiç, dertleşemedik. Birlikte balık tutmadık mesela, ilk kavgandan sonra yanında olmadım hiç, hayal kırıklıklarında, ilk aşkının acı darbesinde. Neden diyeceksin, niye yapmadın? Çünkü sevgi, şefkat insanı yumuşatır oğlum, her ihanet sevgiyle başlar çünkü. Sevgi bağlımlılık gibidir, bir kere ona düştüğün an zayıflarsın ve o zayıf anını bekleyenler hep olur. Seni zayıf görmemelilerdi oğlum, sen güçlü olmak zorundaydın. Yoksa canın çok acıtırlardı. Öyle ki bu acı hayatının tüm yönünü bile etkilerdi. Her düştüğünde elini tutacak kimsenin olmadığını bilerek büyümenin nedeni bu oğlum. Sen kaderinin ipini kendin çekmelisin, pişmanlıklarınla başarılarınla, acılarınla bu hayat senin.

Hatırlıyorumda senin, doğduğun gün hayatımın en güzel günüydü oğlum, küçük bir kıyı şehrinde tüy ticaretini şubelere ayırdığım beş yıl, hayatımın en güzel yıllarıydı. Senin yüzüne karşı sen bir hataydın dediğim için, anneni koruyamadığım için çok üzgünüm oğlum. Seni bu yüzden kırdığım için tek zayıflığını kendim kıldığım için üzgünüm.

Gelecek puslu bir rüzgardan ibaret şimdi ama sen, duracağın yeri bilirsin.

Çünkü benim oğlumsun…

Baban

Antonio Del Le Vaq


“Baba.” dedi öfkeli siyah gözleri kısılmıştı. Bu mektubu, o öldükten sonra onun masasını karıştırırken bulmuştu. Ayrı bir yere koymuş belli ki bekletmişti. Bu sözleri ona söylemeyi bırak göndermeye bile cesaret etmemesinden büyük öfke duydu Arturo. Kocaman Egosunda ezilen bu adam, hem kendisinin hem annesinin hayatını mahvetmişti.

Keşke orada yazdığı gibi, o kıyı kasabasında basit bir tüccar ailesi olarak yaşasalardı, belki akşamları birlikte balık tutar o ders çalışırken babası saçlarını okşardı. Annesiyle birlikte üçü yemek yerler, günlerinin nasıl geçtiğini birbirlerine anlatırlardı. Basit, gösterişten uzak ihtiyaçlarını karşılayabildikleri sade bir hayatı olurdu o zaman. İlerde belki evlenir annesi ile babası torunlarını severler, uğraştığı tek şey ticaret hanesini geliştirmek olurdu.

Ama öyle olmamıştı.

Her zaman kendi hırslarıyla, insanları bir silah gibi kullanan bu adam ne kendisine ne de annesine acımıştı. Korkusuz ve acımasızdı, hayranlık uyandırıcıydı, insanları kendine bağlıyor onları kendisini bir adım yukarıya taşıyacak basamak olarak görüyordu. En nihayetinde babası, en tepeye çıkmış ama onu orada çok uzun süre barındırmamışlardı.

Çünkü ne kadar yükseğe çıkarsan, düşüşün o kadar hızlı olurdu.

“Demek ailene veda ediyorsun?” dedi bir ses açık hangar kapısının oradan Arturo’nun düşüncelerini bölerek.

Arturo, hızlı bir hareketle eski mektubu yerine koyup çerçeveyi çekmecesine attı. Siyah saçları önüne düşmüştü, kara gözlerinde kısa bir öfkeyle onu kimin rahatsız ettiğine baktı. Açık kestane rengi raçları ve yeşil gözleriyle ona doğru bakan güzel kadın omuzlarını hangara dayamış kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Kadınının eski yıpranmış bir kıyafet seçtiğini dikkatle fark etti Arturo.

“Olmaz Briseis.” dedi Arturo, bir bez parçasını çıplak omzuna atarak, yağ bidonuna doğru gitti. Yağdan bir kısmını beze dökerek, Topter’e ekleyeceği yeni yönlendiricinin metal kısmını silmeye başladı. Bu süre zarfında Briseis’in onu incelediğini fark etti ama umursamadı. Bir süre konuşmadılar, ardından sessizliği Briseis bozdu.

“Bu son şansım olabilir Arturo biliyorsun.” dedi sesindeki titreme az da olsa hissediliyordu. “Son defa da olsa oraya gitmem gerek.”

Arturo elindeki bezi sertçe yere attı. “ Son seferinde Leginando bizi az kalsın fark ediyordu Briseis. Hem savaş arifesinde, bir çok işimiz varken bu işe vakit ayıramam.”

“Annen sağ olsaydı yine aynı şeyi mi söyleyecektin Arturo De Le Vaq.” dedi Briseis, öfkelenme sırası ondaydı. “Hem çok durmayacağız, Legistas ile Leginando düşük havarilerle toplantı yapacaklar bugün o arada hızlıca gidip gelebiliriz.”

Arturo öfkeyle ayağa kalktı, ellerini yüzüne götürüp saçlarını geriye doğru attı. Sert bakışlarını, Adaletin terazisine doğru dikti. “ Şansını zorluyorsun.”

“ Bu savaş çetin geçecek Arturo bunu biliyorsun.” dedi Briseis, gözü korkmamıştı, yeşil gölzeri alev alevdi. “ Bir daha geri dönemeyebiliriz.”

Arturo, duraksadı. Adaletin Terazisi namıyla, isim yapmış olan Briseis Galmora, korkuyordu. Arturo gözlerini kısıp ona doğru bir iki adım attı. “Korkuyorsun.”

Briseis’in gözleri doldu yine de dimdik ve vakur gözüküyordu. Güçlü bir kadın diye düşündü, Arturo, özellikle yaşadığı onca şeyden sonra…Birbirlerine tekrar uzun uzun baktılar, yavaş yavaş başını salladı Briseis. Gözlerinde biriken yaş yanağına doğru aktı. “Lütfen.”

“Korkacak bir şey yok.” diye iç çekti, Arturo ama bunu çok da inanarak söylememişti. Legistas kendine güveniyor olsa da karşılacakları kişiler çetin rakiplerdi, hızlı adımlarla garajın diğer açıklık tarafına doğru ilerledi. Eski gri bir örtüyle örtülmüş ufak Minter dediği iki kişilik aracın örtüsünü hızlı bir hareketle açtı. “Fikrimi değiştirmeden bin.”

Briseis’in yüzü güneş gibi aydınlandı, elinin tersiyle göz yaşlarını sildikten sonra, hızlı adımlarla Minter’in kapsınını açıp içine bindi. Arturo, araca Mavi renkli, Wian’ların ürettiği yakıtı aracın deposuna doldurduktan sonra hızlıca bindi. Kumanda kolunu kendine doğru çektikten sonra, onların havada görünmemelerini sağlayacak olan karartma aynalarını açtı.

Minter, eski zamanlarda hiandarda kullandıkları hava araçlarından biriydi. Büyüyle çalışan bu araca, Arturo, zaman içinde eklemeler yapmıştı. Aracı büyüle çalıştıran komutlar yerine mekanik aksamlar ve güçlü bir motor eklemişti. Zaman zaman, kıtalar arası gizli yolculuklarında bu aracı kullanıyordu. Arturo, sonradan eklediği motor marşına hızlıca dokunarak motoru çalıştırdı.

Motor hafif bir gürültüyle çalıştıktan sonra, açık pistte hızlıca ilerleyerek havaya doğru süzüldü. Arturo hızlı bir kalkış yapmıştı. Briseis kafasını, eski deri koltuklara hızlıca yasladığı anda Arturo kumanda kolunu kendine çekerek bulutların üzerine çıktı.

Gün ışığı, camlara vurduğunda, Arturo kumanda kolunun yanındaki siyah camlı göz koruyucusunu gözlerine taktı. Briseis ise ellerini gözlerine siper etmiş aşağıda kocaman bir pamuk tarlasına dönüşen bulutlara bakmaktaydı. Arturo duraksamadan hızlı ve nerdeyse otomatik hareketlerle, yön belirleme diyagramına bakıp, rüzgar sayacını kontrol etti. Bir sıkıntı olmadığını gördüğü vakit geriye yıpranmış olan deri koltuğa yaslandı. Koltuğun bir teli sırtına battığı anda yüzünü ekşitti, anlaşılan koltukları değiştirme zamanı gelmişti.

“Teşekkür ederim.” dedi Briseis, mutluluğu yüzünden okunuyordu.

“Ondan mı korkuyorsun?” dedi, Arturo camların arkasında görünmeyen gözleriyle oldukça sert duruyordu.

Briseis’in yüzünden bir hüzün bulutu geçti. “Bu savaşın gerekli olduğunu biliyorum, ancak o bu konuda çok az şey biliyor Arturo. O iyi bir adam, bunu biliyorsun.”

“Bu korku değil.” dedi Arturo öfkeyle, aracı geri döndürmemek için zor tuttu kendini, “ Sadece geçmişinle veda etmek zor geliyor sana.”

“Hayır, sana yalan söylemedim Arturo. Ben korkuyorum.” dedi Briseis, gün ışığı renkli gözlerinden yansıyordu. “ Bütün olaylardan sonra o son darbeyi vurmaya korkuyorum. Onun bakışlarındaki hayal kırıklığını görmekten, onu inandırdığımız yalanlarla birlikte öldürmekten korkuyorum.”

Arturo öfkeyle alaycı bir ses çıkardı. “Merak etme, Kedfith o kadar kolay ölmeyecektir.”

“Bunu çok iyi biliyorum.” dedi Briseis, araç ilerlerken bulutların arasından uzakta bir kara parçası göründü. “Sanırım geldik.”

Arturo kafasını sallayarak aracı hızlandırdı. Lidertiar ana karasından çok da uzakta olmayan, ama özel yöntemlerle gizlenmiş ufak bir adaydı burası. Bu adayı çok uzun yıllar önce, babasının isteği üzerine keşfetmişti. O zamanlar uçan aletler kolay kolay kullanılamadığı için oldukça zor olmuştu burayı keşfetmek. O zamanlar yıkılmış viran olmuş bu adayı keşfedip babasına bildirmeye geldiği zaman babasının öldürüldüğünü öğrenmişti.

Hızla adaya ilerlerken çok çok sonradan kendisinin yaptırdığı, küçük piste doğru, ilerletti aracını. Ada, küçük olmasına karşın güzel bir ormanla kaplıydı. Ormanın ortasında büyük, oldukça eski bir ev göze çarpıyordu. Briseis burayı görünce heyecanlanmıştı meraklı gözleri etrafı tarıyor birilerini arıyor gibiydi. Arturo hızlı bir hareketle, Minter’i ufak nerdeyse çimlenmiş olan piste indirdi.

Aracı indirir indirmez Briseis hızlıca çıktı aracın içerisinden. Arturo’da onu hızla takip etti. Eski taşlık yoldan eve doğru ilerlediklerinde. Evin önünde sallanan sandalye de oturmuş, eski bir kitabı okuyan yaşlı bir hiandar gördüler.

Uzun yıpranmış bir hırka giymiş, büyük gözlüklü bu yaşlı adamın saçı seyrekleşmiş olsa da, hale sarı saçları omuzlarından dökülüyordu. Ağzında, bir pipo vardı, pipodan seyrek de olsa dumanlar yükseliyordu. Onların geldiğini fark etmemiş gibiydi ancak taşlık yoldan eski çite vardıklarında, parlak yeşil gözleri onlara doğru kilitlendi.

“Yadamaru!” diye seslendi, Briseis hızlıca ona doğru koşmaya başlamıştı.

Yadamaru yaşlı yüzünde hüzünlü bir gülümseyle kitabı kapatıp yanındaki sephaya koydu. Kitabın üzerinde “Ruh Teknik Nüansları” yazıyordu. Yavaş hareketlerle az da olsa zorlanarak ayağa kalktı, Briseis ona doğru gelip hızla sarıldığında, ağzındaki piposu yere düştü. Yine de yaşlı adamda hüzünlü bir gülümseme hakimdi.

“Anne.” dedi Yaşlı Adam, gülümseyip ona doğru sarılırken. “Yaşlılık sana hiç uğramıyor.”

Briseis, gözleri dolarak oğluna sıkıca sarılırken. Arturo, yaşlı Hiandar’ın gri olması gereken teninin güneşte daha açık bir renkte olduğunu fark etti. Onu son gördüğünden beri yaşlı Hiandar’da bir değişiklik yok gibiydi, sadece, saçları biraz seyrelmiş, kaşları daha da kalınlaşmıştı. Ancak, Yadamaru Hiandar standartlarına göre bile uzun yaşamıştı. Onda İridium özü de olmadığı için de yaşlanmaya devam edecekti. Geçen zamanı da düşünerek adamın ölüm zamanınına çok da kalmadığını anladı.

Belli ki Briseis, son savaş öncesi Kedfith’den önce oğluyla vedalaşmaya gelmişti. Yaşlı Adam, ile Briseis sarılmayı bıraktığında onlara önündeki boş sandalyeleri gösterdi. “Sevgili celladım çay koymuştu, içeriz değil mi?” dedi ancak bir adım atarken zorlanınca, Arturo öne atıldı.

“Ben hallederim, mutfak sol taraftaydı değil mi?” dedi Arturo, yaşlı adam kafa sallayınca Arturo kapıya doğru yöneldi. Anne ile oğulun yalnız kalıp son hasret gidermelerinin daha iyi olacağını düşünmüştü. Hızlı hareketle sallanan kapıyı açılıp içeriye girdi.

Geniş bir salona açılmıştı kapı. Kapı açıldığında gördüğü ilk şey üzeri eski yıpranmış bezlerle örtülmüş bir koltuk takımı ve onun üzerinde tozlanmış büyük el yapımı tozlu vitrindi. Gözlerini salonda gezdirirken koltukların bitimindeki büyük taştan yapılmış eski şömineyi gördü. Şömine’nin taşları yıllar boyunca yanmaktan kararmıştı ve birkaç parçası eksikti. Şöminenin üst rafının oraya, büyük eski bir resim yerleştirilmişti.

Arturo ilgiyle çok iyi bir şekilde yapılmış ve korunmuş olan resme baktı. Bu resmi daha önce hiç görmemişti. Yadamaru, belli ki eski depolardan birinden çıkartırtmıştı. Resim büyük bir aile resmiydi. Çerçevelerinin kenarları kırılmış da olsa çizilen kişiler net bir biçimde görünmekteydi. Yedi kişi vardı bu resimde ve Arturo yedisini de tanıyordu.

“Karanlığın içinde aniden beliren aydınlık gözlerini kör eder çocuk. Ne gördüysen, belli ki seni gözlerini açmak için değil, seni kör etmek içindi. Ne yazık ki sen kör olmuşsun.”

Otoboroshi Roshirou’ya karşı çıktıkları ilk seferde bunları söylemişti yaşlı adam. Şimdi ise resimde bu büyük ailenin reisi olarak en ortada duruyordu. Onun gördüğü zamana kıyasla saçları daha koyuydu sakalı çok daha kısaydı. Bu güçlü ve cesur adama hep saygı duymuştu. Evet bağnazdı, sabit fikirli ve inatçıydı ama yıllar sonra burayı gördüğünde o adamla ortak bir isteklerinin olduğunu fark etmişti;

Sade, basit bir hayat.

Otoboroshi Roshirou, herkesten gizli bu adayı bulmuş. Ailesini buraya yerleştirmişti. Bu adayı özel koruma bariyerleri ile donatmıştı. Zaman zaman burayı ziyaret ediyor ailesiyle bu küçük ama kendi kendine yetebilen adada yaşıyordu ancak bu mutluluğu uzun sürmemişti.

Arturo’nun gözleri Otoboroshi’nin yanındaki ondan bir baş uzun olan siyah saçlı öfke dolu bakışlı adama kilitlendi.

“Kılıcın ters tarafı kadarsın evlat, ne kadar uğraşırsan uğraş ancak can acıtırsın. Tıpkı baban gibisin değil mi? Bol laf, az iş. ”

Rokishi Roshirou, öfkeli ve sert bir adamdı. Kırmızı Ruh gücünü onun kadar iyi kullanabilen birini ne görmüş ne de duymuştu. Babasının Antonio De Le Vaq olduğunu öğrendiği andan itibaren ona hep soğuk ve mesafeli davranmıştı. Otoboroshi’nin büyük kardeşi sadece abisine sadıktı, hayatı boyunca onun yanında savaşmış onun hemen sağ yanında durmuştu.

Sen güzel bir çocuksun Arti, gönlünün kırgınlıklarını içine atıp kendini suçlama. hayat hep, yol seçimlerinden ibarettir, her dönemeçte arkana bakarsan önünü göremezsin.”

Venessa Roshirou, Rokishi’nin hemen yanında, o daha genç ve mümkünse en güzel haliyle resmedilmişti ama Arturo kendi gözleriyle gördüğü anı da hatırlıyordu. Daha küçük bir çocukken o mor renkli gönülleri parçalayan gözlerine vurulmuştu. Venessa onun çocukluk aşkıydı, mutsuz günlerinde gördüğü güzel rüyalardan biriydi. Kara Ruh Avcılarından ona en iyi davranan da oydu. Yine de abilerinin yanından bir an bile olsun bile ayrılmamıştı.

Arturo, bakışlarını zorlukla Venessa’dan ayırarak, Otoboroshi’nin yanındaki sarışın güzel kadına doğru çevirdi bakışlarını, kadının yeşil gözlerindeki yorgun ve bilgili eda onu şaşırtmıştı. Çok sonra babasından öğrendiği uğruna Ruh Akademisinin yok edildiği kadın buydu demek ki? Charkan diye söylemişti babası adının, uğruna felaketleri üzerimize çeken kadın. Yok edimemiş son karanlığın evlatlarından, Choros’un bugün karanlığın evladı olmasını sağlayan mirası taşıyan kadın.

Bunu ilk öğrendiği zaman babasına Otoboroshi’nin bunu nasıl yapabildiğini sormuştu. Babası ise alayla gülmüş, onu şöyle cevaplamıştı.

"Bir kadının aşkının karşısında onur dediğin nedir ki? Kollarında yeni doğmuş bir çocuğun karşısında görev nedir? Kötülük, sadece bir ırkın sahip olabileceği bir şey midir? Arturo, görev,onur, iyilik, kötülük bunlar çağların oluşturduğu kalıpsal dogmalardır ve o dogmalara doğru yerden vurursan hepsini bir bir kırarsın.”

“Sen, aşka da evlat sevgisine de inanmazsın. Ne dogmalarından bahsediyorsun? ” demişti öfkeyle

“İnanmam.” demişti Babasının yüzünde alaycı bir gülümseme belirmişti. “Bunlar Otoboroshi’nin dogmalarıydı, Ben ise benimkileri ondan çok önce İmre’nin kumlarında bıraktım.”


Böyle demişti babası yıllar önce, Otoboroshi kırdığı dogmalardan bir hayat kurmuştu, Charkan ile evlenmiş ve ondan üç çocuğu olmuştu. Resmin altına dizilmiş üç genç çocuğun ikisini oldukça iyi tanıyordu.

“ Bazen hayat sana seçim şansı sunmaz Arturo, sadece suyun aktığı yöne doğru ilerlersin ve su seni her kayaya çartığında, her dönemeçe vurduğunda birini kaybedersin.”

Siyah saçlı çökük gözlü geniş elmacık kemikli ama bakışlarında daha önce gördüğü yorgunluk ve bıkkınlık olmadan, Otoboroshi’nin hemen altından ona doğru bakıyordu Nihaş. Gerçi bu isimi ona babası vermişti, Otoboroshi’nin ona koyduğu isim Misaru’ydu. Buradaki evlerinden kaçtıktan sonra köle tüccarlarına yakalanmışlar ondan sonra babası Antonio De Le Vaq onu ve kardeşi Trem’i köle pazarından satın almıştı.

“ Yaşam, sürekli bir çıkış arar Arturo, yine de ölüm hayatın hep yanındadır. O yüzden hep bıçak sırtındayız, yaşamın kıyısında ölümün kenarında.”

Nihaş’ın kardeşi Trem ona bunları söylemişti. Gerçek adı, Toshirou olan bu adama doğru çevirdi gözlerini. Trem, yakışıklı geniş omuzlu sarışın bir adamdı, yeşil gözlerindeki yaşama sevinci o kadar parlak görünüyordu ki. Bu adamların, Kufdir Dağındaki o lanetli yaratıklara dönüştüğünü kendi gözleriyle görmese inanmazdı. Myrcid ile birlikte Kufdir Dağına gittiklerinde iki kardeş Choros’u korumak için önlerinde dikilmişti. Dövüş uzun sürmüş Myrcid nerdeyse ölümün eşiğine gelmişti. En nihayetinde, zorda olsa ikisini de öldürmüşlerdi ancak Choros kaçmıştı. Ona kalsa Choros’u da öldürürdü ancak babası buna engel olmuştu.

“O çocukları nasıl öldürürsün!” diye kükremişti Babası o zamanlar Antonio De Le Vaq, çalışma masasını devirmiş, kara gözlerinde mor öfke aurası belirmişti. “ Onlara nasıl dokunursun.”

“Karanlığın evlatları öldürmelidir Baba.” demişti Arturo, sakin kalmaya çalışmıştı, ancak babasını ilk defa bu kadar öfkeli görüyordu.

“Bana Slembrio ağzı okuma Arturo!” demişti Antonio De Le Vaq, daha da sinirlenmiş görünüyordu yakasına yapışıp, onu bir kenara fırlatmıştı. “ Elimden bir kaza çıkmadan, Git!”

Ancak Arturo duraksamıştı çünkü babasının onlara o kadar değer vermesine öfkelenmişti. “ Kufdir Dağının son yaratıklarını da öldürüyorum sen ise hala eski adamlarının yasını tutuyorsun. Onlar senin, benim tanıdığım adamlar değildi. Bunu en iyi senin bilmen gerekirdi.”

“Onlar, babalarının haksız yere bir adaya tıktığı, bu yüzden de esir düşmüş kız kardeşini arayan iki küçük çocuktular. Onlara yeni bir isim verdim, saf bir halde bu dünyada var olamayacaklarını öğrettim onlara, onları yetiştirip bir zanaat sahibi ettim onları. Onları evlendirdim… sen onları sadece adamlarım mı sanıyordun, onlar benim oğullarımdı ve senin aksine her zaman bana sadıktılar, Karanlığın Evladı olduğu zamanlarda bile.” demişti babası onu her zamankinden de derin yaralayarak ardından eklemişti. “ Choros vaktinde öldürmek istediğim bir yaratıktı, lakin artık ona dokunmayacaksın. Babasının ve amcasının yapamadığı şeyi o başaracak.”


Bu yüzden Choros’a dokunmamıştı. Lakin buna rağmen Choros, babasına ilk ihanet edenlerden olmuştu. Trem’in hemen yanındaki sarı saçlı annesine benziyen güzel genç kıza çevirdi gözlerini bu kız resimdeki son kişiydi. Trem ile Nihaş’ın kız kardeşiydi. Onunla hiç karşılaşmamıştı, Muad’lig’in yerlebir olduğu Kar Yıkımı İsyanında, öldürüldüğünü duymuştu sadece. Babasının yükselişinin başladığı büyük isyanda pek çok şey değiştiğini hatırlıyordu. Kız kardeşleri Misha’nın ölümü ve devamındaki olaylar Trem ile Nihaş’ın Haindar’dan ayrılmasına sebep olmuştu.

“Efendi Arturo.” o sırada diye bir ses duydu arkasından, Arturo arkasını döndüğünde elinde çaylarla dolu tepsi ile kapıda dikilmekte olan, eski gri bir zırh içindeki şövalyeyi gördü. Miğferinin derinliklerinde alev gibi parlayan kavun içi gözleri dışında yüzü karanlıktaydı. “ Beni geri almaya mı geldiniz.”

“Hayır, Usta De Schengun.” dedi Arturo, eski Slembrio Şövalyesinin yolundan çekilirken, adamın çayları dışarıya çıkarmasına izin verdi. Levid Irkının son temsilcilerinden olan Kiligorn De Schengun, onun Slembrio’da eğitim aldığı sürelerde hocasıydı. Daha sonra büyük yıkımda ırkları yok ederken, Ustasını öldürmek zorunda kalmış, iradesiyle zor da olsa onun ölü bedenini hakimiyet altına alabilmişti.

“Ah, benim sevgili celladım da gelmiş.” dedi dışarıdan sesi gelen Yadamaru. De Schengun’un sessizce çay bırakma seslerini duydu Arturo. Ardından aile resmine son sefer bir kez daha baktıktan sonra dışarıya doğru çıktı. Küçük Terasta, Briseis oğlunun elini tutmuş gözlerine bakıp konuşuyordu. Ustası De Schengun, sabit bir heykel gibi kenarda dikilmekteydi. Bin Yıllar önce, Briseis’in küçük oğlunu hayatta tutmak için buraya getirmişlerdi. Bunu, çocuğun öldürdüğü babasına bir minnet borcu olduğu için yapmıştı. Bir zamanlar hayatını kurtaran adamları öldürmek onun için çok zor olmuştu. Yine de bu kaderi gibiydi, onu yetiştiren bütün ustalarını öldürmek zorunda kalmıştı.

Bir tek babasına dokunamamıştı.

“Arturo.” dedi Briseis yüzünde hüzünlü bir gülümseme vardı. “Gel, çay iç sende.”

Arturo, ses çıkarmadan, sephadan çayı alarak binanın eski duvarına yaslandı. Yadamaru, yaşlanmış yüzünün aksine parlayan yeşil gözleriyle ona baktı. “Eski resmi gördün değil mi?” dedi çayından bir yudum almak için duraksadı ardından devam etti. “ Ne derler bilirsin, ölüm yaklaştığında insan geçmişini daha çok merak ediyor.”

“Ne resmi?” dedi Briseis şaşkınlıkla Arturo’ya bakarken

“Babam ve ailesinin resmi Anne.” dedi Yadamaru, gülümseyerek. Gülümsemesinde buruk bir ifade vardı. “Beni buraya, babam Toshirou ya da sizin bildiğiniz adıyla Trem’in doğduğu büyüdüğü yere yerleştirmeniz güzel bir düşünceydi. Lakin bin yıllar burada celladım De Schengun ile birlikte yavaş geçti. Bana eski kitaplar getirdiniz, arada ziyaret ettiniz. Huzurlu ama biraz sıkıcı bir hayat yaşadım yine de size ölmeden önce bir iyilik yapacağımı umuyorum.”

Bunları dedikten sonra De Scengun’a işaret etti. De Scengun hızlı adımlarla bahçedeki eski depoya doğru gitti. O giderken Yadamaru konuşmaya devam etti. “Bin yıllar boyunca Ruh İlimi konusunda araştırmalar yaptım. O araştırmalar sonucunda, bu zamana kadar sadece büyük amcam Rokishi’nin yapabildiği, babamın Ruh Halkına ismini veren Edouma Silahlarının nasıl yapıldığını keşfettim.”

Arturo kaşlarını çattı, böyle bilgi bilmiyordu. Yadamaru, konuşmaya devam etti.

“Annem biraz bahsetti, son savaş yakın.” dedi Yadamaru kesik kesik öksürürken. “ Bu savaşta, bizi babamdan ayırmak zorunda kalan kuzenim Choros’tan, Anneme takıntısı yüzünden babamı her dafasında hapse atmaya çalışan Kedfith’ten intikam alma fırsatı elinize geçecek. Evet, intikamn önemsiz bir şey belki ama kişi yaşlanınca başka bir hayat yaşasaydım ne olurdu diye daha çok düşünmeye başlıyor doğrusu.

Ayrıca, eski antik ruh kitabe alıntılarının bir kısmını dedem buraya bırakmış. Arturo Amcanının, daha önce bahsettiği şeyler doğru, geçmiş çağlarda bahsedilen eski insanlar sadece bir avuç kişiden ibaretmiş. Dili çözmek üç bin yılımı aldıysa da bu Edoouma silahlarının yapımını oradan öğrendim. Detaylarla sizi sıkmayacağım lakin söyleyeceğim şey şu bunu yapmak daha doğrusu yapmak için kendinize yaptığınız şey yasaklanmıştır, Büyük Amcam bunu yaparken bir ruh adam kullanmış, ama bu silahın ne kadar güçlü olduğunu bildiğini sanmıyorum zira bu silah ruh gücünü ruh gücü olmadan kullanmayı sağlayan bir silah.”

“Rokishi’nin yaptığı bu silahın ne olduğunu biliyor musun?” dedi Briseis, endişeli görünüyor bir yandan da depoya gitmiş şövaleyeye bakıyordu.

“Sadece adını biliyorum.” dedi Yadamaru, “ Silahın adı “Coupa” yani kara yağmur damlası.”

Arturo ile Briseis şok ile birbirlerine baktılar. Bu silah, Ail Zacharias’ın Kara Tırpanının adıydı. O Tırpandan yayılan gücün büyüyle oluştuğunu sanıyordu Arturo, zira ölüm büyüsü konusunda ustalaşmıştı Vasgondaglı Başgardiyan Zacharias. Arturo kaşlarını öfkeyle çattı, eğer bu ölüm büyüsü değil de siyah ruhun gücüyse Zacharias oldukça tehlikeli bir adama dönüşüyordu. Gerçi Rokushi’den silahı nasıl oldığıu bir muammaydı, güçlerinin ne kadarını kullanabildiği de ama yine de dikkatli olmalılardı.

Bu sırada, De Schengun depodan elinde sıradan görünümlü, metal saplı bir mızrak getirdi. Arturo’nun deneyimli gözleri bu silahın özel bir metal olan Viberiumdan yapıldığını fark etmişti. Mızrağı getirince, Yadamaru ağır hareketlerle ayağa kalkıp, mızrağı şövalyenin elinden aldı. Ardından yeşil gözlerinle hüzün ile Annesine baktı.

“Benim burda ölmem için Ölü Levid, De Scengun’u buraya getirdiniz. Ne kadar az da olsa sonuçta kanımda karanlığın gücü var. Arturo Amcam, ölümünden sonra olacak tehdide karşı bunu düşündü ancak ölümüm ile ilgili başka planlarım var.”

Yadamaru sol elinin işaret ile orta parmağını birleştirdi. Bunu yaptığı andan itibaren etrafında beyaz ruh aura dalgası oluşmaya başladı. Briseis, şaşkınlıkla ne olduğunu anlamasa da Arturo ne yapacağını anlamıştı.

“Yapma!” dedi Arturo elini kaldırırken, “Hududunu aşacaksın.”

“Silahın tamamlanması için bu şart.”dedi Yadamaru, gözleri beyaz ruhun enerjisiyle dolmuştu ve etrafında çeşitli eşyaların ruh halleri kayboluyordu. “Zaten ölecek olan bir adama bunu çok görmeyin. Bu silahı size bıraktığım intikamları almanız için veriyorum. Benim ise almam gereken başka bir intikam var.”

“Yadamaru!” dedi Briseis haykırarak.

“ Üzgünüm anne. Ben senin oğlun olduğum kadar, babam Toshirou Roshirou’nun oğlu Yadamaru Roshirou’yum. Burada çağlarca yaşadım,bu adanın her karışında izi olan içeride astığım tablodaki o aileyi yok eden, Büyük annem Charkan’ı öldüren Hududun Bekçisini bu arz üzerinden sileceğim.”

Hududun Bekçisinin adını duyunca, Arturo’da duraksadı. O bekçi, Myrcid’in de ölümüne sebep olmuştu. Bekçiler Organizasyonu felaketlerden başka bir şey getirmeyen, eski insanların birbirlerini tehdit etmek için kullandığı fonksiyonu çağlar önce bitmiş bir organizasyondu. Hızlı bir hareketle Briseis’in önüne geçti, sertçe kolunu tuttu.

“Bırak.” dedi onun gözlerinin içine bakarken. “Çocuk kararını vermiş.”

Briseis, gözlerinde yaşlarla duraksadığında. Yadamaru, parmaklarını kalbinin üzerine sokup sertçe çevirdi. Beyaz auralı Ruh rengi birden sarıya, oradanda siyah renge doğru dönüştü. Etrafta beliren silik beyaz ruhsal eşyalar cisimlenip kaybolmaya başladığında. Yadamaru, elini silahın üzerine koydu. Etraftaki ruhlar, silahın üzerine doğru aktılar. Mızrak, ruh enerjisiyle doldukça şekil değiştirmeye başladı. Birkaç saniye boyunca kılıç oluyor birkaç saniye boyunca baltaya ardından tekrar mızrağa dönüşüyordu.

“Bu silah senin için anne.” dedi Yadamaru, aniden artan gücü yüzünden zorlukla konuşuyordu. “Sen Arcenian’lardan özel savaş eğitimi aldın, Thengulardan hız eğitimi gördün, her silahta ustalaştın. Bu silah senin istediğin her silaha dönüşecek. Vurduğu darbelerde direkt ruhlara işleyecek.”

“Niye yaptın bunu?” dedi Briseis ağlayarak oğluna ulaşmaya çalıştı ama Arturo onu sıkı sıkı tutuyordu.

“Birinin bunu yapması gerekiyordu.” dedi Yadamaru, eski yaşlı adam görünümünden oldukça farklı görünüyordu şimdi. Üzerinde çatlaklar halinde siyah ruh auraları sızıyor, beyaz, sarı renkli auralar üzerinden taşıyordu. “Gidin şimdi.”

“Hep birlikte bekçiyi yenebiliriz.” dedi Briseis, inatçıydı. “Böyle olmak zorunda değil.”

“Yalnız gelmeyecektir.” dedi Arturo onu hızla sarsarak. “Kendine gel, Briseis. Yadamaru yaşamının ve ölümünün boşu boşuna olmamasını istiyor, ondan alınanları geri alamasada intikamı için savaşmak istiyor en azından bunun için ona izin ver. Ona bu kadarını borçlusun.”
Briseis, duraksayıp oğluna baktı. Yadamaru kararlı görünüyordu. Yanındaki De Schengun, heykel gibi kıpırtısızdı. Bir an için oğluna sarılmak istedi ama Arturo onu yine durdurdu zira Yadamaru’ya çok yakın olmak artık tehlikeliydi. Arturo silahı alıp Briseis’i kenara doğru çekti. Gözlerinde yaşla bir iki adım geriye attıklarında Briseis oğluna baktı, yanakları yaşlardan yol yol olmuştu.

“Seni seviyorum oğlum.”

“Ben de seni Anne.” dedi Yadamaru, “Endişelenme ruhlar aleminde babamla buluşacağım.

Briseis, gözlerinde yaşlarla gülümseyerek geriye doğru çekildi. Arturo hızlı bir şekilde dönüp Minter aracına giderken. Hemen önlerinde havada bir kılıç belirdi. Kılıç havayı keserek ikiye doğru boyutu ayırdı ve önlerinde o boyuttan üç kişi ilerledi.

Arturo, üçünü de hemen tanıdı. En irisi, Levid Irkından kırmızı atkılı Adaletin Bekçisiydi, uzun kılıcı sırtına asılmıştı. Siyah saçları ile kara tam takım zırhıyla oldukça korkunç görünüyordu. Yanında ise Turuncu atkısını gözlerine bağlamış olan, sarı tenli bir Cre’van olan Hududun Bekçisiydi. Ortalarında ise, onları oraya getiren Alemlerin Bekçisi vardı. Alemlerin Bekçisi, Mor saçlı bir Ouasaq’dı. Arturo bu adamın gerçek kimliğini de biliyordu. Alemlerin Bekçisi, zamanında Myrcid ile kardeşlerine sırt çevirmiş babaları; Quadrim Ouderbaque’dan başkası değildi.

Arturo kendi oğlunun ölümüne izin vermiş belki de orada bulunmuş olan bu adama saldırmamak için kendini zor tuttu öfkeyle ona bakarken önünde Adaletin Bekçisi belirdi.

“Yolumuza mı çıkacaksın, Arturo De Le Vaq.” dedi sert bir sesle “ Bunu yapmanı isterdim doğrusu.”

“Yakında, savaşacağınız söyleniyor.” dedi Alemlerin Bekçisi, “ Belli ki yakında tekrar karşılaşacağız.”

“Hududunu aştıklarında.” dedi, Hududun Bekçisi, ardından yanlarından geçerek, Yadamaru’ya doğru yürümeye başladı. “ Yadamaru Roshirou, Organizasyonun . 25. Kuralı olan, Ruhsal bütünlüğü, ruh bölgesini feda etmeden kendi gücünü orantısız bir şekilde arttırtmak için kullandın. Bu yüzden hududunu aştın ve Bekçiler Organizasyonunun 4841. toplantısında hakkında ölüm kararı verildi. Söyleyecek son bir sözün var mı?”

“Hayır.” dedi Yadamaru sert bir sesle. “ Ya senin?”

Hududun Bekçisi başını şaşkınlıkla kaldırdığında. Adaletin Bekçisi, Yadamaru’nun yanında duran Slembrio Şövalyesini fark etti. “De Schengun?” dedi o da oldukça şaşırmış görünüyordu.

“Önce Dagron Toran, şimdi de Kiligon De Schengun.” dedi Hududun Bekçisi kılıcını çekmişti. “Şimdilerde kılıcımız hep eski yoldaşlara kalkıyor.”

“Biz bu Yokediciler yüzünden Alsderio Auwach’a, kurucumuzun oğluna kılıcımızı çekmişiz.” dedi Alemlerin Bekçisi, “Bu isimler ne ki.”

Arturo bu iki yüzlü adama saldırmamak için kendini zor tutuyordu. Burada bir savaş başlatsa muhtemelen oldukça ağır yaralanacaklar asıl savaşta kendilerine yer bulamayacaklardı. Briseis’in onun bir işaretini beklediğinin farkındaydı ancak Arturo Bekçilerin gücünü biliyordu. Hududun Bekçisi, arz üzerindeki güçleri kısıtlayabiliyordu. Adaletin Bekçisi ise arz üzerindeki en hızlı varlık olarak biliniyordu. Alemlerin Bekçisi ise boyut üzerine hakimiyet sağlamış usta bir büyücüydü. Öyle ki Nephilium Ouderbaque, onun çalışmalarını genişleterek, ışınlanmayı bulmuştu.

“Ruhani ölçek yedi bölü sekiz Maksimum sınırlama” dedi Hududun Bekçisi, kılıcını ters tutup saldırırken, Yadamaru’nun ruhsal aurasını nerdeyse yok etmişti. Ani ve hızlı atağını De Schengun nerdeyse tepki vermeden kesti. Kocaman kılıcını çok seri kullanıyordu ve gücü muazzamdı, Hududun Bekçisi karşı darbeden gerileyince Adaletin Bekçisi öne atılarak eli bulanıklaştı, ve kılıcının darbeleri yağmur gibi eski Slembrio Şövalyesinin üzerine yağdı.

Arturo, Ustasının bu darbeleri karşılayacağını biliyordu, ancak hemen gitmek zorundaydılar zira Yadamaru öldüğünde asıl cümbüş başlayacaktı. Yadamaru Karanlığın Evladı soyundan geldiği için Ölümün Gölgesine dönüşecek, De Schengun’un kontrolünü yitirecekti. Yine de Yadamaru, Ruh gücü kısıtlanmasına rağmen muazzam işler yapıyordu. Karanlık-Ruh karışımı bir saldırıyla, Adaletin Bekçisini püskürttüğünü gördü ancak daha fazla izleyemezlerdi.

Briseis’i güçlükle araca bindirdi. Minter’i hızla gökyüzüne kaldırdığında, büyük bir ateş topu Eski depoyu havaya uçurdu. Yadamaru ile De Scengun, Bekçiler ile tüm gücüyle savaşıyordu. Arturo, içinden öfkeyle küfrederek hızla bulutların içine daldı ve adayı gözden kaybetti.

Yanında Briseis hıçkıra hıçkıra ağlarkan, Arturo yumruklarını sıktı.

Zamanı geldiğinde Bekçiler organizasyonun kökünü kazıyacaktı.


Devam Edecek
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.
Cevapla

“Sanat Köşesi” sayfasına dön