Ölülerin Bekçisi 4. Kısım Kurdun Çağrısı

Müzik, yazı, fotoğraf, resim, sinema, televizyon, opera vb ilgilendiğiniz sanat dalları hakkında yazabileceğiniz yer.
Cevapla
Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2509
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

Bölüm 0: Kısım 1: Ozan ile Yaşlı Adam



Bir yıl önce

De Le Vaq, gülümsedi. Elindeki kağıdı iyice açtı. Birçok yazı dışında orta boylu topuzlu bir bastonun mekanizma ayarları çizilmişti. Are bastonu görünce gözleri şokla açıldı bu Legistas’ın elinden düşürmediği bastonuydu. Nickoy ile Are şaşkınlıkla çizime bakarlarken Antonio De Le Vaq gülümsemeye devam ediyordu.

“Legistas’ın zayıf noktası benim.”

“Bu onun hep yanında tuttuğu bastonu.” dedi Are şaşkınlıkla çizime bakarak, “Bu bastonu da mı sen yaptın?”

Nickoy, elindeki küçülttüğü sopaya göz atarak De Le Vaq’a baktı, Şaman Han’ın tanıdık yüzündeki Mor gözlü bu adam, oldukça tehlikeliydi. Legistas’ı devirebilecek güç bu adamda mevcuttu belki, ancak Nickoy ondan sonra olacakları da düşünüyordu. Bin yıllar sonra arz üzerine bir bedeni ele geçirerek gelmiş olan bu adam, tüm tanrılar yok olduğunda duracak mıydı? Yan gözle Are’ye doğru baktı. Are mavi gözlerinde öfke ve şevk ile bastona bakmaktaydı.

Kuzey’de o kadar badire atlattıktan sonra Are, Legistas’a öfkesine yenilmiş gözüküyordu. Are hiçbir zaman çok da akıllı olmamıştı ve karşılarındaki adam onları oldukça kolayca yönlendiriyordu. Üstelik bunu Kedfith gibi göstere göstere değil, yavaş yavaş ve sindire sindire yapıyordu. Nickoy, gözlerinde gizleyemediği nefretle De Le Vaq’a baktı. Bu adamın da diğer Hiandar’lardan farkı yoktu. Glaroth gibi zorba değildi belki, Üstad Valerion kadar kaypak tehditlere de başvurmuyordu ama cam gibi bakışlarıyla gücün timsali gibi önlerinde dikilen Legistas’ın aurası vardı bu adamda. Onun gibi gözleri parlıyordu ama onun kadar pervasız hiç olmamıştı.

Ve şimdi o, Legistas’ı yetiştiren adamın ta kendisi çıkmıştı. Gözleri De Le Vaq’tayken, adamın bakışları ozana doğru döndü. Mor gözleri Nickoy’un içini delip geçtiğinde, yüzünde ince bir gülümseme belirerek Are’ye doğru döndü.

“Bu Bastonun yapım şekli, Nickoy’un elindeki silahla benzer.” dedi De Le Vaq eli çenesinde gezdirirken, “ Tabi bu baston uzun süren bir çalışmanın ürünü içindeki viberium oranı oldukça yüksek, içinde son teknoloji dönüşüm mekanizmaları var. Bu bastonu yaparken, Sweinstein’dan da yardım almıştım. Bu çizdiğim plan benim ana tasarımım ama Sweinstein ne gibi değişiklikler yaptı bunu bilemiyoruz tabi.”

“Seni nasıl öldürdüler De Le Vaq?” dedi Nickoy birden bire, “ Her şeyi tahmin ediyor, ona göre plan yapıyorsun. Hükümsüzlerin gelişi için, kanyon girişine tuzaklar oluşturdun. Hepsinin nasıl davrandığını ve nasıl hareket edeceğini de biliyorsun? O zaman bu adamlar seni nasıl öldürebildiler?”

De Le Vaq bu ani soru karşısında, acı acı gülümsedi ama gözleri gülmüyordu. “ Ne kadar bazı şeyleri öngörsem de, kimse her şeyin sonunu göremez ne kadar gözün açık olsa da. Ya sen, Nickoy Waldemer, senin görmeyen gözünü kim açtı asıl onu söyle sen bize?”

“Ne demek istiyorsun?” dedi Nickoy, yutkunarak, bilmesi olanaksızdı.

“ Are ya da Elwing gibi İlkdoğan değilsin, hatta Greece ile Torano gibi ikinci nesil ilkdoğan bile değilsin. Yaşamın onlar kadar uzun bile değil, gördüğün çağ sadece günümüz. Değil Slembrio’yu, Haindar zamanını dahi bilmen olanaksızken sen hepsini biliyorsun. ” dedi De Le Vaq, sakince Nickoy’a bakarken. “ Herkes gibi senin de anlatmadığın şeyler var Ozan.”

Are, bir an sıkıntıyla Nickoy’a baktı. Nickoy ise De Le Vaq’ın bakışı, içini titretirken. Eski çağlara tanıklık etmiş olan bu adamın oldukça tehlikeli olduğunu düşündü tekrardan. Çünkü bu arz üzerinde eski çağlara tanıklık eden çok az şey vardı.

Ve De Le Vaq onların en tehlikelisiydi….


Yıkım Toprakları, Viran Kubbeler

Kuzey

Beş yıl önce



“Yüksek damların altındaki bu kubbelerde, eski çağlara tanıklık eden çok az şey vardır Nickoy Waldemer.” dedi uzun siyah- beyaz sakalı, kırçıllanmış bir haldeydi, soluk yeşil gözlerinin birisi tamamen matlaşmıştı. Yüzünün sol tarafı ve kulağının bir kısmı yanmış gözüküyordu. “ Bu kubbelerde yaşananların bedeli, ölümden beter bir halde vuku bulmuştur. Bunu göze alabilecek misin?”

Nickoy Waldemer, bu sesi duyulduğunda kaskatı kesilmiş bir halde gözünü açtı, kendine geldiği anda rüzgarda uçuşan şapkasını iplerinden tutarak bağlarken kafasını zorlukla evet anlamında salladı hava o kadar soğuktu ki, arz üzerinde böyle bir soğuk yaşadığını hatırlamıyordu, kat kat giyindiği pelerinleri bir işe yaramıyordu bile. Karşısındaki yaşlı adam yarım bir gülümsemeyle sırtındaki, deri işlemeli kahverengi pelerinini çıkarıp ona doğru sardı.

Pelerin onun omzuna tam oturduğunda, soğuğun kesildiğini hissetti, pelerine dokunduğunda onun ipeksi yumuşaklıkta olduğunu fark etti, iç kısmında da birçok cep vardı. Nickoy’un pelerine şaşkınlıkla baktığını görünce, konuştu: “ Thengu, derisinden, tüy kadar hafif demir kadar sert. Sıcağı tutar, soğuğu geçirmez.”

Nickoy şaşkınlıkla etrafına baktı, eski yıkık bir kubbenin arasındalardı, rüzgarlar çağlar önce kırılmış olan pencereden üfleyerek içeriye doluyor, yarısı yıkılmış ufak bir duvardan çadır haline gelmiş bu kubbedeki çukurun içindeki ateşi aydınlatıyordu. Kubbenin bir kısmında silinmiş resimler alevin ışığında büyüyor genişliyor gibiydi. Sarı zırhlı şövalyelerin kara zırhlı şövalyelerle savaşı, soyulmuş duvar resimlerinde nakşedilmişti.

Şaşkınlığı sürerken karşısındaki adama baktı, Yaşlı adam sırtını eski duvara dayamış, mat gözleri uzaktaydı. Kahverengi eldivenlerle sarılı ellerini dalgınca ateşe uzatırken uzun kahverengi tuniğinin içindeki parıltılı zırhı seçer gibi oldu Nickoy, kaşları çatıldı. Pelerin onu biraz olsun kendisine getirmişti.

“Beni, niye kurtardın?”

Karşısındaki yaşlı adam gülümsedi, sol yanındaki yara izini buruşturdu bu sadece “ Buraya herkes, ölmeye gelir, ama sen öğrenmeye gelmişsin o yüzden.” dedi ona yanındaki ince uzun fıçıdan metal bardağa bir içecek uzattı. “ Vrole, senin içini ısıtır genç adam.”

“Anlamadım?” dedi Nickoy şaşkındı içeceği alıp kafasına diktiğinde acı içkinin boğazından aşağısını yaktığını hissetmişti.

“Anlayacaksın.” dedi yaşlı adam kendine de bir içecek doldururken, “Kara Ayaz’a çok vakit kalmadı. Bakma bana öyle. Ben kalem tutan elleri tanırım, ama burası keşif edilecek yer değil, Keşfedene, kaşif derler ama, alemi öğrenene alim derler. Sende bizim tedrisatımızın izleri var, çok silik ama eski bir nakış gibi işlenmiş vücuduna, şimdi al bir tane daha iç kubbenin altına girmeden önce karar vereceğin şeyler var.”

“Neye karar vereceğim? Bu bir sınav mı?” dedi Nickoy dedi yaşlı adamın bardağını dolduruşunu izlerken. “ Sen kimsin?”

“Aklın yerine geliyor yavaş yavaş,” dedi Yaşlı adam, içkiyi Nickoy’a uzatırken. “ Lakin, çok toysun, okumayı öğrenmek, okuduğunu anlamak değildir. Burası ne senin sandığın yer ben ne senin sandığın kişiyim, ama doğru bildiğin bir yan yok değil. Haklısın bu bir sınav, karanlık dağlardan geçtin ıssız ovalarda yürüdün, diyarın sonuna Kuzey dedikleri yere geldin. Niye geldin?”

Nickoy mavi gözlerindeki parıltıyla adamın gözlerinin içine baktı. “ Ölüme çare bulmaya!”

“Ölüme çare yoktur.” dedi Yaşlı Adam, gözleri uzaktaydı, içkisinden bir yudum alarak parlayan yeşil gözüyle, Nickoy’a baktı. “ Sadece, ondan kaçış vardır.”

“Buna mecburum.” dedi Nickoy, dağınık saçlarının arasında parlayan öfke dolu gözlerle, “ O, ölümü hak etmemişti.”

“Hangimiz ölümü hak ettik ki?” dedi Yaşlı Adam, yüzünde acı bir gülümsemeyle, “Kaybettiğin kim bilmiyorum genç adam, ama bu kubbenin altında nice canlar yitip gitti, karanlık dehlizlerde kayboldu. Kimleri yüce kahramanlardı, kimleri ise sıradan kişiler, lakin ölüm bu topraklarda hep kol gezdi, her seferinde de farklı suretlere büründü.”

“ Ölüm kimden gelirse gelsin, ne olursa olsun. onu yenecek bir güç arz üzerinde varsa, hangi delikte olursa olsun onu bulacağım.” dedi Nickoy, eliyle metal bardağını sertçe sıkmıştı. “ Bana eski, nutuklarda söylendiği gibi, ölüme gidenlerin Toran’nın masif salonlarında dinlendiğini söyleyeceksen hiç zahmet etme, ben bu lafları çok dinledim. Ve bu lafların yalandan ibaret olduğunu da biliyorum artık. Ölümün ötesinde bir yol var, Robin Harwart’a verilen bir gül’ün son parçası elimde, onun verdiği enerjiyle, buraya kadar gelebildim. Şimdi ise buradayım ve sen beni öldürmedin, hayatta tuttun o vakit bana yardım et.”

Yaşlı adam, dalgacı bir kahkahayla güldü. “Toran’ın masif salonları ha,” dedi ağzının kenarından taşan içkisini kolunun tersiyle silerken gözleri durgunlaştı. Bakışları Nickoy’da sabitlendi. “ Ölümü kılıçla değil, kitapla yenebileceğini düşünüyorsun, belki de doğru düşünüyorsun lakin ölümden dönüşün yolu karanlıktır.”

“ Bunun önemi yok.”

“Olmalı.” dedi Yaşlı Adam, ve parmaklarıyla Nickoy’un kitaplarla dolu heybesini gösterdi. “ Buraya zırhlar kuşanarak değil, kitaplara sarınarak gelmişsin. Burası hiçliğin ortası, viran olmuş salonların yitip gitmiş ölü diyarların yeri. Burada hayatta kalan çok az canlı, ölüm ile kol kola yaşamakta. Şanslısın ki benle karşılaştın, zira bu noktadan ilerisi soğuk dehlizlerde kaybolmaktır. Yüreğini öğrendiğin gerçeklerin ardında bırakmaktır. Arz üzerinde çağlar geçti, eski öğretiler unutulup gitti, senle ben farklı çağların, farklı zamanların adamlarıyız. Şimdi öyle ya da böyle karşımdasın ama niye? Tekrar soruyorum bunu sana. Bu karanlık yere, bu dehlize ne için geldin?”

“ Ölüme çare bulmak için!” dedi Nickoy tekrardan gözlerinde yaş tomurcuklanmıştı. , “ Kız kardeşim, onu koruması gereken adam korumadığı için öldü, onu koruyamadım. O benim ailemden kalan son parça, hayattaki tek yadigarımdı. O melun suratsız herifi sevdiğinde bile ona kızsam dahi saygı duydum zira gönül kapısının kilidini pek çok anahtar açar bunu bilirim, Lakin bu sevda onun hayatına mal oldu, o adamla karşılaşmasaydık, ölüm onun yüreğine çok geç ulaşacaktı.”

Yaşlı adam ona öne doğru eğilerek aşağıdan, bakarak süzdü. “ Ölüm pek çok yoldan, üzerimize gelir, zamanını da kimse belirleyemez ancak sen, bencilce bir dürtüyle buraya gelmişsin Nickoy Waldemer. Botların aşınmış, pelerinin rüzgar ve çamurdan renk değiştirmiş. Belli ki diyarında oldukça gezmişsin, okuyucu olduğunda belli. Bu soğuk yıldızların altında gel de birbirimizi kandırmayalım, sen buraya ölüme çare bulmaya gelmemişsin.”

Nickoy öfkeyle kaşlarını çattı, bir an öfkeyle ağzını açacak gibi olduysa da karşısındaki yaşlı adamın çelik gibi bakışları üzerindeyken ağzını kapattı, acı içkisini kafasına dikip boş bardağı, karşısındaki adama uzattı. “Söyle o zaman bilge adam, ben ne için buraya gelmişim?”

“Ölüme çareyi ölerek bulamazsın Nickoy Waldemer,” dedi Yaşlı Adam, ozanın içkisini doldururken, anlayışlı bir edayla dudak büktü, bükülen dudağı sol tarafındaki yanık izinde kayboluyordu. “Heybendeki kitaplardan bazıları seni doğru yola götürmez, Kan Anlaşması örneğin. O melun şey, kadim çağların antik bir lanetidir. Hakikat şu ki; sen, kız kardeşinden sonra ölmeyi kendine yediremiyorsun, kardeşsizlik acısını senin yerine onun çekmesini istiyorsun, geride kalmanın acısını kendine yediremiyorsun. Sendeki bu kardeş sevgisi, bencilce bir sevgiden başka bir şey değil!”

Nickoy bu sözler üzerine öfkeyle ayağa kalktı, elindeki içki yıpranmış mermere döküldü. “ Sen kimsin ha? Kimsin ki benim kardeşime olan sevgimi sorguluyorsun? Ben, çiftlik evimizde dedemi toprağa verdiğimiz, o günden beri kız kardeşimi korudum, onun için yaşadım. Gerekirse, hırsızlık yaptım, adam öldürdüm. Şimdi, karşıma çıkan başka bir Ölülerin Bekçisine, kardeş sevgisinin ne olduğunu çoktan unutmuş bir adama kendimi anlatacak değilim!”

“Otur!” dedi Yaşlı Adam, sert bir şekilde, Nickoy umursamadan onun gözlerine bakınca yüzünde bir gülümseme izi görülür gibi olsa da matlaşmayan yeşil gözünün etrafında altın bir hare belirdi. “Otur dedim!”

Yaşlı adam sözü ikinci defa söylediği anda, Nickoy üzerinde sert bir baskı hissetti, öfkesi bir anda kayboldu, şaşkınca olduğu yerde oturdu. Yaşlı Adam, acele etmeden, dökülen bardağı düzeltip bir içki daha koydu. Gözünde beliren hare de sertlikte kaybolmuştu. Ardından, içkisini hızlıca içip bir içki daha doldurdu kendine.

“Ben…” dedi Yaşlı Adam gören gözü öfkeyle ve acıyla kısılmıştı. “ Kardeş sevgisi nedir bilirim Nickoy Waldemer, kardeş dediğin aynı kandan olanlar değildir her zaman. Ben bu kubbede nice yoldaş, nice kardeş yitirdim ama içlerinden biri benim en yakınımdı, uzunca yollar arşınladık, kahredici düşmanlara kılıçlarımızı savurduk. Yana yanayken, hiçbir düşman karşımızda duramadı, hiçbir yaratık karşımızda dayanmadı. Yine de ihanet, hepimize galip geldi.”

Duraksadı, bir yudum daha içti içkisinden ardından tekrar konuşmaya başladı; “ Kibir ve yeis, gerçek düşmanlarımızdır unutma bunu Nickoy Waldemer. İçimizdeki karanlığın asıl adı o, karanlığın evlatları o karanlığı kullanan ellerdir sadece. Sen, ölüme çare bulmaya geldiysen buraya, önce ölümün ne demek olduğunu öğrenmek zorundasın. İçindeki kibirden kurtul, sana sunulan gerçeklik perdesini yırtıp atmış buraya kadar gelmişsin. Daha fazlasını öğrenmek istiyorsan, önce kendine dürüst olacaksın.”

Nickoy, öfkeyle dişlerini sıktı, gözlerinden yaşlar süzülüyordu. “ Ben, ona kızgındım. O Falcon denilen şerefsizle evlenip, beni yollarda yalnız bırakmasını hiç affedemedim. Evet, elbette zamanı gelince aşık olacak evlenecekti, ama onu seven düzgün bir adamla. Brave Falcon ise hiç öyle bir adam değildi. Soğuk, zalim ve korkaktı. Bu yüzden yıllarca konuşmadım onunla, yeğenlerim olduğunda dahi gitmedim yanlarına. O günlerden sonra yaşamanın pek anlamı kalmamıştı benim için hanlarda yatıp bir sürü kızla birlikte oldum, birçok kavgaya karıştım pek çok kez ölüm ile burun buruna geldim ama ölmedim. En sonunda kendimi buna alıştırdım ya da zaman bana bunu alıştırdı belki de. En nihayetinde bir yerlerde kardeşim bensiz de mutluydu, onun güzel ve düzenli bir hayatı vardı ben ise avare bir serseri olarak elimdekiyle yetinmek zorundaydım. Derken bir gün kocası çıkageldi, o nemrut suratı ve kara kıyafetleriyle kollarında kanlar içinde kardeşim vardı, zorlukla nefes alıyordu. Çekip aldım onu o nemrut suratlının kollarından, kardeşim kanlar içinde bakarak gülümsedi bana son kez, hiçbir şey yapamadım. O ölürken kocası ve adamları sessizce dikiliyorlardı tepemde, onlarda hiçbir şey yapmadılar, böyle göçtü benim güzel kardeşim, terk edilmiş bir Hanın yıkık salonunda.”

İçkisini hızlıca başına dikti Nickoy, gözlerinden yaşlarını sildi usulca “ O zaman hiçbir şey yapamadım ama şimdi, onun için ne gerekiyorsa yapacağım, ister ölüm olsun sonunda ister lanet, karanlık diyarlarda yürüyeyim gerekirse, bir mızrak gibi savrulayım yaban diyarlarda, isterse kış alsın beni ister ateş yaksın. Bütün diyarı araştırıp burayı bulduğum gibi, burayı da araştırıp, kardeşimi bulacağım.”

Yaşlı Adam bu sözler üzerine dudaklarını büktü, genç adamın gözlerindeki ateş belli ki hoşuna gitmişti. Eliyle dizine vurarak ayağa kalktı, ardından Ozana bakarak. “ Gitme vakti geldi.” dedi ona elini uzatarak, Nickoy bir anlam veremese de yine de elini uzattı. Yaşlı adamın deri eldivenli eli sıcacıktı.

“Öğreneceğin, çok şey var anlayacağın da ama yalan çağların içinden geldin, sanırım daha fazlasını beklemek için daha fazla şeyi görmen lazım o inançlı gözlerle. Gel şimdi, Kara Ayaz buraya ermeden gitmemiz gerek.”

Nickoy anlamsızca Yaşlı Adama bakarken. Yaşlı Adam, bardakları Nickoy’a verdiği pelerinin cebine sokuşturdu. Ardından eski kubbenin yıkıntısı dışındaki kar dolu paslı bir kovayı ateşin üzerine boşalttı. Karı kalın çizmeleriyle dağıttıktan sonra bir an duraksadı ardından havayı kokladıktan sonra öfkeli bir edayla mırıldandı. Nickoy’a eliyle işaret edip içki fıçısını koltuğunun arasına aldıktan sonra kubbeden dışarıya doğru karın içinde yürümeye başladı.

Kar içinde kalmış, bir zamanların ihtişamlı yıkıntıların arasından geçtiler, yıkılmış kubbeli yapılar, bir zamanlar görkemiyle nam salmış olan sütun kaidelerinin yanlarından ilerlediler. Lakin zaman, kar ve soğuk bütün buraları yutmuştu. Yıkılmış çatılardan sarkan buzlar insan boyundaydı, zemin de kalın karın altında buzla kaplanmıştı. Yaşlı adam, adımlarını hızla ama dikkatle atıyor, bir yandan da hızlıca burnunu çekiyordu. Nickoy yaşlı adamın adımlarını takip ederken zorlanıyor ayakları bazen karın altındaki buz tabakasında kayıp onun dengesini bozuyordu.

Neyse yürümeleri çok uzun sürmedi, oturdukları yıkık kubbeden çıkıp, s çizerek eski bir sütun kaidesine doğru ilerlemişlerdi. Yaşlı Adam arkasına bakarak yere doğru tükürdü. Tükürük havada çıtırdayıp donarak yere düştü. Nickoy buzlanmış tükürüğe bir an baktıktan sonra soğuğun o Thengu derisi pelerinden bile içeriye işlediğini fark etti.

Yaşlı Adam, kısaca homurdandıktan sonra, ağzıyla eldivenini açtı. Çıplak elinde serçe ve yüzük parmağı yoktu ve elleri kavrulmuş gibi görünüyordu. “Choura gu, Ben Fou” diye mırıldandığında, yaşlı Adamın eli ışıldadı, yerin altındaki belli bir alan gürültüyle açıldı. Karlar derin merdivenli çukura düşerken. Yaşlı Adam hızlıca, Nickoy’a merdivenleri işaret etti. Nickoy merdivene doğru dikkatlice ilerlerken, Yaşlı Adam uzaklardan gelen kara bulutlara öfkeyle baktı ardından o da Nickoy’u izledi. Nickoy karanlığa doğru ilerlerken, yaşlı adamın eli tekrar ışıldadı ve üzerlerindeki açıklık kapandı. Nickoy karanlıktaki merdivenleri şans eseri düşmeden bitirdiğinde, Yaşlı adam sert bir tok sesle bir şeyi yere vurdu. Nickoy ona doğru baktığında yaşlı adamın fıçıyı bıraktığını ve elinde ışıldayan bir sopayı tuttuğunu fark etti.

Nickoy sopanın ışıltısına ve yaşlı adamın bunu nerden çıkardığına bakarken yaşlı adam sopasını bir kere daha sertçe yere vurdu. O anda koridor, aynı bir gün ışığı içeriye düşmüşçesine aydınlandı. Nickoy ellerini ışıktan acıyan gözlerine doğru götürürken, yaşlı adamın elini sırtında hissetti.

“İlerle ve aç gözlerini.” dedi, sakin bir tavırla yaşlı adam,

Nickoy kapalı gözlerle birkaç adım atıp kısa koridoru geçtiğinde, ellerini gözlerinden çekti ve şaşkınlıkla derin bir nefes aldı. Geniş tonozlarla ağ gibi örülmüş geniş kubbe çatısı altında, alt katlara değin inen sarmal merdivenler etrafına dağılmış masif ve nerdeyse cilalı ahşap raflar nefesini kesti ilk önce ardından, gözlerinde bir ışıltıyla sarmal merdivenlere doğru ilerledi. Merdivenler aşağıya doğru iniyor aşağıdaki büyük, oturma alanlarına doğru açılıyordu. Nickoy’un deneyimli gözleri, rafların belli bir sıra içerisinde bir domino taşı gibi sarmal merdivenlerin etrafında helezon çizerek ilerlediğini fark etti. Bu muazzam yapının merkezinde büyük bir masa ve arkasında küre şeklinde bir harita vardı. Küre Nickoy’un kol aralığından büyüktü. Kürenin arkasında beyaz boyanmış kalın parmaklı bir kitap alanı daha vardı.
Beyaz ile kahverenginin muazzam uyumuyla birleştirilmiş bu büyük kütüphanede binlerce kitap olmalıydı. Tabela üzerindeki yazılar, buraya gelmeden önce araştırdığı antik Galv diline benziyordu lakin alfabede farklılıklar da vardı. Nickoy hayranlık dolu gözlerle, Yaşlı Adama doğru baktığında Yaşlı adam ifadesiz bir yüzle ona bakıyordu.

“Yüce Slembrio, bilginlerinin çağlar önce hazırladığı Labrian Kütüphanesi, karşında Nickoy Waldemer.” dedi Yaşlı Adam, sesinde belirginleşmiş bir övünç kaynağıyla. “Burada çağların bilgeliği uzanmakta, çoğu unutulmuş hafızalardan yok olmuş birçok şey sayfalarca dolu bu satırlarda yatmakta.”

“İnanılmaz.” dedi Nickoy, nefesi kesilmiş bir halde, gözleri cilalı raflarda oradan oraya gezerken yaşlı adam, aşağıya doğru inen sarmal merdivenlere doğru ilerledi. Nickoy, bir an duraksasa da, adamı takip etti. Merdivenlerden inerken rafların kenarlarında büyükçe yerleştirilmiş birçok resimler fark etti. Resimlerde sarı zırhlar içerisindeki şövalyeler, ya toplanma alanlarında sıraya dizilmiş halde ya da çeşitli yaratıklarla dövüşürken resmedilmişti. Merdivenlerin sonuna inip oturma alanlarının olduğu bölgeye geldiklerinde büyük bir resim daha dikkatini çekti. Nickoy’un, büyük taş devle dövüşen, büyük kılıçlı bir şövalye resmiydi bu, yarı yağmurlu yarı güneşli bir havada çizilmiş epik bir dövüş, resimdeki detaylar öylesine güzel yapılmıştı ki, yerden kalkan toz yağmur damlalarının duruşu resmi nerdeyse hareketli bir hale getiriyor gibiydi.

Yaşlı Adam, Nickoy’un resme baktığını görünce alaycı bir şekilde gülümseyerek hıh sesi çıkararak yanına geldi. Kılıcıyla yenilmez ve sert duran sarı zırhlı şövalyeye baktıktan sonra “Bu kadar uzun boylu değildi.” dedi kendi kendine

Nickoy, Yaşlı Adama soran gözlerle baktı. “Artık bazı sorulara cevap vermenin zamanı gelmedi mi?”

“Anlatılacak şey çok Nickoy Waldemer.” dedi Yaşlı Adam resme bakarak iç geçirdi ondan sonra arkasına dönüp oturma alanlarının ötesindeki, büyük küreye doğru ilerledi. Büyük küre dev bir haritaydı aslında, ancak Nickoy bu haritanın Justisar haritasına hiç de benzemediğini fark etti. Büyük kocaman bir kıtadaki ismini dahi duymadığı halklar geniş çöller, sarp dağlar onlardan da büyük ormanlarla kaplı büyük bir diyardı burası. Gözleri kocaman kıtada gezinirken diyarın küçük bir köşesinde dağların arasında bir şehrin noktayla işaretlendiğini fark etti. Nickoy gözlerini kısıp oraya baktığında S harfini çözer gibi oldu ama yaşlı adam ondan hızlı davrandı.

“Slembrio.” dedi Yaşlı Adam dalgın bir sesle yüzünün yaralı tarafını kaşıdı. “Bir zamanlar, diyar bu haldeydi Nickoy Waldemer. Slembrio ise onların merkezindeydi.”

Nickoy, kaşlarını çatarak anlamsız bir halde büyük küreye doğru ilerledi. Bu büyük diyar ona oldukça yabancıydı. “ Ya benim yaşadığım yerler, gezdiğim topraklar Galvor, Delenor, Astgarya, hatta bütün Justisar kıtası burada yok. Burası Slembrio ise, diğer büyük topraklar nerede?”
Yaşlı adamın gözleri öfkeyle karardı. “ Yok oldu.”

Nickoy adamın sesinin sertliği karşısında ona doğru döndü. Yaşlı adamın, görünen gözü eski bir ateşle yanmaya başlamıştı. Elinde tuttuğu sopası ışıl ışıl parlıyordu. Nickoy, bir an yaşlı adamın üzerinde sarı hareli zırhın belirdiğini gördü. Karşısında bir an resimler ve etrafındaki heykeller gibi azametli bir şövalye belirmişti önünde. Derken derin bir çekti yaşlı adam. Üzerindeki ışıltı kayboldu yine kahverengi tunikli yaşlı adama dönüştü.

“Nasıl?” dedi Nickoy, Yaşlı Adamın ani değişimini anlayamamıştı.

“ Yok ediciler.” dedi Yaşlı Adam, Nickoy’un sorusunu yanlış anlamıştı. Sağlam olan yeşil gözüyle Nickoy’u delip geçen Yaşlı Adamın bakışları uzaktaydı. “Yalan çağlardan geldin, bütün bunları anlamaman çok normal Nickoy Waldemer, lakin vakti zamanında diyar muazzam bir katliamla sınandı, birçok ırk yok edildi, onlardan çok azı denek olmaya zorlandı. Şu gördüğün büyük kıta parçalara ayrılarak arz üzerine dağıldı ve biz hiçbir şey yapamadık.”

“Yok ediciler.” dedi Nickoy asıl sorusuna cevap alamasa da kafasında bazı parçaları birleştiriyordu. “Tanrılar mı?”

“Tanrılar!” dedi Yaşlı Adam, alayla. “ Kitaplarına baktım, Elrohir - İlk Yürüyenin Anıları, Toran Düsturu, Cho’nun Kan Anlaşması hepsinde sadece onların yalanları var. Tanrılar!, bu diyarın Tanrısı yok Nickoy Waldemer, sadece zorba yok edicileri var.”
Falcon haklıymış diye düşündü Nickoy elini çenesine götürürken. Kara Şahin’in ona söylediği sözler aklına geldi;

“Beraber yürüdüğüm nice yoldaş, o yüce kahramanlar, bu sahte düzenin bir oyununda bir piyondu Nickoy.” demişt Falcon sadece, “Gerçek, gördüğümüz yalanlar arasından sızmakta, İlkdoğanlar, Tanrılar, İblislerle ve daha niceleriyle olan savaş hepsi, bu gerçeğin örttüğü yalanlar sadece. Yüce idealler uğruna savaşılır kılıç çekilir, büyüler savrulur ama o idealler aslında yoktur. Sadece onlara kanan aptallar vardır. Bu gülü Tanrılar yaratmadı, çünkü onların yaratma gücü yok. Eski bir dostumuzun söylediği gibi biz, bir çiçeği bile yaratmaktan acizken, onlarca Tanrı yarattık. Ölümsüzlük kuzey topraklarında yatarken, ölümsüz tanrılar sence gerçekten öyleler mi?”

Nickoy bu düşünceler içerisindeyken yaşlı adam, önündeki masaya üç tane kalın kitap bıraktı. Nickoy, yaşlı adamın hızına şaşırsa da bir şey demeden önce ilk kitaba baktı. İlk kitabın üzerinde Hiandarlar İçin Yüksek Dil Alfabesi ve Okuma teknikleri yazıyordu. Yazıyı rahatça okumasına oldukça şaşırıp Yaşlı Adama baktı.

“ Senin öğrendiğin lisan, eski Slembrio ortak alfabesinin, Hian dilinde bozulmuş bir versiyonu. Fonetik olarak birbirlerine benzemese de alfabeye ve birçok kelimeye aşina olduğunu düşünüyorum. Senin gibi birçok dil bilen bir adamın bunu çözmekte zorlanacağını sanmam.”

“Bunun için vaktim yok.” dedi Nickoy kitabı inceleme dürtüsünü zor bastırarak diğer kitaplara baktı, Okunması daha basit gibi gelse de bir bakışta anlamlarını çözemedi. “ Benim, Gül’e ulaşmam lazım.”

“Sabırsız olma.” dedi Yaşlı adam sakince “ Cehalet, kuzeyde ölüm demektir, Önce öğrenecek emek vereceksin. Kanayacak ellerin güllere uzandığında, katlanacaksın kanayan ellerine.”

“Bütün bir kütüphaneyi okumaya ömrüm yetmez.” dedi Nickoy ısrarla.

“Bütün bir kütüphaneyi değil sadece gerekli olanları okuyacaksın.” dedi Yaşlı Adam, ilerideki bir kapıya doğru ilerlerken, “Hem zaman mefhumu burada pek önem arz etmiyor. Zira Yok ediciler diyarı kırdıklarından beridir, bu bölge zaman konusunda oldukça istikrarsız. Burada ne kadar zaman harcarsan harca dışarıda vakit çok az ilerleyecek.”

Nickoy, kaşlarını çatarak Yaşlı Adama baktı. Yaşlı Adam ağır hareketlerle, kapıya doğru ilerliyordu. “Nereye gidiyorsun?”

Yaşlı Adam ona doğru dönerek baktı, yanık yüzünde gülümseme belirmişti. “Yemek hazırlamaya, tok karna kafan daha iyi çalışır.”

Bunu dedikten sonra, elindeki baston birden kayboldu ve sakince kapıyı açtı, “Bu arada üzerindeki pelerini çıkar birazdan ısıtıcıları açacağım.”

Nickoy manasızca, anlamadan yaşlı adama bakarken, yaşlı adam ortadan kayboldu. Nickoy, etrafına bakarken cebindeki solmakta olan gülün son parçasına dokundu. Ardından sandaleyeyi çekerek masaya oturdu ve önündeki kitabı açtı.

Anlaşılan o garip Şövalyenin dediklerini yapmaktan başka çaresi yoktu. Maria’yı ölümden kurtarmanın anahtarını burada bulamazsa hiçbir yerde bulamazdı. Önündeki kitaplardaki harflere bakarak çıkınındaki boş defterlerinden birini çıkardı ve çalışmaya başladı.



****


Bekçiler ortaya çıktığında felaketler onların ardından gelir.” diye bir alıntı okudu, Nickoy kahvesini yudumlarken. “Bu alıntı sanırım otuz- otuzbeş yerde geçmiştir. Yine de bekçiler hakkında çok doküman bulamadım.

“İçtiğin kahveyi okuduğun kitaptan uzak tut Nickoy. Elindeki Qusaq Baladlarının tek bir kopyası var.” Dedi Yaşlı Adam, Nickoy’un Justisar Günlükleri adlı kitabı, yazılmamış bir kitaba kopyalarken. “ Yine de oldukça iyisin Qusaq diline bu kadar çabuk hakim olmanı beklemiyordum.”

“ Dokuz ay geçti İhtiyar.” dedi Nickoy, artık Yaşlı Adamın geçiştirmelerini bu kadar zamandan sonra anlamaya başlamıştı. Burası Nickoy gibi bir araştırmacı için rüya gibi bir yerdi. Öyle şeyler öğrenmişti ki burada zamanının on iki büyük ırkının ne olduğunu, yıllarca Justisar’da tanrı diye taptıkları kişilerin Hiandar ırkına mensup bir gruptan başka bir şey olmadığını. Kendi milleti olan Galvor öğretilerinin aslında Slembrio öğretilerinin kötü bir kopyası olmasını ve daha birçok şeyi, Öğrendikleri onu şaşırtmış, Yaşlı Adamın yalan çağlar derken neyi kast ettiğini en sonunda anlamaya başlamıştı. “Üstelik bu dil Sendar’ın Kılıç Ustalarının antik diline oldukça benziyor, öğrenmem o kadar zor olmadı.”

Kılıç Ustaları ünlendi zamanla, Sendar’ın mavi kıyılarında, kılıcın hüneri yükseldi Silvan’ın zamanında.” diye bir alıntı okudu Yaşlı Adam, temize geçirdiği metine bakarken küçük bir cep şişesinden dikkatli bir yudum aldı. “ Bu Sendarlı dediklerin, Qusaqların devamı anlaşılan. Yine de kılıçla büyü yapmaları, söz ettiğin Bekçilerden esinlenme gibi gözüküyor.”

“Bekçilerin kılıçları mı var?”

“Var ama önemli olan kılıç değildir Nickoy Waldemer.” dedi Yaşlı Adam, dalgın bir biçimde elindeki tüy kalemi dikkatle hokkanın içine batırırken. “ Yıllar boyunca, Slembrio olarak biz, kılıçlarımızı savurduk arz üzerindeki tehditlere, kılıcımızın adaletinden kaçan çok az kişi vardı. Yine de bugün bu haldeyiz. Çünkü, cehalet ve kör bir akıl, gücü hep yanlış yönlendirir.”

Nickoy, sorusunun ustaca savuşturulmasına gülümseyerek cevap verdi ama yine de söyleyecek sözü vardı. “ Tarihte yüce kahramanlar hep, akılla yönlendirilmişlerdir. Bu senin Fozkitilar tarihinde de benim Justisar tarihimde de değişen bir olgu değil. Silvan mesela, Justisar tarihinin gördüğü en büyük kahraman, Elrohir ya da daha doğrusu Kedfith’in elindeki bir silahtan başka bir şey değildi. Tanrılar istese İblislerle olan bu savaşı hemen durdurabilirlerdi ama yapmadılar, onun yerine Silvan’ı silahlandırdılar, onu bu savaşın diyara iyilik getireceğine inandırdılar.”

“Tıpkı bize yaptırdıkları gibi.” dedi Yaşlı Adam dalgınlıkla gözü uzaklara daldı. “ Diyarın sancakları çekilip, Kufdir Dağının eteklerinde toplandığında, sonunda bu savaşı bitirebileceğimizi düşünmüştük. Lakin işin sonu hiç de öyle olmadı.”
Nickoy okuduğu kitabı kapatıp, karşısındaki yaşlı adama baktı. Yaşlı Adam, sözlerini söyledikten sonra kitaba doğru dönmüştü. Hızlı hareketlerle yazdığı metni kütüphaneye eklemek için temize çekiyor, yazarken bir an dahi duraksamıyordu. Bir süre yaşlı adam baktı. Ona defalarca kim olduğunu sormuş, her zamanki gibi kısa cevaplarla ve alakasız hikayelerle geçiştirmişti. Bazen küçük saçma hikayeler anlattığı zaman gözleri ışıldıyordu, eski geçmiş günlerden çok kısa bahsettiğinde gözleri uzaklara dalıyor, tanrılardan söz edildiğinde gözlerinde öfkeli sarı bir hare beliriyordu.

“Sana, Aslan ile farenin hikayesini anlatmış mıydım?” dedi birden bire Yaşlı Adam, kitabı temize geçirmeyi bitirmenin mutluluğuyla mürekkebin üzerine kuruması için çok az kum serpti ardından parlayan gözleriyle Nickoy’a baktı.

“Anlattın.” dedi Nickoy, bezginlikle gözlerini devirirken, boşalmış kahve bardağını eline aldı. Bu kıssadan hisse hikayelerini en az yüz defa dinlemişti.

“Yine de tekrar iyidir babayiğit.” dedi Yaşlı Adam sesini kalınlaştırarak göğsünü şişirdi, yine geliyor diye düşündü Nickoy ama bu sefer hazırlıklıydı sandalyesini geriye doğru iterek ayağa kalkınca yaşlı adamın kaşları çatıldı. “ Nereye gidiyorsun?”

“Kahve almaya, uyanık kalmam lazım.” dedi Nickoy, gülümseyerek birkaç adım atmıştı ki, Yaşlı Adam hızlı bir şekilde ayağa kalktı. Nickoy ona kızacağını sanarak, ellerini kaldırmıştı ki, Yaşlı Adam gözlerinde hare ile tavana doğru baktı. Sonra Nickoy’a doğru döndü. “Gel.” Dedi sadece.
Yaşlı Adam hızlı adımlarla merdivenlerden çıkarken Nickoy soluk soluğa onu takip etti. Kalın, Thengu derisi postu Nickoy’a attığında dışarıya çıkacaklarını anladı. Tam ne oluyor diye soracaktı ki yaşlı adamın bakışları onu susturdu ve usulca onu takip edip aylar önce buraya girdikleri karanlık ve dar merdivenlerden yukarıya çıktılar.

Sütun kaidesinin yanında dışarıya çıktıklarında, dışarısı kuru bir soğukla kaplanmış olduğunu gördü Nickoy, post onu ısıtsa da soğuğun bu kadar bilinçli olduğunu ve her an onu yakalamak istediğini ilk kez görüyor ve Yaşlı Adamın anlattıklarını bu sefer ilk kez anlıyordu. Bu diyarda soğuk ve vahşet adı konulmamış bir kana susamışlıkla onu izliyor gibiydi. Nickoy defalarca etrafına baktığında gördüğü tek şey viran olmuş kuleler ve salonlar olsa da, onu yok etmek isteyen soğuğu her an her yerinde hissediyordu.

Yaşlı Adam, bunları umursamadan elindeki sopasıyla karı yararak, dümdüz bir şekilde ilerledi. Nickoy, karlar arasında debelenerek ilerlerken, resimlerde gördüğü Slembrio’nun görkemli suretinin kar ve buz altında yok olmaya yüz tutsa da hala ihtişamlı olduğunu fark etti. Kaideler arasında yürüdükleri yol, Onur yoluydu. Slembrio olmaya hak kazanalar bu yoldan geçirilir gerideki kutsal sınava tabi olurlardı. Bu yolun ötesi Slembrio’nun dış karargahıydı burada Slembrio olmayan, elit askerleri tabyalar bulunurdu. Nickoy bir çok tabyanın yıkılmış olduğunu yerinde yerler estiğini fark etse de, Yaşlı Adam ona eski Slembrio’nun maketini göstermişti ve Yaşlı Adam bu makete göre Slembrio’nun Ana Giriş kapısına doğru ilerliyordu. Yaşlı Adam yıkılmış bir sütun kaidesinin önünde duraksayıp sol tarafa nerdeyse tuzla buz olmuş surların ötesine baktığında, Nickoy ileride eski yıkık bir surun altında bağdaş kuran bir adam görür gibi oldu.

Yaşlı Adam, o siliueti görünce duruşunu gevşetti ve amansız bir halde ona doğru ilerlemeye başladı. Nickoy onu güç bela takip ederken bağdaş kuran adam da onları fark edip onlara doğru ilerlemeye başladı. Adam giderek yaklaşırken adamın sağında ve solunda iki kişi daha belirdi. Giderek yaklaştıklarında Yaşlı Adam duraksadı Nickoy’a döndü.

“Ne dersem diyeyim hiç sesini çıkarma.” diye fısıldadı dikkatli bir şekilde.

Bu süre zarfında üç kişi Nickoy’un onları yakından görebileceği kadar yaklaşmışlardı. Ortalarındaki kişi yaşlı bir adamdı, Beyaz saçları rüzgarda uçuşurken beyaz sakalı kısa kesilmişti. Yüzü, yılların bedelini gösterir gibi kırışıklık doluydu. Sağ yanındaki adam ondan daha uzun boylu şakakları beyazlamış, sert bir adamdı, kara gözleri alev doluydu. Sol yanındaki ise mor gözleriyle onları süzen alacalı güzel bir kadındı, Nickoy’un bu güzellik karşısında damağı kurusa da bu güzelliğin oldukça tehlikeli olacağının bilincindeydi.

“ Otoboroshi Roshirou.” dedi Yaşlı Adam, ifadesiz bir yüzle “Uzun zaman oldu.”

“Efendi De Felian.” dedi Otoboroshi, dikkatliydi, “Sizi uyarmaya geldim.”

“Kendinden mi uyaracaksın beni çocuk.” dedi Yaşlı Adam öfkeyle, “Burada duruyorum diye gözlerim kör, kulaklarım sağır mı zannediyorsun. Aynı hatayı iki kere mi yapacaksın?”

“Ağabey.” dedi Otoboroshi’nin yanındaki sert adam, bir adım ileriye atarak, eli kılıcına doğru gitmişti.

“Rokishi, aptalca bir şey yapma!” dedi sertçe Otoboroshi, adamın gözleri korkuyla açılmıştı.

“Kardeşin babana benziyor, Otoboroshi.” dedi Yaşlı Adam, ifadesizce

Rokishi bu sözü duyduğunda gözleri şaşkınlıkla açıldı, “Nasıl?” diyebildi sadece.

“ Işık getiren De Felian’ı tarih kitaplarından okumadın mı kardeşim. Babamızı Dağkesen Savaşında, ölümün eşiğine getiren Yüce Slembrio Şövalyesi karşındaki” dedi arkalarındaki kadın, Rokishiye hitap ederek duraksadı sözcüklerin havada asılı kalmasına izin verdi bir süre ardından mor gözleri Nickoy’un üzerine kilitlendi. “ Ama arkasındaki yakışıklı adamı çıkaramadım”

Nickoy mor gözler tarafından incelenirken, nefesi kesildi kadın onun nerdeyse her şeyini görüyor gibiydi. Hava o kadar soğukken birden ter içinde kaldı nerdeyse dizleri üzerine çökecekken önüne hareli bir halde Yaşlı Adam De Felian geçti.

Nickoy, rahatlayarak önündeki Yaşlı Adama baktığında artık yaşlı adam yerine azametli bir Slembrio Şövalyesi gördü. De Felian, Hareler içerisinde sarı beyaz bir zırh giyinmişti. Kafasında alacalı sert bir zırh içerisinde gözleri alevli bir ışık halindeydi.

“KES ŞUNU!” dedi öfkeli bir sesle, sesi bir ağır kırbaç gibi soğuk vadiye çarptı.
Kadın, bu ses darbesi karşısında geriledi, ama yıkılmadı. Gözlerinde dalgalanan, mor aura vücudunu sardığında. De Felian, ışıkla parlamaya başlamıştı. Kadının kaşları çatıldığı anda kadının üzerinde siyah çatlaklar belirdi. Acıyla bir çığlık attığında, De Felian amansızca ileriye doğru bir adım attı. Rokishi’nin üzerinde kırmızı renkli bir aura belirdiği anda

“VENESSA!” diye kükredi Otoboroshi, Beyaz aura onun gözlerinin siyahını yok etmişti.
Bu söz üzerine Venessa direnmeyi bıraktığı anda De Felian’ın parlak ışığı söndü yine de kaybolmamıştı. Venessa soluk soluğa titrerken. Nickoy karşısındaki bu beyaz, kırmızı ve mor auraların ne olduğunu oldukça merak etti. Bu yaşadığı olay karşısında nefesi kesilmişti. De Felian altın panter armalı miğferinin üzerinden başını kaldırdı.

“Beni mi deniyorsun Otoboroshi!” dedi sesindeki soğukluk, tüm vadiyi doldurmuştu.

“Özür dilerim Efendi De Felian.” dedi Otoboroshi, “Kardeşlerim, geçmiş hatıraları sizi tanıyacak kadar güçlü değil.”

“Senin de güçlü değil belli ki.” dedi De Felian, sesindeki soğukluk hala çok belirgindi. “Bak çocuk, babanı kaybettin, ustalarını kaybettin, karını, oğullarını ve kızını şimdi de böyle gidersen kardeşlerini de kaybedeceksin.”

“Başka çaremiz yok.” dedi Otoboroshi, sükûnetle, “ Tougrin rahat durmuyor, Kara Ayaz ıssız gecelerde tekrar belirdi. Ölüler artık uyumuyor, gece karanlığında ulumaları her tarafı sardı. Birileri buna dur demezse, Tougrini kimse durduramaz.”

“ Kişisel kin ile hareket ediyorsun Otoboroshi Roshirou.” dedi De Felian, “ Eğer Tougrin, hududunu aşarsa bekçiler, fazla büyürse yok ediciler işini bitirir. Bunlar bir kenara, Hiandar Rahibi ile de iş tutmuşsun bu ne demek oluyor?”

“Onun da bizden farkı yok.” dedi Otoboroshi, “Yok ediciler, onunda hayatını yıkıp geçmiş ölüme mahkum etmişler ortak amaçlar için birlikte çalışmamızın nesi yanlış?”

“Hiandar rahibi ile yatağa giren ertesi gün uyanamaz.” dedi De Felian, sesindeki derin bir tiksintiyle, “Tougrin, ne kadar kötü olursa olsun, diyarın temel taşlarından biri olan Ruh Duvarını koruyor, Onu düzgün bir şekilde öldüremezseniz, Ruh Duvarını da yıkacaksınız. Bu yıkım, felaketleri ortaya çıkarır, arzın zaten bozulmuş olan dengesi kaybolur. Benden tavsiye istiyorsan çocuk, Tougrin’e sefer düzenlemeyi unut. Yine de onun gücünden çekiniyorsan buraya sığınmana izin veriyorum. Ne kadar güçlü olursa olsun Tougrin buraya giremez.”

Otoboroshi duraksadı, “Teşekkür ediyorum, kendim ve kardeşlerim için değil ama Yıkımdan kurtardıklarımı artık koruyabilecek durumda değilim. Onları himaye altına alabilir misiniz?”

“Kim onlar?”

“Yok edicilerin ölüme mahkum ettiği denekleri.” dedi Otoboroshi, öfkeyle, “Onları Legistas’ın elinden vakti zamanında zor bela kurtarmıştık, Lakin önce Legistas’ın adamları ardından da Tougrin’in adamları gizli yerimize saldırdı. Wendilo’ların çoğunu öldürdüler, sağ kalanlardan bazılarını da, kalanların canlarını zor kurtardık, Geri kalanlar güvenli yerde bekletiliyor ama hayatta kalmaları zor.”

De Felian, Otoboroshi’ye doğru bir adım atıp omzunu sertçe kavradı, kafasındaki miğferi kaybolmuştu. Yüzünde ince bir gülümseme vardı. “ Slembrio her zaman yardıma muhtaç olanlara sığınak olmuştur. Yaptığın güzel bir şey Otoboroshi, bizim yapamadığımızı yapmış yıkımdan kurtarabildiğini kurtarmışsın. Bize onları ağırlamak düşer. Gelsinler.”

Otoboroshi, kafa selamı verip, kardeşlerine baktı. Venessa, ellerini birleştirdiği anda üzerinden yoğun bir mor aura fışkırdı. Rokishi hızlı bir hareketle elinde bir daire çizdikten sonra kendi enerjisini Otoboroshi’ye aktardı. Otoboroshi üzerine gelen mor ve kırmızı auraları birleştirip, büyük bir enerji açığa çıkardı.

“Ruh Aktarımı.”

Elini kaldırdığı gibi ikisinin ortasında, geniş bir alanda üç kişi belirdi. Üçü de kanlar içindeydi. Derin derin nefes alarak ayakta olan bir kişi vardı. Kollarında kanlar içinde küçük bir kızı tutuyordu. Sarışın iri yarı bir adamdı bu Nickoy’un Justisar tarihinde gördüğü kitaplarda vardı bu adam.

“Are.” dedi şaşkınlıkla,

Are kanlar içinde gözlerinde yaşla, Otoboroshi’ye ve diğerlerine yalvaran gözlerle baktı. “Yardım edin.”

De Felian o kadar hızla Are ve yanında yatan kadının yanına geldi ki diğerleri anlayamadılar bile. Slembrio’nun altın hareli pelerini Are’nin üzerinde dalgalandığında, Are ve diğerleri anında iyileşti. Akan kanları durmuş yaraları tamamen kaybolmuştu. Yine de Are’Nin koynundaki küçük kız zorlukla nefes alıyordu.

“Ne oldu.” dedi Rokishi, hızlıca etrafa bakarak, her an saldırı bekliyor gibiydi.

“L-legistas.” diyebildi Are, artık acısı öfkeye dönmüştü koynunda zorlukla nefes aldığı kızla Otoboroshi’ye doğru döndü. “İlacını almadı Ogri, ölüyor.”

Nickoy, küçük sarışın kız çocuğunun yüzünde kız kardeşini görür gibi oldu. O da küçükken böyleydi masum ve sessizce uyurdu samanlar arasında. Onu kanlar içinde bırakana küfürler ederek, eli cebindeki güle doğru gitti. Bu sırada De Felian, çocuğu iyileştirmeye çalışıyor ancak başarmıyor gibi gözüküyordu. Hızla bir iki adım atıp cebindeki gülü çıkarıp son kalan yaprağını kopardı. Gül yaprağını kızın dudaklarına götürdüğünde diğerleri ona engel olmaya çalışacaktı ki, kızın gözlerinin titreştiğini gördüler.

“Bu da ne?” dedi Are şaşkınlıkla

“Yazgı gülleri.” dedi Otoboroshi ciddiyetle, gül yaprağına bakarken. “Gizli tarlalara ulaştınız mı?”

“Bu ona gereken enerjiyi verir.” dedi De Felian, yüzünde ince bir gülümsemeyle Nickoy’a bakıyordu. “Bir sürede olsa kendine gelecektir.”

Nickoy gül yaprağını kızın ağzına yerleştirdikten sonra kız o güzel mavi gözlerini açtı. Gözlerinin rengiyle, kardeşi Maria’ya daha çok benzetti güzel kızı, Are minnetle ona bakarken. Baygın kadın aranın omzundan küçük kıza bakıp direk kızına sarıldı. Nickoy bu aile buluşmasına girmemek için aradan sıyrılırken yüzünde bir gülümseme vardı.

Nickoy geriye De Felian’ın yanına geldiğinde, onun da yüzünde bir sırıtma olduğunu gördü. “ Küçük bir çocuğa hayat vermek amacıyla tek ipucundan belki de buradaki hayatından vazgeçtin Nickoy Waldemer. Niye yaptın bunu?”

Nickoy bir an canlanmış kızın Are ‘ye ve belli ki Are’nin karısına sarıldığını fark etti. O, sevdiğinin cansız bedenini kolları arasında tutmanın ne demek olduğunu biliyordu, O acıyı, çaresizliği… “ Çaresizliğin ne demek olduğunu bilirim ihtiyar, çaresizliğe çare bulmanın ne manaya geldiğini de.”

De Felian bu cevaba gülümserken birden dondu kaldı. Gözleri büyüdü, aynı anda Otoboroshi’ de tehlikeyi fark etmişti, sessiz bir öfkeyle parmaklarını kaldırdığında.

“Gidin!” dedi De Felian, Otoboroshi ve kardeşlerine, “ Burası yok da olsa hala Slembrio hududu, burayı çiğneyemezler.”

Otoboroshi bir an Are’ye bakar gibi olsa da, Felian öfkeyle kükredi. “GİDİN!!”

“Dikkatli ol çocuk, onlar görmesin..” dedi Otoboroshi, Are’ye ardından o ve kardeşleri bir ışık demetiyle kayboldular. Are kafa sallayarak elinde ince yeşil auralı bir ruh iğnesi belirdi. Karısı ona şaşkınlıkla bakarken hem küçük çocuğu hem de karısını anında iğneyle bayıltan Are, kanlı kıyafetlerini karısına ve çocuğunun üzerine sürdü hızlıca ardından öfkeyle ayağa kalktı.

O sırada, önlerinde mavi tenli, bir yaratık belirdi, O kadar hızlıydı ki Nickoy, onu göremedi bile ancak De Felian’ın elinde beliren bir kalkan, yaratığı suratından yakaladığı gibi uzaklara savurdu. Yaratık havada taklalar atarken, havada belirip elindeki sopasını kafasına geçirdi. Yaratık kanlar içerisinde yere düştüğünde, De Felian altın hareler içerisinde öfkeyle elinin bir bilek hareketiyle sopasını döndürdü sopasından sızan kan, karların üzerinde ince damlalı şekiller oluşturdu.

“Wildor..” dedi Are öfkeli bir şaşkınlıkla, Yaşlı Şövalyeye bakıyordu.

Wildor kanlar içerisinde, ayağa kalktığı anda, De Felian saldırmak için hazırdı lakin önünde ondan bri baş boy uzun biri belirdi. Uzun siyah saçları, rüzgarda uçuşurken kara gözlerinde öfkeli bir ifadeyle karşısındakine bakıyordu. Kanla kaplanmış bastonunu yere geçirdiğinde etraftaki karlar dağılarak havada uçuştu. Nickoy bu adamı tanımasada tasvir edilen resimlerde görmüştü bu adam yok edicilerin en büyüklerinden biri olan Legistas’tı.

“Sana kaçtılar demek.” dedi Legistas, sesi acımasızlık kokuyordu. “Onları sen mi koruyacaksın Efendi De Felian.”

“Yok edici.” dedi De Felian, sesi buz gibiydi. “ Burada bir işin yok git buradan!”

Legistas, bir an De Felian’ın arkasındaki yıkıntılara baktı, öfkeli kara gözleri, Nickoy ve Are’nin üzerinden geçti, bir an arkasını döndü. “Romeric, hepsi bu kadar mı? Are’nin kızı ve karısı Nidale de ölmüş görünüyor.”

“Bu kadar efendim?” dedi Romeric, sıkıntıyla, Legistas’ın arkasında belirmişti.

“Ya Are ona ne olacak?” dedi Wildor, kanlar içerisindeki yüzünü silerken.

“Ona karar vereceğiz.” dedi Legistas ve bir adım attı.

“BENİ YOK MU SAYIYORSUN?” dedi De Felian öfkeyle, sopasını hızla savurdu. Saldırısını o kadar hızlı yapmıştı ki ne Wildor ne de Romeric herhangi bir tepki verebilmişti. Sopa hızla Legistas’In kafasına doğru ilerlerken Legistas’a vurmadan önce birkaç saniye kala olduğu yerde kaldı. Legistas kara gözlerini Slembrio Şövalyesine dikti.

“Siz çoktan yok oldunuz Işık Getiren Efendi De Felian.” dedi Legistas, hareketsiz kalan De Felian’a doğru gerilerek sopasını karnına doğru geçirdi. Slembrio Şövalyesi acıyla haykırarak ağzından yıkıntıların üzerine doğru uçtu. Ardından onun uçtuğu yere bakmayan Legistas azametle Are ve Nickoy’un önünde dikildi.

“Otoboroshi Roshirou nerede?” dedi o soğuk ses tonuyla Legistas sadece,

“Bilmiyorum.” dedi Are oldukça yıkılmış bir halde, “Daha demin buradalardı ama gittiler.”

“Ya Sen?” dedi Legistas, Nickoy’a doğru “Onları harabelerde mi saklıyorsunuz.”

“Benim bu olaylarla alakam yok.” diye kekeledi Nickoy, Legistas’ın azametli bakışları arasında neredeyse ufalacak gibiydi.

“Doğru söylüyorsunuz.” dedi Legistas, asasını yere vurarak onlara ve yerde yatan Niarre ile Are’nin karısına baktı. “ Bu kişisel bir şey değil Are, ben başladığım işi yarım bırakmam.”

“Slembrio’nun gün ışığı gölgelerle kaybolmaz zorbalıkla unutulmaz.” dedi o sırada elindeki sopayı havada çevirerek onlara doğru gelen De Felian’ın gözlerindeki hare yanaklarına yayılmıştı. Omuzlarının arkasında beliren ışıktan kanatlarla ve parlayan zırhıyla oldukça korkutucu görünüyordu, onlara doğru ağır ağır ilerlerken dudaklarından birkaç kelime döküldü. “Slembrio’nun Ulu Panteri”

Ardından hızla ortadan kayboldu, o kadar hızlıydı ki artık onu gözle görmek mümkün değildi. Bir anda kaybolmuş Legistas’ın üzerinde belirmişti. Lakin Legistas, darbeyi görerek kenara doğru sıyrıldı yukarıdan aşağıya doğru hare halinde ilerleyen sopa yerde ince bir çatlak oluştuktan sonra yukarıya doğru savruldu, Legistas, ayağını döndürerek kenara çekildi.

“Ustan sana yarım adım tekniğini öğretmiş ha Legistas.” dedi De Felian sopasını havada bir tur döndürdüğünde havada altın hareli kılıçlar belirdi. “Beni çekim alanınla yavaşlatabilirsin ama bunların hızından kaçamazsın.”

Kılıçlar hızlı bir şekilde onun üzerine gelirken, Legistas ayağını yere vurduğunda yerden fırlayan bir kaya parçası onun önünde kalkan gibi önünde durduğunda ışıklar onun üzerinde patladı. Ardından Legistas sopasını havada tek eliyle döndürdü.

“Arzın çekimi.”

De Felian, Legistasa doğru çekildiği anda, De Felian, sopasını hızla Legistas’a doğru savurdu. Legistas, darbeden korunmak için sopasını kullanmak zorunda kalınca çekim durdu. Legistas’ın yüzünde geniş bir sırıtma belirdi. “Kedfith’in burayı niye yok edemediği anlaşıldı, bu bölgede oldukça güçlüsün ama yine de ben daha güçlüyüm.”

Legistas, gerilerek yerden havaya doğru kaldırdı. “Arz hafifliği” diye mırıldanırken De Felian hızlıca kenara doğru kaçtı. Ayağının bir parça toprak havaya uçtu, yine de Felian kurtulmuştu hızlı hareketlerle Legistas’a saldırdı. Legistas hızlı hareketlerle bu saldırıları savuşturuyordu, sabırlı bir gülümsemeyle hareket ediyordu. İki adam da birbirlerine hasar veremese de, Yaşlı Slembrio Şövalyesi birkaç saat sonunda yoruluyor gibiydi, ışıktan kanatları giderek küçülüyor, hızı giderek yavaşlıyordu.

En sonunda De Felian, Legistas’ın “Arz Hafifliği” saldırısından kaçamadı. De Felian saldırıdan sonra hafifleyerek havaya doğru fırladı, havada taklalar atarak uçarken, Legistas sopasıyla göğün üstüne yükselmiş olan De Felian’ı asasının bir hareketiyle yere doğru gömdü. Yerde büyük bir krater oluşurken çoğu kemiği kırılmış olan De Felian’ı Legistas havaya kaldırdı ve Lidertiar’ın baş Tanrısının alnından çenesine doğru ilerleyen ter yere doğru düştü.

“Ustam, dayanacak gücün varsa Slembrio Şövalyelerini oyalamak gerektiğini de söylemişti.” Dedi Legistas, acımasızlıkla ardından asasının bir hareketiyle onu sütunun birine bir mızrak tutmuş Slembrio heykeline sapladı. Yaşlı Slembrio Şövalyesinin gözlerindeki ışık giderek kaybolurken, Nickoy’un dili tutulmuştu, çığlık atıp kaçmamak için kendini zor tutuyordu. Öte Yandan Are’ de bu dövüşü soluksuz izlemişti.

Legistas yavaş adımlarla onlara doğru ilerlerken, Nickoy yutkundu. Are sakinliğini koruyor gibiydi. “Romeric, senin de Otoboroshi’nin tuzağına çekildiğini, onun işkencelerinden geçtiğini söyledi. Yine de en sonunda ondan tarafta yer almışsın.”

“Öldürdüğünüz karım ve çocuğum, onun elindeydi çünkü.” dedi Are, gözlerinde öfkeyle ona bakarken, “Yıllar önce benden çalınan, sevdiğim kadın onun elindeydi, şimdi beni mi öldüreceksiniz öldürün kaybedecek hiçbir şeyim yok benim.”

Legistas ona doğru şöyle baktı, küçük çocuğa ve kadına doğru çevirdi gözlerini. Nickoy adamın simasında bir anlık yumuşama görür gibi oldu. Eliyle kanlı bastonunu şöyle bir tuttu. “ Kayıplarımız, bizi güçlü yapar Are, seni sen yapan şey kayıpların karşısında ne yapacağın? Ölümü seçebilirsin, bu en kolay yol olur senin için. İntikamı da deneyebilirsin, bu da bir seçenek ama intikam onları geri getirmeyecek. Doğru tarafta yer alırsan, bir daha bu kayıpları yaşamayacaksın. Ben niye buradayım Aikroth’un oğlu, adamım ele geçirilip parmakları kesildiği için. Kimse benim adamlarımı esir alamaz, esir aldı diyelim canını yakamaz. Hadi canını yaktı diyelim, bunun bir bedeli olur ve ben o bedeli alırım.”

Nickoy ile Are sessizlik içinde dururken, Legistas devam etti. “Senin ve yanındakinin hayatını bağışlıyorum, Are. Çünkü Tougrin meselesi benim de kulağıma geldi, gereğini yaparsan ben de bu yaptığını unutmam. Otoboroshi’ye de bunu ilet kuzeyde hayatta kalmak istiyorsa Tougrin’i yok etmeli.”

Bunu dedikten sonra cevabı beklemeden, hızla arkasını döndü ve ortadan kayboldu. Wildor ile Romeric, kısa bir süre Are’ye baktılar. Wildor öfkeyle, Romeric ise hüzünle bakıyordu dev barbara, Are ikisine de öfkeyle karşılık verdi ardından onlarda kayboldular. Are derin bir nefes alarak Nickoy’a baktı.

“Üzgünüm Nickoy Waldemer.” dedi elini omzuna koyarak, “Şövalye ölümü hak etmemişti.”
Nickoy, kuzey rüzgarların da sallanan ihtiyar adama baktı. Slembrio haresi ve zırhları kaybolmuş, ufalmış bir yaşlı adam gibi görünüyordu şimdi. Yere düşmüş olan sopasını alıp sırtına astı. Gözleri buğulandı bir an, ardından Are’nin kucağına kendi karısını aldığını gördü. O da, Niarre’yi kucağına aldı. Ardından geride Slembrio Şövalyesinin uzanamayacakları yükseklikteki cesedini bırakıp. Slembrio harabelerine doğru ilerlediler.




Devam Edecek
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.
Kullanıcı avatarı
Diabolus Ipsum Amans
Mesaj Panosu Yöneticisi
Mesaj Panosu Yöneticisi
Mesajlar: 11585
Kayıt: 18 May 2010 22:56
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas
Favori Anime: One Piece
Konum: OutLanD
İletişim:

Azmine hayranım mert. Tebrikler.
Resim
Sitede Huzuru Bozana Böyle Yaparım!!!
Resim
Betrayer... In truth, it was I who was betrayed. Still, I am hunted. Still, I am hated. Now, my blind eyes can see what others cannot.
Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2509
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

Eyvallah İsmail,
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.
Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2509
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

Bölüm 0: Kısım 2. Barbar ile Ozan




Nickoy Waldemer, Eski Slembrio’nun onur yolunda kucağında on - on iki yaşındaki çocukla ilerlerken, kar yavaş yavaş atıştırmaya başladı. Yolu, biliyordu adımlarını temkinle atarken Yaşlı Şövalye’nin yükseklerden düşüşü kemiklerinin paramparça olması gözünün önünden gitmiyordu.

Şimdi Slembrio’nun büyük karargahına ilerlerken, ne yapacağını bilemez bir haldeydi. Buraya ölüme çare bulmaya gelmiş, birçok farklı şeyler öğrenmişti. Tanrıların aslında tanrı olmadığını öğrenmiş, ardından onların ne kadar güçlü olduğuna bizzat tanık olmuştu.

Legistas’ın gözlerindeki katıksız öfke, o azamet karşısında kendini ufacık hissetmişti ve Yaşlı Adam, De Felian’ı öldürürken hiçbir şey yapamamıştı. Kafasında böyle düşünceler varken, Yaşlı Adamla gittikleri yoldan geri döndüklerinde, gizli kütüphaneye açılan geçidin kapalı olduğunu fark etti, Nickoy. Belli ki De Felian öldüğünde geçitte kapanmıştı. Olduğu yere çöktü Nickoy.

“Buraya kadarmış.” dedi umutsuzlukla, bu ıssız terk edilmiş kuzey soğuğunda, açıkta tamamıyla korumasız kalmışlardı. Bir an havadaki tuhaf gökyüzüne doğru baktı ardından küçük kızın tatlı tatlı nefes aldığını fark etti. Sarı saçları minik bukleler halinde yana doğru düşüyor, rahat bir şekilde uyuyor gibi gözüküyordu. Umut belki de bu kızın dudaklarından nefes alabiliyordu. Umut bu kızda bile nefes alıyorsa o bu kadar çabuk kendini bırakmamalıydı. Derin bir nefes alarak kaşlarını çattı. Are ona sorarcasına bakarken, Nickoy kucağındaki kızı Are’nin kucağına yavaşça bıraktı.

Ondan sonra Nickoy sırtındaki, asayı çıkardı. Yaşlı Adamın sopayı nasıl büyültüp küçülttüğünü görmüştü. Sopayı ufak bir sallama hareketiyle küçülttü önce ondan sonra sütunun yanına gittiğinde. Yaşlı Adamın sözlerini hatırladı. Elini koydu sütuna önce, ondan sonra Slembrio yüksek dilinde Ben Fou adına açıl anlamına gelen “Choura gu, Ben Fou” sözlerini söyledi. Sütunda bir hareketlenme olmadı ancak diğer elindeki küçülmüş sopada sıcaklık hissetti, ardından sopaya baktığında hafif bir parıltıyla parladığını fark etti.

Nickoy diğer elindeki sopayı sütuna doğru yasladığında. Tekrar aynı sözleri söyledi, sopa daha da ışıldadı. Ardından sütunun altındaki gizli merdivenler belirdi. Are şaşkınlıkla merdivenlere bakarken, Nickoy, sağa sola baktıktan sonra, barbara işaret etti. Niarre’yi kucağına alan Nickoy, Are ile birlikjte merdivenlerden indiler.

Büyük Labrian kütüphanesine indiklerinde, Nickoy bir an bir köşeden Yaşlı Adamın çıkacağını sandı ama, aşağıdaki masalarda kimse yoktu etrafta da öyle. Sarmal merdivenlerden aşağıya indiklerinde, Masada boş kahve bardağını ve Yaşlı Adamın temize geçtiği, Justisar Günlüklerini gördü her şey birkaç saat önce bıraktıkları gibiydi. Masa düzenli bir halde kalmıştı. De Felian’ın hokkasının üzerinde tüy kalemi duruyordu. Kum hokkası da hemen yanındaydı. Masanın karşısında kendisinin bir kenara bıraktığı Quasaq Baladları kitabı duruyordu.

“Slembrio.” dedi Are kaşlarını çatarak etrafa bakıyordu. “Bu kadar korunabileceğini hiç düşünmemiştim.”

Nickoy, Are’nin dediklerini çok da umursamayarak Rafların arkasındaki kapıyı açtı, uzun bir koridor vardı karşısında, diyar manzaralı bu koridorun ilk odasında mutfak vardı sonraki odalar da buradaki okuyucu adı verilen kütüphaneciler için hazırlanmış odalarla doluydu. Yaşlı Adam onu koridordaki ilk odaya yerleştirmişti. Nickoy kendi odasını geçerek yandaki bir odaya gitti.
Basit ama iyi malzemelerle döşenmiş iki kişilik oda ya gelerek küçük kızı yatağa yatırdı, arkasındaki toz tutmayan dolaplardan çıkardığı battaniyeyi küçük kızın üzerine örterken, Are’nin de karısı Nidalle’yi yatağına yatırmıştı. Onun üzerini de örttükten sonra, Nickoy ile Are odadan çıktılar.

“Birkaç saat uyurlar.” diye mırıldandı Are, ardından Nickoy’un hüzün dolu gözlerine baktı. “Üzgünüm.”

“Senin suçun yok, bu onun kararıydı.” dedi Nickoy, koridordan ilerleyip kütüphaneye tekrar çıktıklarında Are etrafa tekrar şöyle bir baktı gözleri büyük küredeki haritada durdu. Bakışları, Hiandar ülkesinin güney batısında olan Atalık ülkesine kilitlenmişti.

“Bin yıllar oldu bu haritayı görmeyeli.” dedi Are, dalgınca gözlerinde, Yaşlı adamdan tanıdığı şekilde beliren o uzaklara bakma hali vardı.

“Böyle bir yıkımı nasıl kabul ettiniz?” dedi Nickoy, çoğu hikayeyi okumuş veya dinlemiş olsa da karşısındaki bir ilkdoğana bunu sormaya can atıyordu.

“Sonucun bu şekilde olacağını başlangıçta hiçbirimiz bilmiyorduk.” dedi Are, sıkıntıyla iç çekerek, “Daha sonra…Daha sonrası, ise… söylenecek bir şey yok, büyük bir şey başardığımızı zannediyorduk, bozulmuş bir düzen yerine isteğimiz gibi şekillendirebileceğimiz bir diyar, bu hepimizi cezbetti. Hepsi uzun zaman önceydi bunların çok uzun zaman önce gerçeği bilmeden çok uzun zaman önce… “

“Gerçek?” dedi Nickoy anlayamamıştı, Tanrıların tanrı olmadığını ilkdoğanlar biliyor olmalıydı.

“ Nidalle’yi çok uzun zamandır ölü zannettim.” dedi Are, öfkeyle burnundan nefes alarak, “Kaç bin yıldır kafamda sözleri ve düşünceleriyle yas tuttum, lakin o hayattaymış üstelik karnında çocuğumu taşırken koparılmış benden. Tanrılar onları öldürmeye çalışmış, Babam diye seslendiğim Aikroth hamile karımın, kafasını çatlatmış. Ogri, onları kurtarmış ancak ben karıma ulaştığımda beni hatırlamıyordu. Başka bir adama kocam diyordu, kızım başka bir adama baba diyordu. Bütün hayatımın yalan olduğunu ve geçmişte yaptığımız felaketlerin boyutunu bana Ogri tüm çıplaklığıyla gösterdi. O büyük bir adam Nickoy Waldemer, Tanrılardan da büyük bir adam.”

Nickoy, duraksadı kare raflardan uzun parşömenler çıkardı sessizce, “Anlatacağın şeyler var belli ki, burada gördüğün bütün kitaplar ve parşömenler, eski diyarın bir parçası, çoğunu değil okumak göz atamadım bile yine de burası geçmiş çağı anlatıyor tüm detayıyla. Justisar ile ilgili yayınların çoğu Tanrıların gözüyle yazılmış safsatalardan ibaret. Bu yüzden Yaşlı Adam, ölmeden önce Justisar Hikayelerinin ilk kısmının bir kopyasını hazırladı. O kitap Justisar kıtasının daha yerel hikaylerinden bahsediyor, şimdi ise ikinci kısmını yazmanın vakti geldi.

“Ne demek istiyorsun?” dedi Are kaşlarını çatarak.

“Justisar’ın 4. Çağında doğan biri olarak artık çok şey biliyorum Are. Ve burada öğrendiğim ilk şey cehaletin kör bir akılla bir olup kişileri yanlışa sürüklediğiydi. Tarihi kazananlar yazar evet ama kaybedenlerin söyledikleri de önemlidir. Senin hakkındaki efsaneler ancak 2. Çağın binli yıllarına kadar gidiyor. Birçoğu Justisar Günlüklerinin ilk kısmında kayıt altına alınmıştır, lakin sen diyardan kaybolduğundan beri yaklaşık, üç bin beş yüz yıl geçti. O süre zarfında yaşadıkların gelecek nesillere yön verebilir. Seni nasıl kandırdılar Are? Anlat Slembrio’ya sığınma borcunu ona gerçekleri anlatarak ödeyebilirsin.”

“Slembrio artık sen misin?” dedi Are, gülümseyerek, Nickoy adamın bunu alaycı bir şekilde karşılamasına rağmen ses tonundan ona büyük bir minnet duyduğunu anlamıştı. Nickoy bu soruya gülümsedi, parşömeni masaya koyduktan sonra, koridora açılan kapıya doğru ilerledi.

“Ne yazık ki Slembrio’yu az önce kaybettik.” dedi iç çekerek, Are’ye baktı önce, “ Anlatmaya başlamadan önce bir kahve içer misin?”

“Bira yok mu?” dedi Are yüzünü buruşturmadan önce

“İhtiyarın içtiği bulaşık suyu var.” dedi Nickoy, “ Adı Vrole miydi neydi?”

“Getir, yıllardır ağzıma içki koymadım. ” dedi Are, ardından Büyük Fozkitilar haritasına bakarken, “Zaten benim hikayem içkisiz çekilmez.”

Nickoy, dudakları kıvrıldı, ardından içeriye doğru ilerledi. Bozkırın Güneşinin hikayesini oldukça merak ediyordu doğrusu. Bu Yok edici Tanrıların daha fazla kimlere acı çektirdiğini, kimlerin hayatlarını yok ettiğini öğrenmek ve bunları yazarak gelecek çağa aktarmak istiyordu.

Zira gelecek, bu zalimlerden ibret almalıydı.


***


“Nickoy, Nickoy,” diye bir ses yükseldi, içeriden. Nickoy gömüldüğü beyaz kaplı kitabın kapağını kapattı. Kitabın Kapağında Arz Hududu – Kouzuka Ben Shin yazıyordu. Bu kitabı beyaz bölmeli alandaki kitaplar arasında bulmuştu. Oradaki kitapların hepsi şifreliydi ve bu şifrenin ipucunu öğrenmek nerdeyse bir yılını almıştı. Bu süre zarfında Are ve ailesi ile birlikte burada yaşıyorlardı, geçen zaman içinde dışarıdan hiçbir tehdit onları rahatsız etmemişti.

“ Bir şarkı çalar mısın Nickoy?” dedi Niarre, tüm sevimliliğiyle nerdeyse zıplayarak onun yanına gelmişti bile. Nickoy, Are ve Nidalle’nin kızına şöyle bir baktı. Kız bir yaş daha büyümüş, alımlı bir hale gelmişti boyu uzamıştı, mavi gözlerini ve saçlarını babasından yüzünün güzelliğini annesinden alsa da Nickoy ona her baktığında hala kız kardeşini görüyordu.

Nickoy ona gülümseyerek, Lavtasına uzandı. “Tabi küçük hanım hangi şarkıyı isterdiniz?”
Niarre, Nickoy’un gülümsemesi karşısında kıpkırmızı kesildi, utanarak bir sandalyeye oturdu hemen “Daha önce duymağım bir şey olsun.” dedi mırıltıyla

“Duymadığın o kadar şey var ki, Niarre.” dedi Nickoy acı acı ardından lavtasını aldı eline, eski bir melodi geldi aklına burada okuduğu üzerinde Muadlig Şarkısı yazan bir türküydü bu, üzeri işaretlenmişti merak edip notalarını çaldığında, çok beğenmiş, Yaşlı Adam ise hüzünlenmişti.

“Gözlerin bir avuç keder.” demişti, Yaşlı Adam hüzünle, “Diyar diyar gezerken geride bıraktıklarımız gelmiyor aklımıza, soğuk kalelerde yaşlanıp her gün ölenleri hep unutuyoruz. Rızasız, gönülsüz bekleyişleri, gençliğin ateşindeyken hep göz ardı ediyoruz.”

“Bekleyenin mi vardı ihtiyar?” demişti bu söz üzerine Nickoy usulca,

“ Herkesin bir bekleyeni vardır Nickoy Waldemer.” demişti De Felian, gözleri uzaktaydı, “Haydi bir daha çal, bu kubbede hoş bir seda dinlemeyeli epey vakit geçmişti.”


Nickoy, bir zamanlar yaşlı adamın oturduğu yere bakarak, çalmaya başladı melodiyi, bu melodi yaylı çalgılarla daha güzel çalınırdı aslında ama elinde sadece lavtası vardı, çocukken yaptığı hep yanında taşıdığı lavtası, teknesine uğur getirsin diye kız kardeşlerinin saç tellerini yapıştırdığı.

Gözlerini kapadı usulca, etraf silindi gözlerinin önünden, parmakları lavtasının sapında ilerlerken kendini kaptırdı melodiye, hüzünlü bir şarkıydı bu geçmiş çağlardan kalma kendisinin asla yazamayacağı kadar güzel bir şarkı, sevdalıları kahreden, ozanlar ağlatan…
Nickoy bariton sesiyle, şarkıya girdiğinde, kendi tüylerinin bile diken diken olduğunu hissetti;

“Gözlerin bir avuç keder, gözlerin derdime yeter,
Kömür karası o gözlerin, beni kahreder,
Yangınlar tutuştu, kor oldu aşkından,
Yangınlar tutuştu o gözlerden sana akan yaştan
Bir umut beslerdim, o gözlerden akan yaşa
Mutlu ol isterdim sevdiğim yeni bir aşkla.”

“Gözlerin bir avuç keder…” diyerek bitirdi şarkıyı, gözlerinde biriken birkaç damla yaş ile, herkesin bir bekleyeni vardır, demişti onu yaşlı adam. Kendisinin bir bekleyeni yoktu, sadece bir umudu vardı. Uğruna gerçekleri öğrendiği, değiştiği ve olgunlaştığı bir umut…

Niarre, omzuna dokundu, mavi gözleri şaşkınlıkla açılmıştı, Nickoy’un ağlamasını beklemiyor gibiydi. Nickoy buruk bir tebessüm etti önce sonra kızın arkasından bakan anne babasını gördü. Nidale, koyu kumral saçlı açık kahverengi gözlü güzel bir kadındı, yıllar ona pek dokunmamıştı. Bakışları, bir an Are’ye doğru döndü.

“Hatırlıyor musun Kaplan?” dedi gözlerinde eski bir ışıltıyla,

“Hatırlıyorum.” dedi, Are elini Niarre’nin elinin üzerine koydu. Lakin gözleri dalgındı ve Nickoy’a bakıyordu. “ Endimiyon çalmıştı bu şarkıyı, Simarios ile Rubingard’ın duygulandığını görmüştüm ilk defa, Archiond bir kenarda sızmıştı, Tessia sarhoş olmuş ayakta duramıyordu. Akademi günlerinin en güzel zamanlarıydı.”

“Eski zamanlardan çok az kişi kaldı, Kaplan.” dedi Nidalle, Arenin kolunu okşayarak, kızının yanına doğru gittiğinde. Are’nin gözlerinde bir yeşil bir parlama belirdi.

“Nickoy,” dedi kafasıyla yukarıyı gösterirken, gözlerinde bir parıltı vardı.

“Ne oldu?” dedi Nickoy, Lavtasını masaya koyup ayağa kalktı.

“Dışarıda dört kişi bir şeyle dövüşüyor.” dedi Nidalle onunda gözlerinde yeşil aura ile parlamıştı.

“Tougrin’in adamları.” dedi Are öfkeyle, kaslarını esnetti, merdivenlere doğru yöneldi.

“Ne yapıyorsun?” dedi Nickoy “İstersen adamları içeriye de buyur edelim, gizli geçidi göstererek.”

“Burada mı duralım yani!” dedi Are öfkeyle, “ Onların Slembrio’yu kirletmelerine izin mi vereceksin?”

“Yukarıda taş ve eski yıkıntılardan başka bir şey yok, Are.” dedi Nickoy, yukarıya doğru kulak kabartsa da hiçbir şey duymuyordu. “Slembrio’nun kalbi burası bırak da yukarıda dövüşen dövüşsün.”

“Ya Gizli geçidi bulurlarsa?” dedi Are öfkeyle tavana bakıyordu.

“Slembrio gücü ile açılan geçidi mi?” dedi Nickoy umursamazca, “Sanmıyorum.”

“Sanmıyor musun?” dedi öfkeyle Are, Nickoy’a doğru adım attığında Nidalle onu durdurdu.

“Ruh Aktarımı ile gidebiliriz.” dedi, Nidalle ciddiyetle. “Ne olduğunu görür ona göre davranırız.”

“Sen gelmiyorsun.” dedi Are peşin peşin ama yukarıya doğru baktı karısının sözleri mantıklı gelmişti.

“Bana bak sen!” dedi Nidalle öfkeyle, “ Dört adamla nasıl dövüşeceksin?”

“Olmaz dedim uzatma.” dedi Are, ellerini birleştirdiği anda Nidalle sertçe ellerine vurdu.

“Mızrak karısıyım ben!” dedi yeşil gözlerinde bir aura belirmişti. “Sözlerine dikkat et.”
Are, gülümsedi. Ardından, iki atalık savaşçısı ellerini sertçe birleştirdiler ve yeşil bir parıltıyla ortadan kayboldular. Nickoy, bu manasız savaşa omuz silkip Niarre’ye baktı. Kız şaşkınlıkla babası ile annesinin kaybolduğu yere bakıyordu. İnsan bir çocuğuna veda eder diye düşündü kendi kendine, bir an Niarre’ye baktıktan sonra yukarıdaki savaşı düşündü. Are ile Nidalle’ye bir şey olursa, bu kız çocuğuyla ne yapardı? Gerçi burada güvendelerdi, Slembrio’nun tuhaf bir yiyecek stoğu vardı, ama onun da bir amacı vardı.

Derken arkasında bir adım sesi duyuldu, ardından Niarre’Nin gözleri beyazlaşarak olduğu yere devrilirken Nickoy kızı havada tuttu. Ozan öfkeli gözlerle ne olduğuna bakarken, masaların arasında bir silüet belirmişti. Silüet ona doğru yaklaşırken adamın yüzünün, sargılarla kaplı olduğunu ve burnunun ve ağzının mor pelerinle kapatıldığını fark etti. Mor saçları kafasının belli yerlerinden fışkıran otlar gibi kafasını sarmıştı.

“Kızı bırak Nickoy Waldemer.” dedi adam etkileyici bir sesle, “Sadece uyuyor.”

Nickoy kızı bırakmadı. “Sen de kimsin? Buraya nasıl girebildin?”

“ Ruh aktarımı bana yolu gösterdi diyelim.” dedi adam sakin bir sesle, ardından etrafa baktı. “ Fou Slembrio, İlk okuyan olan Oundgam Labrian adına kurulmuş bu yüce kütüphanenin hala bu kadar iyi olması muazzam. Diyarım kalbi Slembrio dendiği zaman onları küçümsediğim zamanlar geliyor aklıma yine de yıkımdan kendini kurtarmayı başarmış, yukarıdan burasının da bir yıkıntı halinde olacağını düşünmüştüm."

“Sen kimsin?” dedi Nickoy adamdan niyese hiç hoşlanmamıştı. Kızı yere yavaşça bıraktı.
Adam, onu pek umursamayarak, büyük küreye doğru döndü, görünen yeşil gözünde yaşlar tomurcuklanmıştı. Amansız bakışları Hiandar topraklarındaydı., “ Ben, diyarsız bir adamım Nickoy Waldemer. Benim diyarımı benden kopardılar, onu paramparça ettiler ve bunu yapanlar benimle aynı masaya oturan soysuzlardı. ”

Nickoy’un mavi gözleri açıldı, Yaşlı Adamla yaptığı bir konuşmayı hatırladı. Hiandar Konseyinden Yok edici olmayan ama yok edicilerden bile tehlikeli olan tek adamı Yaşlı Adam şöyle tarif etmişti.

“Bütün bu yok ediciler dışında biri daha var.” demişti yaşlı adam. İçkisinden bir yudum daha almıştı. “Bu kubbenin altında geçmiş diyarlardan kalan çok az adam var demiştim sana, diğerlerini bilmene gerek yok ama bu adamı bileceksin zira hala hayatta olduğunu biliyorum.”

“Kim bu adam?” demişti Nickoy, defterine bu adamın özelliklerini yazmaya başlamak için tüy kalemini hareket ettirmişti. Defteri kalınlaşmış, diğer Tanrılar hakkında bilgilerin hepsini not almıştı.

“Arz üzerinde, karanlıktan daha büyük bir kötülük vardır. Kibir ve yeis bunların en büyüğüdür, Haindarlar’ın bugün başınıza tanrı kesilmesinin sebebi işte budur. Slembrio nasıl bir Hiandar baskısıyla kurulduysa, bugün diyarın bu halde olmasının sebebi aynı baskıdır. Sonuçların değişkenlik göstermesi toplumun ve kişilerin olayları nasıl yorumlamasıyla alakalı tabi… Kimileri bu baskıdan kaçmak için Slembrio’yu kurar, kimileri ise tüm diyarı yıkar.”

Nickoy, Yaşlı Adamın bu detaylı açıklamalarını adeta aç kulaklarla dinlemişti. Zira Yaşlı Adam nadiren bu kadar uzun ve detaylı konuşurdu.

“Toplumbilim için bu çok net örnek olmadı lakin, anlayabileceğin şekilde özetlersem yaşamakta olduğunuz bu yalan çağın tohumlarını atan sistem bu Hiandar Sistemiydi, Yani Hiandar Ruhban sınıfının yaklaşımıydı. Ta Slembrio’nun kurulduğu çağdan gelen bir bu yaklaşımdı bu ; vaktinde Slembrio Şövalyelerinin yıkımında rol aldığı Yüce Hiandar İmparatorluğunu tekrar kurmak, toprakları diyar boyunca uzanan üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk.”

“Yani bu adam Hiandar ruhban sınıfından mıydı?”

“Evet.” demişti Yaşlı Adam gözleri eski haritanın olduğu küredeydi. “ Vicerion Valerion Ryan, bilinen adıyla Üstad Valerion, Hiandar Üstad halkasının yedi yüz on ikincisi. Bilinen en tehlikeli adamlardan birinin öğrencisi olan bu adamla illa ki karşılaşacaksın Nickoy Waldemer. Bütün bu sistemi ilerleten bu adam, bu çağın tohumunu yeşerten en büyük kişilerden biriydi.”

Nickoy anlayamamış, manasızca De Felian’a bakmıştı.

“Bu adamın ustası, çok tehlikeli bir adamdı.” demişti Yaşlı Adam sesinde soğuk bir nefret vardı. “ Cesaret ve kör bir akılla savurduğumuz kılıçların altında hep bu adamın adımları vardı. Bizi öyle bir yönlendirdi ki, onun amacına hizmet eden elden başka bir şey olamadık. Bu çocukta onun en parlak öğrencilerinden biriydi, o ölünce yerine bu geçti. Sonra Yok ediciler bunu kullanıp attılar.

Bunla yakın zamanlarda karşılaştım Nickoy Waldemer, düşündüğü tek şey intikam, bu uğurda yapamayacağı şey yok. Onun inandığı doğrular uğrunda feda etmeyeceği hiçbir canlı yok, ne adamları önemli onun için ne de masum hayatlar, aklında sadece intikam kalmış bir adam o. Acı çekmiş olduğunu kabul ediyorum ama bizde çektik, lakin diyarın nefeslenmeye ihtiyacı var. Arzın dengesi o kadar çok bozuldu ki, eski büyük lanetler açığa çıkmaz üzere.”

“Kara Ayaz.” demişti Nickoy bu konuda bir araştırma yapmıştı.

“Bu sadece bir tanesi, dediğim gibi Nickoy Waldemer bu adamla illa ki karşılaşacaksın, buraya girdiğini ya o, ya da uşakları mutlaka görmüştür. Senle konuştuğunda senin en zayıf noktada saldıracak, işte o vakit en büyük sınavını vereceksin. Slembrio’nun bilgeliğine ancak bu sınavı vererek ulaşabilirsin.”


Nickoy, gözlerinde öfkeyle, gelen adama bakarken ayağa kalktı, eli belinde gizlediği uzun bıçaklara çok yakındı. “ Kansız De Felian sana benden bahsetmiş.” dedi o sırada Üstad Valerion yeşil gözünde bir parıldamayla.

“Bahsetti.” dedi Nickoy, sert bir sesle, “ Burada ne arıyorsun?”

“Ölüme çare arıyorum.” dedi Üstad Valerion, gözlerinde zeki bir parlamayla “ Tıpkı senin gibi.”

Nickoy olduğu yerde çarpılmış gibi durdu. “Nerden…” diyebildi sadece

“Kansız De Felian, seni bu kitapların arasına hapsetmiş Nickoy Waldemer.” dedi Üstad Valerion, “Aradığın şeyleri bu kitapların arasında bulamazsın, sende eksik olan şeyi gözlerinle tamamlayamazsın, aradığın şeyi diyarda arayacaksın, yüreğinle bulacaksın.”

“Ben diyarı gezdim, Üstad Valerion.” dedi Nickoy, temkinliydi “ Burada bulduğum cevaplar, diyarın çoğundan fazlaydı. Başkalarını kandırabilirsin belki ama ben bu diyarın tohumunu atanın sizler olduğunu biliyorum. Sen ve Ustan bu diyarı bu hale getirdiniz.”

“Silgorn De Felian, Işık getiren De Felian, Kansız De Felian.” dedi sesinde hafif bir sinirlenme edası sezinliyordu. “ O “Yüce” Şövalyenin anlattıklarının tamamen doğru olduğunu zannediyorsun. Hadi diyelim ki haklı,” diyarın bu hale gelmesinin tohumunu diyelim biz attık o tohumu çiçek açtıran kimdi Nickoy Waldemer? Yok Edicileri yetiştiren bu çağı başlatan adam kimdi? O adama bu kadar güç sağlayan eller kimlerdi? Bu Çağı başlatan adamı onlar yüceltmedi mi? Bu savaşın iyiler ve kötüler arasında olduğunu mu zannediyorsun? Işıklar içindeki Slembrio Şövalyelerinden birine senin halkın Tanrı diye taparken üstelik.”

Nickoy bir şey demeden dinliyordu, Üstad Valerion konuşmaya devam etti.

“Bu bir iktidar mücadelesiydi Nickoy Waldemer, Slembrio’da bu oyunun bir parçasıydı. Yönetimler değişir, düzenler değişir. Her ülke kendini güçlü hale getirmeye çalışır bu uğurda belki savaşlar çıkar halklar ölür ama hiçbiri bir soykırım olmaz, olamaz. Herkes gibi biz de yanlış şeyler yaptık ama bunun bedeli bu mu olmalıydı? Benim halkım katledildi Nickoy Waldemer, soyum kurudu, inancım paramparça edildi. Bu diyarda sevdiğim ne varsa söküp alındı elimden, hepsini herkesi birer birer yok ettiler. Çaresiz biçimde gözlerinin önünde sevdiklerinin elinden alınmasının ne demek olduğunu biliyor musun?”

Bu noktada duraksadı, gözündeki parıltı derinleşti. “ Doğru, biliyorsun.”

“Bunu da nerden çıkardın?” dedi Nickoy, gerginlikle adamın sözleri ona tanıdık gelmeye başlamıştı.

“ Manasız bir oyun oynuyorsun Nickoy Waldemer.” dedi Üstad Valerion etkileyici sesiyle, “ Burada gerçeklerin bir kısmını öğrendin, lakin ben, bu gördüğün kitapların hepsinden daha fazla bilgiye sahibim. Diyar üzerinde satırlara ne yazılmışsa, kulaklara ne fısıldanmışsa benim haberim olur. Buraya kız kardeşinin ölümüne çare bulmak için gelmedin mi? Bu uğurda kuzeyin soğuğunda elinde yazgı gülleriyle dolaşmadın mı? Buraya açılan geçidin yolunu, İlkdoğanlara verilen iz yüzükleriyle bulmadın mı? Bütün bunları yapıp kuzeyde ilerlerken hayatta kalmış olman tesadüf mü sence?”

“Sen!” dedi Nickoy, öfkeyle yumruklarını sıkarken. “Beni buraya bilerek yönlendirdin.”

“Bu senin iyiliğine olmadı mı?” dedi Üstad Valerion, “ Burada gerçeğin bir kısmını öğrendin. Tanrıların aslında yok edicilerden başka bir şey olmadığını, bütün bu öğrendiklerinden sonra kız kardeşini ölümünden sorumlu olanların Yok ediciler olduğunu hala anlayamadın mı?”

“Onun ölümünden Falcon sorumlu!” dedi Nickoy öfkeyle ona doğru bir adım attı. “ Onu koruyacak olan oydu, Yok Ediciler değil.”

“Brave Falcon onu niye koruyamadı sence bunu hiç düşündün mü?” dedi Üstad Valerion, sesi nerdeyse fısıldıyordu. “ Asuka’ya Silvan ile birlikte gittiği zaman, nasıl hayatta kaldığını zannediyorsun? Asuka’nın yıkımında onun payına hangi lanetin düştüğünü biliyor musun?”
,
“Kafama girmeye çalışıyorsun,” dedi Nickoy elini başına götürürken, “Onda lanet falan yok! O sadece korkak bir adam.”

“Brave Falcon, birçok şey olabilir ama korkak bir adam asla değil.” dedi Üstad Valerion ciddileşmişti. “O, Robin Harwart’ın cesaret edemeyeceği birçok şeyi gözünü kırpmadan yaptı. Yok Ediciler’in diyar üzerinde oynadığı oyunlara çomak soktu. Kız kardeşinin hayatını geri kazanmak için elinden gelen her şeyi yaptı ve ben onun bir an bile duraksadığını görmedim. Şimdi ise onun başlattığı şeyi devam ettirmek sana düşüyor.”

“Na-nasıl?” dedi Nickoy kekeleyerek bir yandan da aklında De Felian’ın sözleri çınlıyordu Ölümden dönüşün yolu karanlıktır.

“Ben Zihnin hükümdarıyım, arz üzerindeki bütün zihinlere ve ruhlara ulaşabilirim ancak yolumu tıkayan bir şey var.” dedi Üstad, sakince. “O da Ruhların hapsedildiği Ruh duvarı.”

“Ruh Duvarı yıkılırsa, arz üzerindeki denge kaybolur.” dedi Nickoy, kesik kesik konuşurken, bir yandan da aklı Üstad’In söylediklerine kayıyordu. Demek Falcon, bütün bu Tanrıların sahte olduğu bilgisini bu adamdan almıştı. Maria için bu adamla çalışmıştı ama ne uğruna bu adam onlara yardım ediyordu? İçinden bir ses bunun sonuçlarının çok kötü olacağının bilincindeydi. “Ölümden dönüşün yolu karanlıktır.” diye fısıldarken duydu birden kendini.

“Bana Kansız’ın ağzıyla konuşma Nickoy Waldemer.” dedi Üstad Valerion sert bir sesle, sesi kırbaç gibiydi bu Nickoy’un irkilmesine yol açmıştı. “ O “Yüce” Slembrio Şövalyesi, sana gerçeğin ne kadarını anlattı sanıyorsun, senin sorularını hep geçiştirmedi mi? Sana bazı şeyleri anlatmaktan kaçınmadı mı? Seni buraya bağlayıp, değerli zamanını burada harcatmadı mı? Ölümden dönüşün yolu karanlıkmış! Böyle bir şey yok. Bunlar Slembrio’nun saçmalıklarından başka bir şey değil! Ben sana, dolaysız, doğrudan, lafla geçiştirmeden kız kardeşinin hayatını sana sunuyorum. Buraya geliş amacını önüne seriyorum. Şimdi, benim dediğimi yapacak mısın yoksa bu harabede tek başına mı öleceksin? Karar ver!”

Nickoy, hiçbir şey söyleyemeden bir süre durdu önce. Hiandar rahibi ile yatağa giren ertesi gün uyanamaz sözü geldi aklına De Felian’ın öte yandan Maria aklına geldi, sahi buraya kız kardeşi için gelmemiş miydi? Öfkeyle dudaklarını ısırarak kararsızlık içinde kıvrandığında birden bire beş kişi kütüphanenin salonunda belirdi.

Nickoy’un ilk gördüğü Are’ydi kanlar içindeydi, yüzünün bir tarafı yüzülmüş bir haldeydi. Yüzü sıcak bir şeyle bastırılmış gibi delik deşik olmuştu, hemen yanında Nidalle’ vardı o ise tamamen bilincini kaybetmişti. Onun yaraları daha az olsa da yanağında delik şeklinde bir yanık vardı. Diğer gelenlerde ise en ufak bir çizik yoktu ve ayaktalardı.

“ Bir bok öğrenmemişsin.” diye Are’ye tekme attı, Rokishi dağılmış siyah saçları ile hep öfkeli görünüyordu. “Hızını kalçandan alacaksın bacaklarından değil.”

“Venessa, kızın yaralarına bakıver.” dedi Otoboroshi, ardından yüzünde sert bir öfkeyle Üstad Valerion’a baktı. “ Tougrin’in adamlarını buraya sen çektin değil mi?”

Venessa, Nidalle’ye doğru eğilirken, Üstad Valerion’un gözleri küçümseme doluydu. “Başka türlü Are’yi nasıl dışarı çekebilirdim ki. O ahmak, kafasını kuma gömüp saklanmayı bırakmalıydı. Kızının geçici iyileşmesine aldanıp burada durmayı seçti. Şimdi görüyorum ki karısı Nidalle’nin hafızası yine kaybolmuş.”

Are bunu duyunca şokla ayağa kalktığı anda, Otoboroshi ona doğru elini kaldırdı, Venessa’nın bakışı, Üstad’ın dediklerini haklı çıkarıyor gibiydi. “Bana bak Vicerion.” dedi buz gibi bir sesle, “Are ne senin adamın, ne de öğrencin, onun hakkında tasarruf sahibi olacak adam sen değilsin! Hele tehdit edecek adam hiç değilsin!”

“Kaç ihanetle daha sınanacaksın Otoboroshi?” dedi Üstad Valerion gözü korkmamıştı, “ Bu adamın senin gözünde ne değeri var? Halkımı katledenlerden biri olmasına rağmen ben ona bir şans verdim, o bu şansı ilk fırsatta kaçmaktan yana kullandı. Arkanı döndüğünde aynısını sana da yapacak.”

“Are, kefaretini ödedi, cezasını çekti.” dedi Otoboroshi, buz gibi bakışları Are’ye doğru dönüktü. “Burada uzun kaldığını ben de kabul etsem de, bunun sorumluluğunu alacak kişi Are’dir, masumları buna karıştırma, Nidalle’nin hafızasını yerine getir. Yoksa Ruh duvarına tek başına gidersin.”

“Tougrin’den bu kadar nefret ederken mi?” dedi Üstad Valerion hareket etmeden. “Hiç sanmıyorum.”

“Çok uzatıyorsun Vicerion.” dedi Rokishi, öfkeli bakışlarla ona bakarken, “Hepimiz aynı şeyi istemiyor muyuz? Tougrin’i yeşil ruh olmadan nasıl indirmeyi düşünüyorsun?”

“Çok tehlikeli bir adamsın Vicerion.” dedi Venessa, gözlerinde şeytani mor bir parıltı vardı. “Doğru bir darbede hafızasını yitirecek şekilde ayarlamışsın zihnini.”

Otoboroshi ise hiç konuşmadan dimdik bir şekilde Üstad Valerion’a doğru baktı. Gözlerinde beliren beyaz aura vücuduna yansımıştı. Beyaz saçları auranın etkisiyle havaya uçuşuyordu, kısa boylu olan bu adam geçmiş çağların Ruh Adamlarının en güçlü kalıntısıydı, Yine de Üstad Valerion bu azametli görünüş karşısında sakinliğini koruyordu.

“ Burada kalmamın bir nedeni var.” diye araya girdi Are, çaresiz gözlerle bir Otoboroshi’ye bir de Üstad’a bakıyordu. “ Bana daha önce Ruh Duvarını yıkmak için, Mavi Ruh’a da ihtiyaç duyabileceğinizi söylemiştiniz. Buraya girmeden önce, Legistas Yaşlı Şövalyeyi öldürdükten sonra, Ruh Duvarını yıkmamızı isteyip Otoboroshi’nin ancak bu şekilde hayatta kalabileceğini söyledi. Ozan da buna şahittir.”

“Legistas mı?” dedi Üstad Valerion hiddetle,

“Dahası da var gibi.” dedi Otoboroshi sakinleşmişti, “Anlat.”

“ Legistas’ın kıtasında, ilkdoğanlardan biri mavi ruh kullanıcısı. Ona ulaşmak için burada yoğun meditasyon yapmak zorunda kaldım, bu oldukça uzun sürdü ancak Leonal’a ulaştım. Leonal eski hayvan ırkı olan Eatur’lardan biri. Legistas ile bu konuyu konuşmasını bu konuda bize yardım etmesini kendisinin buraya gelmesini söyledim. Bir süre cevabı bekledikten sonra cevap en sonunda geldi. Legistas bu duruma makul yaklaşıp kabul etmiş. Leonal gelecek.”

“Bunu bize niye söylemedin?” dedi Rokishi öfkeyle

“Doğru soru bu değil.” dedi Otoboroshi, “ Doğru soru Legistas neden ruh duvarını yıkmak istesin?”

“Onun adamlarından biri senin yanında değil miydi?” dedi Venessa, gözünde ince bir sinsilik vardı. “ Ondan bu konuyu duymuş olabilir ve bu bir tuzak olabilir.”

“Legistas, sizin gibilere tuzak kurmaz, yakalarsa öldürür.” dedi Üstad Valerion, olduğu yerde volta atmaya başladı. “Legistas, Tougrin’in faaliyetlerinden rahatsız ve ne olursa olsun kendine tehdit olabilecek bir rakip istemiyor. Diyar kırıldı parçalara ayrıldı ama bekçilerin pek çoğu hala hayatta, birçoğu da Yok Edicileri tehdit edecek güce sahip.”

“Haklısın. Legistas eskiyi hatırlatan her şeyi yok etmek istiyor.” dedi Otoboroshi, bakışları Are’ye doğru döndü. “Bunu meditasyon ile bana söyleyebilirdin, böylelikle bu durum hiç yaşanmazdı.”

“Leonal’a ulaşmam oldukça yorucuydu.” dedi Are, yutkunarak, gözlerindeki çaresiz bakışları Nidalle ile kızı Niarre arasında gidip geliyordu. “ Hatta Nidalle’de bana Ruh gücüyle destek oldu.”

“Legistas’ın işin içine girmesi, belli noktalarda avantajlı olabilir. Mavi ruh fikri fena değil Are.” dedi Üstad Valerion, Nidalle’ye doğru eğilerek yüzüne düşmüş olan saçları düzeltip avuç içini Nidalle’nin alınına bastırdı. “İşimizi bitirdiğimizde, Leonal denilen mavi ruh kullanıcısını öldürüp bir kenara atarız. Hem bizim işimiz görülür hem de Legistas’’ın safından bir adam daha eksiltmiş oluruz.”

“Mantıklı.” dedi Rokishi kılıcını çekmiş omzuna yaslamıştı bile gözleri kırmızı bir alevle parlıyordu. “Önce konuşturur, sonra işini bitiririz.”

“Ama Leonal, onurlu bir adamdır.” dedi Are, duyduklarına şaşırmış bir vaziyette Otoboroshi’ye doğru döndü. “Buraya bana güvenip gelecek, ona ihanet mi edeceğiz.”

“Önce konuşacağız.” dedi Otoboroshi, Üstad ile Rokishi’ye ters ters bakarken. “ Daha önce yaptığımız gibi.”

Üstad Valerion, bir hıh sesi çıkardı. Elinde beliren beyaz aura, Nidalle’nin kafasını sardı. Venessa, ilgiyle Üstad’ı izlerken. Nidalle’nin göz kapakları titreşti, nefesi düzenli bir hale geldi. Tam uyanacakken Venessa, mor auralı eliyle kadının gözlerini kapattı ve Bozkırın Mızrağı uykusuna geri döndü.

“Onu dinlenmeye götür, Are.” dedi Venessa, ayağa kalkarken, saçları arasından leylak kokuları yükseldi. “Hafif bir yorgunlukla uyanacak sadece, ondan sonra yanıma gel sana da bir bakayım.”

“Teşekkür ederim hanımım.” dedi Are minnetle, Nidalle’yi kucağına alarak uzaklaştığında, Nickoy’da Niarre’yi almak için adım attı. Bu tuhaf gruptan ve onların planlarından uzaklaşmak istiyordu ama hareket ettiğinde Otoboroshi’nin çelik grisi gözleriyle karşılaştı.

“Sen dur çocuk.” dedi sert bir sesle, “Seninle yapacak işlerimiz var.”

Nickoy olduğu yerde kalarak, döndü, alnında ter damlacığı birikmişti. Otoboroshi’ye doğru döndüğünde ona doğru bakan arz üzerindeki eski adamları gördü. De Felian’ın burada olmasını o kadar çok istiyordu ki şimdi, vakti zamanında hepsinin ağzını payını verecek tek kişi oydu. Ancak o ölmüştü, şimdi ne yapacağını bilemeden De Felian’ın hiç istemediği bir şey yapmak üzere kurulan planların içinde bulmuştu kendini. Öte yandan, buraya geliş amacı hep farklıydı. De Felian ondan bir şeyleri hep saklamıştı. Yine de bu adamların tarzlarından, yaşlı olan hariç diğerlerinin ona ihtiyaçları olmasa anında onu öldüreceklerinin farkındaydı. Tek sorun ondan ne istediklerini bilmemesiydi.

“Slembrio güçlerini kullanabiliyor musun çocuk.” dedi Otoboroshi, dikkatle ona bakmaktaydı.

“Kullanıyor.” dedi Üstad Valerion, Nickoy’un cevap vermesine fırsat bırakmadan, “Yoksa buradaki girişi asla açamazdı.”

Nickoy’un bu sözler üzerine söyleyecek bir şeyi yoktu. Evet, anlamında kafasını salladıktan sonra, Otoboroshi etrafa şöyle bir baktı. “Bize, Ruh Duvarını ve Ruhlar Bekçisini anlatan, Ruhdöven adlı kitap lazım. Bu kitabı vakti zamanında diğer birçok değerli kitaplarla birlikte Efendi De Felian’a ben teslim etmiştim.”

“Kitap gizli bölümde ve şifreli bir halde.” dedi Üstad Valerion dikkatli bir biçimde beyaz parmaklıklı rafların oraya gelmişti. “O gizli bölme ancak Slembrio gücüyle açılabilir.”

“Kitabı gençken okumuştum, Ruh şifresi ile yazılmıştı.” dedi Otoboroshi, düşünceyle, “ Ama üzerinden çok uzun zaman geçti, Tougrin’e saldırmadan önce onu incelemek faydamıza olacaktır.”

“Ruh Duvarını saldırmanızı Efendi De Felian onaylamamıştı.” dedi Nickoy, son bir çırpınışla Otoboroshi’ye bakarken “Arz üzerindeki dengenin bozulacağından sürekli bahsetmişti.”
Rokishi, kaslarını esnetti, Venessa, atkısını düzeltip Nickoy’a doğru baktı, Üstad Valerion’un görünen gözü kısıldı, ancak Otoboroshi’nin yüzünde müşfik bir gülümseme belirdi.
“Ustanı onurlandırmak istemeni anlıyor ve buna saygı duyuyorum” dedi sakin bir tavırla “ Efendi De Felian ve Efendi De Scengun yüce kahramanlardı, arz üzerinde karanlığın dehşeti yükseldiğinde ortaya çıkan en büyük ışıktı onlar, yıllarca umutsuzluğa umut, düşmüşe çare oldular. Doğru bildiklerini yaptılar, ancak hepimiz gibi onlarda yıkıma engel olamadı. Arz üzerindeki güçler belli bir doyuma ulaştıklarında durdurulmazsa ne gibi yıkımlara yol açacağını hepimiz gördük hepimiz yaşadık. Eğer Tougrin’i durdurmazsak, felaket kuzeyden tüm diyarlara yayılacak.”

“Yüce Kahramanlar.” dedi Üstad Valerion, alayla, “ Kansız De Felian ile Zalim De Scengun, diyara en büyük kötülükleri yaparken, beyaz pelerinler hep sırtlarındaydı. İyilik adı altında, Quasaqları, Ruh Adamları katledip, diyarı Karanlığın Evlatları karşısında onlar savunmasız bırakmadı mı? Dağkesen Şavaşında savaşan baban değil miydi Otoboroshi? Senin ustalarını kim öldürmekten beter hale getirdi?”

“Bunların meselemizle ne alakası var Vicerion.” dedi Otoboroshi öfkeyle,

“Kansız ile Zalimi övmene katlanamıyorum Otoboroshi.” dedi Üstad Valerion ters bir şekilde, “ Bugün Tougrin, o tahtta oturuyorsa bunun sorumlusunun o ikisi olduğunu bildiğini düşünüyordum. Evet, güçlü adamlard, ama ne yazık ki güç her şey değildir ve biz şimdi o ikisinin başladığı işi bitireceğiz.”

“Tougrin, bizim her şeyimizi elimizden aldı.” dedi Rokishi öfkeli kırmızı aura ile Nickoy’un tepesinde dikilmişti. “ Şimdi sen, benim önümde mi duracaksın!”

Nickoy, korkuyla dili tutularak bir iki adım attıktan sonra, arkasında Venessa belirmişti. “Sert erkekler canını sıktı değil mi Nic?” dedi tatlı bir dille, kulağına fısıldadı. “Sadece şu kilidi açacaksın sonra bu adamların hiçbiri başına dert olmayacak, sözleri hatırlıyorsun değil mi?”
Nickoy, bir anlık gerginlikten sonra ani bir rahatlama hissetti. Sanki bir an içerisinde tüm acılardan kurtulmuş bir hasta gibi ferahlamıştı adeta, bir an minnetle baktı Venessa’ya, kadının mor gözlerinin derinliği onu yüreğinden vurdu, çok güzel kadın görmüştü ama böylesi böyle tehlikelisini ilk defa görüyordu, bir anlığında bilinci kaybolur gibi oldu. Direnmek faydasızdı, zihni güçsüz çaresiz bir halde kalmıştı. Bilinci bir süngerdeki su gibi emilerek yok oldu, karanlığa düştü.

Kendine geldiğinde, bir sütuna yaslanmış bir halde buldu kendisini, sanki Brohen Şarabını fazla kaçırmış gibi bir haldeydi, başında manasız bir ağrıyla elinde sopasıyla uyanmıştı. Uzaktan konuşmalar duyuyordu ama yorgun gözleri ondan önce açılmış beyaz bölmeyi gördü. Anlaşılan gizli kitabı, bir şekilde almışlardı. Bir açıdan baktığında da bunu engellemenin yolu yoktu, bu geçmiş çağdan kalan adamlar arasında Nickoy’un hiçbir şansı yoktu aslında.

O bu düşünceler içerisindeyken, önüne kalın bir kitap düştü. Nickoy, kitabı atan kişinin Üstad Valerion olduğunu fark etti. Üstad, üstü başı sargılı, çirkin bir adamdı, lakin bu adamın o aciz görüntüsünün altında yatan kini ve nefreti görüyordu Nickoy, bu adam kendisinin şimdiki hali dahil herkesten her şeyden nefret ediyordu. Kin ve nefretin yok ettiği bu adam, zalim bir akılla kuşanmıştı. Nickoy bu adamın aslında ne kadar da Legistas’a benzediğini düşündü, amaçları uğrunda kimseyi umursamayan o bencil ırktan Hiandarlardan bir kez daha nefret etti.

“Bunu hak etmiyorsun Ozan.” dedi Üstad o kalın sesiyle, “Yine de ben, senin bu durumunu Kansızın yanında fazla kalmana veriyorum. Falcon’un başlattığı işi tamamıyla bitirmek sizin artık elinizde, Yazgı Gülünün akıbeti, yeri bu kitapta mevcut. Kız kardeşini hayata geri getirebilirim ancak onu yaşatmak güllere bağlı.”

Nickoy, bir şey söylemeden, Üstad ondan uzaklaşmıştı bile, yorgun bir halde kitaba doğru çevirdi bakışlarını. Kitabın üzerinde; Yazgının Bekçisi – Yazgı Tarlaları yazıyordu. Gözleri tekrar kararmadan önce, neye bulaştığının farkında olarak kendinden nefret etti.

De Felian’ı hayal kırıklığına uğratmıştı…




Bir yıl önce


“Bakışların uzaklarda kayboldu, Nickoy Waldemer.” dedi Antonio De Le Vaq, yüzünde tehditkar bir gülümsemeyle ayağa kalkarken, “ Geçmişin anıları seni zorluyor mu?”

“Ölümden dönüşün yolu karanlıktır Antonio De Le Vaq.” dedi Nickoy, ciddi bir surat ifadesiyle o da ayağa kalkmıştı. “Geçmişim birçok badireyle dolu olsa da neyse ki ben karanlığa hiç bulaşmadım.”

De Le Vaq bu sözleri önemsemeden omuz silkti, “ Kimlerin karanlığa bulaştığını duysan bunları söylemezdin Nickoy Waldemer.”

Nickoy bir şey söyleyecekti ki, Are onun kolundan tuttu. De Le Vaq, onlardan Şaman Han’ın bedeninde uzaklaşırken. Are, onu sertçe olduğu yere oturttu.

“Ne yapıyorsun?” dedi Are ciddi bir şekilde fısıldayarak , “ Her şeyimizi açık mı edeceksin?”

“Gırtlağıma sarıldığında bunları demiyordun.” dedi Nickoy öfkeyle, “ Seni daha önce de uyardım ama dinlemiyorsun.”

“Aptalca davranıyorsun Nickoy.” dedi Are, Nickoy’a bakışlarında hüzün vardı. “ Bütün bu olayların sorumlusu sen değilsin senin bir suçun yoktu, bunun hıncını başkasından çıkarmana gerek yok. O adam ne Legistas ne Üstad ne de Kedfith. O, bu çağı başlatan belki de bitirebilecek tek adam.”

“Bu kubbenin altında, geçmiş çağı hatırlayan çok az kişi var, Are.” dedi Nickoy, ayağa kalkmıştı. “Ve Antonio De Le Vaq, bütün hepsinden de daha tehlikeli. Sen büyük savaşın ötesini görmüyorsun. Biz burada geleceğe bir diyarı sağ bırakmak için uğraşıyoruz. En zor olanı başardığımızda, ne olacak sence Yok edicilerin yerine başka bir yok edici koyacaksak biz niye uğraşıyoruz ki. Biz niye vazgeçtik sevdiklerimizden?”

Are bu soruya, öfkeyle homurdanarak cevap verdiği anda, Nickoy hızlı adımlarla oradan uzaklaşıp. Kılıçlarını dövmekte olan, Helm ile Walger’a baktı. Mavi gözleri kısıldı, yalan çağların içinde doğmuş bu iki çocuk, yanlarında onların uğrunda ölecek bir sürü adam. Greece, Robben, Girofil, Scart, Torano hatta kendisi. Fozkitiliarın dördüncü kıyameti adım adım yaklaşırken, bir şekilde birleşmiş birbirinden ayrı farklı bu grup ya yeni diyarın ilk filizlerini oluşturacaktı ya da eski diyarın kalıntıları arasında gömülü kalacaktı.
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.
Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2509
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

Bölüm 1: Diyet



Günümüz

“Zeki bir adam, düşmanlarını müttefike dönüştürebilir.” dedi Wildor, De Le Vaq’a doğru bakarken. “Ne istiyorsun?”

De Le Vaq, kahkahlarla gülümsedi, ama Mor gözleri cam gibiydi. Bu sözler ona eski bir anıyı hatırlatmıştı çok eski bir anıyı.

On Yedi Bin Yıl Önce

Büyük Başkent, Hian

Sekizburç Meyhanesi

“Zeki bir adam, düşmanlarını müttefike dönüştürmeyi bilmeli.” dedi, Meiou Rahgou kırışmış elleri, fırça gibi bıyığını sıvazlayarak sakalına doğru ilerledi. “Bu savaş, yeterince uzamadı mı sence ha?”

Antonio De Le Vaq, kara gözlerinde parıldamayla, karşısındaki Başrahibe baktı. Gecenin ilerleyen saatleriydi Mavi ayın ışığında, karanlıkta kapalı bir Meyhanenin eski masalarında oturuyorlardı. “Kara Kral” omuzları çökmüş ihtiyar bir adam gibi gözüküyordu. Hele ki üzerindeki şatafatlı Üstad giysisi yerine gri bir cüppe giydiği vakit. Lakin De Le Vaq’in deneyimli gözleri, adamın ellerinde kuvveti, vücudundaki atik duruşu kolayca fark etmişti. Kara Kral’ın bu özelliklerini bilerek gösterdiğini de biliyordu, aba altından sopa göstermek hep bu yaşlı adamın favori hareketi olmuştu.

Yine de De Le Vaq, içindeki mor ruh gücünü harekete geçirdi. İhtiyarın, açık vermeyen duruşunu kırmak istiyordu. Daha önceki görüşmelerinde birçok kişi ve olay varken bunu yapmak zordu ancak bu sefer baş başalardı. De Le Vaq’ın siyah gözleri mor ruh aurasıyla boyandığında, Kara Kral elini kaldırdı.

Meiou Rahgou, iki parmağını havaya kaldırmıştı. Gözlerinde, beyaz ruh Aurasıyla, De Le Vaq’ın onu sarmakta olan Ruh Aurasını hızlıca itti. Bunu yaparken de kahkahalarla gülüyordu. O sırada arkalarındaki kapılar hızlıca açıldı.

Sağ kapıdan, beyaz aurası ile savaşa hazır görünümüyle Valerion Ryan, girmişti, Uzun Mor saçlarını arkadan toplamıştı. Ondan hemen sonra ise siyah kıyafetleri ile Legistas hızlıca içeriye girerek, siyah, tutma kısmında uzun bıçağı olan bastonunu çekmiş vaziyette Kara Kral’a doğrulttuğunda. Valerion hızlı bir biçimde onun önüne geçti.
Legistas, Valerion’a öfkeyle bakarken. Kara Kral onlara bakıp, güldü, ardından bakışları De Le Vaq’a doğru döndü. “Sadık adamlar ha?”

“Hayatta kalan adamlar.” dedi De Le Vaq, elinin tersiyle Legistas’a geri çekil işareti yaparken gözleri Başrahipteydi. “ Birçok öldürdüklerinin yanında, sadece bir avuç kişi…”

“Tıpkı senin öldürdüklerin gibi değil mi delikanlı?” dedi Kara Kral, eli fırça gibi bıyığındayken gözleriyle Valerion’a işaret yaptı. De Le Vaq ile Rahgou’nun adamları nerdeyse aynı anda geldikleri farklı kapılardan dışarıya çıkarken, Kara Kralın, cam gibi gözleri De Le Vaq’ın içini oyuyordu sanki. “ Sekiz Bin Yıldır Üstatlık, ondan önceki iki bin yıllık Üstad Yardımcılığıyla birlikte, on bin yıldır, bu şehirdeyim. Bu süre zarfında, birçok düşmanım oldu. Kimileriyle göğüs göğse çarpıştık, kimileriyle gölgeler arasında, çoğu mevki sahibi güçlü adamlardı, soylulardı, köklü ailelerdendi ama en zorluları onlar değildi. Evet, nüfusları vardı, adamları, rüşvet verdikleri ama zorluk görmemişlerdi. Vazgeçmeye kolay meyillilerdi ama zorlukla pişen adamlar, vahşet görenler, öfkeyle yoğrulanlar işte onlar delikanlı en zor onlardı işte.”

“Hepsi senden öncekilerdi, senden öncekilerin hepsini yendin ya da yanına çektin.” dedi De Le Vaq, gözleri öfkeyle kısılmıştı. “ İster sokakta olsun, ister sarayda, hepsini vaatlerle kandırdın, kanmayanları vahşet ile yok ettin. Suç imparatorluğunu kurmaya başladığında kaç kişiydin İhtiyar? Hiandar’ı dipsiz bir bataklığa saplamaya kaç kişi karar verdiniz?”

“Dipsiz bir Bataklık mı?” dedi Kara Kral öfkeyle hırlayarak, “ Dipsiz Bataklık ha, benden önce yeraltı örgütleri yok muydu sanıyorsun? Elbette vardı ve büyük aileler bunları kontrol ediyordu. Devlete nüfus edip, istediklerini yaptırıyorlardı ve sürekli kavga ediyorlardı. Ben hepsini birleştirdim, devlete yararlı hale getirdim. Kayıt dışı parayı devletin hazinesine kattım, bütün diğer ülkelere nüfuz ettim. Şimdi Hiandar hiç olmadığı kadar zengin ve güçlü. Arkonlara vergi veren güçsüz yıkıntı bir devletten bir imparatorluk yarattım ben.”

“Senin imparatorluğun.” dedi De Le Vaq, “ Sokakta çocuklar ölürken, uyuşturucuya boğulurken ya da manasız savaşlarda yitip giderken, gölgeler içerisinde dini kullanarak yönettiğin kanlar içerisindeki imparatorluğun. Benim yıkacağım imparatorluğun.”

“Birileri ölecek, birileri kaybedecek ki diğerleri yaşasın.” dedi Rahgou, başını kaldırdı gözleri kısılmıştı. “ Hayat herkese aynı şansı vermez, kaderini tayin edecek güçte, bilekte senin içindedir. Sen Arenadaki katliamdan kaçıp bir marangoz ustasında çalışıp farklı bir hayat sürebilirdin, ben köyümde rençberlik yapabilirdim ya da olmak istediğimiz yerlere giderken yolda öldürülebilirdik. Kaç yara aldık söylesene delikanlı, kaç yara verdik birbirimize biz yıkılmadık. Kaç kişinin üzerine bastık bunun için, kaç kişiyi çiğneyip attık. Sokakta çocuklar ölüyormuş, ölecekler elbet. Ölecekler ki hayatta kalanlar daha güçlü çıksın oradaki savaşlardan. Sen, çocukken arkadaşların ölmeseydi, karşımdaki Antonio olabilir miydin ha? Böyle karşımda oturabilir miydin?”

“Hayat acımasız, kabul ediyorum.” dedi Antonio De Le Vaq, ciddiyetle, “Acımasız olmalı mı? Olmalı. Zor zamanlar güçlü adamlar yaratır evet, ama acımasızlığın da bir dozu var. Sen gücü elinde tutmak için yaptığın zorbalıkların çoğunu hatırlamıyorsundur bile ama ben hatırlıyorum. Bir Arena dolusu adamın katledilmesini, o kesif kan kokusunu. Ceset dolu Muadlig sokaklarını… Birçok adam öldürdün Kara Kral, hepsi de kendi iktidarını sağlamlaştırmak içindi.”

“Zirveye çıkmak ile, zirvede durmak bambaşka bir hikaye Delikanlı.” dedi Rahgou, “ Sen, demin saydığım bir çok düşmanımdan, farklı onlardan ayrısın. Bu Zirveye benimle gelen yegane adamsın. Bu yüzden benimle burada oturuyorsun, şu an zirvede ikimiziz, tepemizde kar dolu bulutlar, belli ki fırtına çıkacak ama çıkmamalı. Zirve de kaos olursa, alttakiler tepe taklak olur. Oysa kaos daima altta olmalı ki üst daima kurtarıcı olarak gözüksün. Şimdi, zirveyi paylaşmak zor evet, birbirimizi öldüremiyoruz da o zaman yapacak tek bir şey var. ”

“Yapacak şey çok.” dedi De Le Vaq, gözlerinde bir parıldamayla, “ Bana Delikanlı diyorsun diye saf da mı sanıyorsun İhtiyar. İktidar gölge kabul etmez, yukarıda fırtına da çıksa boran da kopsa fark etmez. Zirve de sadece bir kişi yer alır iki değil.”

“Kör çobanın sürüsünün akıbeti uçurumdur Delikanlı.” dedi öfkeyle Kara Kral, “ Her fırsatta kör dövüşü gibi birbirimizin adamlarına saldırarak, onları yok ediyoruz. Hiandar kendi içinde savaşarak güç kaybediyor. Bu zamana kadar, Raymound, Pieter, Senior gibi as adamlarımı yok ettin. Rocinante, Gognittie, Stempei, gibi para kasalarımı harcadın. Bütün Baharat kontrolü sayende Kufereyn Sultanlığına geçti, Ortak Pazar’da itibarımız giderek azalmakta, İç karışıklıklar bütün ticareti baltaladı. İş bununla da kalmıyor, Arkon’lara götürdüğün barış teklifi bizi onların gözünde küçük düşürdü, şimdi hepsinden büyük bir savaş daha kapıda, yaptığın her iş, beni baltalamak kadar Hiandar’ı da baltalıyor.”

“Hiandar baltalanmıyor, sen sadece iktidarın elinden kayıp gidişini izlemeye katlanamıyorsun.” dedi Antonio De Le Vaq, “ Her büyük değişim büyük sancılar getirir, sıkıntılar doğurur. Hiandar bağırsaklarını temizlerken çatlak sesler çıkacaktır ama halk ilk defa huzurlu ve rahat. Temiz toplum, temiz refah, kanlı ticaret parasından daha evladır. Evet sıkıntı çekecekler ama gece başlarını yastığa daha rahat koyacaklar, kaçırılma korkusu olmadan.”

“Sen, intikam duygusuyla hareket ediyorsun delikanlı.” dedi Rahgou, acı acı gülerek. “Geçmişinin acı intikamını benden almaya çalışıyorsun, adamlarına duygusallık öldürür diyen Yüce Senatör bana kin gütmekten önünü bile göremiyor. Ben sana uçurum var diyorum sen gözlerin kör madem şimdi kulaklarını da tıkadın duymuyorsun. Halkın refahıymış, bana seçim kampanyandaki adamlara söylediğin sözleri söyleme, ben senin o şatafatlı kıyafetinin içindeki o varoş kokuyu alırım. İktidar isteğin intikam hırsınla birleşmiş beni devirmekten başka bir şey düşünmüyorsun.”

“Ben intikam duygusuyla hareket edecek olsaydım, seni burada öldürür sonra adamlarının beni öldürmesini beklerdim.” dedi De Le Vaq, ama gözleri öfkeyle parlıyordu. “ Yine de haklısın bu bir iktidar mücadelesi ihtiyar. Senin çağın bitti artık yeniçağ benim. Diğerlerini öldürdüğüm gibi, Besar ile İsfendiyar’ı da öldüreceğim ve Hiandar, güçlü bir Senatör ile yönetilecek, gölgeler arasından değil!”

“Madem, dediklerimi dinlemeyecektin, o halde neden geldin delikanlı?”

“Doğru kapanışı yapalım istedim.” dedi De Le Vaq ayağa kalkarken tepeden, Kara Kral’a bakarken, “Yüce Kara Kral’ın ne söyleyeceğini merak ettim ama görüyorum ki sen de sadece boş laf, eskimiş felsefe kalmış.”

“Zirveye çıktığında göğe öyle bir bakarsın ki, altındaki uçurumu göremezsin.” Kara Kral acı acı güldü, “Evet, zirveye çıktın ama orada uzun süre kalamayacaksın.”

“Benim amacım, senin kavrayış ve dogmalarının çok üstünde İhtiyar,” dedi Antonio De Le Vaq,ayağa kalkıp ilerlerken. “Bu yolda uçuruma düşsem dahi fark etmez zira ölü ya da diri bu imparatorluğu başına yıkacağım.”

“Yazık,” dedi Kara Kral, ağır hareketlerle masasından kalkarken. “Seninle güzel işler yapabilirdik.”

De Le Vaq ondan bir baş boyu kısa olan adama şöyle bir göz ucuyla baktı. Kara Kral kaybeden bir adam olsa da söylediklerinin bir kısmında haklıydı. Aralarındaki savaş bir çıkmaza girmişti, o uzun yıllar boyunca yaptıkları mücadelelerden sonra her iki tarafta önlemini almış bir vaziyette teyakkuzdaydı. Hiandar’daki iç karışıklık bu durumdan dolayı giderek artmıştı. Bu savaşı bir an önce bitirmeli önlerinde yatan büyük geleceğe uzanmalılardı. Lakin ihtiyar adamın kara gözleri alev doluydu, yaşlı köklü ihtiyar bir çınar gibiydi. Devletin ve ülkelerin çoğuna nüfuz etmiş bir yaratıktı. Ona baktığında bütün hayatını hem mahveden hem de yücelten bir adam görüyordu.

“Yapabilirdik,” dedi De Le Vaq, içten bir itirafla, “Lakin, senle aramızdaki düşmanlık her şeyden eski bir hale dönüştü artık. Sen, benim her gece uyumadan önce kendime yok edeceğime söz verdiğimsin. Evet, sen olmasaydın, o katliamların olmasaydı ben farklı bir adam olurdum ama o yitip giden birçok can, bu ülkeye çok fayda sağlayabilirdi, ondan öte güzel hayalleri olan çocuklardık biz, sen o kirli ellerinle sadece bizim değil birçoklarının hayallerinin katilisin.

Şimdi burada anlaşsam seninle, o çocuklara, onların hayallerine ihanet etmiş olacağım. Guliano’ya, Lucrecia’ya, Lorenzo’ya ve daha adını sayamayacağım pek çoklarına. Karanlıkta, emir verip her aldığın can hatırına, mezbahaya çevirdiğin Hiandar sokakları hatırına, sokakların korkunçluğu yüzünden sarılamadığım oğlumun hatırına, senin yüzünden elimden kayıp giden nice canlar hatırına, seninle anlaşamam Kara Kral. O yüzden bu bir intikam değil, beni ben yapan şeye ihanet etmemek sadece.”

“En zor olan kendi kendine verdiğin sözü tutmak değil mi Delikanlı.” dedi Başrahip, yüzünde o keskin gülümsemelerinden biri belirmişti, ağır adımlarla Senatörün yanından geçerken, “ Birçoklarının aksine sen, benim en iyi düşmanımsın, son nasıl gelirse gelsin bu savaş bitmeli artık.”

De Le Vaq, kara gözleriyle yavaşça ilerleyen adama baktı. “ Bitmeli.” dedi sadece ardından, her zaman masaya vurarak zafer ilan ettiği safir yüzüğünü çıkarıp, Kara Kral’a doğru uzattı. “ Hamle sırası sende…”

Kra Kral, yüzüğü almadan ilerlemeye devam etti. “Hayır Delikanlı,” dedi kapıyı açarken, “ Ne kadar geçersem geçeyim planlarımın üzerinden, en başa dönemem, bazı şeyleri geri alamam o yüzden artık oyun bitti.”

Antonio De Le Vaq, elinde yüzüğü ile en eski düşmanına bakarken. Meiou Rahgou, sakince kapıyı açıp dışarıya doğru çıktı. De Le Vaq ise bir an yüzüğe baktıktan sonra yüzüğü oturdukları masaya bıraktı, Yüzük loş ay ışığıyla parlarken. De Le Vaq’ın gözünün önünden eski yüzler geçti, ardından o da hızlı adımlarla dışarıya çıktı.


Wildor, Şaman Han’ın bedenindeki o cam gibi olan Mor gözlerden korkarak geriye doğru çekildi. Bu hissiyatı, çok uzun zaman önce Efendi Legistas karşısında yaşadığını hatırlıyordu. Karşısındaki adamın yüzündeki sırıtma avını parçalayacak bir hayvanın sırıtmasıydı. Çağlar öncesinden kalan ama hiç eskimeyen sırıtma ve kahkaha.

“ Bu sözü bana söyleyecek adam sen değilsin!” dedi sert bir sesle, Ardından sert bir bakışla Trem’e doğru kafa işareti yaptı.

Trem, çok kısa bir duraksamayla da olsa, Zitah’ı yakalayıp kendi silahıyla gırtlağını kesecekken, birden etrafı mor bir aura ile kaplandı. Olduğu yerden kaskatı kesildiğinde, aynı aura Zitah’ı da sarıp onu olduğu yere çiviledi. De Le Vaq şaşkınlıkla arkasını döndüğünde, Romeric’in gözlerinde mor bir aura ile arkalarında belirdiğini gördü. Yüzündeki o her zamanki sırıtmadan yoktu ve bakışları farklı görünüyordu.

Wildor şaşkınlıkla yerdeki, Elwing ile Romeric’in cesetlerinin kaybolduğunu gördü. Elwing başka bir köşede baygın bir halde belirmişti. Romeric böyle bir ilizyonu kendinden habersiz asla yapmazdı, yine de bu saldırmak için iyi bir fırsattı. Saldırmak için gerildiğinde Romeric’in ona doğru elini kaldırdığını gördü.

“Olduğun yerde kal, Wil.” dedi Romeric, ama ses Romeric’e ait değildi, huşu içinde ipeksi ve yumuşak bir kadın sesiydi, bu ses. “Bu savaş senin savaşın değil.”

Wildor kaşlarını çatıp, duraksadığında, De Le Vaq şaşkınlıkla Romeric’e doğru döndü. Mor auralı gözlerinde şok ifadesi iyice belirginleşmişti, ağzını açtı ama ilk konuşan Wildor oldu.

“Cadı, senden kurtulduğumuzu sanıyordum.” dedi, Wildor yumruklarını sıkmıştı. “ Kuzeyde bize yaptığın oyunları unutmadım.”

“Kuzeyde, yapmamanız gereken şeyler yaptınız.” dedi Romeric’in bedenindeki kadın sesi, sesi yumuşak bir kırbaç gibiydi, “Yaptıklarınıza kıyasla çok az bedel ödediniz Wil, şimdi ise en büyük cezanız karşınızda duruyor.”

Romeric’in bedenindeki kadın, Romeric’den beklenmeyecek bir zerafetle elini uzatarak, Şaman Han bedenindeki, Antonio De Le Vaq’ı gösterdi. Wildor, merakla başını kaldırdı. Siyah saçları siyah gözlerinin önüne düşüyordu. Ağzından sızan kan çenesine doğru ilerlemişti. Karşısındaki yaşlı adamın bedenindeki adamın mor gözleri kısılmış, Romeric’e daha doğrusu Romeric’in bedenini ele geçirmiş kadına bakıyordu. Üçü dışında herkes yere yığılmış etkisiz hale gelmişti. Öfkeyle dişlerini sıktı keşke Romeric ölmüş olsaydı da bedeni o lanet kadın tarafından ele geçirilmiş olmasaydı diye düşündü. Kadının her sözü tatlı bir zehir gibiydi. Yine de karşısındaki adamın ne kadar tehlikeli olabileceğini hissetmişti, harekete geçmeden önce cadının ne istediğini öğrenmeliydi.

“Venessa” dedi Antonio De Le Vaq o ilk şaşkınlığı geçmiş, yerini temkinli bir ifadeye bakıyordu bu arada gözü Wildor’un da üstündeydi. “Ne yapıyorsun?”

“Asıl sen ne yapıyorsun Tony?” dedi Romeric’in bedenindeki kadın, sesi öfkeyle sertleşmişti. “Kainatın en eski kuralını çiğniyorsun.”

“Diyarın haline bak, Ven.” dedi Antonio De Le Vaq, elleriyle etrafı gösterirken “ Diyarda taş, taş üstünde kural, kural üstünde kalmamış sen bana kuraldan bahsediyorsun. Madem hayattasın, benden önce bu kuralları yıkanların karşısına çıkmalıydın.”

“ Sözlerimin yönünü değiştirmek beni kandırmayacak, Tony,” dedi Romeric’in sesindeki kadının mor ruh aurası yükseldi. Mor ruhu Romeric’in bedeninden taşarak, uzun saçlı bir kadın suretine büründü. “ Dünkü çocuklarla konuşa konuşa benim kim olduğumu unutmuşsun. Ölüler, yaşanan olayları bilemez ve duyamaz. Ölümden döndüğünde, eski düzen de devam ediyor olabilirdi, O vakit ne bahane bulacaktın.”

“ Ruh Duvarını ben yıkmadım Venessa.” dedi Antonio De Le Vaq öfkeyle onunda mor aurası yükseldi ama alnındaki ter damlacıkları Şaman Han’ın bedeninin zorlandığını gösteriyordu. “ Tougrin’i öldürmek, ve o duvarın hakimi olmak hep Otoboroshi’nin, abinin istediği şeydi. Ben senin kim olduğunu çok iyi biliyorum. Bütün bu savaşta yer almak istemeyen, ölümlerden, yıkımlardan bunalmış bir kadındın sen. Şimdi, diyar ikiye bölünmüş eski kültürler yerle bir olmuş dünkü çocuklar kendine tanrı deyip caka satarken, benim geri dönüşümü sorguluyorsun. Karşımızda, Scgein varken bunları konuşmanın sırası mı sence?”

“Bu diyarda tanımadığın kişi yok anlaşılan ihtiyar.” dedi Wildor, ciddiyetle araya girerek “ Efendim Legistas’tan tut, karşımdaki Ruh Cadısına kadar herkesi tanıyorsun. Cadı, senin karşımızda olmanın bizim hatamız olduğunu söyledi. Sen de Ruh Duvarının yıkımından bahsettin. Ruh Duvarının ve Ruh Kralı Tougrin Omashima’nın çöküşünde biz de yer aldık. Are de bu savaşta yer alanlardan biriydi. Ruh Duvarının yıkımı seni nasıl buraya getirdi?”
De Le Vaq, yan gözle Wildor’a sert bir şekilde bakarken, Venessa araya girdi.

“ Sana dediğim gibi bu senin savaşın değil Wil,” dedi Venessa, Romeric’in bedeninde, “Şimdi git, efendine kuzeyde yaptıklarınızın diyetini ödeme vaktinizin geldiğini söyle. Yoksa, arz üzerinde onu yenebilecek tek kişiyi serbest bırakırım.”

“Beni sen mi tutacaksın?” dedi De Le Vaq öfkeyle, “Bu ne cüret,”

“Senin istediğini yapacağımı nerden çıkardın Cadı?” dedi Wildor, öfkeyle “ Ben işimi yarım bırakmam.”

Ardından öfkeyle Romeric’in bedenindeki Veneassa’ya saldırdı, ancak hızlı saldırısı bir buhar yansımasında kayboldu. De Le Vaq olduğu yerde duruyordu. Ancak Venessa’nın kaybolduğunu görünce, öfkeyle küfür etti. Wildor anlamsızca bakarken. De Le Vaq ağzının kenarındaki kanı elinin tersiyle tükürdü.

“Ruh İlizyonu.” dedi öfkeyle, “ Belli bir alandaki bütün maddesel dokuyu ruha çevirip, yerlerini değiştirebildiğin, eski yasaklı tekniklerden. Gördüğün her şeyin yeri anında değiştirilebilir ya da yok edilebilir, canlı ya da cansız fark etmez.”

“ Cadı…” dedi Wildor, öfkeyle etrafına bakarken, Venessa De Le Vaq’ın arkasında belirmişti.

“ Bu tekniği bilmene şaşırmadım Tony,” dedi Venessa, o huşu dolu sesiyle, “ Zira ölümden, geri dönmekte eski bir yasaklı tekniktir.”

“Venessa.” dedi De Le Vaq, parlayan gözleri ne yapmak istediğini anlamış gibiydi ancak Venessa devam ediyordu.

“Şimdi, ikinizde dediğimi yapacaksınız.” dedi Venessa, ciddi ve buyurgan ses tonuyla, “Wil, sen adamlarını alıp gideceksin. Savaşınızın nihayeti bugün sona ermeyecek, efendine onun en gizli sırlarını bilen hocasının geri döndüğünü ve benim elimde olduğunu söyleyeceksin. Onu ancak benim durdurabileceğimi. Sana gelince Antonio De Le Vaq, buradakilere öğreteceğini öğrettin, diyarlarını geri alabileceklerse alacaklar ama senin bu arz üzerindeki işin sana tekrar ihanet edecek çocuklar eğitmek değil.”

Wildor, bu ismi duyunca yutkundu. Faltaşı gözleri açık bir şekilde, De Le Vaq’a baktı. Yaşlı Adam, İhtiyar, Patron. Akirama’nın bu derece dağılmış bir şekilde savaşmasına şaşırmamıştı. Daha birkaç yıl önce Efendi Legistas ile Leginando’nun uğruna kadeh kaldırdıkları, Efendi Legistas’ın, dahi o olmasaydı burada olamazdık dediği adam. Efendisinin konuşmalarından birisi kafasında yankılandı.

“Bu hayatta herkesin bir hocası vardır Wildor, ama diğerlerinin yanında niye ben en tepedeyim biliyor musun çünkü benimki en iyisiydi.”

“Venessa!” diye kükredi Antonio De Le Vaq, Mor aurasını etrafa yaydığında etraftaki ilizyon bozulur gibi olduğunda, Venessa’nın etrafında beliren Mor auralı atkılar De Le Vaq’ın etrafını sardı. De Le Vaq homurtuyla sesi kesildiğinde Venessa,’ın korkunç bakışları Wildor’a kilitlendi. Bu süre zarfında Wildor şaşkınlıktan sıyrılıp, Zitah’ı omzuna almıştı bile, ne olursa olsun bu haberi efendisine vermek zorundaydı. Yine de kadının bedenine doğru baktı.

“Romeric?” dedi sadece

“Onun bedeni bana lazım.” dedi Venessa,ardından da sesi tehlikeli bir şekilde yumuşadı. “Wil, sen uslu çocuk olup haberi iletirsen, ortağını hayatta tutabilirim.”

Wildor, öfkeyle dişlerini sıktı. Romeric bir dövüşte ölebilirdi, gücü yetmeyebilir yenilebilirdi, ama böyle etkisiz hale getirilmeyi hak etmiyordu. Ruh Adamlardan dolayı yeterince acı çekmişti. Yine de yapacak bir şeyi yoktu. Bu haberi bir an önce Legistas’a vermeliydi, bu durum bütün bir savaşın gidişatını değiştirebilirdi. Hızlı bir hareketle sıçrayarak uzaklaştığında, Venessa De Le Vaq’a doğru döndü.

İki farklı bedene tutunmuş olan Mor Ruh kullanıcıları birbirlerine sertçe bakarken, De Le Vaq ağzındaki ruh parçasını kırıp öfkeyle ona doğru baktı. “ Derdin ne Venessa?”

“Kullandığın beden, daha fazla dayanamayacak, daha fazla zorluk çıkarma Tony.” dedi Venessa, birden Romeric’in bedeninden çıkarak, fiziksel bir surete büründü. Yıllar Venessa’ya acımasız davranmamıştı kuzguni saçları, çıkık elmacık kemikleri, mor hülyalı gözleriyle çağlar öncesinin Venessa’sı De Le Vaq’ın karşısındaydı. Yıllar sadece göz kenarlarına ve ağız uçlarına ince kırışıklıklar eklemişti sadece, omzundaki mor atkı havada dalgalanırken. Romeric bilinçsiz bir şekilde bir kütük gibi yere düştü. Vücudunun bir kısmı diğer kısmına nazaran solmuş, şeffaflaşmış gibi gözüküyordu.

“Adamın ruhunu kaynak olarak kullanıyorsun.” dedi De Le Vaq, Romeric’e bakarak kaşlarını çatmıştı.

“Kafasını koparmaktan daha işe yarayan bir çözüm.” dedi Venessa, yüzünden bir an hüzün çizgileri geçti. “ Şimdi, gidelim yapacak işlerimiz var?”

“Nereye götürüyorsun beni?”

“Eski dostlarımız, bir bir ölümden geri dönerken, birinin onları birleştirmesi gerekiyordu.” dedi Venessa, umursamaz bir ifadeyle… “ Ve ben senin ikna kabiliyetine güveniyorum.”

“Senin bu arz üzerinde ikna edemeyeceğin kim var ki bana ihtiyaç duyuyorsun?” dedi De Le Vaq, alaycı bir ifadeyle.

Venessa, uzun elbisesinin kenarındaki, siyah kabzalı uzunda mor bir ip olan kılıcı sertçe tuttu, kılıçtan mor aura dalgası yükselip De Le Vaq ile ikisini yutmaya hazırlanırken Venessa uçuşan saçlarının arasından De Le Vaq’a doğru baktı. “ Sert iradesini benim bile kıramayacağım biri, Kiligon De Scengun.”

De Le Vaq’ın yüzünden ince bir karartı geçti. “ O da mı yaşıyor? Peki ya Silgorn?”

“ Sen ne kadar yaşıyorsan?” dedi Venessa ardından mor aura ikisini yutup, ortadan kaybetti.


****

Arturo De Le Vaq, Büyük Topter’i Justisar’ın kuzeybatı yamaçlarına yanaştırdı. Kuzeybatı yamaçlarda, Justisar’ın büyük dağ sırasına doğru aracı döndürdüğünde, dağ dizisi karla kaplı vadilerle birlikte önüne doğru çıktı. . Zigrak, Nifus,Tora ve en büyüğü tepelerinde dikilen Prolin. Etrafındaki, üç küçük dağın arasından yükselen Prolin, uzun ve haşmetliydi, Kedfith, Kimmariar’a gitmeden önce onları burada buluşacaklarını söylemişti.

Topter, ağır bir edayla ilerlerken, Legistas büyük aracın geniş koltuklarının birinde oturmuş manzarayı izliyordu. Karlı aşılmaz gözüken dağların üzerinden rahatça geçerken, bu eski çağ dışı kalmış toprakların ne kadar vahşi ve eğitilmemiş olduğunu düşündü. Yakında bu kıta ve diğerlerini bu vahşilikten kurtaracaktı.

“ Neden, Prolin’de buluşmak istedi bizimle?” dedi Briseis, tedirgin öfkeli ve hüzünlü görünüyordu,

Legistas ona doğru, sertçe baktı. Kara gözlerinde öfke parıltıları vardı. “ O, bize Ejderhasını göstererek gözdağı vermek istiyor da, senin bu halin ne Briseis? Seni buraya getirmekle hata mı ettim yoksa?”

Arturo sertçe başını arkaya dönse de Briseis’in ateş dolu gözlerine bakan Legistas bunu fark etmedi. “İntikam ateşim hiç bu kadar yanmamıştı Efendi Legistas!” dedi sertçe.

Legistas, sertçe kafasını salladı. “Bu bir intikam değil Briseis, bu bir temizlik, yıllar önce karar verdiğimiz bir şey bu. Diyarın bu kısmı vahşetle, kanla ve öfkeyle sınandı ve bu sınavı kaybettiler. Biz bütün diyarı doğru bir düzenle birleştireceğiz. Unutma sadece aptallar intikam peşinde koşar.”

Arturo’nun alaycı gülümsemesi dudaklarında belirdiği anda yanında oturan gözlüklerin üzerinde rakamlar beliren Sweinstein, boğazını temizledi. gözü Topterin ön konsolundaki ekrandaydı. “ Bu bölgede üç yüz seksen iki farklı tür yaratık, var Efendi Legistas. Çoğu eski Arcenian topraklarından getirtilerek karlı havaya uyum sağlanarak mutasyon geçirmişler. Ayrıca Prolin’İn zirvesinde de bizi bekleyen beş kişi var. Bunlardan biri ise bahsettiğiniz Ejderha.”

“Ejderhayı görebiliyorum Sweinstein.” dedi Legistas, bıkkınlıkla Topterin yan camından baktığında dağın tepesine tünemiş kocaman ejderhanın gölgesi seçilebiliyordu.

“İniş takımlarını açıyorum.” dedi Arturo önündeki konsoldaki iki tane düğmeyi yukarıya doğru kaldırdı. Topterden bir buhar sesi yükselerek tekerlekler devasa aracın altında açılırken. Legistas, ayağa kalktı. Siyah kürklü paltosunu Briseis giymesi için uzattığında sadece omzuna almakla yetindi. Topter, Prolin Dağının tepesine rahat bir iniş yaparken. Arturo ile Sweinstein ayağa kalkmıştı bile. Briseis kapının kolunu çekerek açtığında. Mekanik kol ve merdiven büyük bir gürültüyle karlı toprağa düştü.

Justisar kıtasına, Legistas uzun sivri botlarıyla ilk adımını attığında, rüzgar siyah parlak saçlarının arasından geçse de saçlarını dağıtamadı. Gümüş toplu bastonu adım attığında yanındaki kara saplanıyordu. Omuzundaki palto rüzgarda hafifçe sallanırken oldukça azametli görünüyordu. Kara gözleri keskin bir çelik gibi karşısındakileri süzmekteydi.

Legistas’ın sağ yanında ve hemen arkasında ilerleyen Arturo, eski görünen kahverengi bir mont giymişti. Siyah saçları rüzgardan gözlerinin önüne düşüyor ama bu onu pek umursuyor gibi görünmüyordu. Geniş kahverengi kemerinde birçok ufak silah göze çarpsa da, sırtındaki kocaman kılıç hepsini gölgeliyor gibiydi.

Legistas’ın diğer tarafında ise, Sweinstein vardı. Her zaman üzerine giydiği önlüğünü çıkarınca kaslı vücudu ortaya çıkmıştı. Üzerinde ellerini ve boynuna kadar bütün vücudunu saran sert ve siyah bir giysi vardı. Onun dışında her hangi bir silahı yokmuş gibi görünüyordu. Sadece elinden hiç düşürmediği tableti yanındaydı.

Legistas’ın arkasından ilerleyen Briseis de kahverengi beyaz bir kıyafet seçmişti. Kestane rengi saçlarını arkadan toplamıştı. Sırtında uzun bir mızrak asılıydı. Yeşil gözleri hüzünlü bir öfkeyle karşısındakilere bakıyordu.

Lidertiar Tanrılarının karşısındaki, büyük buz ejderhasının önünde dizilmiş dört kişiye baktı Legistas, arzın dört büyük gücünün timsali olarak karşılarında duruyorlardı işte. Choros, sol köşede karanlığın son velihattı olarak siyah gölgeler içerisindeydi. Gölgeler arasında gözükmese de büyük silah Arbion’nu hep yanında taşırdı. Buz gibi görünen ama aslında öfke topu olan bu adam onların yanında daha çocuk sayılırdı. Yine de gücü yabana atılacak cinsten değildi.

Onun yanında ise, çocukluk arkadaşı eski dostu Aikroth duruyordu. İri yarı koca çekici elinde öylece dikilmiş bu adam, sıradan bir savaşçı gibi görünüyordu. Yine de Legistas, Aikroth’un deli kuvvetini biliyordu. Yeşil Ruh kullanıcısı olan bu adam, öğrencisinden daha güçsüz seviyede ruh kullansa dahi, savaşçılıkta çok az kişi onun eline su dökebilirdi.

Onlardan biri ise sol köşede kalmış olan Toran’dı. KaleMuhafız Toran, Slembrio geleneğinin son temsilcisiydi. Slembrio’nun son çağında Yüce Şövalyelerin yetiştirdiği en güçlü şövalyelerden biri olarak nam salan bu adam, kurallardan başka hiçbir şeye itaat etmezdi.
Ve hepsinin ortasında asıl yok etmesi gereken adam duruyordu. Turuncu saçları rüzgarda uçuşan gaddar ve öfkeli bir adam. Kedfith her zamanki azametiyle karşısında dururken, diyarı birleştirmedeki en büyük engelinin karşısında dikildi.

“Hazır mısınız?” dedi Legistas diğerlerine şöyle bir bakarak.

Kedfith konuşmadan etrafa doğru baktı. Gri gözbebeği olmayan gözleri herkes üzerinde bir dolaştı, yüzünde bir ifade yoktu. “İlkdoğanların?”

“Bizden birkaç saat önce yola çıktılar.” dedi Legistas ciddi bir sesle, “Are’nin yerini tespit edip onun yanına gidecekler.”

Kedfith, onaylarcasına kafasını sallarken, biraz uzaklaşarak uçuruma doğru yürüdü, Legistas’da onu izledi. Kedfith ona doğru dönerek “Kafandaki plan ne?” diye sorduğunda, Legistas bir parmak işaretiyle Topteri gösterdi.

İki baş Tanrı konuşurken Toran öfkeyle dik dik Arturo’ya bakmaktaydı. Arturo onu umursamadan montunun ön cebinden uzun sarma tütün çıkararak parmağının bir hareketiyle yaktı. Aikroth, gergin bir halde Kedfith ile Legistas’ın konuşmalarını dinliyordu. Gözlerinde ızdırap varken Briseis’e doğru döndü.

“Sen niye geldin?”

Briseis, kaşlarını çatarak Aikroth’a baktı. “Beni güçsüz mü buluyorsun Gri Aygır?”

“Meselenin güç olmadığını biliyorsun.” dedi Aikroth, fısıldayarak. “Ne planlıyorsanız, sakın yapmayın!”

“Ne oluyor Aikroth?” dedi Choros, birden yanlarında bitmişti, kızıl gözlerinde öfkeli bir parıltı göze çarpıyordu.

“Biz yetişkinler konuşurken araya girme Choros.” dedi Briseis sert bir şekilde tersleyerek. “Git köşende bekle.”

Choros’un kızıl gözleri parlayarak, Briseis’e tehditkar bir biçimde baktığında, karanlığın aurası vücudundan yükseldi. “O, çocuğun ne yaptığını çabuk unuttun demek?”

“Ben unutmadım.” diye araya girdi Arturo gözlerinde kızıl bir aura, vücudunda beyaz bir hare belirmişti. “Ama sen belli ki bazı şeyleri unutmuşsun.”

Choros cevap vermeden arkalarında kule gibi Toran belirmişti. Parıltılı hali Arturo’nun haresinden epey kuvvetliydi. Gözleri, gri sarı bir ışığa dönüşmüştü. “Sen de onurun zerresi dahi yok Arturo De Le Vaq.”

Arturo ağzındaki tütünü karların arasına fırlattı, uzakta konuşan Legistas ve Kedfith dışındaki herkes dikkatini ona vermişti. “ Ne diyorsun Dagron?”

“Slembrio silahları ganimet olarak alınmaz.” dedi Toran amansızca, “ Silahlar düşen şövalyeyle birlikte gömülür, bu yaptığın büyük bir onursuzluk!”

“Bu silahı babam yaptı Dagron.” dedi Arturo silahın kabzasını tuta öne doğru eğdi. Silahın üzerinde A.D.V. rünü işlenmişti. “ Bu Slembrio silahı değil!”

“ Efendi De Schengun’un kullandığı, silah ondan başkasının değildir. Kim yapmış olursa olsun!” dedi Toran inatçı bir şekilde.

“Ona çok benziyorsun.” dedi Arturo, ince bir gülümsemeyle silahı sırtında dengeleyerek.

“Ama beni sırtımdan vuramayacaksın!”

“Buna ihtiyacım yok.”

İki adam birbirlerine doğru sertçe bakarken, araya Sweinstein girerek rahatça iki eliyle ikisinin ayrı ayrı omzundan tutarak uzaklaştırdı. “Ne yapıyorsunuz siz?” dedi sakin bir tavırla ardından Choros, Briseis ve Aikroth’a baktı.

“Niye eski günlerden konuşup, geçmişi kafanıza takıyorsunuz. Geçmiş geçmişte kaldı Dagron, ben de sizin gibi Efendi De Scengun’un zalim eğitimlerinden geçtim. Usta dedim, Gerektiği zaman ben de ona kılıcımı savurdum. Lakin bütün bunlar geçmişte kaldı. Diyarda artık Slembrio yok, ona ihtiyaç da yok. Karanlığın ve aydınlığın ya da Ruh ile gölgenin savaşı yok artık. Çünkü biz hepsiyiz, hepsinin efendisiyiz.”

Sweinstein duraksadı sarı saçları rüzgarda uçuşurken Prolin dağının üzerinden Justisar diyarına baktı. “Bu koca topraklar üzerinde tasarruf sahibiyiz artık, bunu durdurmak isteyen birkaç kişi var sadece onlara gücümüzü gösterip yine diyarların efendileri olarak kalacakken, niye her seferinde geçmişi kurcalıyoruz ki?”

Toran, öfkeli bir homurtuyla onaylamazcasına bir adım geri çekilirken. Arturo, Sweinstein’a doğru alaycı bakışlarıyla baktı. Choros umursamayarak arkasına doğru döndüğünde. Legistas ile Kedfith yavaş adımlarla onların yanına geldiler.

“Gidiyoruz.” dedi Legistas, Arturo ile Sweinstein’a bakarak. Sweinstein ile Arturo Toptere doğru ilerlerken, Briseis Kedfith’İn yanına geldi.

“Yıllar seni çok değiştirmiş Kedfith.” dedi Briseis kollarımı göğsünde kavuşturarak.

Kedfith ses çıkarmadan, Briseis’e tepeden baktı. Gözlerindeki bakışta, hem hayal kırıklığı hem nefret hem de sevgi görünüyordu. Kedfith, bir an sonra önüne dönerek araca ilerlemeye başladığında Legistas ile Aikroth yan yana gelmişti.

“Uzun zaman oldu.” dedi Legistas, sesindeki soğukluk hissedilir derecedeydi. “ Hala yüzüme bakamıyor musun?”

“Yapmam gerekeni yaptım.” dedi Aikroth, kaşları yukarı kalkmış bir halde Legistas’a bakıyordu. “Herkes hayatını yaşamalı Legistas.”

“Yazık!” dedi öfkeyle Legistas hızlı adımlarla, hem onu hem de Kedfith ile Briseis’i geçerek. Arturo, Topter’ın kapısını açtığında Legistas merdivenin ilk basamağına ayağını koydu. O sırada arkadan Choros’un sesi yükseldi.

“Durun!”

Tanrıların çoğu şaşkınlıkla geriye, Choros’a doğru dönerken, kimse Kedfith’in ifadesiz yüzündeki ince gülümsemeyi fark etmedi. Choros’un önünde devası bir gölge belirmişti, Choros elinin bir hareketiyle gölgeleri yok ettiğinde. Briseis çığlık atarak dizleri üzerine çöktü. Arturo onun yanına geldiği halde gözleri fal taşı gibi açılmış bir eli kılıcına gitmişti. Toran şaşkınlıktan miğferini çıkarmıştı, Sweinstein belki de en sakin olanlardandı, sadece eliyle gözlüğünü düzeltmekle yetinmişti. Aikroth, şokla bir gölgeye bir de Legistas’a bakıyordu. Legistas kaskatı kesilmiş öfkeyle bastonunu sıkıyordu.

Gögeler içerisinde, yaralı bir halde ama hala ayakta olan Trem belirmişti. Bir kolu zorlukla da olsa, Akirama’nın kızıl kafasını tutuyordu. Akirama gözleri yarı açık halde sallanmaktaydı. Herkes onu izlerken diğer elinde gölgeden bir kılıç belirmişti. Yeşil gözlerinde öfkeyle karşısındaki Tanrılara baktı.

“Hepinize bakıyorum da, bir zamanlar benim dostlarımdınız ama en çok kanı siz akıttınız.” dedi, Trem nefes nefeseydi “Şimdi, bunun ilk diyetini ödeme zamanınız geldi.”

Ardından Trem, kimse bir şey yapamadan Akirama’nın gırtlağını kesti. Ateşin Hükümdarı kendi kanında boğulurken, yüzüstü karların arasına düştü. Akirama’nın kanı karı kızıla boyarken. Herkes, nutku tutulmuş bir halde olanı izliyordu. Kedfith ve Choros bile bu olay karşısında şok olmuştu.

Legistas öfkeyle sıktığı bastonundan kan damlayarak bastonun üzerinden ilerledi.
De Le Vaq’ın kare aslarından biri artık düşmüştü.


*****

“De Scengun.” dedi Hududun Bekçisi, üstü başı kan içindeydi bir köşeye çekilmiş bir halde duruyordu. “ Kendine geldin mi?”

De Scengun, ellerine şöyle bir baktı. Miğferinin altında parlayan turuncu gözleri kaybolmuştu, uzun gece karası saçları miğferinin altından çıkmıştı. Elini yumruk yapınca, üzerindeki parçalanmış Gri Zırh kaybolup Altın Hareli bir zırha dönüştü. Göğsünün ortasında pençerlerini çıkarmış bir kaplan figürü işlenmişti. Bunlar olurken dudaklarından eski kadim Slembrio kelimeleri duyuldu.

“Fou Slemb.”

Altın hareli Slembrio zırhı bu kelimelerle birlikte tamamlandığında, De Scengun miğferini çıkardı. Gece karası saçlarının arasında parlayan kuzguni gözleri sert bir çelikti. Yüzü sert ve taştan oyulmuş gibi katıydı. Uzun boyluydu, etrafa bakarken büyük yıkıntılar arasında bir tek kendi ayakta gibi gözüküyordu.

Alemlerin Bekçisi, bir köşede tek dizi üzerine çökmüş bir vaziyette nefes nefeseydi, Adaletin Bekçisi bir köşede zırhı paramparça halde yatmaktaydı. Hududun Bekçisi yıkılmamış evin tek duvarına sırını dayamış bir haldeydi. Yerde ise Yadamaru, paramparça halde yatmaktaydı, öyle parçalanmıştı ki bir beden formunda olduğunu söylemek oldukça zordu.

De Scengun bu manzaraya baktığında gözlerini kıstı. O gözlerde kadim bir öfke, derin bir hüzün vardı. Eli bir an sırtına doğru gitti, ancak silahı yerdeydi. Dizleri üzerine çöküp eliyle silahına uzandığında bir an duraksadı.

“Bu benim silahım değil.” dedi sadece, sesi kalın ve pes geliyordu, bakışları etrafta gezindikten sonra kendi kendine mırıldandı. “Benim silahım burada değil.”

Alemlerin Bekçisi, gözlerinde öfkeyle, başını kaldırdı. “ Her zamanki gibi işlerimize burnunu, sokuyor, sonra hiçbir şey yapmamış gibi davranıyorsun Slembrio Şövalyesi. Senin yüzünden Lemnin’i kaybettik.”

Kiligon De Scengun, yavaş hareketlerle ayağa kalktı, Kuzgini gözlerinde öfke parıltıları seçiliyordu.

“Öğrencinin sana ihanet ettiğini bile anlayamayacak kadar aptal olman yüzünden, kendini bir silah olarak kullandırtman yüzünden bir Bekçiyi kaybettik.” dedi Alemlerin Bekçisi, olduğu yerde doğrulmuştu, yaraları yavaş yavaşta olsa iyileşiyor gibi gözüküyordu, kılıcı elindeydi. “ Seni bin yıllar önce yok etmemiz gerekirdi.”

De Scengun, soğuk bir ifadeyle, Alemlerin Bekçisine baktı. Gözleri kılıç tutan tenine uyumsuz olan beyaz ellerindeydi. Silahsız bir halde sabit bir şekilde dururken dahi ölümcül görünüyordu. “ Durma, Yok et o zaman Quadrim Ouderbaque”

Quadrim’in menekşe mavisi gözleri kısıldı. İki adam da birbirine sertçe bakarken, araya Hududun Bekçisi girdi. “ Quadrim, Kiligon kesin şu saçmalığı.”

Hududun Bekçisi, duvara dayanmış bir şekilde ayağa kalktı, Ağzından sızan kana rağmen, ırkının dayanaklılığı sayesinde ayakta durabiliyor gibi görünüyordu. De Scengun’un bakışları Hududun Bekçisine doğru kaydı.

“Usta Ben Shin.” dedi De Scengun, ama sesinde saygının zerresi olmayan bir soğukluk vardı. “Arkadaşınıza daha önce beni tehdit etmemesi gerektiğini öğrettiğimi zannediyordum.”
Quadrim, öfkeyle kılıcını kaldırdığı anda, De Scengun, topuğunun üzerinde döndü. Hızlı bir hamleyle, Alemlerin Bekçisini yakalamak için elini pençe haline getirip hızla hareket etti. Ancak, Quadrim ince bir gülümsemeyle yarım metre geriye doğru ışınlandı. Bunu yaparken kılıcını da savurmuştu. Kılıç De Scengun’un savunmasız olan boynuna doğru inecekken, bir kılıç saldırıyı durdurdu.

“Buna gerek yoktu Usta Ben Shin.” dedi De Scengun, sakin bir o kadar da sert bir sesle, zira korunmasız görünen boynunda sarı hareli bir zırh belirmişti. Zırhın otuz santim ötesinde ise Hududun Bekçisinin kılıcı, Quadrim’in saldırısını durdurmuştu.

“Bana kızgın olduğunu biliyorum Kiligon.” dedi Hududun Bekçisi, sesinde bir pişmanlık sesizliyordu. “Lakin, olayların bu şekilde olacağını kimse öngöremedi.”

“Biz sizi uyarmıştık Usta Ben Shin.” dedi De Scengun sadece. “Ama artık bunun önemi yok. Ben Slembrio’ya gidiyorum.”

“Slembrio yıkıldı.” dedi Hududun Bekçisi, üzüntüyle yerdeki siyah kabzalı enli kılıcı alarak Slembrio Şövalyesine uzattı. “Arz eski dengesine sahip değil artık. Şimdi ise Lemnin De Viar’ı kaybettik. Hayatta kalan arz üzerindeki tek Levid sensin, senin görevin onun mirasını devralıp Adaletin Bekçisi olmaktır. “

De Scengun, Hududun Bekçisine şöyle bir baktı ve arkasını döndü. “Size daha önce, yol göstericimiz olan Slembrio’nun kurucusunun son sözleriyle cevap vereceğim.” dedi De Scengun öfkeyle ağır adımlarla ilerlerken. “ Adalet diye bir şey yok, en azından bu dünyada ki onun bekçisi olsun.”

“Nereye gidiyorsun?” dedi Hududun Bekçisi, kılıcı indirmiş hüzünle De Scengun’a bakıyordu.

“Söylediğim gibi Slembrio’ya.” dedi De Scengun sadece küçük bir tepecikten inerek sahile doğru ilerliyordu.

“Denizi nasıl aşacaksın?” dedi Quadrim, şaşkınlıkla denize doğru ilerleyen şövalyeye bakıyordu.

“Yüzerek.” dedi De Scengun umursamazca zırhlı ayaklarını suya sokarak ilerledi, kum onu ağırlığıyla dibe çekse de, kuvvetiyle kurtuluyordu su beline geldiğinde kendini suya bırakarak o ağır zırhıyla yüzmeye başladı.

İster yıkılmış olsun ister virane o Slembrio’ya mutlaka gidecek, yoldaşlarını onurlandıracaktı.

Silgorn De Felian’dan başlayarak.


Devam Edecek
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.
Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2509
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

Bölüm 2: İlk Kıvılcım


Akirama’nın kanı, karı kızıla boyarak ilerlerken, harap haldeki bedeni titredi. Ateşin, hükümdarı kar ve rüzgar içinde soğuktan kanı katılaşırken. Herkes olduğu yerde kalmıştı ilk tepki veren Arturo oldu. Arturo’nun siyah gözleri kısıldı, eli sırtındaki De Schengun’un koca kılıcını kavradığı anda etrafında kırmızı bir aura kılıçta Slembrio haresi belirdi.

“Chvodgrum!” dedi sert bir sesle, kocaman kılıcında beliren altın bir hare yoğun bir ışıkla parladı.

Trem’in ağzından kan sızarken kollarını ileriye doğru açarak bekledi, gözleri küçümseme doluydu. “Arturo…”

Briseis, gözlerindeki yaş ile şaşkınlıkla Arturo’ya doğru baktı. Eli mızrağına gitmişti. “Hayır…”
Toran, gri gözlerini Kedfith’e dikmiş bir şey yapmadan sabit bir şekilde beklemedeydi, sert ve sessiz her an emri yerine getirecek şekilde. Kedfith ise kaşları çatık bir halde, Akirama’nın cesedine bakıyor, eliyle uzun sakalını sıvazlıyordu. Aikroth dudaklarını ısırırken bakışlarını farklı bir yöne çevirdi, gözlerindeki yaşı saklama çabasındaydı. Sweinstein’ın gözlükleri üzerinden rakamlar geçerken birden kaşlarını çatıp Legistas’a baktı.

Legistas kaskatı halde, Akirama’nın cesediyle, Trem’e bakıyordu. Tuttuğu bastonu öyle bir sıkmıştı ki elinden akan kan kara karışıyor, buza dönüşüyordu. Siyah gözleri buğulandı, bugüne kadar çok kişi kaybetmişti, Akirama’nın görevi icabı bu ihtimal hep aklındaydı ama yine de bu şekilde gözlerinin önünde hiçbir şey yapamadan ölümünü izlemek…

Öfkenin acı tadı ağzına geldi…

Akirama…

“İlk kıvılcım, hayata dönenlerle oluşacak.”


Trem...

Hayata dönmüştü, ilk kıvılcımı o atmıştı, eski bir dostu en eski dostlarından birini öldürmüştü ve o hiçbir şey yapamamıştı.

Tıpkı yıllar öncesi gibi

O kadar yıl, o kadar tecrübe, o kadar güç…

Hiçbir şeyi değiştirmemişti…

On sekiz bin dört yüz yirmi dört yıl önce

Eos Bölgesi, Muadlig.

Dış Batı Bölgesi



Legistas, hızlı adımlarla eski taş kaldırımın arasında koşuşturuyordu. Zayıf vücuduna bol gelen uzun kahverengi bir ceket giymişti, başında yamalı bir kasket vardı. Karnı açlıktan guruldasa bile sağ elinin koltuk altına aldığı iki bayat ekmek bugünün açlıkla geçmeyeceğini söylüyordu. Üstelik sol avcunun içinde içten bir sıcaklıkla yanan minik eli tuttuğunda havadaki soğukluğu da umursamıyordu.

“Yavaş ol.” dedi İlya gülerek, eli Legistasın elinde onun peşinde koşuyordu uzun bol sarı bir paltosu ayaklarına dolaşıyordu, “Babamdan çok uzaktayız bizi yakalayamaz.”

Legistas, hızını biraz yavaşlatırken gülümsedi. İlya’nin mavi gözleri parlıyordu. Eos Dış Bölgedeki fırıncılardan birinin kızıydı. Birkaç yıl önce, Legistas onu kaçırdığında, evinden ufak bir bohça dışında hiçbir şey almamıştı.

Muadlig’ın dış batı bölgesi, sahipsiz çocukların atıldığı bir yerdi. Legistas burada, kendisinden birkaç yaş büyük olan dostu Aikroth sayesinde hayatta kalabilmişti. Aikroth ve çetesi, bu bölgedeki dört büyük çocuk çetesinden biriydi. Aikroth eski ve artık silahları toplayıp bu sokak çetesine satar, tasnifi ve yiyecek miktarının hesaplarını Legistas tutardı. Çünkü okumayı yazmayı, oradan kaçmadan önce rahip manastırından öğrenmişti.

Ancak Aikroth’un bu aralar gücü azalmaktaydı, karşı çetelerden biri olan Kızıl Akirama ile büyük bir savaşa tutuşmuşlar ancak kaybetmişlerdi. Yiyecekleri iyice azalmıştı, o yüzden ara ara büyük risk alıp, İlya’nın babasının fırınına gidiyorlar gizli kapıdan, rahip manastırına gidecek olan bayat ekmeklerden bir iki tane alıyorlardı.

Legistas, bütün bu şikayetlerine rağmen mutluydu. İlya ile akşamları çatıya çıkıp kiremitleri saymaktan, atık çöplüğünü karıştırıp hazine aramaya çalışmaktan, arada sırada Aikroth’u sinirlendirmekten. Günleri, kelle koltukta pisliğin içerisinde geçiyordu, bazen uzaktaki tek katlı şirin evlere bakarlar orada yaşamanın hayalini kurarlardı. Güzel vitrinli bir salon isterdi İlya, sade döşenmeye mahkum, ocağı içinde mütevazi bir salon.

Legistas bu düşüncelerle İlya’ya bakarken İlya’nın yüzündeki bakış değişti güzel gözleri kısıldığında Legistas önüne doğru döndü. Ara sokağı, beş çocuk kapatmıştı. En öndeki kısa boylu, sarı mat saçlı çocuğu görünce Legistas İlya’nın elini istemsizce sıktı. Bu Sarco’ydu. Dört büyük çocuk çetesi liderinden biriydi.

“Şuna bakın Legistas bizim aç karnımızı doyurmaya gelmiş.” dedi Sarco sırıtarak, en ön dişlerinden ikisi yoktu gülerken salyaları dışarıya fırlıyordu.

“Aç olan sadece karnımız değil.” dedi yanındaki daha iri ve zayıf olan Jakfu, aç gözlerle İlya’ya bakıyordu.

Legistas, İlya’yı arkasına doğru çekti. Gözleri geriye doğru baktı bir an. Arkadan da iki üç kişinin geldiğini görünce köşeye sıkıştığını anladı. Cebinden ters saplı, bıçağını çekti. Bu bıçak bu köhne sokaklarda bulunabilecek en iyi silahlardan biriydi.

Bıçağı gören Sarco bir an geriye doğru çekildi ancak Jakku’nun aç gözleri onun eline doğru saldırdığında çurçuruna koptu. Legistas, çevik bir hareketle çocuğun bıçağa uzanan elinden sıyrılılarak onun avuç içini kan içinde bıraktığında. Sert bir tekme karnına doğru geldi. Legistas diz çöktüğünde onun üzerine atlayacak Sarconun suratına dizini geçirdiğini gördü İlya’nın. Çocuğun burnu kırılarak geriye doğru savrulduğunda. Jakku kanlı elleriyle İlya’nın kolundan tuttu. Legistas’ın arkasından, ekmeği çalmak için gelen iki çocuk onu tutmaya çalışıren üzerindeki kıyafet yırtıldı, Legistas’ın. İlya öfkeyle mavi gözleri sertleşerek Jakku’nun bacak arasına tam isabetli bir tekme savurdu.

Jakku gözlerindeki acıyla, İlya’yı bıraktığında. Sarco burnunu tutarak ayağa kalkmış cebinden sapı bantlarla bağlanmış büyük bir cam parçası çıkarmıştı.

“Öldürün şu orospuyu…” diye küfretti Sarco, arkasındaki çocuklara.

Çocuklar öfke ve şevkle Legistas ile İlya’nın üzerine tamamen çullandılar, bir iki tanesi Legistas’In kolunun altındaki ekmeği alıp kaçarken. Bir tanesi Legistas’ın baldırına büyük bir çivi sapladı, kaburgalarına sert bir tekme savruldu. Legistas can havliyle bir kaçının üzerini çizse de en sonunda elinde gelen bir darbede bıçağını da düşürdü.

O sırada kendine gelen Jakku öfkeyle İlya’nın kafasını taş tuvara vurdu kız acıyla haykırırken, Legistas haykırarak onun üzerine atlamaya çalıştı ama başka bir çocuğun tekmesiyle öteki duvara savruldu. İlya kanlar içinde yere çökerken, Sarco’nun elindeki cam parçası hızlı bir hareketle İlya’nın karnına saplandı. İlya’nın mavi gözleri büyüdü, ağzındaki kan bir topak halinde eski taş kaldırıma düştü.

Legistas bunu görünce önündeki çocuğun boğazına yapışarak dişlerini boğazına geçirdi, bir yandan diğerleri Legistas’a tekme tokat saldırsa da çocuğun boğazının bir parçasını dişleriyle koparan Legistas, öfkeyle ağzındaki et parçalarını sokağa tükürdü.

Legistas’ın rahat durmadığını gören Jakku, boynunu tutan çocuğu bir tarafa iterek Legistas’ın kafasını sertçe önce duvara sonra da yere vurdu. Legistas kanlar içerisinde yere yığıldığında. Legistas’ın kulağına doğru eğilerek fısıldadı. Legistas’’ın bakışı İlya’ya doğru dönüktü. Tepsinde kanlı cam parçasıyla Sarco dikiliyordu.

“Senin orospuna, kanı akarken sahip olacağım Legistas.” yağlı saçlarını yüzünden çekerek pis bir sırıtmayla Legistas’a bakıyordu. “ Sen de bizi izleyeceksin.”

Legistas öfkeyle doğrulmaya çalıştığında, Jakku onun kafasını bir daha yere vurdu, alnında bir yara daha açılıp kanlar içinde kaldığında, Legistas çaresizce İlya’ya bakıyordu, İlya acıyla karnını tutarken yüz üstü yere yığılmıştı. Sarco elindeki cam ile ince bir çizik attı İlya’nın üzerinde

“Seninle çok eğleneceğiz.” dedi eksik dişleriyle ve kan dolu yüzüyle sırıtırken, elindeki silahını kaldırdı.

O sırada bir taş, eline gelerek elindeki camı tuzla buz etti, Sarco kanlar içindeki eline bakarak küfür ederken, sokağın öbür ucunda çaputlarla sarılmış kıyafetiyle kızıl saçlı bir delikanlı, elindeki bir taşı havada atıp tutuyordu. Arkasında yirmi kişilik bir çocuk grubu vardı.

“Gücünüz iki kişiye mi yetiyor.” dedi elindeki taşı Sarco’ya doğru fırlatırken.

“Akirama!” diye küfretti Sarco acıyla dizine gelen taşa küfredip dizlerinin üzerine çökerken Jakku bir adım ileriye doğru attığında, çatıdan üzerine iri yarı bir adam atladı. Uzun gri saçları, omzundan aşağıya doğru dökülürken gri gözleri öfkeyle açılmıştı.

“Orospu çocuğu.” dedi hışımla kafasını duvara, ardı ardına vururken Jakku’nun kafası duvarda parçalanıyordu.

“Aikroth.” dedi Sarco, korkudan bembeyaz kesilmiş bir halde adamlarına baktı. “Gebertin şunları ne duruyorsunuz.”

Çocuklar hırsla saldırdığında, Akirama’nın adamları da karşı saldırıya gitti. Sopalarla camlarla ve taşlarla yapılan bu savaş oldukça kısa sürdü. Legistas ile İlya’nın arasına bir sürü beden ve ceset parçası düştü. Legistas acıyla da olsa zorla ilerleyerek Ilya’nın yanına geldi. İlya’nın mavi gözleri solmak üzereydi çok kan kaybetmişti.

“Legistas, ölüyorum değil mi?” dedi Ilya, kanlar içerisinde kalmış bir halde yüzünde ince bir gülümseme vardı.

“Hayır,” dedi Legistas gözlerinde biriken yaşlarla onu kucağına aldı binbir zahmetle.

“Yalan söyleyemiyorsun.” dedi İlya, kısa bir an duraksadı, Legistas’a doğru baktı. “Legistas.”

“Efendim.”

“Öp beni.” dedi İlya sadece “Ölmeden önce, korkuyu ya da soğuğu değil sadece seni hissetmek istiyorum.”

Legistas, bir şey demeden İlya’nın başını iki avcunun arasına alarak öptü onu dudaklarından, İlyanın ağzındaki kan tadını, ömrü boyunca ağzından silinmeyecek olan kan tadını aldı önce ardından dudaklarının yumuşaklığını hissetti. İlya son nefesini, Legistas’ın dudaklarına verirken, kolları aşağıya doğru düştü, boynu aşağıya yana doğru kaydı. Legistas’ın gözlerindeki yaş İlyanın solgun yanaklarına doğru ilerledi.

İlya’nın soğuk bedeni kanlar içinde yatarken, acı bir haykırış bütün sokağı sarstı. Aikroth kanlar içinde kalmış Sanco’nun adamlarından birini bırakıp. Legistas’ın yanına doğru diz çöktü. Gözlerinde yaş ile Legistas’ın omzunu tuttu. Akirama, öfkeli bir bakışla geldi, Legistas’ın yanına genç yüzündeki öfkeyle kanlar içerisindeki Legistas’a bakmaktaydı, bu adaletsizliğe bu ölüme mahkum edilişlerine. O sırada önlerine Sanco’nun boynu kesilmiş cesedi düştü, uzun siyah saçları gözünün önünde duran, açık mavi gözleriyle Leginando, Sanco’yu kaçarken yakalamış tek darbede işini bitirmişti.

“Legistas…” dedi Aikroth sesi titreyerek ona bakıyordu.

Akirama ile Leginando da diz çökerek Legistas’ın yanında durdular. Legistas onlara şöyle bir baktı, gözleri çaresiz bir boşluktaydı. Gözyaşları yol yol yanağından ilerlerken havadaki kar taneleri süzülerek ilerliyor etrafındaki ölmüş çocukların cesetlerinin üzerini örtüyordu.

“Öldürün beni.” Dedi yalvaran bir sesle karşısındaki üç delikanlıya bakarak.

“Hayır.” dedi Aikroth öfkeli gözyaşı yumruk yaptığı eline damlamıştı. “Yaşayacaksın sen.”

“Hayır.” dedi Leginando, cebinden bir resim çıkardı. Elle çizilmiş bu resimde İlya ile Legistas resmedilmişti. “ Onun hatırasını sen yaşatacaksın.”

“Hayır.” dedi Akirama, renkli gözlerinde bir sertlik vardı. “Sizi bilmem ama ben artık çocukları ölüme mahkum etmekten yoruldum.”

Aikroth anlamsızca Akiramaya baktığında Akirama ayağa kalkarak Aikroth’a doğru baktı. “ Gereksiz yere savaşıyoruz Aikroth, Sanco şerefsizin tekiydi ama bu yola onları kim itti. Bu adamın sevdiği neden öldü, bu çocuklar niye ölüyor. Biz yıllardır birbirimizi niye öldürüyoruz?”

Legistas, bu sözler üzerine kanlar içinde etrafa baktı, kollarında İlya ölmüşken. Etrafı çocuk cesetleri ile doluydu. İlya ila çaldıkları ekmek bir çocuğun elinde kanlı bir hamura dönüşmüştü. Ağzındaki kan tadı daha belirginleşti, burnuna gelen kesif bir metal kokusu genzini yaktı. Etraf çamur, pislik ve kan doluydu. Ölüm doluydu etraf, sevdiği kız kolları arasında can vermiş hareketsizce yatmaktaydı.

Legistas’ın bakışı öfke dolu gözyaşlarıyla kuşandı. Acı içerisinde ayağa kalkmak için hamle yaptı, sırtını duvara dayayarak ayağa kalkmaya çalıştığında Aikroth onu koltuk altından tutarak ayağa kaldırdı. Kollarında İlya ile ayağa kalktığında karşısındaki üç delikanlı ona doğru sorarcasına baktılar.

“Beni takip etmeyin.” diyebildi Legistas ayakta zor duruyordu titreyen vücudunu zorlukla dikleştirdi, kollarındaki İlya tüy gibi hafifti oysa ki… Keskin bakışları sertleşerek ileriye doğru ilk adımını attı, sonra onu bir diğeri izledi.

Soğuk bir kış akşamına ilerlerken hava, Legistas ağır adımlarla ilerliyordu. Aikroth, Akirama ve Leginando hareketsiz bir halde arkalarında bir avuç çocukla beraber Legistas’ı izlediler.

Çaresiz bir öfkeyle….


Arturo, kılıcını savurmak için bir hamle yaptığında, muazzam bir ağırlıkla yere yığıldı. Sadece yere yığılan o da değildi. Aikroth acıyla dizlerinin üzerine çökmüştü aniden, Briseis yere kapaklanmıştı. Sweinstein öne doğru eğilerek çömelir vaziyette durmuş, gözlüğünün bir camı çatlamıştı. Toran, ayaktaydı ama vücudu zangır zangır titiriyor, öfkeli bakışları Legistas’a doğru dönüyordu. Kedfith ayakta sakince Legistasın yanında duruyordu ancak vücudunun etrafında ince sıcaklık katmanıyla çevrelenmişti.

Legistas bastonunu ileriye doğru sertçe vurarak ağır adımlarla, Trem’e doğru ierledi, Trem ve arkasındaki Choros, Legistas’In menzili dışında olduklarından etkilenmemiş gibi görünüyorlardı. Arturo öfkeli bakışlarla Legistas’a bakıp zorlukla kolundaki düğmelerden birine dokunacakken. Legistas ona kara gözlerinde bir garez ile baktı.

“Olduğun yerde kal!” dedi sadece, ardından bastonunu olduğu yere sapladı. Ardından kolları yana açık beklemekte olan Trem’e doğru ilerledi. Akirama’ın cesedininin yanından soluksuzca geçti, Trem’in burnunun dibine kadar geldi.

“Yaşlı Adam, sana her şeyi çok güzel öğretmiş Trem.” dedi Legistas soğuk bir sesle fısıldayarak

“Sana da öyle Legistas.” diye karşılık verdi Trem sadece

Legistas, Akirama’nın cesedine doğru baktı. “ Ben öfkeli bir adamım Trem, ancak öfkeme yenilecek kadar aptal bir adam değilim. Ne amaçladığını biliyorum lakin bunun önemi yok çünkü Akirama bir zamanlarki dostum olabilir ama artık değil, tıpkı senin gibi.”

Trem’in kaşları çatıldı, ardından Legistas’In dolmuş olan kara gözlerine baktı yeşil gözleriyle. “Bu laflarla sadece Kedfith’i kandırırsın. Eski dostmuş, senin dostun yok Legistas, hiçbir zaman da olmadı. Olsaydı eğer bütün bunları yapacak tıynette olmazdın. Siz, benim oğlumu ailemi aldınız, Şu Brieis’in haline bak, ne sözlerle ne vaatlerle onu evlat katili haline getirdiniz.”

Briseis, öfkeli bakışlarla Kedfith’e baktı. “ Onun yaşadığını biliyordun?” dedi soluk soluğa, “Sen ne kadar cani bir adamsın?”

Kedfith, hiçbir şey söylemeden. Rahatça zorlukla ayakta duran veyahut yere yıkılmış tanrıların arasından geçerek. Legistas ile Trem’in yanına doğru geldi, ayağıyla Akirama’nın cesedinin üzerine bastı, ardından Legistas’a doğru döndü. “ Ne oldu? Kimmeriar’a hareket etmiyor muyduk?”

Legistas, öfkeli gözlerle bir an Kedfith’e baktı, ardından sakinleşerek Kedfith’e doğru döndü, eliyle Trem’i göstererek, “ Bu ne demek oluyor Kedfith? Akirama’nın infazını, burada gerçekleştirmek de ne oluyor, üstelik Trem ile.”

“Trem, benim emrimle Are ve ekibini koruyordu zira hükümsüzlerin onlara saldıracağını biliyorduk.” dedi Kedfith sakince, “Görünüşe göre sadece Akirama saldırmış.”
Legistas bu cevaba karşı gülümsedi, tehlikeli bir gülümsemeydi bu. “ O zaman bu diyet meselesi ne oluyor peki?”

“İstemediğimiz olaylardan dolayı, Trem’in bilinci açıldı.” dedi Kedfith, Trem’e doğru bakarak, “Hepimizin ölümü hak ettiğini düşünüyor, gerçi bu konuda haklı diyebilirim.”

“Ölümü hak etmeyen çok kişi öldü Kedfith.” dedi Legistas, bir Kedfith’e bir de Trem’e doğru baktı. “Ölümü hak eden pek çok kişi de sağ. Mesele hak hukuk meselesi olsaydı, hangimiz burada olurduk.”

Ardından, sert bir hareketle Tremi siyah zırhının yakasından tutarak kendine doğru çekti. Öyle hızlıydı ki, Kedfith kaşlarını çatmaktan başka bir tepki verememişti. “ Sana bir şey söyleyeyim, Trem. Ne aileni dağıtan bendim, ne de oğlunu öldüren. Sokaklarda debelendiğimiz günden itibaren hepimiz ölüme mahkumduk zaten. Sen çoktan unutmuş olabilrsin Yaşlı adamı yükseltmek için kimlerin üzerine bastık kimleri katlettik ben çok iyi hatırlıyorum. Kaç, baba, kaç çocuk kaç kardeş öldürdük bu süre zarfında bir bıçak darbesi bir alev büyüsü işimizi bitirebilirdi bizim ama ölmedik hayatta kaldık. Bana zalim diyor halkını katletti diyorsun da kendine hiç bakıyor musun?”

Trem, şaşkınlıkla aralarında birkaç santim kalan Legistas’a baktı.

“Kız kardeşini nasıl öldürdüler, Trem?” dedi Legistas ona doğru öfkeyle bakarken. “ İlya’dan sonra sevebilme ihtimalim olan kızı nasıl yok ettiler hatırlıyor musun? Raymund Tusk gözlerimizin önünde gırtlağını kesti. Tıpkı senin şu anda yaptığın gibi, Bana neye dönüştün derken kibirle sen kime dönüştüğünün farkında mısın? Canımı acıtabilmek uğrunda kendini neye çevirdiğinin?”

“Farkındayım.” dedi Trem, acıyla Akirama’nın bedenine bakarken, “Ama bunu bana siz yaptınız, beni bu hale siz getirdiniz. Beni karanlığa mahkum eden yeğenim, hapsime göz yuman eski dostum, diyarımı yok eden sen beni bu hale getirdi, peki seni bu hale kim getirdi Legistas?”

“Sence kim getirdi?” dedi Legistas alayla, bunu dedikten sonra Trem’in yakasını bıraktı, arkasına doğru döndü. Bir an Akirama’nın cesedinin önünde duraksadıktan sonra, sapladığı bastonunun tepesini tuttu, öfkeli bakışlarla Briseis’e doğru baktı. “Eğer bir hareket daha yaparsan senin kafanı gövdenden içeriye sokarım.”

Briseis, korkuyla ve gözyaşlarıyla başını önüne eğerken Arturo ters ters Legistas’a baktığında, Legistas onu umursamadan, etraftaki ağırlığı kaldırdı. Diğerleri rahatça ayağa kalkmaya başladığında, Legistas ağır adımlarla Topter’in merdivenlerine doğru ilk adımını attı.

“Gidelim.” dedi ardından araca doğru girdi.

Briseis, acı gözyaşlarıyla, Trem’ e doğru baktı, ne bir şey söyleyebiliyor, ne de hareket edebiliyordu. Aikroth, yıkılmış bir halde, Trem’e bakıp Briseis’in kolundan tuttup araca yönlendirdi. Sweinstein, Legistas’ın ardından araca hemen girmişti. Toran sabit bir halde Kedfith’i bekliyor tehditkar gözleri Arturo’ya bakıyordu.

Arturo, hızlı bir adımla Kedfith, Choros ve Trem’İn önüne doğru geldi, kara gözlerindeki öfke kırmızı aura ile kuşanmıştı. “ Seni adil bir adam olarak bilirdim.” dedi Kedfith’e, sertçe.
Kedfith, ciddiyetle Arturo’ya baktı. “Ben adil bir adamım Arturo De Le Vaq. Diyarımı kanatanlar kim olursa olsun, bu işin bir parçası oldukları sürece, akıbetleri Akirama gibi olacak.”

“ Adaletten bahsedene de bak.” dedi Choros, kızıl gözleri Arturo’nun üzerindeydi. “Ustalarına iş yaptırıp ondan sonra onları arkadan bıçaklayan adam mı söylüyor bunu.”

Arturo öfkeli bir bakışla sertçe Choros’a doğru döndüğünde Trem araya girdi, gözlerinde çaresiz bir nefret vardı. “ Ağabeyimi öldürdün, beni öldürmeye çalıştın kendince haklı sebeplerin vardı, ama oğlumu nasıl öldürdün Arturo? O masum günahsız çocuklara nasıl kıydın? Sana hep bıçak sırtındayız ölümle yaşam arasındayız demiştim, o bıçağı bize nasıl sapladın Arturo?”

Arturo bu sözler üzerine duraksadı, boğazına sözcükler düğümlendi, bir şey söyleyecek gibi olsa da bir anda arkasını döndü. Bir şey demeden araca doğru yöneldi. Trem, nefes nefese öfkeli bakışları onları takip etti.

“Kedfith’in yanına onlarla buluşmaya gideceksin Trem.” dedi Antonio De Le Vaq, “Senin gelişin eğer benim planımla birlikte gerçekleşirse onlar üzerinde büyük bir şok etkisi yaratacaktır. Gerçekleşmese bile senin varlığın yine de onları şaşırtacaktır.

Arturo, Briseis, Aikroth, ve Legistas üzerine oynayacaksın. Choros ile Kedfith’i şimdiden etkiledin bile Diğerleri ya seni umursamayacak, ya da disiplinlerinden taviz vermeyecektir.”

“O nasıl olacak?”

“Legistas ile Aikroth’ a planımız gerçekleşirse en büyük darbeyi vuracaksın, Briseis’e ise varlığın en büyük darbe, Arturo’ya gelince…

“Evet?”

“Ona beni hatırlatacaksın.” dedi De Le Vaq, acı bir ifadeyle Treme baktı. “Ona diyeceksin ki…”


“Yüzleşmekten çekinenler en büyük korkaklardır Arturo De Le Vaq.” dedi Trem ciddi bir sesle, “ Gelen ölüm bile olsa, onu ayakta karşılayacaksın. Senden büyükler olacak, senden daha cesaretli olanlar senden daha fazla haklı olanlar da olacak ama ne olursa olsun hepsinin karşısına dikileceksin. Çünkü sen…

“- benim oğlumsun.” dedi Arturo duraksayarak arkasını dönmemişti.

“Baban büyük adamdı, Arturo.” dedi Trem, “ Keşke ona layık bir oğul olabilseydin.”

Arturo bir anlık öfkeyle Trem’e doğru döndü kara gözleri öfkeyle kızarmıştı. Derin bir nefes aldı. “Hayatta en nefret ettiğim şey onun oğlu olmaktı zira onun oğulları ben değildim sizdiniz.”

Bunu dedikten sonra araca doğru ilerledi. Kedfith, kaşları çatık bir halde Trem’e doğru baktı. Choros da onun yanındaydı. “ Ne oldu?”

“ Akirama tek başına geldi.” dedi Trem sadece, “Zorlansak da hep birlikte onu etkisiz hale getirdik.”

“Ağır yaralanmışşsın.” dedi, Choros sakince gözleri kısılarak “Diğerlerinden ölen var mı?”

“Yok.”

“O halde gidelim.” dedi Kedfith, araca doğru yönelirken ekledi. “Ama sen burada kalacaksın.”
Trem öfkeyle, Kedfith’e baktığında Kedfith elini kaldırdı. “ Ağır yaralıyken orada bize sadece ayak bağı olursun. Akirama’yı öldürerek ne yapmaya çalıştığının farkındayım ve bunu yaparken bize çok hizmetlerin dokundu. Şimdi burada Naugrimm ile birlikte dinlen zira kalan hükümsüzler ya da ilkdoğanlar buraya ilerleyecektir.”

Trem bu sözler üzerine hiçbir şey söylemedi, Kedfith ile Choros seri adımlarla araca bindiğinde Toran’da onları izledi. Topter’in kapıları kapanıp büyük gürültülü motor hareketiyle uçtuğunda, Naugrimm soğuk buz mavisi gözlerini omuzları çökmüş bir halde kalmış olan Trem’e doğru dikti.

“Nihayet kan onların üzerine de sıçradı karanlığın evladı.” dedi geniş bir homurtuyla.

“Bu kan hepimizin üzerinde Soğuğun efendisi.” dedi Akirama’nın iyice katılaşmış cesedine bakarken, “Bu sorumluluk hepimizin.”

“ Kendi adına konuş.” dedi Naugrimm, aç gözlerle Akirama’nın cesedine doğru ilerlerken “ Bakalım “Tanrı” etinin tadı nasıl oluyormuş.”

Trem, öfkeyle yumruğunu sıkarak arkasını dönüp büyük karlı ovaya doğru baktı, Antonio De Le Vaq’ın son isteğini yapmıştı. İçlerindeki nifak tohumunu büyütmüş aralarındaki savaşı körüklemişti. Gözlerinin önüne Briseis’in gözü yaşlı hali geldi, hiç değişmemişti, gözyaşlarının güzelliği bile yine deo gözyaşları timsah gözyaşlarıydı.

Soğuk ve acınası….


****


Kiligon De Scengun, ağır ama kararlı bir şekilde günlerce yüzmüştü. Gençliiğinden beri, oldukça kararlı ve inatçı bir yapısı vardı. Slembrionun ışığı, kuzeyde bir yerlerde yanıyordu bunu hissedebiliyordu. Ne kadar zamandır ölü kaldığı, ne kadar zamandır hain e hizmet ettiğini bilmiyordu bunlarda önemliydi ancak öncelik Slembrio’ydu. Önce orayı bulmalı, zahiyatın ne kadar olduğunu öğrenmeliydi.

Gözlerinde öfkeli bir kararlılıkla kulaç atmaya devam etti, deniz yaratıkları ufak bir ışık yayan bu adamdan uzak duruyorlar gibiydi. Sebatlı bir şekilde ilerlediğinde, küçük adalarla dolu geniş bir kıyı şeridine sahip bir kumsal çıktı önüne, kumsal hattında değişik bir malzemeden yapılma gözcü kuleleri vardı.

O yaklaştıkça kulelerin tepesinde ışıklar yanmaya başladı, büyük bir ses kumsal hattı boyunca yankılandığında, bu askeri tahkimattan birçok adam çıkacağını düşünen De Schengun derin bir nefes alıp sırtındaki kılıca eliyle uzandı. Kendi silahının yanında hiçbir şeydi ama yine de iş görürdü.

Gözleri altın bir hare ile yandı, kol pazuları şişti, zırhının üzerinde ince çizikler oluştu. Göğsündeki kaplan zırhı altın bir alevle parladı ve yüzer pozisyonda takla atarak kılıcını savurdu. Kılıcı suyu yararak sahile doğru genişleyen bir hat oluşturdu. Deniz muazzam bir kuvvetle ikiye yarıldığında, sahilden tahkim duvarının önündeki askerler şok ile geriye çekilmeye başladılar.

İkiye yarılmış denizin arasından De Scengun büyük bir azametle çıktı. Altın hareli, zırhıyla alev alev yanmaktaydı. Şaşakları beyazlamış uzun saçları öfkeyle parlayan gözleriyle oldukça korkutucu görünüyordu. Önlerindeki tahkim duvarlarındaki yüzlerce askere bakarak tek bir şey söyledi.

“Yoluma çıkmayın!”

Sesi kükreyen bir fısıltı gibi oradan oraya yayıldı. Tahkim duvarındaki gri askerler dışında havada uçan, iki büyük topter silahlarını De Scengun’a doğru doğrulttu. Askerlere şöyle bir bakınca ne kadar korkmuş olurlarsa olsunlar oldukça disiplinli olduğunu fark etti. Havada uçan aletlere önemsemezcesina baktı, ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar ona zarar veremezlerdi. Belli ki Hiandar’ın tampon bölgelerinden birinden karaya çıkmıştı ama karşısındakiler gri zırhlı orta boylu insansı bir halk olsa da De Scengun onları tanıyamamıştı.

“De Felian olsa bilirdi.” diye düşünürken, tahkim kapılarından biri açıldı. Askerler nizam halinde sıraya geçtiğinde, içinden kısa boylu bir kadın çıktı. Askerler kadına selam verdi, kadın gri bir pelerin içerisine beyaz, ayak bileklerine kadar inen bir elbise giymişti.

De Scengun ifadesiz bir yüzle gelene bakarken kılıcını tek eliyle dengeledi. Kapşonlu kadın her kimse askerlerin ona büyük saygı gösterdiği belliydi. Yine de arz üzerinde ona teke tekte karşı duracak kimse yoktu. Yine de Hoşnutsuzlukla kılıcına baktı, kılıcında ince bir çentik oluşmuştu.

“Dövüşürseniz, kılıcınız kırılacak Efendi De Scengun.” dedi karşısındaki yumuşak sesli kapşonlu kadın.

De Scengun kaşlarını çattığında, kadın kukuletasını açtı, kumral tatlı bir hiandar yüzü çıkmıştı karşısına. Meraklı açık kahverengi gözleri, eski bir mabeddeki küçük kız çocuğunun gözleriydi hala, De Scengun’un öfkeyle çenesi gerildi.

“Mahabartha.” dedi sadece,

“Diyar üzerinde sizi yenecek çok az kişi var, Efendi De Scengun.” dedi Mahabaratha, derin bir saygıyla “ Ama durduracak kişi sayısı onlardan epey fazla onlardan biri de karşınızda.”

“Yolumdan çekil çocuk.” Dedi De Scengun sadece,

“Yolunuzda değiliz, Efendi De Scengun.” dedi Mahabartha, “Uzun zamandır, diyarda yoktunuz. Diyar kırıldı, zalimler yok oldu, gelin size güzel bir çay eşliğinde anlatayım, kılıçlar yerine sözlerle konuşalım. Biliyorsunuz ki size minnet borcum var. İzin verin yardımcı olayım.”

De Scengun kadına doğru baktı. Eski bir mabedde karşılaştığı küçük bir kız çocuğu, kesif bir baharat kokusu kör bir yaşlı adam canlandı gözünde, kehanet gücüne her zaman tedbirle yaklaşmıştı, lakin Mahabaratha’nın gücünü biliyordu. Kırılmak üzere olan kılıcının bir dövüşte parçalanacağını öngörmek için kahin olmaya gerek yoktu. Üstelik karşısındaki ordu ve uçan araçlar kendisi bu haldeyken ona sıkıntı çıkarabilirdi.

“Ne istiyorsun Mahabaratha?” deedi sadece.

“Sizi yolunuza göndermek.” Dedi Mahabaratha, gülümseyerek. “ Diyarın geçmişte olduğu gibi şimdi de size ihtiyacı var.”

De Scengun’un kaşları çatıldı, kılıcını sırtına yerleştirirken diyarda neyin değiştiğini, De Felian’ın Slembrio’nun akıbetinin ne olduğunu merak ediyordu. Mahabaratha’nın bahsettiği siz sadece kendisi miydi, yoksa De Felian’ı da mı kast ediyordu. De Scengun kafasında sorularla Mahabaratha’yı takip ederken, askerler ikisinin önünde saygıyla eğildiler.


*****


Mor aura, ortalıkta küçük bir rüzgar yaratarak kaybolduğunda, kanyonun derinliklerinde bütün olayları izleyen Nickoy Waldemer, öfkeyle küfretti. Yanında Torona ile Greece vardı. Greece kaşlarını çatmış bir halde beklerken. Torano, De Le Vaq’ın tamir ettiği saydam gözlükleriyle etrafı tarıyordu. Ciddi bir halde çenesindeki yarasını kaşıdı, saydam gözlüklerinden nasıl baktığı anlaşılmıyordu.

“Ne oldu şimdi?”

“Geçmişte olan birçok saçma sapan şeyin bugüne yansıması.” dedi Greece öfkeli bir ifadeyle, “De Le Vaq’ı ele geçiren kadının kim olduğunu bilmiyorum ama onun hakkında hiç de iyi şeyler hissetmiyorum.”

“Yardım etseydik, De Le Vaq’ı kurtarabilirdik.” dedi Torano, herkesin baygın olduğu savaş meydanına bakarken.

“Venessa Roshirou, öyle hafife alınacak biri değildir Torano.” dedi Nickoy, ayrıca beni de görmesi hiç iyi olmaz diye de düşündü kendi kendine, “De Le Vaq hep söylediğim gibi tehlikeli bir adam bize faydası dokundu dokunmasına ama konuştuğumuz gibi sonunu göremediğimiz bir işe çocukları bulaştırmayacağız.”

Alernan Torano, ciddi bir ifadeyle kafa salladıktan sonra, Nickoy’un omzunu tuttu, Greece’e de elini uzattığında Greece elini kaldırıp tepeden kayarak inmeye başladı. Torano hızlı bir ışınlanmayla meydana indiğinde. Nickoy ilk önce Elwing’in yanına gitti. Elwing’İn basit yanıkları dışında bir şeyi yok gibi görünüyordu, kahverengi bol cepli pelerininden ufak bir şişe çıkarıp Ormanın Hanımının burnuna koklattı. Ormanın hanımı derin bir nefes aldığında, koyu mavi gözlerinde şokla Nickoy’a doğru baktı.

“Ben…” dedi nefes nefese, “Ölmedim mi?”

Nickoy bu soruya anlam veremeden kaşlarını çattı, “Hayır, Hanımım ne yazık ki. ” dedi gülümseyerek onu ayağa kaldırdı. “ Sana ihtiyacımız var.”

Elwing, şöyle bir etrafına baktı, Greece, De Vion’u uyandırmış onu ayağa kaldırıyordu. Torano’nun elinde ise şimşekli zincirler belirerek Akirama ve Romeric’in bedenini sarmakla meşguldü. Elwing kısa bir an kendini toparlardı sol gözünde beliren yaş damlasını sildi. Ellerini kaldırarak etrafında bir tur döndü. Üzerinde beliren ışıklı hare etrafına yayıldı.

Nickoy bu ışıklı hareyi görünce, şaşırdı. Bu güç Slembrio’Nun güçlerine oldukça benzer bir güç gibi görünmüştü gözüne hare belli bir alanı çevrelediğinde. Yerde yatan, Are ile Lebauf kımıldandılar, ancak Trem acıyla haykırmaya başladı.

“Dur Orman Perisi.” dedi De Vion elini kaldırarak, “Işığın gücü karanlığın evlatlarına zarar verir.”

Elwing şaşırarak duraksadı. “Üzgünüm farkında değildim.” diye mırıldandı eliyle boynunu dalgın dalgın ovuşturuyordu.

Yine de bu durum, Are ile Lebauf’u kendine getirmişti. Trem de ağzından kan tükürerek ayağa kalkmaya çalışıyordu. Kalkarkan öfkeyle “ Venessa.” diye mırıldandı.

Bu sırada, Are gözlerinde şok ile koşarak şaşkın bir şekilde durmakta olan Elwing’e sarıldı. Üstü başı kan içerisindeydi. “ Seni kaybettiğimi sandım.” dedi minnettarlıkla, bir an gözü öfkeyle etrafı taradı. “O orospu çocuğu nerde?”

“Yaşadıklarımızın bir kısmı Venessa’nın oyunuydu.” dedi Trem, sakatlanmış kolunu tutarak acıyla ayakta duruyordu. “ Wildor ve diğerlerini onun yüzünden elimizden kaçırdık ayrıca patronu muhtemelen esir aldı.”

“Venessa Hanım bunu niye yapsın?” dedi Are, şaşkınlıkla etrafına bakıyordu.

“Bilmiyorum.” dedi Trem, acıyla zincirle bağlanmış olan Akirama’nın yanına doğru gitti. “ Halam ile görüşmeyeli çok uzun zaman geçti.”

“Bu piç de ölmemiş.” dedi Are, Elwing’in yanından kalkıp Romeric’e doğru ilerlerken, “Hayret, Wildor onu nasıl bırakmış.”

“Bunun önemi yok, öldürün gitsin.” dedi Trem, öfkeyle Akiramanın ensesinden tuttu. “ Bunların hiçbiri yaşamayı hak etmiyor.”

“Ne yapıyorsun.” dedi Are kaşlarını çatarak, Trem’İn yanında dikildi.

“Patronun son emrini.” dedi Trem, ciddi bir sesle ardından De Vion’a doğru baktı. “ Ben Prolin Dağında olacağım.”

De Vion kısa bir kafa salladı, De Vion havayı kılıcıyla yardığında, Are bir şey söylemek için hamle yapacaktı ki Nickoy onun kolunu tuttu. O sırada Trem’in etrafında karanlık bir aura ile Akirama ile birlikte kayboldular. De Vion ise havayı yardığı kılıcıyla uzaklaşmıştı bile. Are ve Nickoy, arkasında Greece, Torano ve Elwing ile Kanyonun ortasında kaldılar.

“Niye beni durdurdun?” dedi Are öfkeyle,

Nickoy derin bir nefes alarak ellerini beline koydu. “Eski çağların intikamları için birbirlerini öldürmeye çalışacak adamların arasına girmeye niyetim yok. Venessa’ya bizi De Le Vaq’tan kurtardığı için teşekkür etmemiz gerek aslında.”

“De Le Vaq bizim hayatımızı kurtardı Nickoy!” dedi Are bağırarak “Ondan hoşlanmayabilirsin ama o yanımızdayken avantaj her zaman bizde olacaktı. Tanrıların kudretinin ne kadar güçlü olduğunu bilmiyorsun. Akirama onlardan sadece bir tanesiydi ki onu da zor bela yendik, o yanımda olmamıza rağmen üstelik. Şimdi De Vion da Trem de gitti, bir hükümsüz daha saldırsa, Wildor tekrar gelse ne yapacağız?”

“Savaşacağız.” dedi Torano ciddi bir şekilde, elindeki asadan küçük bir şimşek akımı geçti.

“Ama birileri için değil kendimiz için savaşacağız.” dedi Greece, “Zira ben başkalarının savaşında savaşmaktan yoruldum ya sen yorulmadın mı Are?”

“Gerekirse bazılarımız ölecek, ama dizginlerimizi kimse tutmayacak.” dedi Nickoy, mavi gözleri parlıyordu. “ Yüreğinde bağları olmadan kendi inancıyla özgür bir adam olarak ölmek, daha evla Are. Bazen savaşı kılıçla kazanmak, aslında onu kaybetmektir.”

“ Bu saçmalık.” dedi Elwing, başını sallayarak “ Diyar güçlü hükümdarlar tarafından yönetilir, öteki türlüsü diyarda nizam kalmaz. De Le Vaq konusunda sana katılıyorum, ozan tekin bir adam değil ama diyarı Justisar adına kazandığımız vakit, her şey Kedfith’İn nizamında tutunacak, asıl düşmanımız o değil Legistas.”

“Are sana anlatmadı mı?” dedi Nickoy ona doğru öfkeyle, “ Nidalle’ye ne olduğunu? Kızına hale geldiğini? Beraber yaşadığınız arkadaşlarınızın nasıl ölüme yollandığını, sizin aslında bir denek hayvanı olduğunuzu bir köle olduğunuzu anlatmadı mı size? O güvendiğiniz adalet timsali Kedfith buna nasıl göz yumdu. Nasıl olduğunu sana söyleyeyim iktidarını tehdit eden her canlıyı yok edecek zihniyette oldukları için buna göz yumdu hep de yumacak, tıpkı Greece’in halkını yok ettiği gibi.”

Are derin bir iç çekti, Elwing susmuştu. Greece’in öfkeyle kaşları çatılmıştı. Torano ifadesizdi, O sırada kesik kesik bir öksürük sesi duyuldu ardından küçük bir fısıltı. “ Nankörler…”

Hepsi fısıltının olduğu yere baktı, Romeric bembeyaz bir yüz solmuş bir bedenle zorlukla konuşuyor gibiydi, her daim parlayan gözleri, soluk bir hayalet gibiydi. Are elektrikli zincirle bağlanmış, Romeric’e şöyle bir baktığında Romeric’İn bakışları da ona doğru dönüktü.

“Nankörsünüz, Are, Elwing.” dedi kesik kesik konuşarak, “ Tanrılar olmasaydı, sen orman perisi olarak katliam yıkımına uğrayacak, sen de yirmi beş yaşında her hangi atalık savaşında ölecektin. Ben ise bir han köşesinde ölü bulunacaktım. Tanrılar bir fırsat sundu, bizde bunu başardık başaramayanlar, öldü ölecekti de. Bana Kedfith’İn adamları olarak diyarınızı savunmak için saldırsanız bunu savunsanız sizle savaşır ölür ya da öldürürüm ama siz dünkü çocukların ağzında oyuncak olmuşsunuz!”

Are Romeric’in gırtlağına yapışıp havaya kaldırdı. “Senin gırtlağını ezdiğimde konuşacak bir şeyin kalmayacak Romeric, bana sadakati öğretene de bak; Ortak Pazar piçi”

“Dur Are.” dedi Elwing, “ Ondan öğreneceğimiz şeyler var.”

“Son kumarını oynuyorsun Kumarbaz,” dedi Nickoy Romeric’e doğru gülümseyerek. “ Hiandarlar’ın güç ilizyonu kırıldı bir kere, hayatının her evresini sormadan yaşamanın özgürlüğünü tadanlar bir daha asla o kafese dönmezler.”

“Seni en son gördüğümde; güvendiğin şövalye paramparça edilmişti. O zaman bu kadar emin konuşmuyordun kendinden.” dedi Romeric Are elini gevşettiği için konuşabiliyordu, Bakışları Bozkırın Efendisine döndü. “Biz eski düşmanız Are, akademiden beri bu böyleydi, ama bizim dünyamız ayakta kalanların dünyasıydı bu kaçınılmaz bir gerçekti. Farklı taraflarda olsak da ben senin gibi asla beni ben yapanlara sırtımı çevirmedim.”

“Ben asla ihanet emem!” dedi Are, sağ elinde ruhtan bir balta belirmişti. “Ama ihaneti de affetmem kim olursa olsun, ister tanrılar ister insanlar!”

Are bunları söyledikten sonra ruh baltasını, herkesin şaşkın bakışlar içerisinde Romeric’İn kafasına geçirdi. Ancak balta Romeric’in kafası yerine mor bir auraya takıldı. Romeric de şaşkınlıkla üzerinde beliren mor auraya bakıyordu. Lakin bu güç ortaya çıktıktan sonra Romeric’İn bedeni birazcık daha soldu. Are öfkeyle yere attı Romeric’i. Romeric ise acı acı gülüyordu.

“O cadının öldüğüne emin olmalıydık.” dedi kesik kesik. “ Şimdi halime bak düzgün bir halde ölemiyorum bile.”

“Bu nasıl bir teknik böyle.” dedi Are iğrenerek Romeric’İn haline bakıyordu. “ Ruh gücünü emerek sana mor ruh kalkanı oluşturuyor.”

“Venessa, kuzeyde olanlardan sonra değişmiş belli ki.” dedi Nickoy ciddiyetle Romeric’e bakarak.

“Peki bunu öldüremiyorsak.” dedi Greece Romeric’e tepeden bakarak “ Ne yapacağız?”
Are ile Nickoy birbirlerine bakarken, araya Torano girdi. Elinde Sarı parlayan bir kart vardı. “ Bu izlem büyüsü.” dedi sakin bir şekilde karta bakarken. “ Bunu Romeric’in üzerinde buldum, bu tip kartlarla ilgilenecek büyüyü yapabilecek kim var diğer kıtada.”

“Leginando.” dedi Are ile Nickoy aynı anda.

“Demek bizi izliyorlarmış.” dedi Elwing, o güzel kaşları çatılmıştı “Romeric, Şimdi, bize planınızı anlatma zamanın gelmedi mi?”

“O daha sonraki iş.” dedi Are ciddi bir şekilde, Romeric’i tutup omzuna aldı. Onu çarpan Romeric’e bağlı halatlardan etkilenmiyor gibiydi. “ Çocuklara söyleyin buradan gidiyoruz. O kartı da buraya atın gitsin.”

Torano, kafasını sallayıp ışınlandığında, Greece de mağaraya doğru ilerledi. O sırada Are korkutucu bakışlarını Romeric’e dikti. “ Buradan gittiğimizde senle uzun uzun konuşacağız.”

“Bunu niye yapayım.” dedi Romeric alayla,

“Belki de seni Venessa’nın elinden kurtarabilecek tek kişi tarafından omzunda taşındığın için olabilir mi?” dedi Nickoy aynı alayla cevap vererek.

“Ben Are değilim Ozan.” dedi Romeric zoraki bir sesle, “ İhanetin bizde yeri yoktur zira Efendi Legistas’a ihanet edilmez."

“Göreceğiz.” dedi Are burnunu öfkeyle çekerek, hızlı harketlerle ilerlediğinde Romeric’İn de başı düştü. Hızlı adımlarla kanyona doğru ilerlerken arkalarında bıraktıkları sarı kart, içten içe parlamaya devam ediyordu.


Devam Edecek
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.
Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2509
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

Bölüm: 3 İşler Karışıyor


“Niye? diye soracaksanız, boşuna zahmet etmeyin. Güç; niye bilmez.”

Zacharias ile Dughia, Glaroth’a öfkeyle baktıklarında. Clemente, Galroth’un haklı olduğunu düşündü, söz konusu güç olunca ihanet kural olurdu. İstisna değil.

“O kadar kolay değil Glaroth.” Dedi Zacharias, Kovang adlı işkence aletine bir hançer daha koyarken, “Bize yaptığın zalimlikleri acı çığlıklarınla ödeyeceksin.”

Glaroth, bu acıya sadece gülerek karşılık verdi. Kahkahaları kara el mağarasında yankılanırken. Hükümsüzler öfkeyle gerildiler. “ Sen bana çığlık mı attıracağını sanıyorsun çocuk?” dedi gri gözlerindeki ateşle Zachariasa baktı. “Ben Arcenian zindanlarında, karanlığın evlatlarının deliklerinde, thenguların dağ tüneklerinde işkence gördüm. Kaybedenlerin ne hale geldiğini en iyi ben bilirim. Senin işkencelerine ben ancak gülerim.”

“O halde Arkonlarla ve Thengularla oluşturduğun ordu ne demek oluyor?” dedi Dughia, ciddiyetle kollarını bağlayarak önünde kavuşturmuştu. “Ne amaçlıyordun Glaroth? Bizi bu uğurda mı sattın, arkonları yüceltmek için mi?”

“Kaybedenlerin tek bir düşüncesi vardır; İntikam. Ben onları oraya yönlendirdim sadece ” dedi Glaroth sadece ardından bakışları Zacharias’a doğru döndü. “Ahmak gibi Korlak’a inanıp, Loksbel Gardiyanının peşinden gittiniz. Oysa benim stratejim çok başkaydı beni umursamadınız ve yenildiniz.”

“Senin ihanetinle yenildik.” dedi Clemente öfkeyle, “Sen bizim yanımızda olsaydın herşey başka olurdu.”

“Bize yenildin diyorsun, ama şu an işkence masasında sen yatıyorsun Hain Glaroth.” dedi Zacharias, bir bıçak daha yerleştirdi işkence masasına, Glaroth acıyla dişlerini sıktı. “ Arkonlar sana nasıl güvendi açıkçası merak ediyorum?”

“Güvendiler çünkü başka çareleri yoktu. Ya yok olacaklardı ya da son çare olarak bana sarılacaklardı.” dedi Glaroth ardından Clemente’ye baktı. “ Doğru zamanda hareket etmezsen yenilmekten başka bir şeçenek yoktur. Kedfith’e o vakit saldırsaydım, hem bu kadar güç toplayamazdım hem de böyle zayıf bir anını kollamazdım. Ben boşuna muzaffer olmadım kızım, sizin aksine her yenilgiden dersler çıkararak ilerledim.”

“Yeterince ders çıkarmamışsın ki buradasın Galroth.” dedi Zacharias, bıçağın birini geri çekti. “ Önce Darkon’a ondan sonra da Üstad Valerion’a yenildin. Muzafferliğin, meğerse korkaklığındanmış.”

“Bu sözleri bana ancak, ben işkence yatağındayken söyleyebilirsin.” dedi Glaroth, gri gözleri öfkeyle parlarken. “ Ben bir askerim, Loksbel Gardiyanı. Savaş meydanları benim yerim. Kirli oyunlarla yenilmiş olabilirim ama bu benim muzafferliğime gölge düşürmez.”

“Sen bizi yönetemedin Galroth.” dedi Dughia, sert bir sesle, “Bahnelerin arkasına sığınma.”

“Bahneymiş!” dedi Glaroth öfkeyle, “Bize en küçük en verimsiz kıtayı verdiler ama en güçlü ırklar bizdeydi. Siz ahmak gibi birbirinize saracağınıza düzgün bir şekilde örgütlenebilseydiniz. Halklarınızı kontrol edebilseydiniz, diyar kıtalar önümüzde diz çökerdi. Sizi sürüngen atalarının büyük güçleriyle kuşattım, halklarınız da bu yönde eğitildiler. Ben o kıtada güçlü bir ordu oluşturuyordum. Önden ölecek piyadeler, deniz savaşına eğitilmiş denizciler, kanatlardan saldıracak hızlı birlikler, element kullanabilen alan değiştirebilecek yetenekli savaşçılar ve yıkılmaz, güçlü havva kuvvetleri. Sizi güçle disiplinle öyle bir sıktım ki yumuşamayasınız. Burada benim tek hatam, o sinsi hesapçı Darkon’u onunla işim bittiği anda öldürmemem oldu.”

“Senin manasız hırsların yüzünden bugün bu haldeyiz.” dedi Clemente “ Darkon olmasa zaten birbirimizi yiyecek haldeydik.”

“ O kadar aptalsınız ki.” dedi Glaroth “Diyar üçe bölündüğünde, hep öyle mi kalacağını mı sandınız, bu bir savaş hep öyleydi. Legistas’ın şimdiki halini görmüyor musunuz? Ya Kedfith’in neden Arkon Kralını öldürmeyip hayatta bıraktığını zannediyorsunuz. Bu erklerin savaşı, Politika, Din, Yargı ve Askeriye Haindar’dan beri bu bu şekilde işlendi ama ben diğerleri gibi süslü laflarla iş görmem. Yok aç çocuk kalmasın yok V.R dini yükselsin, yok adalet sağlansın. Bunlar onların acınası zırvaları, gerekirse çocuk da ölür din de değişir adalette. Güç elinizdeyse hükmedersiniz, değilse yok olursunuz.”

“Ama hala buradayız Glaroth.” dedi Zacharias, bir bıçak daha yerleştirirken, Glaroth dişlerini sıktı, birçok yarasından ince ince kan sızıyordu. “Sen, Yüce dağın Sibben’de keyif çatarken, bizi yerin altına mühürlediler, hükümsüz diye yaftaladılar. Senin halkın hala yaşarken, yok edilen bizim halklarımızdı.”

“Aptallığınızın bedeli.” dedi Glaroth dişlerinin arasından, “Yeterince konuştum, ne yapacaksan yap Zacharias, benim sözüm bitti.”

Zacharias bu söz üzerine, Galaroth’un üzerine doğru eğilirken, birden etraflarında küçük ölçekli bir dalgalanma oldu. Galroth’un işkence masası olduğu yerde sabitti. Zacharias ona tutunmuştu ancak Dughia ile Clemente ayrı yerlere savruldular. İç kapılardan birinden Üstad Valerion belirdi yüzünden şaşkınlık okunuyordu.

“Bu da ne demek oluyor Üstad?” diye kükredi Dughia.

“İhanet!” dedi Zacharias, zincirlerini kaldırarak öfkeli gözlerle Üstad’a baktı. Ancak Üstad’In görünen yeşil gözlü şaşkınlıkla açılmıştı. Etrafta dalganan beyaz ruh parçacıkları ince ince dökülürken, ufak dumanın içerisinde beliren iki silüete şaşkınlıkla bakıyordu.

Mor auralar içerisindeki iki siliüet, belirginleştiğinde. Hükümsüzler hazır bir halde durdu, Glaroth masadan zorlukla başını kaldırdı. Üstad Valerion gergin bir bakışla gelen ikiliye doğru baktı. Öndeki kadın, beyaz tenli ve koyu kestane rengi saçlarıyla oldukça güzeldi. Etrafı mor aura ile kuşanmıştı, belindeki kılıcın kabzasını iki eliyle tutuyor ondan güç alıyor gibiydi. Arkasında ise ihtiyar bir atalık şamanı vardı ama gözlerindeki bakış ve mor aura onu oldukça farklı gösteriyordu.

“Venessa.” dedi Üstad Valerion, öfkeyle oldukça sinirlenmişe benziyordu.“ Burada ne arıyorsun?”

“Ruh kalkanların oldukça etkileyici Vic.” dedi Venessa, alayla “ Burada bu kadar kişi olduğunu fark edemedim bile, Nerdeyse bir ruh adam gibi kullanıyorsun ruh gücünü.”

“Venessa mı?” dedi Zacharias, eli çenesinde gezdirirken. “ Rokishi’nin kardeşi mi?”

“Ruh Adamlar hala hayatta mı?” dedi Dughia o da oldukça şaşırmıştı.

“Üstad Valerion’un kirli oyunlarından biri demek ki.” dedi Clemente kızıl gözleriyle Üstad’ı süzerken.

“Kafesinden çıkardıkların bir yana, Glaroth’u esir alman da oldukça etkileyici Vic.” dedi Venessa, gülümseyerek mor gözlerinde ince bir hüzmeyle. “ Buraya niye geldiğimi biliyorsun?”

“Hepsini kullandım Venessa.” dedi Üstad Valerion, “Hem bunu burada konuşmamız doğru değil.”

“Niye Vic?” dedi, Venessa şaşırmış numarası yaparak, “ Yoksa gizli anlaşmanın ortaya çıkacağından mı korkuyorsun?”

“Venessa!” diye gözleri kısıldı Üstad Valerion. “Beni hayatını kurtardığına pişman etme!”

Hükümsüzler, şaşkınlıkla olanlara bakarken. Glaroth olanları gri gözleriyle inceliyordu. Venessa başını yana doğru eğerek ince gülümsemelerinden birini takındı. “İridium Vic, ne kadar istediğimi biliyorsun senin elindekine kıyasla çok az bir miktar rica edeceğim senden?”

“İridium mu!” dediler Hükümsüzlerin hepsi aynı anda şaşkınlıkla birbirlerine bakarak.

“Yıllar önce sakladığı İridiumlar.” dedi Glaroth, acı acı gülerek “Hala ondaymış demek!”

“Bu kadar ahmak olduğuna inanamıyorum Venessa!” dedi bir ses ama bu ses Üstad’dan değil, yanındaki adamdan çıkmıştı. Bu sesi duyan, Valerion ile Glaroth’un gözleri şaşkınlıkla açıldı. Venessa gözlerini devirdi. Ancak arkasındaki adam konuşmaya devam ediyordu. “Amacın saçma bir kaos çıkarmaksa, bunu başarıyorsun ama bunun bize hiçbir faydası yok.”

“Bu ses?” dedi Galroth, şaşkınlıkla

“İmkansız.” dedi Üstad Valerion. “Zihni benden dahi saklı?”

“Ruh Duvarını yıkmamızın bir hediyesi?” dedi Venessa, alayla ardından sesini yumuşattı. “ Birbirimize çok yardımcı olduk Vic, sen benim hayatımı kurtardıysan ben sana gizli geçitleri gösterdim. Şimdi ise İridium’a ihtiyacım var.”

“ O bunu başaracak bir ruh gücüne sahip değil!” dedi Valerion hala öfkeyle, adama doğru bakıyordu. “Onu ne demeye geri getirdin.”

“Benim gücümün ulaşılabilirliğini sen hayal bile edemezsin Kara Kralın uşağı.” Dedi Antonio De Le Vaq ters ters

“ Aptal gibi davranıyorsun Üstad, baksana adam da benim gibi esir.” dedi Glaroth keskin bakışları De Le Vaq’taydı. “ Bu diyarda ne olmaz dediklerimiz şeyler oldu şimdi buna mı şaşırıyorsun.”

“Kesin saçma sapan konuşmayı!” dedi Venessa, sesi herkesi bastırmıştı. “Şimdi, ben sizin savaşınızla ilgilenmiyorum. Benim istediğim bir şey var ve onu almadan da gitmeyeceğim. Neyi amaçladığımı biliyorsun Vic, buna rağmen önümde mi duracaksın?”

“Bana gerektiğinde yardım etmedin, gölgelerde dolaştın.” dedi Üstad Valerion oldukça öfkeliydi. “Şimdi ise bütün planlarımı mahvediyorsun. Beni kandırdın Venessa Roshirou.”

“Yeni mi anladın?” dedi De Le Vaq alayla,

“Biraz İridium’a kim hayır der ki?” Zacharias, büyük tırpanını ortaya çıkarırken tırpan kara bir aydınlatmayla ortaya çıkardı. “ Hanginizin öleceğinin bir önemi yok, ne de olsa öldükten sonra konuşacaksınız?”

De Le Vaq, Zacharias’ın silahına doğru keskin bir bakış attı, ardından gözleri Glaroth’a doğru çevrildi. Glaroth’un bakışları kayışlarla bağlanmış işkence masasına kaydı. Venessa’nın gözleri Zacharias’ın silahına bakarken Mor iple bağlanmış kılıcına elini attı. Büyük mor aura etrafında aniden taşarken saçları havada uçuşuyordu.

“DEDİĞİMİ YAP VİCERİON!” diye kükreyerek, sesi buyurgan bir hale bürünmüştü.

Lakin Üstad’ın etrafındaki beyaz aura da giderek arttı. Göğüslüğünün arasındaki beyaz iple bağlı kısa kılıcı tutmuştu. Görünen gözü cam gibi olmuş olan her şeyi takip ediyor gibiydi. “Bekçi kılıcına sahip olan tek sen değilsin Venessa, bana karşı bekçi kılıcını kullanmak, şövalyeye dal parçasıyla saldırmaktan farksız.”

“Yine de güçsüzsüz Vicerion.” Dedi Venessa, mor aurası baskın gelmiş bir şekilde Üstad Valerion’un üzerine yürüdü. “Meditasyonların seni oldukça zayıf düşürmüş, o zavallı bedenin bunu ne kadar kaldırabilir sence.”

“Gidelim buradan Venessa,” dedi De Le Vaq, keskin gözleri etrafa bakıyordu. “ Rahiplerin inlerinde çeşitli tuzaklar vardır üstelik Ail’in elindeki silah gözüme hiç tekin gelmedi.”

“Ail?” dedi Zacharias, anlamsız bir halde ona baktı, sonra gözü ışıldadı. “ Senatör, siz misiniz?”

“Senatör?” dedi Dughia düşünceyle, “Legistas’tan önceki mi?”

“De Le Vaq” dedi öfkeyle Clemente, kırbacına eline aldı. “ Sen ölümlerin en kötüsünü hak ediyorsun.”

O anda birçok şey oldu. Venessa’ De Le Vaq’ı umursamadan, Üstad’ın üzerine yürüdüğünde, Üstad zorluklada olsa karşılık verdi onların ki bir irade savaşıydı. Dughia şaşkınca bu durumu seyrediyordu. Zacharias, tırpanını büyük şevkle kaldırmıştı. Clemente ise kırbacını savurmak üzereydi. De Le Vaq’ın ise elinde ruh hançerleri belirdi. Yeşil renkli ruh hançerlerini hızlı bir biçimde Glaroth’un demir kayışlarının olduğu mekanizmaya doğru fırlattı.

De Le Vaq kırbacı göğsüne yiyip geriye doğru savrulurken, Zacharias’ın tırpanı Üstad ve Venessa’nın üzerinden kasırga gibi geçti. Dughia kılıçlarını çektiğinde, De Le Vaq’ın ruh hançerleri mekanizmanın kilit noktalarını parçaladı. Mekanizma parçalanarak havaya saçıldı. Glaroth, mekanizmanın parçaları arasından ayağa kalkarken.

“ Doğru hamle yaptın Senatör.” dedi Glaroth pes sesiyle elini kaldırdı. Elinde biriken rüzgar bir jilet gibi, uzaklara savrulmuş olan De Le Vaq hariç diğerlerine savruldu. Üstad ile Venessa’nın ruh kalkanları onları koruyup savrulmalarını sağlarken, Zacharias çevik bir hareketle sıyrılarak tırpanını, Glaroth’a doğru savurdu. Dughia üzerine gelen rüzgarı kılıçlarıyla zor bela durdurdu ancak Clemente, o kadar şanslı değildi. Rüzgar saldırısı onun sırtını boydan boya kesmişti. Acıyla yere savrulan Clemente bir köşeye yuvarlandı.

Glaroth, Zacharias’ın saldırısını savuşturup Zacharias’ı çenesinden yakaladığı gibi kafasını duvara doğru vurdu. Dughia ise öfkeyle ona atılırken, üzerine gelen buz mızraklarından sıyrıldığında Dughia’nın suratına yumruğu geçirdi. Dughia kafasını sertçe çevirdikten sonra gözlerinde buzdan bir öfkeyle Glaroth'u tuttu. Buz halkası Galroth’a doğru ilerlerken Galroth derin bir nefes aldı.

“Şimdi, dediğimi yapacak mısın Vicerion.” dedi Venessa yüzünde ışıltılı bir gülümsemeyle “Yoksa seni Glaroth’un ellerine mi bırakayım.”

Üstad’ın gözleri kısıldı, eliyle bir hareket yaptığında, tepeden gelen mızraklar herkesin üzerine yağmaya başladı. Glaroth tam nefesini Dughia’ya savuracaktı ki tepesinde beliren mızrakları dağıtmak için kullandı rüzgarları. Dughia ise kılıçlarıyla durdurmaya çalışsa da mızrağın biri omzunu çizdiğinde mızrak içten bir alevle patladı. Omzu kanlar içinde kalan Dughia öfkeyle Üstad’a bakarken. Üstad’In yüzünde ince bir gülümseme belirdi.

“Benim sadece Ruh’a güveneceğimi mi sandın?”

“İridium’u eşyalara da ekleyebiliyor.” dedi De Le Vaq öfkeyle, mızraklardan güç bela kaçarken “ Tıpkı eski insanlar gibi.”

Venessa ciddiyetle etrafına baktı üzerine gelen mızrakları savuşturmuştu. Zacharias ise zincirlerle koruna bilmişti. Ancak Clemente o kadar şansı değildi mızraklar birbiri ardında bedenine doğru saplanırken acıyla ve patlamalarla haykırdı.

“CLEMENTE!” diye haykırdı Dughia manasızca ona doğru uzandı ancak, Clemente kanlar içindeydi, gözlerindeki hayat ışığı sönmüş son nefesini vermişti.

Zacharias, tırpanını havada hızlıca döndürerek, tırpanının kara aurasını dışarıya doğru saldı. Glaroth’un bakışları oraya doğru döndüğünde, Zacharias ince bir sırıtmayla fısıltıyla konuştu, kara gözleri ölüm kokuyordu.

“Ölüm Kanadı” dedi, ardından tırpandaki kara aura genişleyerek, Glaroth’a doğru ilerledi. Glaroth darbeden kaçamak için eğilsede göğsünde ince bir yarıkla saldırıyı atlatıp, yumruğunu sıkıp topladığı rüzgarla beraber Zacharias’ın karnına geçirdi. Karnındaki zincirler parçalanırken Zacharias ağzından kan kusarak mağaranın içlerine savruldu.

O sırada Glaroth’un tepesinde, çaprazlamış kılıçlarıyla Dughia belirdi. Kılıçlarının üzerinden buz damlıyordu. Hızlı bir şekilde Glaroth’a saldırdığında, Glaroth kenara doğru çekildi. Gri gözlerinde küçümseme vardı.

“O büyük sözlerinizin arkasını göremiyorum.” dedi Glaroth, Dughia’yı da sert bir rüzgar hareketiyle Zacharias’ın yanına uçurdu gözleri Venessa ile irade savaşı veren Üstad Valerion’daydı. Oraya doğru ilerleken karşısında De Le Vaq, Şaman Han bedeninde dikildi.

Glaroth, başını hafifçe yana doğru eğdi. “Beni kurtardıktan sonra karşıma mı geçeceksin Senatör?”

“Houra.” dedi De Le Vaq, ciddi bir sesle “ İntikamını şimdi almanın bir faydası yok, Venessa bana odaklı değilken buradan gitmeliyiz. Eğer Üstad’a saldırırsan Venessa’nın işini kolaylaştıracaksın.”

“Senatör, neden geri döndün?” dedi Glaroth, gözleri parlıyordu. “Aklında ne var Antonio De Le Vaq? Hizmet ettiğin her neyse artık arz üzerinde yok, hayatın artık pek kıymetsiz.”

“ Yönetmek için hizmet etmek gerekir bunun ne demek olduğunu çok iyi bilirsin.” dedi De Le Vaq, onun da mor gözleri parlıyordu. “ Katliamcı zalim bir adamdın Houra, ancak hiçbir zaman aptal da olmadın. Eğer buradan bir an önce çıkamazsak, yine esir olacağız.”

Glaroth, gri gözlerinde düşünceyle De Le Vaq’a baktı. Venessa ile Üstad birbirlerine kilitli bir halde, bakıyorlar güç auralarıyla birbirlerinin zihinlerine baskı kurmaya çalışıyorlardı. İkisi de konsantre olmaktan dolayı gözleri kısılmış alınlarında ter damlacıkları belirmişti. Üstad’ın tuzakları, arada sırada aktif oluyor, ayağa kalkmaya uğraşan Dughia ile Zacharias’ı uğraştırıyorlardı. Glaroth tam bir şey söyleyecekken o sırada hafif bir fokurdama sesi yükseldi arkalarından. De Le Vaq ile Glaroth istemsizce o tarafa doğru baktıklarında Clemente’nin cesedi üzerinde karanlık aura dalgalanarak yükseldiğini gördüler.

Venessa ile Üstad Valerion olanları hala fark edemeselerde, Dughia şaşkınlıkla yükselen karanlık buluta doğru kaşlarını çatarak baktı.“ Clemente…” diye bildi sadece

Zacharias, ise ağzının kenarındaki kanı silerken gülümsedi “Bizden neler saklıyormuş baksana.”

Glaroth, kaşları çatılarak bir adım geriye doğru çekildi. Eli istemsizce boş olan kılıç kınına doğru gitti ardından fısıltıyla konuştu. “ Baqun Gargantual”

De Le Vaq’ın mor gözleri ise karanlığın içerisinde belirmiş olan kara kanatlı kızıl gözlü, ölümün gölgesine bakarken şaşkınlıkla sonuna kadar açıldı yüzünde hüzün çizgileri belirdi. Bin yıllar önce Muadlig’in katliamında karşılaştığı ölümün gölgesiydi bu karşısındaki, kardeşlerinin acı çığlıkları arasında dönüşen.

“Ah be çocuk.” dedi De Le Vaq, acıyla “Sana ne oldu böyle?”

Clemente ölümün gölgesine dönüşürken, mağaranın geniş tavanları boyunca uzadı, büyüdü. Kızıl gözleri öfkeyle yanarken. Kükremesi, De Le Vaq ile Glaroth’un yüzüne çarptı. İki tecrübeli adam Ölümün Gölgesinin bilinci olduğunu fark ettiler ve Clemente’nin bilinci bu hayatta arz üzerinde en nefret ettiği iki adama doğru garezle bakıyordu.

“Clemente…” dedi Glaroth kısılmış gözlerle ona doğru bakarken.

“Onun adı Clemente değil.” dedi De Le Vaq, keskin gözleri Clemente’deyken ellerini birleştirdi.

“Misha.”


*****

Kan-tek Buun, Kar’karkufin Dağına doğru inişe geçtiğinde, güneş çoktan batmış, Güzün Hanımının ortaya çıkmasına çok az vakit kalmıştı. Ende’i Tanko onun arkasından inişe doğru geçtiğinde oldukça yorulmuş bir haldeydi. Akbaba gagası açılmış pütürlü dili neredeyse ortaya çıkmıştı. Thengu Kanadı olarak bin kanat mesafesi uçmuşlar, karlı dağlardan buz kesmiş tepelerden yüce göllerden geçmişlerdi.

Sim’an-gur, Dokuz Kuş Efendisi, Thenguların Tünek Lideri; Chrici’chua’nın huzuruna gelip, Arkon Kralı Agennon ile konuşmalarını iletmek için kendilerini bu kadar yormuşlardı zira vakit pek azdı. Arkonların son kralı Gök Efendisi Agennon savaşmak için pek bir sabırsızdı ve Kan-tek Buun bunun bir tuzak olduğunu düşünüyordu.

Arzın en büyük dağına yanaştıklarında, dağların eteğinde ince altın bir parıltı fark etti. Kan-tek Buun şaşırmıştı, Glaroth bir şekilde haber göndermiş olabilirdi. Sağ tarafındaki Ende’i ye doğru bir kanat işareti yaptı. Bu arkamı kolla demekti. Soc’e Lideri, diğer adıyla boyalı kuş rengarenk kanatlarıyla geriye doğru pike yapıp uçarken. Kan-tek Buun, biraz hüzünle çok uzaktan gördüğü Slembrio Şövalyesinin yanına doğru iniş yaptı.

Kan-tek Buun, soğuk turuncu gözlerle ona soğuk soğuk bakan ölü Slembrio Şövalyesi ile karşılaşacağını düşünürken. Mavi gözleri şevkle parlayan sarı saçlı eski günlerdeki Alesiender De Vion ile karşılaştığını görünce kartal gözleri parladı.

“Bu bir mucize olmalı.” dedi Kan-tek Buun, elini göğsüne ardından alnına götürdü, bu thengularda yüksek saygı anlamına gelen bir selamdı. “ Yoksa düşündüğümüz gibi en sonunda Glaroth hak ettiği ölüm çukuruna yol aldı mı?”

De Vion selama aynı selam ile karşılık verdi. Yüzünde geniş bir gülümseme belirmişti, yine de sesi buruktu. “Ne yazık ki Buun, eski bir dost sayesinde kurtuldum lanetimden.”

Kan-tek Buun’un gözleri kısıldı, kanadının ters bir hareketiyle, Ende’i ye işaret verdi. De Vion onunla ismiyle konuşabilen nadir yabancılardan biriydi, Ende’İnin ona zarar vermesini istemiyordu. Gizlice şövalyenin arkasına sızan Boyalı Kuş, bulutların arasında birden bire görünür olarak yavaş bir edayla, De Vion’un yanına doğru indi ancak o kısa bir baş selamı vermekle yetinmişti.

“Eski bir dost?” dedi Kan-tek Buun ciddiyetle “ Onlardan pek kalmadı Alesiender, artık etrafımız sadece düşmanlarla dolu.”

“Hala, sağ kalanlar ve ölümden geri dönenler var.” dedi De Vion, yeni gelen thenguya kısa bir baş selamı verirken inançlı bir edayla başını yukarıya kaldırdı. “ Gök kubbede çok şey değişmiş, lakin hala umut var.”

“Umut yok, Alesiender hiç de olmadı.” dedi Kan-tek Buun sarıgözleri ateşle parlarken, “ Sadece hayatta kalma mücadelesi var artık.”

“O yüzden mi Arkonlarla savaş hazırlığındasınız?”

Kırk Mızrağın gagası alayla açıldı, Thengular için kahkaha demekti bu. “ Onlara göre savaş, bana göre ise bir tuzak. Sim’an-gur tıpkı yenilmiş tüm krallar gibi eski şöhretlerine kavuşma derdinde. Açıkcası Glaroth onu bu konuda ikna etti.”

“Onu görür görmez nasıl öldürmediniz?” dedi De Vion öfkeyle, geçmişinde arkasındaki dağı Glaroth’dan savunurken ölmüştü.

“Sim’an-gur onu dinlemek istedi.” dedi Kan-tek Buun, kafasını sallayarak, “Çünkü, Arkonları bir şekilde ikna etmişti, merak intikama ağır bastı. Ayrıca öldürmeye çalışsak da becerebilir miydik bilmiyorum?”

“Dinlemek başka yanında savaşmak başka.” dedi De Vion, ciddi bir ifadeyle “ Kedfith ile olan savaşınızı kazanacağınızı düşündürten ne size Levid Aşkına!”

“Glaroth’un planı gayet iyiydi.” dedi Kan-tek Buun, “ Ordu toplanacak ancak, doğru an dışında hiç saldırılmayacaktı. Ne ortada resmi bir savaş durumu olacak ne de barış olacaktı. İlk saldırıyı hiçbir zaman o yapmayacaktı ancak bir tehdit olarak da rahatsızlık verecekti. Glaroth duruma göre hareket edecek bir strateji izledi. Justisar, hem bizim hem de onun ejderhaları tarafından sürekli gözleniyordu. Hükümsüzler denilen, yaratıkların ortaya çıkışı ve Justisar’I kanatmaları bizim için bir fırsattı. Agennon’un sabırsızlığını Glaroth dizginledi. Yok ediciler düşmeye başladığında saldıracaktık. Şimdi ise ilk Yok Edici düştü. Bununla birlikte saldırmaya hazırdık ancak o anda da Glaorth ‘da kayboldu ne yazık ki Agennon’u da tutacak bir şey kalmadı.”

“İlk Yok Edici düştü, ikincisi de onu izledi.” dedi De Vion ciddi bir sesle Kan-tek Buun’a “ Akirama adlı Yok Edici, diğer yok edicilerin önünde infaz edilecek. Umut o kadar uzakta değil Kan-tek Buun, ikisi düştü yirmi ikisi de düşer. Lakin sizin yaptığınız, masum halkları katletmek, onlara benzemek. Thenguların onuru arşdan yüksektir. Yok Edicilerin yenilmezliği kırıldı. Bu savaştan vazgeçin, Buun. Onlar yerine Yok edicileri avlayalım.”

Kan-tek Buun, duraksadı, kuş yüzü acıyla çarpılmıştı, aldığı haberler umut vericiydi ancak o geçmişte yaşadıklarını unutmamıştı. De Vion’un yüzüne çaresiz bir ifadeyle baktı. “Bilmiyorsun Alesiender.” dedi acı acı. “Bazılarını belki zorlukla da olsa yenebiliriz, ama bazıları var ki onlara ulaşamayız bile.”

De Vion ona doğru bakarken, Kırk Mızrak, zırhıyla gizlediği yanmış kanatlarını gösterdi. “Biz kıtalar ayrıldıktan sonra da tekrar son ana kadar savaştık, öyle bir savaştı ki nüfusumuzun yarısından fazlası katledildi. Onların sıradan askerlerini mağlup ettik, yardımcılarını ağır yaraladık. Aikroth’un göğsüne dokuz mızrak sapladık, Myrcid’in maskesini parçaladık, Choros’u öldürüp gölgeye dönüştürdük. Lakin onların başındakine; Kedfith’e hiçbir şey yapamadık.”

De Vion sessizce dinlerken, Kan-tek Buun öfkeyle yumruklarını sıktı.

“Onunla bir saate yakın savaştım Alesiender, bütün mızraklarımı savurdum, göz ilizyonlarıyla hızımla sürekli onunla savaştım. Lakin çizik bile atamadım, onu geçtim doğru düzgün yoramadım bile. O kadar zaman savaştıktan sonra, kanlar içinde beni yere savurduğunda çekiciyle başıma dikildiğinde onurlu bir ölüm diledim ama o bunu bana çok gördü. Kişiyi dostun ihaneti, düşmanın merhameti öldürürmüş derlerdi haklılarmış.”

“Eski diyarda da yenilmez denilen çok kişi vardı Buun.” dedi De Vion, sebatla, “Kimleri nüfuzen kimileri güçle ayaktaydı ama hepsi doğru darbelerle yıkıldılar. Kedfith’e gelince. O güçlü bir adam, lakin onun da bir zaafı var.”

“Ne?” dedi Kan-tek Buun merakla,

De Vion duraksadı nefes almadan önce kafasında Antonio De Le Vaq’In sözleri belirdi.

“Kedfith’in zaafını anlamadınız mı?” demişti De Le Vaq, Trem ile De Vion ile bir köşede konuşurken, “Koca bir diyara hükmederken hala yüreğinde verdiği kararın vicdani sorumluluğunu taşıyor. Kendini diyarının savunmasına adamış sorumlu olarak da Legistas’ı görüyor ve bu konuda haklı da. Bütün öfkesini ve hıncını ona yöneltmişken, Trem onun dengesini bozdu evet belli etmiyor belki ama gören gözler için bu apaçık belli.”

“Peki ne yapacağız?” demişti Trem merakla,

“Aslında çoktan yapıyoruz hatta bizim yerimize o Ozan onları Kedfith’den uzaklaştırdı bile. Trem ona geçmişi hatırlattı. Unutmayın geçmişin yükleri hep ağırdır herkes taşıyamaz” Dedi De Le Vaq, sadece ardından ekledi.“ Bizim yapacağımız şey ise Kedfith planının muazzam ilerlediğini düşünürken biz müttefik ağımızı genişleteceğiz. Eski dostlarımızın yanına gitmenin zamanı geldi De Vion.”

“Thengular mı?” dedi De Vion şaşkınlıkla, “Onlar Glaroth’un tarafında.”

“Taraflar değişir. Are de başlangıçta Kedfith’in yanındaydı.” dedi De Le Vaq, “Kan-tek Buun hala yaşıyorsa, bir şansımız olacaktır. Onnla konuşursan ona isteğini vereceğini söyle, Kedfith’e zarar verecek şeyin tek şeyin ruh olduğunu ve onu düşürmek için son darbeyi yapabilecek kuvvette olduğumuzu söylemen yeterli.”


“Kedfith’in sana merhameti, sana acıdığından değil kendi vicdanını rahatlatmaya çalıştığından.” dedi De Vion, ciddi bir sesle “ O adamı hem içeriden hem de dışardan yıkabilecek gücümüz var.”

“Siz kimsiniz De Vion.” dedi Kan-tek Buun ciddileşmişti, “ Ne gücünüz var? Ne amaçlıyorsunuz?”

“Bizim diyarımız parçalara ayrıldı. Hiandarlar kendini tanrı ilan ettiler.” dedi De Vion sert bir sesle, “Slembrio yıkıldı, Levid yıkıldı biz onları durduramadık ama onları durdurabilecek tek kişi ölümün kıyısından döndü ve Kedfith’in adamlarını kendi tarafına çekti.”

“Kim?”

“Antonio De Le Vaq.” dedi De Vion, “O bizim yanımızda Kan-Kurur Liderine yüce selamlarını getirdi.”

Kan-Tek Buun duraksadı. Şahin gözleri parlamıştı. “Ciddi misin?”

“Evet.”

Kan-tek Buun’un gözleri önüne, inatçı parlayan siyah gözleri olan bir adam geldi. De Le Vaq, yüce dağları tırmanmış, Siman-gur’a hediyelerle çıkmış, kimsenin bilmediği yollardan onlara ulaşabilmiş ilk dış halklardan biriydi. Dökülen Thengu tüylerini, satın alarak Thengular’a muazzam bir kaynak sağlamıştı. Kan-tek Buun kayalıklarda onunla konuşmalarını kendisine taktığı Thengu tüylerinden yaptığı kanatlarla uçurum kıyılarından uçuşunu, her uçuşundan sonra gözlerinin dolmasını anımsadı.

“Auna Chinka” dedi Kan-tek Buun gagasını açıp kapayarak, Gri Kerkenez anlamına gelen De Le Vaq’a taktıkları isimdi bu, “Bana hiçbir hesaplamasında yanılmadığını söylerdi ben de yanıldığını hiç görmedim. O, kesin öleceğini ve geri döneceğini de planlamıştır.”

De Vion bir şey söylemedi, ama Kan-Tek Buun anlamıştı.

“Seni de bize o tavsiye etmişti.” diye devam etti Kan-tek Buun, “ Şimdiye kadar yanıldığını hiç görmedim. Şimdi Chinka bize ne tavsiye ediyor.”

“Savaş için doğuya Arkonların yanına gitmek yerine yönünüzü başka bir yere çevirmenizi.” dedi De Vion ciddiyetle kollarını göğsünde kavuşturarak. “ Batıya, Yok Edicilerin zayıf düşeceği yere doğru ilerlemenizi. “

Kan- Tek Buun anlamsızca bakarken De Vion devam etti.

“Kimmeriar, büyük savaş orada kopacak.” dedi De Vion, gözleri kısılarak “ Doğru zamanda saldırmak konusunda sizden hünerli bir halk yoktur.”

Kan-tek Buun, düşünceli bir edayla De Vion’a doğru bakarken Gözünde bir parıltı belirdi.
“Sim’an-gur ile konuşacağım.” dedi kendinden emin bir sesle.


****

Bastique Darkon, sessiz bir ifadeyle pencereden süzülen yağmur damlalarına bakıyordu. Kimmeriar’ın başkenti Volongrad, savaş öncesi ölümcül bir sessizliğe bürünmüştü. Büyük bir yıkım öncesi düzenli avlular ve güzel evlerle dolu şehre baktı. Çok uzak olmayan bir gelecekte hepsi yıkılacak alevlere depremlere boğulacaktı.

Kurumuş dudaklarını yalarak ıslattı bıyıklarını iki parmağıyla düzeltti. Savaşa hiçbir zaman hazır olmamıştı. Öyle ki bütün planlarının üzerinden defalarca geçmişti, herkesin yeri konumu belliydi yine de karşılarındaki güç çok büyüktü. Mat gözleri sessiz bir öfkeyle kısıldı.

O sırada ince bir çan sesi duyuldu. Darkon arkasını döndüğünde, harekat merkezinden bir subayın hızlı bir biçimde içeriye girdiğini fark etti. Kısa bir baş selamından sonra konuştu.
“Koruyucum.” Dedi büyük bir saygıyla. “ Büyük bir hava aracı, diyarımızın semalarına giriş yaptı.”

“Hologram odasına.” dedi Darkon, hızlı adımlarla Büyük Mozoledeki odasından çıkarken.
Yolda ilerlerken, Drakeler hızlı bir biçimde koşturuyorlar, Mühendisler mekanik araçlarına büyücüler gizli yerlerine yerleşiyorlardı. Özlere sahip Gece ve Ateş Timleri, sakin bir edayla yerlerine geçmekle meşguldüler. Vardiyası bitip dinlenenler hızla uyandırılıyor bir karınca ordusu gibi kalabalık ve düzenli şekilde savaş pozisyonunu alıyorlardı.

Darkon Hologram odasına doğru ilerlerken Drakeler tam bir nizam içerisinde koruyucularına yol açıyorlardı. Darkon Hologram odasına ilerlediğinde, Drake büyücüleri onu orada hazır beklemekteydiler. Büyük aynalarla ve yansıtıcılarla dolu bir şekilde donatılmış odada büyücüler ellerini kaldırıp ona doğru dokunurken, harekat merkezindeki subay merakına yenilerek ona bir soru sorma ihtiyacı istedi.

“Koruyucum. Neden direkt saldırmak yerine konuşmayı tercih ediyorsunuz?”
Darkon’un üzerindek ışık parlarken acı acı gülümsedi, bu Darkon için zor bir süreçti. “ Savaş her zaman son seçenek olmalıdır Glaoun. İşe yaramasa bile, Kimmeriar için diyarımız için bunu denemek zorundayım.”

Glaoun adlı drake tevazuyla, öne doğru eğilerek selam verdi. Darkon başıyla bu selama karşılık verdikten sonra mavi gözlerini önünde beliren gökyüzüne doğru dikti. Gökyüzünde kocaman büyük bir araç belirmişti. Büyük Elektro toplar kocaman araca doğru döndüğünde. Darkonun büyük silüeti Mozolenin önündeki büyük meydanda belirdi.

Darkon bir elini kaldırırken, dev silüeti de elini kaldırdı.

“Durun!” dedi Darkon’un sesi etrafta yangılanırken. “ Kimmeriar’dan ne istiyorsunuz?”

Araç bir an duraksadıktan sonra, Legistas’ın sesi aracın içinden dışarıya doğru yayıldı.
“Tanrılarına biat etmelerini!”

Darkon’un gözleri kısıldı, dudaklarından tek bir söz yükseldi.

“Biz biat etmeyiz.”

****

Gök Kralı, Agennon Sırtlık burçlarında dev gibi cüssesiyle dikilmişti. Önünde uzanan Astgaryanın yüce ovası onun gerisindeki Zolknur şehrine küçümsemeyle baktı. Dağın gizli yuvalarından çıkan binlerce Arkon hazır haldeydi. Ellerindeki silahlar özel yapımdı, tepelerinden Arkon Krallığının Zeplinleri ağır ağır süzülüyordu.

Önündeki tahkim, çeşitli ırklardan oluşmaktaydı. Peri Irklar ile denek faresi insanlardan güçsüz zavallılardan. Kendisinin Yüce Arkon ordusunun ezip geçeceği yaratıklardan Dikkatli bir biçimde Slembrio zırhıyla yanında dikilen Svennon’a doğru baktı.

“Sağ kanat senin.” dedi kalın sesiyle, “ Torunum Bennon ile birlikte arkada gizlenmiş olan büyücüleri temizleyeceksiniz, Orman Arkonlarıyle ilerleyeceksin.”

Svennon, Yaralı sert ve gergin bir yüzle babasına bakıp sertçe kafasını salladı. Arkon ardından büyük oğlu Mennon’a doğru döndü.

“Sol kanat senin, Baal kabilesinden Arsun ile birlikte Taş Arkonlarıyla ilerleyeceksiniz. Ne tuzak varsa bozun, önünüzde canlı bir şey bırakmayın.”

Mennon, öne doğru eğildi uzun sakalı sallandı. Ardından Agennon gerginlikten terleyen yüzü yapış yapış olmuş Nimros’a baktı.

“Okçuların ile sürekli atış yapacak Svennon ile ekibini koruyacaksın, Torunum Brennon’un komutasında olan Zeplin kuvvetleri ise seni koruyacak.”

Nimros hızlı hızlı kafasını salladıktan sonra büyük savaş ordusu, hazırdı artık Agennon dikildi ileriye doğru bir adım attı. Açık mavi gözyüzü kararmaya başladı. Agennon’un kızıl tacı parlarken Agennon dillere destan olmuş adına şarkılar yazılmış ata yadigarı kılıcını çekti. Beyaz kılıcı, siyah ışıltılar arasından parladı.

“ Gün bugündür evlatlarım.” dedi geniş bir kükremeyle. “ Yıllardır bugünü beklediniz, diyarımızı kıranlardan soyumuzu kurutanlardan, bizi yıllardır hapsedenlerden intikam alma zamanı gelmiştir. Eiva’nın duaları ve rüzgarı arkamızdadır. Zafer ve ölüm bize yazılmıştır. Son bir nefes çekip, Yok Edicilerin üzerine yürüyün. “

Ardından derin bir nefes alarak kükredi. Havada bir şimşek patladı. Geniş kılıcına doldu. Rüzgar,arkadan esmeye başladığında, Agennon’Un saçları ve sakalaları öne doğru uçuşuyordu.

“Ben inanıyorum, gün batmadan rüzgar dönmeden Yok Ediciler düşecek. BENİM YÜZÜMÜ KARA ÇIKARMAYIN!”

Agennon şimşek ile dolu kılıcını Zolknur mevzilerine doğru doğrulttu, Kılıcından çıkan yıldırım, geniş bir kükremeyle Zolknur’un kalelerinden briini havaya doğru uçurduğunda, karşı mevziden haykırışlar yükseldi. Ardından şevkle kükreyen Arkon, Nimros ve Baal ordusu büyük bir hızla saldırıya doğru geçtiler.


Devam Edecek

ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.
Cevapla

“Sanat Köşesi” sayfasına dön