Ölülerin Bekçisi 4. Kısım Kurdun Çağrısı

Müzik, yazı, fotoğraf, resim, sinema, televizyon, opera vb ilgilendiğiniz sanat dalları hakkında yazabileceğiniz yer.
Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2518
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

Bölüm : 7 Büyürken Bıraktığım Küçük Şeyler

Gökyüzünden inen yıldırımlar Grosierlerin ve kanayan göz büyücülerinin üzerlerine düşerken, başıyla yanındaki, Gök Arkonlarına emretti. Gök Arkonları öfkeyle, kükreyen, Shark Snaga’nın üzerine tekrar saldırdılar.

“Kahretsin, bunu kullanmak hiç istemiyordum.” dedi Shark Snaga, sağlam elini ağzına götürerek avucunu sert bir şekilde dişledi. Avcundan sızan kan dişlerine ve yere doğru sızarken mırıldandı.


“Kan Kanlaşması.”

Shark Snaga’nın ısırdığı avcundan sızan kan, kara bir renge büründü. Sağ kolu ve sağ tarafındaki damarlar genişleyerek, sağ gözünü kızıla, siyah saçlarını bembeyaz bir hale getirdi. Üzerine doğru fırlayan Gök Arkonundan hızlı bir şekilde önüne geçerek elini Arkon’un göğsüne doğru doğrulttu. Arkon’un kalbi göğsünün içerisinde patlayarak. Kan içinde olduğu yere devrildiğinde, Snaga da ağzından kan tükürdü.

Ağzından akan kan damlaları hızlı bir biçimde iğnelere dönüşerek önündeki başka bir arkon a doğru ilerlediğinde, elinde beliren kara asasını savurdu. Darbe Arkon’un karnına gelerek onu geriye doğru bir iki adım ilerletti. Ancak Snaga’nın vurduğu yerden kan sızmaya, sızan kan Snaga’ya doğru ilerlemeye başlamıştı.

Bu iki hareket o kadar hızlı olmuştu ki diğer Gök Arkonları şaşkınlıkla bakarken. Arkon Kralı Agennon, kaşlarını çattıktan sonra kılıcının kabzasından ters tutup gözlerinde beliren şimşekle ileriye atıldı.

“ Gök Hakimi!” diye kükrerken,

Hızlı bir hamleyle Kılıcından şimşekler saçarak, Shark Snaga’nın göğsünü boydan boya yardı. Snaga’nın fışkıran kanı, havada bir müddet asılı kaldıktan sonra, küçük binlerce iğne halinde Agennon’un üzerine yağdı. Agennon umursamadan, gökten bir yıldırım daha çağırdığında, Yarılmış göğsü etraftaki cesetlerden gelen kan ile iyileşen Snaga tarafından diğer gök Arkon’ununa doğru yönlendirildi. Agennon’Un yanındaki gök arkonu ağır yıldırım ile savurulurken, Snaga’nın sağ tarafı iyice çirkinleştirmiş, kızıl gözlü bir şeytana çevirmişti.

“Kendini öldürüyorsun Yok Edici!” dedi Agennon, kılıcını çift elle tuttu, “ Buna zahmet etme zaten ben seni paramparça edeceğim.”

“O kadar emin olma Agennon!” dedi Snaga, karanlık bir ifadeyle

Agennon, kendi etrafında hızlı bir tur, döndüğü anda şimşeklerle beraber ortaya büyük bir hortum çıktı, Hortumun rüzgarları birer jilet gibi keskindi. Şimşekler etrafı kavuruyordu. Hortum büyük bir kuvvetle Snaga’ya vuracakken. Snaga ağzından kan tükürerek kükredi.

“Kaos Elçisi: Kalkan Duvarı”

Turuncu bir halde beliren, yuvarlak kalkanlar, Snaga’nın etrafını sardığında, hortumun tüm kuvveti kalkanlara çarptı. Kalkan güç bela dayanırken, Snaganın kan damlaryan eli bir pençe gibi yükseldi, ardından o da kükredi.

“Kan Pençesi “

Snaga’nın havaya attığı pençe kandan bir iz şeklinde büyüyerek, hortumun içinden, Agennon’u vurdu. Kan fiziksel bir formda değilmiş gibi kalkanlardan ve hortumdan geçmiş, büyük bir pençe izi Agennon’un göğsünde belirmişti. Agennon, darbeyi basit bir hıh sesiyle karşıladı ancak fırtınanın içerisinden büyük bir ışık yükseldi.

“Slembrio’un Ulu Arslanı”

Svennon, büyük fırtınanın içerisinden fırlayarak, kocaman kılıcını savurdu. Snaga geriye çekilmek için geriye sıçradı ama geç kalmıştı. Kılıç kanlı bir çizgiyle Snaga’nın karnında derin bir kesik açtı. Kan dalga dalga sıçradıktan sonra Snaga elini kaldırdı. Kanlar iç içe geçmiş halkalar halinde şekil alırken Snaga kükredi

“ Kan Dalgası.”

İç içe geçmiş kan halkaları, hızlı bir darbeyle Svennon’un göğsünde patladığında, aynı anda rüzgardan bir hortum, Snaga’nın karnına doğru vurdu. Snaga, kanlar içinde geriye doğru savrulurken, Svennon acıyla diz çöktü. Kılıcını omzuna atmış bir vaziyette bir kaya parçasına doğru savrulmuş Snaga’ya doğru bakan, Agennon’un gergin yüzünde okunan tek şey gaddarlıktı.

“Benim karşımda tek başına durabileceğini mi sanıyorsun.”

Bunun üzerine Snaga parçaladığı kaya parçasından kahkahalarla gülerek ellerini kaldırdı, Etrafında yerdeki cesetlerden çıkan kanları toplarken acı içerisinde dişlerini sıktı. Güçlükle ellerini yumruk yaptığında, Önünde ayağa kalkmaya çalışan Gök Arkonunun kafası patladı, ardından Swennon’un sol eli parçalara ayrıldı, Kral Agennon’un ise sol elinin yüzük parmağı paramparça oldu, kan ve et yığını havaya doğru yükselerek kandan mızraklara dönüştü.
Snaga yumruk yaptığı elini güçlükle aşağıya indirdi. “ Kan Mızrakları.”

Kandan mızraklar, Arkonların üzerine yağmur gibi indiğinde, Agennon amansız bir biçimde ona saplanan mızrakları umursamayarak, fırtına gibi Snaga’ya doğru ilerlerdikten sonra koca kılıcı, Snaga’nın karnına doğru sapladı. Snaga acı içerisinde iki eliyle kılıcın yanlarını tutarak, koca kılıcı ateşle harladı. Kılıç kızılımsı bir haale bürünürken Agennon kılıcı bırakmadı. Etraf pişen etin iğrenç kokusuyla dolarken Agennon kükredi.

“Ben Kedfith’İn yıkım sıcaklığı ile mücadele ettim seni Velet!!” diye bağırdıktan sonra gökten gelen büyük bir yıldırım büyük bir gürültüyle Snaga’nın üzerine düştü. Snaga acıyla kükrerken gözleri gri bir hareye dönüşmüştü artık.

Havada beliren asasından fırlayaran alevler ortalığı kavururken, Agennon ile acımasızca çarpıştılar, etraf yıldırımlar alevler ve kanlara boğulurken, Agennon acımasız bir irade ve öfkeyle Kaos Tanrısına saldırıyor, Snaga ardı ardına büyülerini ve lanetlerini savururken nefes nefese kalıyordu. Etraflarında kül ve yanık topraktan başka bir şey kalmayana dek dövüştüler. Agennon’un kılıcı, birkaç kere daha Snaga’ya saplandı, Snaganın alevleri birçok kez Agennonu yaktı. Ama en sonunda Snaga, bütün vücudu titreyerek haykırdı;

“KAN ÇEKİMİ!!” diye kükredi, Shark Snaga, artık tanınmayacak bir haldeydi. Kapkara kararmış vücudunun üzerinde parlayan Gri hareli gözler dışında vücudunda hiçbir şey kalmamıştı. Çıplak bedeni yarı iyileşmiş birçok yara ile doluydu. Karnına saplı kılıçtan kendini çekip çıkarmıştı. Büyük yaradan, akan bağırsaklarına rağmen hala ayakta olan bu Kaos Büyücüsünün kırılmış tırnakları Arkon Kralını göstermekteydi.

Arkon Kralı, vücudundaki birçok alandan acı patlamalarla geriye doğru çekildi. Kral Agennon’un vücudunun birçok bölgesinden küçük patlamalarla sızan kan, Shark Snaga’ya doğru dolarken, Arkon Kralı acımasız bir halde kılıcını kaldırdı. Vücudu birçok yara içerisindeydi ama bu onu etkilemiş gibi görünmüyordu. Snaga, Agennon’un kanıyla yaralarını iyileştirirken, Agennon dizleri üzerine çöküp kılıcını ters tuttu.

“Sekizli Gök Gürlemesi!!”

Kılıcı havada, sekiz bölgeden fırlayan şimşeklerle dolduğu anda, havada sıçrayarak kılıcını, Shark Snaga’ya indirdi. Etraf büyük bir patlamayla sarsıldı. Büyük bir alan şimşeklerle doldu. Geride kalmış Grosierler dahil bu patlamadan kavrularak düştüler. Toprak muzzam bir kuvvetle bir deniz gibi dalgalandı.

Agennon is ve duman içerisinde kalktığında, Shark Snaga, siyah kavrulmuş bir bedenle yerde yatmaktaydı. Agennon ona doğru bakarken gözleri acımasızlıkla doluydu. Shark Snaga boğazında biriken kanları acıyla tükürürken öfkeyle Agennon’a doğru baktı. Zorlukla elini kaldırdığında, Agennon’un kılıcını karnına bir kez daha saplandı. Acıyla kükrerken Agennon kılıcını bir kez daha çevirdi. O anda kılıca inen bir yıldırım, Snaga’yı kavurdu. Yıldırım Snaga’yı kavururken Agennon o tok sesiyle konuştu.

“Ben kan ile çok savaştım, Tiberius’un oğlu.” dedi Agennon, ardından bir yıldırım daha geldi Snaga’nın üzerine Snaga acıyla kükrerken, Agennon’un yanında Svennon belirmişti. Yaraları ağır olmasına karşın hala ayaktaydı lakin diğer soylu Arkonlar düşmüştü.

Snaga acıyla kan tükürürken, ancak zorlukla hareket ediyordu. Agennon Kılıcıyla birlikte onu kaldırdığında, Snaga hiçbir şey yapamadı, kanlı dudaklarından birkaç sözcük döküldü sadece

“Üzgünüm…” dedi kendi kendine tepesine son bir yıldırım daha inmeden önce ekledi. “ Simrub…”

Agennon’un acımasız yıldırımı, bir kez daha indi. Snaga’nın üzerine, Kaosun Babası Shark Snaga son yıldırımla iyice kavruldu. Snaga acı çığlıkla son nefesini verirlen Agennon, kılıcının ucunda kaldırdığı Snaga’nın cesedini bir köşeye fırlattı.

Bu sırada Svennon’un eli parlayarak, Agennon’a doğru ilerledi. O anda pek çok şey oldu. Svennon’un, omuz tendonları hızlı bir şekilde kesildi herşey o kadar hızlı olmuştu ki Svennon zırhını açabilecek vakte sahip olamamıştı. Şaşkınlıkla omzundan fışkıran kana bakarken. Aynı hızda iki saldırı Agennon’un vurdu.

Agennon’a ilk darbe, tam çenesinin altına geldi. Darbe o kadar şiddetliydi ki Arkon Kralının ayakları yerden kesilerek birkaç santim yükseldi. Agennon ne olduğunu anlamadan göğsünün üzerinde üç silahın darbesi ardı ardına vuruldu. Çekiç ile balta Agennon’un aşılmaz derisinin içine nüfuz ederek yaşlı krala kan kusturdular.

Agennon birkaç santim geriye doğru kayarken öfkeli gözlerle gelenlere baktı. Gri hareli gözlerle onlara bakan üç adama doğru ağzındaki kanı tükürdü. “ Yok Edicilerin uşakları.”
Elindeki mekanizmayı ufak bir titremeyle çalıştıran, Zitah’ın gözleri gri bir hareydi. Parlayan jilet gibi ince ama kırılmaz kılıçlarını çaprazladı, kılıçtan akan kan savaş meydanına düşüyordu. Ciddi bakışlarını hiç bozmadan konuşmadan karşılarındaki Arkonlara bakmaktaydı.
Onun yanında gözleri gri bir hare olmuş, üzerindeki bol cüppeyi çıkarmış olan Wildor vardı. Siyah saçları, gözlerinin önüne düşerken üzerine giydiği mavi ince ışıklarla bezenmiş özel zırhının altında korkutucu görünüyordu.

En köşede ise Bozkırın Efendisi Are vardı. Are’nin de gözleri gri hare ile dolmuştu. Etrafında beliren yeşil aura ve elindeki eski silahları olan çift ağızlı Baltası “Yağızkesen” ile büyük çekici “Gökkıran” ‘ı ellerinde ayrı ayrı tuttumuştu iki silahının üzerinde yeşil aura vardı.

“Sizin gibi böceklerle vakit kaybetmeyeceğim.” dedi Agennon ardından koca kılıcını ters tutup dizlerini kırdı. “Sekizli Gökgürlemesi.”

Kılıcı havada önündeki üçlüye doğru hızla savrulurken sekiz bölgeden gelen yıldırımlar onlara doğru ilerledi. Lakin havada büyük mavi bir asa belirdi, Havada gelen şimşekler asaya dolarken asanın sahibi avucunu açarak, Agennon’a doğru doğrulttu.

“Yıldırım Yansıması”

Yıldırımların hepsi birleşerek Agennon’un göğsünden vurduğunda, Svennon öfkeyle harekete geçti ama o sırada kızıla dönmüş bir el onu tam böğrünün üzerinde yakaladı. Svennon’un zırhı kızıla dönüşürken. Kızıl hareli elin üzeri beyaz bir aura ile kaplandı.

“Ovanın Kırbacı”

Yumruk zırhın içine sanki suymuş gibi girerken Svennon’un bedeni acıyla haykırdı. Ardından dayanamayarak olduğu yere çöktü.

Agennon öfkeyle ayağa fırladı. İlkdoğanların önünde beliren iki adama bakarken, Acı ile kıvranmakta olan Svennon’a takıldı gözleri sonra ona bunları yapanlara doğru dikildi. Kocaman Shiliak asasını tutan beyaz saçlı adamın üzeri ince elektrik akımlarıyla yüklüydü gözüne taktığı özel bir gözlük yüz ifadesini tamamen kapatıyordu. Şimşek Sihirbazı, Alernan Torano kendinden emin bir şekilde Agennon’a bakıyordu.

Yanında ise, Kahverengi pelerini omzuna atmış, kızıla doğru dönmüş yumruğunu havada tutan Wallece Greece vardı. Gri hareli gözleri ifadesizdi, önünde diz çökmüş olan Slembrio Şövalyesine kayıtsızca baktı.

“Buradan öteye gidemezsin Agennon!” diye bağırdı Are, Torano ile Greece’in arkasından, “ Seni daha önce yaptığımız gibi yine dağların ardına süreceğiz.”

Agennon’un gergin yüzünde bir sırıtış belirdi. Eliyle yerden cesedini aldığı Shark Snaga’yı onların önüne fırlattı. “ Bu da sizin gibi konuşuyordu, sadece canımı birazcık yakabildi. Beni bu arz üzerinde Kedfith’den başkası durduramaz. Onu da burada göremiyorum.”

Are, gerginlikle yutkundu. Agennon ile hiç karşılaşmamıştı ama söylentileri çok duymuştu. Arkon Kralı, birçok savaşt acımasız bir ölüm makinası olarak nam saldığı söylenirdi. Onu en son sırtlık savaşında Kedfith durdurabilmişti sadece, ondan önce de diyarda onu yenmeye yaklaşan çok az adam çıkmıştı. Shark Snaga’nın bu yıkılmaz adamı ağır yaralayacağını düşünmüştü ama dev Arkon hiç de ağır yaralanmış gibi durmuyordu. Yıkılmaz bir dağ gibi önlerinde dikilmekteydi. Göğsündeki yarıklardan başka bir yarası var gibi de görünmüyordu. Ruh hasarı vurmuş, yine de bana mısın dememişti. Şimdi ise beş kişiydiler, beş güçlü iridium sahibi adam onu yenebilecekler miydi?

Wildor’un yüzündeki sırıtma genişlemişti. “Ben, Justisardaki güçsüz adamlara benzemem Arkon Kralı.”

“Efendin neydi ki sen ne olasın!” dedi Agennon, kibirle, “ Legistas, Glaroth veya diğerleri, benim gücümün karşısında hiçbir zaman duramadılar!”

Bunu dedikten sonra Kılıcını kaldırdı, kılıcının etrafındaki rüzgarla birlikte yerden kalkan toprak dalgası beş adamın üzerine doğru geldi, kılıcından çıkan yıldırımlar etrafı alevle boğdu. Doğanın bütün yıkımları adeta üzerlerine çökmüştü. Deprem, Yangın, Yıldırım ve Fırtına etraflarını kuşatmıştı, yine de Agennon hızlı bir adımla bu muazzam güçleri, karşısındaki beş adama etrafını hiç umursamadan savurdu.

“ Göklerin Yıkımı.”

Üzerlerine gelen, büyük felaketleri gören Are’nin gözleri büyüdü, Ne yapacaklardı?


Slembrio’nun batı kapısının yakınındaki geniş avludaydılar, yıkıntılar arasında karlı silüet halinde oturmuş bekliyorlardı. De Scengun viran olmuş Slembrio’ya derin bir hüzünle baktı. Her şeyin sonu böyle mi olacaktı? Yıkım ve yok oluş Slembrio’yu bu hale mi getirecekti?

“Efendi De Scengun.” dedi Mahabaratha sakin bir sesle soğuk karlar içerisinde küçük bir ateş yakmıştı. Soğuk, Slembrio’nun eski taş avlusuna işlemiş yıkılmış kuleleri buz saçakları ve karla doldurmuştu. De Scengun’un her geçen saniye öfkesi büyüyor ne yaparsa yapsın arkadan bağlanan ters kelepçeyi çözemiyor Slembrio’nun kalbinde olsa dahi bu güce ulaşamıyordu.
Bu büyüyü ilk kez Kuferyn Sultanlığı çöllerinde, sultan çadırlarında hissetmişti, o günden beri ona karşı bu silahı çok kez kullanmışlardı, ancak böylesini ilk kez görüyordu. O lanet büyüyü bir şekilde kelepçelere işlemişlerdi. Öfkeden alev alev yanan gözleriyle Mahabaratha’ya baktı.

Kadın, dalgın bir edayla uzaklara bakmaktaydı, “ Burayı hatırlıyorsunuz değil mi?” dedi sakince.

De Scengun cevap vermedi, tabi ki hatırlıyordu. Slembrio’nun büyük ak kulesin bin ışıltısı bu avluyu doldururdu. Hem karanlıkta hem aydınlıkta inci gibi parlar etrafını aydınlatırdı, Şimdi o kule yıkılmıştı, yoğun yağan kardan büyük bir buz tepesine dönüşmüştü kuleden artakalanlar. Batı kısmındaki avlularda talim yapan gençler gözünün önüne geliyordu, karanlığı silmek düzeni sağlamak için çalışan çocuklar, bunun için çırpınan gençler… Ne yazık ki hepsi yok edilmişti. Burası büyük bir yıkımdan geçmiş terk edilmiş harabelere dönmüştü. Üstelik bunu o yetiştirdikleri bir avuç çocuk yapmıştı.

“Kederiniz yüzünüzden okunuyor Efendi De Scengun,” dedi Mahabaratha, kürklü montunun kapişonunu çekti. “Lakin hüznünüz beyhude, siz yapabileceğiniz kadarını yaptınız daha iyisi ne yazık ki elinizden gelmezdi, diyarın kırılması gerekliydi.”

“Kendi hırslarını diyarın iyiliği için ortaya koyma Mahabaratha!” dedi De Scengun hırlayarak, “ Siz Diyarın iyiliği adına sürekli bir şey isteyen açgözlü bir yaratıklardan başka bir şey değilsiniz! Biz size rağmen, bu duvarların içinde bir değer inşaa ettik! Ama siz bütün bunları paramparça ettiniz! Bunun izahı yok!”

“Öfkenize yeniliyorsunuz, Efendi De Scengun.” dedi Mahabaratha, hüzünlü bir sesle, “ Birçoğumuz birçok şeyi kaybetti, siz her şeyden evvel yıkılmış olsa da temeli sağlam duran Slembrio’ya ve onu birlikte oluşturduğunuz dostunuza sahipsiniz. Size ettiğimiz merhamet, çoğu kişiye edilmemiştir.”

“Merhamet mi?” dedi De Scengun daha da öfkelenerek, “SEN BUNA MERHAMET Mİ DİYORSUN! BİNYILLAR BOYUNCA KATİLİNİN OYUNCAĞI OLMUŞ BANA, BUNU HANGİ CÜRETLE SÖYLERSİN!!”

“Bilincinizin yerinde olmadığı, hiçbir şeyi hatırlamadığınız, acı çekmediğiniz zamanlar.” dedi Mahabaratha, De Scengun ne kadar öfkeliyse o da o kadar sakindi. “Biz ise yaptığımız şeylerin bedelini ödedik acılarını çektik.”

“ACI MI ÇEKTİNİZ!” diye kükredi De Scengun, “ ALAY MI EDİYORSUN BENİMLE!!”

Mahabaratha, hızlı bir ifade ile ona doğru döndü, kahverengi gözlerine ateş ışığı vuruyordu, bakışlarında öfke belirmişti ince bir sızı halinde göz kenarındaki kırışıklıkla birlikte “ Acının ne demek olduğunu bilmiyorsunuz bile.” dedi sesi serttleşmiş kararlı bir tona bürünmüştü. “ Bekleyişlerin ne kadar acıttığını bilmiyorsunuz? Gelir diye bekledikleriniz gelmezken her gün solmayı, çaresizlik içerisinde bir çıkış yolu ararken felaketlerin ardı ardına geldiğinde bir şey yapamaz halde kalmanın ne demek olduğunu bilmiyorsunuz? Çıkış yolunu açabilmek için, çaresizce debelenirken tek çarenin zalimlik olduğunu öğrenmenin ne anlama geldiğini de bilmiyorsunuz.”

De Scengun duraksayıp, Mahabaratha’ya doğru baktı. Gözlerindeki öfke, hüzün ile incinmişliğin bir karışımıydı adeta, leylak rengi kürklü mantosunda küçük ufak tefek görünüyordu ama tavırlarında bir o kadar da ulaşılmaz bir hal vardı. Etrafında onu koruyan görünmez bir duvar var gibiydi.

“Neyse şimdilik boşverin bunları.” dedi Mahabaratha, duraksayıp başını çevirdi. Önünde uzanan uçsuz bucaksız kar denizine doğru bakarak. “ Zira gelmek üzereler.”

“Kim?” dedi De Scengun kaşlarını iyice çatmıştı, bu oyunlardan giderek usanmaya başlıyordu.

“Eski Dostlarınız.” dedi Mahabaratha sadece,

Bunu der demez, etrafta geniş mor bir aura belirdi. Mor Aura, ortalığı kısa bir an kapladıktan sonra, hızlıca dağıldı. Dağılan Mor auranın içerisinden üç silüet çıktı. İlki, kuzguni saçlarında kahverengi telleri olan güzel bir kadındı, Uzun siyah bir palto giymişti eli ona çok da uymayan bir kılıcın kabzasındaydı kılıcın ucundan sarkan mor ipe şüpheyle baktı De Scengun böyle bir şeyi daha önce gördüğüne emindi ama hatırlamıyordu.

Arkasında ise, beyaz sakallı bir atalık bilgesine benzer bir adam geliyordu. Lakin adamın gözleri de mor auralıydı. Gergin çelik bir yay gibi duruyor etrafına bakıyordu. Onun arkasında ise onun kadar yaşlı bir adam daha vardı kahverengi tunikli bir adam. Adımlarını dikkatle atıyor gören yeşil gözleriyle onlara bakıyordu.

Adamın yüzündeki sima tanıdık geldi, başını kaldırışı onlara doğru bakışı, adımını atışı. Yoksa o eski dostu Silgorn muydu? Gözleri gerektiğinde baston olarak kullandığı uzun sopasını aradı, ama adam tahta bir sopaya tutunuyordu sadece yine de adam yanındaki kadını geçerek, ona kısa bir bakış atıp Mahabaratha’ya doğru döndü.

“Bırak onu.” dedi sertçe,

“Üzgünüm.” dedi Mahabaratha, hüzünlü bir sesle

“Bırak dedim!” dedi De Felian gözlerinde bir hare yükselirken, De Scengun’un gözleri şevkle parladı. De Felian hayattaydı. Üzerinde o bilindik Slembrio zırhı belirmişti, şimdi gördüğü yaşlı adam değildi artık. Işık Getiren, rüzgardan daha hafif ışıktan daha hızlı Bilge De Felian’a dönüşmüştü.

“Efendi De Felian.” dedi Mahabaratha, sabit bakışlı gözlerinde hüzünle, “ Işığın iradesinin benim üzerimde hükmü yok biliyorsunuz? Bana karşı zor mu kullanacaksınız.”

De Felian duraksadı, De Scengun onun ne düşündüğünü biliyordu. Küçük bir çocuğun hayali geliyordu gözlerinin önüne, Hiandar ovalarında ilerlerken kılıç kullanmaya merak salan küçük bir kız çocuğu, hep manastırlarda kalmaya mahkum edilmiş, sessizlik yemini edecek o çocukla uzun bir yolculuk yapmışlardı. De Scengun ona kılıç kullanmayı öğretmişti, De Felian ise o darbelerden kaçınmayı.

“Duraksama Silgorn!” dedi De Scengun uyararak,

De Felian, De Scengun’a kısa bir bakış attıktan sonra araya Venessa girdi, “ Gerçeğin Kahini, bizi buraya ne için çağırdınız?”

Mahabaratha, gözleriyle onu ve arkasındaki Atalıklı adamını süzdü. “Size istediğinizi vermeye geldim. Öncelikle işe Efendi De Scengun ile başlıyorum, ardından yaptığımız bir hatayı düzeltmek için sana bir şans vermek istiyoruz Venessa Roshirou. Bu hatayı birlikte kapatabiliriz. Ruh Duvarını birleştirmek için gereken şey elimizde var biliyorsun.”

“Karşılığında ne istiyorsun.” dedi Venessa soğukkanlılıkla başını kaldırdı.

Mahabaratha, eliyle işaret ederek Venessa’nın arkasındaki adamı gösterdi. Mor gözlü olan yaşlı Atalık bilgesi gülümsüyordu. “ Onu ve senden daha önce istediğimiz şeyi.”

“Onu isteyeceğini tahmin etmiştim.” dedi Venessa, sükûnetle, ardından mor auralı gözleri Mahabaratha’ya doğru kilitlenmişti. “ Lakin ona ihtiyacım var ayrıca onu gözümüzün önünden ayırmamayı tercih ederiz.”

“O vakit, hayallerini unutabilirsin Venessa Roshirou.” dedi Mahabaratha, ciddi bir ifadeyle “Bizi biz yapan vazgeçtiklerimizdir. İstediklerine sahip olabilmen için bazı şeylerden vazgeçmek zorundasın.”

Venessa, duraksadı dudaklarını ısırdıktan sonra iç çekerek konuştu “Onu alabilirsin.” dedi zorlukla elinin bir hareketiyle atalık bilgesi öne doğru ilerledi. “ Diğer istediğiniz şeye henüz ulaşamadım ama ulaşacağım.”

“Şüphem yok.” dedi Mahabartha ona doğru gelen Yaşlı Atalık bilgesine baktı O sırada De Felian, manasızca Venessa’ya bakıyordu. Venessa, başını öne doğru eğdi sadece ardından De Scengun “ Ne yapıyorsunuz?” diye fısıldadı öfkeyle De Felian’a doğru.

Ama bu cevabı öne doğru gelmiş olan Atalık Bilgesi verdi. “De Felian hatırladığın adam değil, Kiligorn.” dedi sakin bir şekilde.

“Antonio” dedi şaşkınlıkla De Scengun, bu sesi nerede olsa tanırdı.

Antonio De Le Vaq, acı acı gülümseyerek kafa salladı sadece. De Scengun öfkeyle De Felian’ a baktı. “NE YAPIYORSUN SEN!!”diye kükredi.

“Bu çağ onun eseri, Kiligorn.” dedi De Felian, ciddi bir sesle De Scengun’un kolundan yakalayıp Venessa’ya doğru çekti. “ Bilmediğin şeyler var, anlatacağım. Bana güven.”

De Scengun, bir anlığına duraksadı. De Le Vaq’a doğru baktıktan sonra yanlarındaki kadın, Mahabaratha’ya bir baş selamı vererek, kılıcını kaldırdı üzerlerini birden mor bir aura kapladı ardından ortadan kayboldular.

“Yine görüşeceğiz.” dedi gözden kaybolan şövalyelere doğru, ardından bir iç çeken Mahabratha’nın gözleri De Le Vaq’ın ki ile buluştu. “ Çok tehlikeli bir adamsınız Antonio De Le Vaq.”

De Le Vaq bu sözler üzerine gülümsedi. “ Şimdi, beni bu hamle ile durdurduğunu mu sanıyorsun?”

Mahabaratha sakince ateşin başına oturdu, “Hayır, aksine ben sizi durdurmak istemiyorum.”

“Öyle mi?” De Le Vaq’ın gözleri kısıldı o da ateşin başına geçmişti. “Legistas’a hiçbirinizin ihanet etmeyeceğini sanıyordum.”

“Bu şekilde söyleyince hep ihaneti düşünüyorsunuz.” dedi Mahabaratha, gülümsemişti. “Zira bütün gücü hep kendiniz kullanmak istiyorsunuz. Bütün planları siz yapmalısınız diğerleri sadece onları harekete geçirecek piyonlar olmalı fazlası değil. Bu durum sadece küçük ölçekte işe yarayabilir, biz ise bir gezegen yönetiyoruz.”

De Le Vaq alaycı bir şekilde gülümsedi ama gözleri sert bir çelikti. “Bak çocuk, beni sorguya çekip sıkıştırmayı deneyen çok oldu. Sonuncusu, senden kat kat daha bilge ve zeki bir adamdı, onun beceremediğini sen hiç beceremezsin. O yüzden uzun laf salatlarına girmeye gerek yok. Şimdi sana durumunu açıklayayım. Sen de ben de biliyoruz ki gücün başka bir bedende olan bana karşı bir işe yaramaz. O yüzden ne planladığımı asla öğrenemeyeceksin. Beni Lidertiar’a da götüremezsin zira sen dışında oradaki herkes benim eserim, onları kolayca manipüle edeceğimi biliyorsun. Beni burada ya da herhangi bir ıssız yerde tutmaktan başka yapabileceğin bir şey yok. Benim taşıdığım bedeni öldürebilirsin tabi ama bunu yapmak isteyeceğini sanmam.”

“Kadınları hep küçümsediniz değil mi Sayın De Le Vaq.” dedi Mahabaratha, “Beni eski Slembrio karanlıklarında saklanan bir adamla kıyaslamanız da bu yüzden. Oysa eşiniz, bilgili zeki bir kadındı, size birçok tavsiye verdi ama onu hep göz ardı ettiniz. Aynen bana şu an yapıtığınız gibi söyleyecek sözlerinizi söyleyip dinlememeyi tercih ettiniz ama bu sizi hep felakete götürmedi mi?“

“Felaket mi?” dedi De Le Vaq alayla, “Beni tanımıyorsun çocuk zira bu şansı sana hiç vermedim, Sadece Arturo’nun gözünden gördüklerinle biliyorsun, Legistas ve diğerlerinden tanıyorsun beni ama ben belli kişilere sadece bir yüzümü gösteririm.”

“Bu yüzden diyarın en tehlikeli adamı sizsiniz Sayın De Le Vaq.” dedi Mahabaratha, içtenlikle ona doğru dönerek, “ Diğerleri sizden hem nefret ediyor hem de çok saygı duyuyorlar, hem de şaşırtıcı bir şekilde sizi çok seviyorlar, bunu çok az kişi başarabilir? Öldüğünüz günde nasıl bir halde olduğuklarını görseydiniz oldukça şaşırırdınız üstelik sizi kendileri öldürmelerine rağmen.”

De Le Vaq keskin gözleri ile Mahabaratha’ya doğru döndü. “ Çok iyisin.” dedi ciddi bir ifadeyle. “ dilin, açıkları aramaya çalışan bir yılan gibi kıvrılıyor, gerektiğinde güzel sözler gerektiğinde yara verecek ağır kelimelerle ama ben ne ağır zırhların altında yumuşak bir yürek taşıyan Slembrio Şövalyesiyim ne de geçmişiyle yüzleşmekten korkan tanrıcıklardanım ama madem sen bu oyunu oynamak istiyorsun o vakit başlayalım.”

Mahabaratha, gergin bir şekilde yerinden kıpırdandığında De Le Vaq o buz gibi gülümsemelerinden birini takındı.

“ Ne söyleyeceğini ne yapacağını bilmediğin bir adamla konuşmayalı çok uzun zaman geçti değil mi çocuk, lakin bir kişinin geçmişine bakmak için kehanet gücüne sahip olmak gerekmez. Gözleri ele veriri birçoğu şeyi vücudunun duruşu açığa serer çoğu şeyi, sözleri vurgulayışı geçmişinden görüntüler sunar görmesini bilene ve sana baktığımda korktuğunu görüyorum çocuk, bazı şeylerden emin olamıyorsun bu tamamen benden kaynaklı değil sadece güvendiğin kişiden emin olamıyorsun değil mi? Legistas’tan emin olamıyorsun?”

Mahabaratha duruşunu düzeltti, bakışları De Le Vaq’a doğru dikilmişti. “ Gelecekte kesinlik yoktur, Sayın De Le Vaq, sadece olasılıklar vardır. Evet, haklısınız endişelerim var, lakin diyarın dinamiklerini doğru bir düzende ilerlemeli, benim endişelerimin bu konuda bir ehemmiyeti yok. Diyarın geleceğini Efendi Legistas’ın akıbeti belirleyecek ve bu konuda siz bana yardım edeceksiniz.”

De Le Vaq alayla gülümsedi. “Niye sana yardım edeyim ki çocuk?”

“Çünkü şu an her ne kadar geleceği görmesem de, yetiştirdiğiniz çocuklarla yüzleşme isteğinizi davranışlarınızda görüyorum. Onların neden bunu yaptıklarını sormak onları cevaplarınızla kırmak istiyorsunuz. Bunu size sağlayabilirim, zira Efendi Legistas’ın size ihtiyacı var.”

“İlginç bir düşünce yapın var çocuk.” dedi De Le Vaq, buz gibi bir sesle “ Benim Legistas’a yardım mı edeceğimi sanıyorsun?”

“ Yardım edin diye söylemiyorum.” dedi Mahabaratha, ayağa kalkarak. De Le Vaq’a tepeden baktı. “Ona karşı, düşmanları en güçlü silahlarını kullanacaklar, ama bu onu yıkmaya yetmeyecek zira onu yıkmaya en çok siz yaklaşabilirsiniz.”

De Le Vaq, merakla Mahabarathaya bakarken Gerçeğin Kahini devam etti.

“Ama onu siz de yıkamazsanız, hiç kimse yıkamayacak.” dedi Mahabaratha, hüzünlü bir sesle “Efendi Legistas’ın diyarı geleceğe taşıması için sizi yenmesi gerek. Geçmişiyle hesaplaşmalı hepsinin üstesinden gelmedi. Ancak o zaman Efendi Legistas diyarı koruyabilir. Şimdi, sizi niye Venessa’nın elinden aldığımı anladınız mı? Onun yanında kalsaydınız, asla Efendi Legistas’a ulaşamayacaktınız.”

De Le Vaq, başını kaldırarak ayağa kalktı. “ Legistas, gerçekten seni yanına alarak akıllılık etmiş.” dedi ciddi bir sesle, “ Gerçekten güçlenmek için tüm düşmanlarla yüzleşmek gerekir, kılıç keskin olmadan önce çekiç darbeleriyle sınanır. Ben de onları bu şekilde yetiştirdim o yüzden bu kadar iyiler.”

“Bir ölçekte haklısınız Sayın De Le Vaq.” Mahabaratha başıyla onayladı. “O yüzden şimdi burada sizinle yollarımız ayrılıyor. Bir daha Venessa Roshirou’ya yakalanmamaya çalışın.”
“Ben aynı hatayı iki kez yapmam çocuk.” De Le Vaq, çelik gibi bakışlarla Mahabaratha’ya bakarak. “Sana da aynısını öneririm, ben de bir zamanlar Legistas’a inanmıştım.”

“Siz Efendi Legistas’a inanmadınız Sayın De Le Vaq.” dedi Mahabaratha, paltosunun cebinden bir alet çıkardı. “Sadece onu güçlü bir silah haline getirdiniz, ama ben ona inanıyorum. Diğerleri de ona inanıyor tıpkı bir zamanlar size inandıkları gibi.”

Bunu dedikten sonra elindeki aletin bir düğmesine bastı. Mahabaratha, ince çizgiler halinde kaybolurken. De Le Vaq’ın yüzüne kar taneleri düştü, bakışlarındaki öfke giderek artıyordu. Yaptıkları plan Legistan’dan bile bağımsızdı ve muazzam uygulanıyordu. Üstad Valerion’u serbet bırakmalarının ilk görünüşü diğer kıtalarda sorun çıkarmasını sağlamaktı ancak asıl olay Üstad’da var olduğunu bildikleri İridium özlerini ele geçirmekti. Bu uğurda Otoboroshi’yi de Venessa’yı da kullanmışlardı. Kendisi öldürüldükten sonra Nephilium ile Lich’i temizlerlerken Otoboroshi’yi bu yüzden hayatta bırakmışlardı. Zira Tougrin meselesine takıntılı olduğunu biliyorlardı Aynı şekilde Üstad’In da bunu destekleyeceğini biliyorlardı. Asıl mesele Ruh duvarını yıkmak orada saklı olan şeye sahip olmaktı.

Ruh Taşına “Bouglam”a

Ruh Duvarını yeniden yapabilecek tek güç, buydu. Taş onlardaydı. Otoboroshi ile Rokshiyi öldürüp Venessa’yı hayatta bırakma sebepleri de Üstad Valerion’a ulaşmak, saklı olan İridium’u almak istemeleriydi. Kiligon ile Silgorn’u öldürmeme sebepleri de buydu. Venessa’nın istediğini almasını sağlamak, kılıfta bariz bir şekilde belliydi “diyarın iyiliği için.”

Ağzına gelen küfürleri yuttuktan sonra Aklına geçmişlerden bir söz geldi. “ Büyürken kaçırdığım küçük şeyler benden daha fazla büyümüş.”

Bunun imkanı yoktu, ne kadar plan yapmış olurlarsa olsunlar kendisini asla hesap edemezlerdi. O küçük kahin, soğukkanlıydı ama altındaki korkuyu hissedebiliyordu. Kendisini serbest bırakarak oyunu kilitlediğini zannediyordu ama çok toydu. Legistas’ın yanına gitmemi istiyor gibi görünerek benim ona gitmeyeceğimi zannediyor diye düşündü.
Halbuki, diyara geri geldiğinden beri Legistas’ın üzerine oynuyor, Kedfith’in de bunu yapmasına destek oluyordu. Önce Trem ile karşılaşması, ardından Akirama’nın ölümü büyük savaş öncesi ona sarsmış olmalıydı. Keşke hayatını kurtardığı Misha’yı da onun karşısına çıkarabilecek bir şansı olsaydı ama her plan istediği gibi gitmezdi, yine de onları sıkıştıracak hamleleri Bastique Darkon’dan bekliyordu. Ondan sonra Thengular, son darbeyi vuracaklar en sonunda da kendisi gelip bu işi bitirecekti.

Metaline su verdiği kılıcın dayanıklılığını en iyi o bilirdi. Legistas’ı zamanı geldiğinde ortadan ikiye kıracak, buna ne ona inanan yoldaşları ne kehanet ne de oğlu engel olacaktı. Çünkü o Antonio De Le Vaq’tı.

Bu çağı o kapatacaktı.
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.
Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2518
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

Bölüm: 8 Her Seçim Bir Vazgeçiştir

“Legistas.” dedi Aikroth, zorlukla yutkunurken, üzerinden yeşil aura taşıyordu, gri gözleri hüzünle dalgalanıyordu.

Legistas ise kara gözleri öfkeyle parlarken, yüzündeki hayal kırıklığı çok büyüktü. Aikroth derin bir iç çekti, bu işin böyle olacağını çok iyi biliyordu. Kedfith’i bu konuda uyarmıştı. Üstelik önce Trem’İn ortaya çıkışı ardından Akirama’nın ölümü şimdi ise İlya, Legistas’ı çıkılmaz bir öfkeye sürüklemişti. Özellikle de İlya, diğerlerinin yanında o, bu savaşın bir parçası değildi.
Hiçbir zaman da olmamıştı.

“Cevap ver!” dedi Legistas korkutucu sesiyle, “ Bana, hanginiz ihanet etti?”

Aikroth’un boğazı kurudu, bir eli sırtındaki kocaman çekici kavramış vaziyette hazır bekliyordu. Gri örgü örgü saçları omuzlarından aşağıya göğüslerine doğru dökülüyor, kalın şeritler halinde aşağıya sarkıyordu. Binlerce yıldır tehlikeli düşmanlar çok da güçlü rakiplerle dövüşmüştü. Ömrünün büyük çoğunluğu Arenalarda geçmişti, Kuferyn’in çöllerinde, Ruh Adamların terk edilmiş ovalarında nice savaşlara katılmıştı. Birçok güçlü adam ile dövüşü sınanmıştı. Yine de hiçbir vakit ölüme bu kadar yaklaştığını hissetmemişti. Legistas’ın bakışları ölüm kokuyordu, eskiden bildikleri ve yaşlı adamın hep akıllarına kazıdığı bir şeydi bu;

“Düşmanlarınızı gerekirse hayatta bırakın ama ihanet edenlerin tek bir akıbeti vardır.”

Önce hızlı bir darbe, Aikroth’un karnında patladı. Aikroth geriye doğru savrulurken arkasındaki sütun parçalanarak dağıldı. Aikroth ayağa kalkamadan, Legistas’ın sopası Aikroth’un çenesine vurdu Aikroth’un kafası Mozole duvarına gömülürken Mozole şiddetli bir sarsılmayla titrediği anda. Legistas bir darbe daha vurmak için bastonunu savurduğu an Aikroth kenara doğru çekildi. Baton yerde ufak bir delik açarken. Aikroth ağzındaki kanı tükürdü. Neyse ki yumuşak davranıyor diye düşündü kendi kendine, bunu mozolenin ötesinde sarı hareli kalkanın içerisinde saklanan İlya’ya mı yoksa kendisini konuşturmak için mi böyle davrandığını seçemiyordu.

Ama bunun önemi yoktu, Legistas ile öyle ya da böyle savaşacaktı bu kararı çok önce vermişti. Yine de ona son darbeyi kendisinin vurmayacağını düşünmüştü. Bunu ummuştu en azından, Legistas ile bir geçmişi vardı onu en eskiden beri tanıyan oydu, son darbeyi onun vurmaması gerekiyordu yine de diyarın adaleti yoktu hiçbir zaman da olmamıştı.

Büyük balyozunu eline aldı, Legistas’a doğru düzeyde tek bir darbe yeterli olacaktı bir daha kalkabileceğini sanmıyordu. Gözleri Yeşil Aura ile alevlendi, gri bir hare ile kuşandı. Ardından silahının üzeride aura ile kaplandı. “Bunu yapmak istemiyorum Legistas.”

“Demek sendin!” Legistas bakışları öfke ile hayal kırıklığı ile doluydu. “ İlk dostum.”

Aikroth öfkeyle ve acıyla dişlerini sıktı ardından öfkeyle patladı. “Yetmedi mi Legistas?” dedi sesi boş Mozolede yankılandı. “ Herşeyin efendisi olma hırsının bir sonu gelmeyecek mi? Entrikalar ayak oyunları hiç bitmeyecek mi? Ben ellerimi hem De Le Vaq, hem de senin için yeterince kirletmedim mi?”

“Bana bu yüzden mi ihanet ettin!” dedi Legistas, gözleri parıldayarak

“Ben etmedim!!” diye kükredi Aikroth ardından balyozu muazzam bir kudretle savurdu. Legistas, zahmetsizce geriye doğru çekildi. Balyozun rüzgarı, Legistas’ın saçlarını uçuşturdu lakin Aikroth’un saldırısı bitmemişti. Balyozunu dirseğinin altına doğru çevirerek koltuğunun altından geçebilecek kadar küçülttü ardından yukarıdan aşağıya doğru muazzam bir kuvvetle silahının büyüterek savurdu. Legistas bu darbeden son anda geriye doğru kaçabilmişti. Darbenin etkisiyle Mozole’nin tavanında bir delik açıldı.

Tavandan aşağıya birkaç küçük taş dökülürken Legistas’ın kaşları çatıldı, “ O halde bu plan Kedfith’İn planıydı.”

Aikroth bir şey söylemeden çift eliyle gürzünü kaldırdı, ardından omuzunun üzerinde, yeşil ruh aurası ile aynı gürzün daha büyük bir hali belirdi. Kocaman yeşil auralı Ruh gürzünün parlaklığı Legistas’a vurduğunda

“Ruh Kıyımı.” diye kükredi tüm kuvvetiyle darbesini savuruken

“Arz Dalgası.” dedi Legistas cevap olarak, Bastonunu yarım açıyla döndürdüğünde, Aikroth’un dengesi kayarak sola doğru düştü. Dengesini tamamen kaybeden Aikroth saldırısı boş Mozolelerin oraya doğru ilerleyerek üç duvarı patlatırken. Legistas havada sopasını hızlıca çevirmeye başladı. Yıkılmış Mozole duvarları geriye gelip birleşirken, Mozole yoğun titreşimle sarsıldı.

“ Burayı yıkmayacaksın!” dedi Legistas sert bir sesle, ardından bakışları Mozolenin uç köşesindeki Falcon ile İlya’ya kilitlendi. Aikroth, derin bir nefesle tıslayarak oraya doğru bir bakış attı. Öfkeyle yumruklarını sıkıyordu alnında ter damlacıkları belirmişti. Silahını bir an kaldırdıktan sonra, İlya’ya baktı bir an, aklına o küçük kızın kanlar içerisinde yattığı o an geldi, o andan sonra hayatı hep bir koşturma içinde geçmişti hayatta kalmanın ne kadar zalimce bir şeye giderek dönüştüğünü. Balyozunu indirdi bu işin sonunun ne olacağını görmek istiyordu.

“Kedfith nerede?” dedi Legistas sert bir biçimde, Falcon’a doğru nedense İlya’yı görmezden geliyor gibiydi sanki onu umursamıyor gibi ama bunun aldatıcı olduğunu Aikroth, çok iyi biliyordu.

“Ölümünü bekliyor.” dedi Falcon kendinden emin bir sesle, elindeki kılıcı İlya’nın boynundaydı. “Tıpkı sizin gibi…”

“Beni sen mi öldüreceksin?” dedi Legistas derin bir alaycılıkla, gözleri parlarken. Falcon’a doğru ilerlemeye başladı. “ Yanındaki kızı ve böyle saçma düşünceleri bir kenara bırak, kazanamayacağın bir savaş bu. Bunu kabul edip bana Rahibin planlarını anlat, sana ne istersen vereyim. Ülkeni, halkını, itibarını, ne istersen? Bu savaşın galibi benim. Senin hakkındaki raporları okumuştum, halkı tarafından sürülen, intikam hırsıyla gözü kör olmuş bir adam. Öfkeni anlıyorum, ancak bu öfkeni yönlendireceğin kişi ben değilim, Kedfith.”

“Daha demin öfkeden kudururken bana vaatlar sunuyorsun.” dedi Falcon, şapkasının altından Legistas’a bakarken. “ Nasıl bir oyun bu?”

Legistas, Falcon’a doğru ilerlerken durdu, etraftaki meşalelerin ışığını uzun sert yüzünü aydınlatıyordu. Siyah parlak saçları biraz dağılmış olsa da düzgündü. Siyah uzun kıyafeti ve kürklü montuyla bir asil gibi görünüyordu ancak üzerinde gümüş broşu dışında bir süs yoktu. Gümüş topuzlu bastonunu tok bir sesle yere vururken, kara gözlerinde çelik bir ifade vardı.
“Ah, hala oldukça öfkeliyim.” dedi Legistas korkunç bir gülümsemeyle, “ Ama öfkemi sana niye yönelteyim. Seni kullanan rahibin aksine ben asla öfkeme yenik düşmem lakin gerekirse onu kullanırım. Beni ne Kedfith ile ne de o rahip bozuntusuyla karıştırma, benim bugüne kadar gerçekleştiremediğim bir vaat olmamıştır. Hem sana hem de Fuena Vigor’a verdiğim vaadi, tutacağım. Sen yeter ki üzerine düşeni yap.”

“Fuena Vigor mu?” dedi Falcon bir an şaşkınlıkla duraksadı ama sonra gri iridium ile dolu gözleriyle Legistas’a döndü. “ Bunun bir önemi yok, ne de olsa benim istediğim şeyi sen veremezsin.”

Legistas kaşlarını çattığında Falcon cevap verdi. “Üstad ile Darkon niye seninle karşılaşmama izin verdi sanıyorsun Legistas, bana hiçbir vaadinin etki etmeyeceğini bildikleri için. Elimde tuttuğum, kızın senin için ne manaya geldiğini ben çok iyi biliyorum. Aynı zamanda bu benim için de çok büyük bir manaya geliyor zira ben de senin gibi sevdiğimi kaybettim gözlerimin önünde, çaresizce hiçbirşey yapamadan. Yıllar boyunca onu ölümden döndürmenin yolunu aradım, yoksa itibarmış, Sendarmış, umrumda değil. Onlar beni bu yok oluşa sürükleyen ayak bağlarından fazla bir şey değil. Senin İlya’n varsa Legistas benim ise Maria’m var. Onu geri getirmek için neler yapamayacağım hiçbir şey yok!”

Legistas, bu cevap ile duraksadı, başını bir an önüne doğru eğdi. Ardından bakışlarını İlya’ya doğru dikti uzun uzun ona doğru baktıktan sonra “Aptal çocuk.” dedi sadece, “ Ölümden geri dönüş, karanlığa gebedir. O yanındaki kız, benim İlya’m değil.”

“Ne?” dedi Falcon, gırtlağına kılıç doğrulttuğu kıza bakarken. “Nasıl?”

“Ben İlya’yı on sekiz bin yıl önce kaybettim.” dedi, Legistas yumruğunu sıkarken, “On sekiz bin yılın büyük çoğunluğunda, bu konuyu araştırdım. Bu süre zarfında kendimi Tanrı ilan edecek kadar güçlendim ama ironi bu ki yaşam verecek yaşamdan geri döndürecek kudrete hiçbir zaman sahip olmadım. Çünkü diyarda öyle bir güç yok!”

Falcon eliyle havada bir rün çizdi, İlya’nın sessiz çığlıkları tekrar ses bulmuştu. “Konuş!” dedi İlya’ya öfkeyle, “Nasıl yanıldığını anlat ona?”

Ilya bir an elini boğazına götürdü, ondan sonra parlak mavi gözlerinde şaşkınlıkla Legistas’a doğru döndü, yüzünde bir öfke belirmişti. “ Bana inanmıyor musun?”

Legistas, bir an İlya’nın sesini duyunca irkildi. Aikroth bir iki adım yaklaştı, dudakları şüphe ile büzülmüştü o kadar çok yıl geçmişti ki kızın sesini hatırlayamıyordu bile muhtemelen aynı şey Legistas için de geçerliydi.

“ Herkesin kendine sakladığı gizli bir hikayesi vardır Falcon.” dedi Legistas, korkunç bir sakinlikle her an patlamaya hazır bir volkan gibi görünüyordu. “ İlya benim gizli hikayemdi, bana ait bu savaşlarla alakası olmayan, benim mahremimdi. Madem beni anlıyorsun, bunuda anlaman gerekir. Ya senin özelin olan Maria’yı alakasız bir adam aynı şeyi yapsaydı o zaman ne yapardın?”

“Senin İlya’n olmadığını-“

“O BENİM İLYAM DEĞİL!!!” diye kükredi Legistas, öfkeyle öyle ki gürlemesi bütün mozoleyi titretmişti ardından sesi sakin bir hale büründü. “Mesele gerçek olup olmaması değil. Mesele onun ismini, öldüğü günü, ruhunu, bedenini kullanmaları Falcon, bu gizli sırrı açmaları, buna izin vermeleri, bunu bana karşı kullanmaları, Alakasız bir adama mahremimi kalkan yapmaları. Sen bununla karşılaşsan ne yapardın?”

Falcon, Legistas’ın azameti karşısında yutkundu. Legistas’ın gözünde ölümü gördü, yapacak hiçbir şeyi yoktu, ne büyülü tuzaklar ne kaçma numaraları böyle bir adam karşısında hiç işe yaramazdı. Zorlukla bir adım geriye çekildi lakin Legistas bulanık bir hızla hareket etti.
Legistas’ın bastonu hızlı bulanık bir halde halde Aikroth’un kafasında patladığında. Falcon’un gözleri şokla açıldı, Legistas o kadar hızlı bir şekilde dönüp Aikroth’a vurmuştu ki, bir şekilde çıkardığı paltosu yere bile düşmemişti. Legistas’ın paltosu yere doğru süzülürken sıyrılmış kolllarında mavi ışıkla parlayan siyah bir metal ancak bir şimşek gibi gözükmüştü. Aikroth’un sol şakağına inen bu darbe, anında sol gözünü yerinden fırlattı, Aikroth’un sol şakağına inen darbenin yönündeki Mozole sütunları bir çubuk gibi kırıldılar. Mozolenin bir tarafı hızla yıkılırken Legistas asasını tuttuğunda, yıkım hemen durdu. Aikroth ağzından kan fışkırırken pelkte gibi bir hale gelmiş sol tarafıyla olduğu yerde devirildi ne darbeyi görebilmiş ne de ne olduğunu anlayabilmişti.

Aikroth yere düşmeden, havadaki paltosunu boştaki eliyle tutan Legistas, sırtını Aikroth’a doğru dönmüştü bile Aikroth iğrenç bir kan sesiyle düşerken. Legistas’ın gri hareye dönüşmüş gözleri normale döndü.

“Soruma cevap vermedin.” dedi Legistas montunu omuzlarına atarken, bastonundan akan Aikroth’un kanı, karo zemine damlıyordu. Falcon ile İlya bu muazzam güç karşısında dilleri tutulmuş bir şekilde, Legistas’a bakarken. Legistas bir an gözleri ile kanlar içinde yatmakta olan Aikroth’a doğru baktı. “Aptal, seni öldürmeyi hiç istemiyordum.”

“Tek bir darbeyle…”diyebildi Falcon sonunda kendine gelerek.

“ Sen…” dedi İlya gözleri dolmuştu, “Sen bir canavarsın…”
Legistas bu itham karşısında acı acı güldü. Aikroth’un kanı ayaklarına bulaşmasın diye birkaç adım ileriye doğru ilerledi. “Mahremimi, sadece yedi kişi biliyordu. Biri hariç diğerleri ölecek olsalar da bunu paylaşmayacaklarını, paylaşılmasına da izin vermeyeceklerini sanırdım. Yanılmışım. Benim maşalarla işim olmaz Falcon, benim işim maşayı tutan elle. Sana bunu yaptırmaya zemin hazırlayanlarla, O yüzden bana Kedfith’in yerini, diğerlerinin planlarını anlat bu savaşta rolün bitsin.”

Falcon, titreyerek İlya’ya doğru baktı. “Bunu yapamam, yaparsam Maria…”

“Maria öldü.” dedi Legistas, derin bir çekti bunları anlattığı için kendine kızıyordu belli ki. “Tıpkı İlya gibi, yanında konuşan bu boş kabuk belki onun yüzüne sahip, onun sesine hatta onun düşüncelerinin bir kısmına dahi sahip olabilir, Lakin o değil. Gözüne aşk ile baktığın, nefesini nefesinde hissettiğinde huzurla gözlerini kapadığın kadın, değil o. O eski görüntüsünün bir yansıması, geçmişin acı hayaleti, cahilleri kandırmak için yapılmış bir tuzak.”

“Nasıl biliyorsun?” dedi Falcon

“Çünkü benim bildiğim İlya, senin esaretinde durmayı asla kabul etmezdi.” dedi Legistas gülümseyerek, “ Bir şekilde sana saldırmaya çalışır, çaresiz güçsüz bir kız çocuğu gibi akıbetini beklemezdi. Üstad’ın dogmatik zihninin kadınları koyduğu kefe ile çaresiz kurtarılmayı bekleyen bir prenses gibi davranmazdı İlya.”

Falcon’un kaşları çatıldı, İlya’nın gözleri şokla büyüdü lakin Legistas devam etti, gözleriyle yerde yatan Aikroth’u işaret etti. “İlya, bunu yapmama izin vermezdi, yaptıktan sonra ise sadece canavarsın gibi aciz bir cümle de kurmazdı. O yüzden elinde tuttuğun boşlukta bir gölge cansız bir kukladan başkası değil. Haksız mıyım Üstad Valerion?”

Falcon bir an etrafına şaşkınlıkla baktığında, karnına bir dirsek yedi. Dirsek öyle sertti ki kılıcı kızın boğazından zor uzakta tutmuş geriye doğru bir iki adım sendelemişti. Şaşkınca ona dirseği kimin attığına bakarken önündeki kızın yüzünde öfke dolu bir ifade belirdi.

“ Akıllıca, Legistas.” dedi İlya’nın dudakları Üstad Valerion’un sesiyle, “Yine de Aikroth’u, öldürmeni sağladık, kaldı beş kişi.”

“Durumu kurtarmaya çalışma Valerion.” dedi Legistas, omuzunda paltoyla dururken gözlerinde öfke kıvılcımı vardı. “ Falcon, senin onu kullandığını, mahremi ile oynadığını fark etti artık. İlizyonun kırıldı, artık hangi delikteysen seni bulacağım.”

“Aptal, ölü bir adam konuşamaz.” dedi Üstad Valerion, İlya’nın zarif eli havada bir rün çizdi, Falcon hızlı bir hareket ile Legistas’a doğru koşmaya başladı ardından kendi kılıcını kendi boynuna doğru doğrulttu. Bütün bunların hepsini kendi isteği dışında yapan Falcon’un gözleri büyüdü. O sırada Üstad Valerion, Ilya’nın bedenini korumak için etrafındaki sarı kalkanın üzerine bir büyü kalkanı daha ekledi.

“Arz kilidi.”

Falcon havadayken olduğu yerde hareketsiz bir biçimde kilitlendi. Hiçbir şey yapamadan öylece durduğu anda, Legistas elinin bir hareketiyle Falcon’u yavaşça indirdi. Ilya’nın yüzü Üstad Valerion’un öfkesiyle çarpılırken. Legistas’ın gözleri gri bir hareye doğru dönüştü.
Üstad Valerion, ellerini kaldırdığında, etraftaki mozolede birçok rün parlamaya başladı. İlya’nın çarpılmış yüzündeki sırıtışı, güzel kızın yüzünü giderek çirkinleştiriyordu. “ Her yaptığım hamlemi durduramayacaksın Legistas, bakalım şimdi eski sevgilinin yüzü ile savaşırken benim kaybettiklerimi biraz olsun anlayabilecek misin?”

“Bu büyük savaşta küçük bir piyonsun Valerion.” dedi Legistas’ın kıyafetinin arasındaki mavi ışıklar giderek parlamaya başlamıştı, gri gözlerinde öfkeyle elini kaldırdığında, Ilya’nın olduğu ikinci kalkan anında parçalandı. “ Küçük, mide bulandırıcı, iğrenç bir piyon…”

Legistas, muazzam bir hızla Valerion’un üzerine atıldığında “ Değişim.” dedi Üstad Valerion, birden rünler şekil değiştirerek metal duvar şekline büründü. Legistas ile Üstad’ın arasında beliren güç duvarı Legistas’ı çok kısa bir an havada asılı bıraktı. Ardından Legistas’ın etrafında beliren duvarlar onun üzerine kapandı. Dört tarafı kapalı bir küp şeklinde olan bu duvarlar pürüzsüz bir şekilde yapılmıştı. Legistas küpün içerisinde karanlıkta kaldığında cebinden bir ateşveren çıkarıp etrafını aydınlattı. Metala hafifçe dokundu, “Viberium.” diye mırıldandı.

“Bütün darbeleri belli ölçekte emen içine hapseden kırılmayan bükülmeyen, senin eteklerini yaladığın patronunun çok sevdiği o metal.” dedi Valerion, kendinden emin bir sesle, ardından gülümseyerek ekledi. “Daha doğrusu senin mezarın, içinden asla çıkamayacağın bir hapishane, sana tanıdık geliyor mu?”

“Benim gücümü küçümsüyorsun.” dedi Legistas, ciddi bir sesle.

“Hayır, bu Darkon’un hesaplarının bir ürünü.” dedi Valerion, ciddi bir sesle, “ Ilya’nın ne olduğunu anlamana rağmen onun bedenine bir şey olmaması için çaba sarfedeceğini, biliyordum. Mozolenin birçok kısmını senin gücün tutuyor, o gücü bırakıp buraya yönlendirirsen Mozole yıkılır, hem İlya hem de ihanet etmeye çok meyilli olan kader ortağın Falcon ölür. Üstüne üstlük onun üzerinde de gücünü kullanıp onu kilitledin. Bütün gücünü verirsen belki o kutudan çıkabilirsin, ama verirsen hem oldukça güçten düşeceksin hem de planımızı öğrenme şansından vazgeçeceksin üstelik İlya’dan da olacaksın. Karar senin ama çabul ol, geçen her saniye dostların ve düşmanların elimizde ölüyor olacak. Çünkü biz her şeyi hesapladık. Ne kadar güçlü olursanız olun. Akıl ve zekaya hepiniz yenileceksiniz.”

Legistas cevap vermedi, elindeki ışıkta parlayan siyah saplı gümüş başlı bastonuna şöyle bir baktı, elindeki silahta viberiumdan yapılmıştı. Bastonun arkasına baktı. Arkasında, A.D.V harfleri silik bir biçimde belli olmaktaydı. O, burada olsaydı, ne yapardı diye düşündü.
Akıl ve zekanın sadece o adamda birleştiğini görmüştü.

“Zayıflığını güçlü kıl.” sözü geldi aklına, Gümüş saplı bastonunun kafasını çıkardı. Kafasının arkasında bir bıçak gizliydi, bıçağa doğru bakarken aklına bir fikir geldi. Yüzünde bir gülümseme belirdi, lanet olası bu bıçağı sırf oraya süs için koymamıştı.

Bıçağı sapından çıkardı, ardından yavaş yavaş havada döndürürken, bıçaktaki yoğun viberium çizgilerine baktı. İhtiyar kendine o kadar akıllı bir silah tasarlamıştı ki, binlerce yıl sonra bile işe yarayan bir özelliğini öğreniyordu.

“ Sen, ölecek adam değildin.” diye mırıldandı Legistas


***********

Orungrad’daki gizli üsse vardıklarında. Bastique Darkon, gözlem büyülerinin yansıtıldığı duvara baktı. Yok Edicilerin hepsi istedikleri yerlere gelmişti. Yol boyunca Üstad Valerion’u Drakeler sırtında taşımış, Üstad sürekli zihin gücünü kullanmak zorunda kalmıştı.

Şimdi ise, Orungrad’daki simetrik altıgen odadaydılar, yerin altı yüz metre altındaki bu gizli oda, antik çağlardan bugüne kadar gelmişti. Odanın ortasında iç içe geçmiş birçok halkanın orta kısmında bir kişinin oturabileceği bir alan vardı. Kenarları ince çizgiler ile çeşitli kadim rünler kazılmış bu odanın öbür ucunda gözlem boruları vardı. Gizli haberlerin özel borularla ulaştığı bu sistem, eski Shiliak’ın kurucusunun üzerinde çalıştığını gösteren iç içe geçmiş üç halka simgeleriyle donatılmıştı.

Bastique Darkon, burayı Drake tünellerini hazırlarken bulduğunda, Üstad Valerion’a bu gizli yeri anlatmış, uzun yıllar boyunca bu yeri incelemişlerdi. Üstad Valerion burada zihin büyülerinin ne kadar güçlü olduğunu fark etmiş. Glaroth ve diğer Hükümsüzlerle ilk savaşta burayı üs olarak kullanmıştı. Şimdi ise son savaşlarını yapacakları ana üs burasıydı. Darkon’un elbette diğer planları vardı, yine de burası savaşın gidişatını elinde tutması için önemli bir mevkiydi özellikle de Üstad Valerion’un gücünü korumak için.

Üstad Valerion yoğun bir meditasyondayken, Darkon ekranda beliren, Yok Edicilere bakıyordu. İkişer ikişer ayırdıkları Yok Ediciler, uygun yerlerine gönderilmişti en sonunda. Hayatta kalan olursa hangi rotadan merkeze gelebileceklerinin hesaplarını yapmış olan Darkon’un istediği ışınlandığı bölgede işlerini bitirmekti elbette. Lakin ne kadar hesaplama yapmış olursa olsun. Üstad ne kadar göz boyayacak olursa olsun bazı şeyler istediği gibi gitmezdi, her zaman mozoledeki gibi şans yanlarında olmazdı.

Legistas’ı tuzağa çekmeyi, Aikroth’u öldürtmeyi başarsalarda. Diğerleri konusunda, o kadar emin olamıyordu. Bakışları önce eski Slembriolara doğru gitti. Toran ile Sweinstein tehlikeli bir ikiliydi. Toran’ın adaletine her zaman saygı duymuştu Darkon. Sweinstein ise bambaşka bir şeydi, üstlerine yaltaklanan astlarına eziyet eden acımasız bir adamdı. Delice bir zekası, ve inatçı bir kararlılığı vardı. O adamdan her şeyi bekliyordu Darkon.

O yüzden, Sweinstein’ı yok edecek tek bir şeyin üzerine yoğunlaşmalıydı.

Kibrine…

********

Sweinstein ile Toran, geniş bir holde belirdiler. Duvarlar eski işlemelerle süslüydü. Çift kemerli geniş tonuzlar üzerine kurulmuş bu yapı Slembrio kabul salonuna benziyordu. Eski Slembrio kabul salonları, Baş Lider ve Konsey liderlerinin Slembriolar ile birlikte yemek yediği geniş cilalı masalarla, parlayan mermer karolar ile süslü büyük bir salondu.

Bu salon da aynı o salonlara benziyordu. Dagron Toran’ın canı sıkıldı. Uzun geniş siperlikli miğferinin altındaki gözlerde altın bir hare belirmişti. “Bizim ile oyun oynuyor…”

Sweinstein ise ilgiyle etrafına bakıyordu, sarı saçları gözlerinin önüne düşerken kaşlarını çatmıştı, Elindeki tableti çalışmıyordu. Önlerindeki geniş çift taraflı kapıya ve üzerindeki işlemelere uzun uzun baktı. Gözlüğünü düzeltti. “Doğu tarafında, eski Divanium, kulesinin yakınlarındayız. Volongrad’dan tahmini on- on iki bin çark civarı uzaklıkta.”

Toran sessizlikle ona bakarken, Sweinstein sakince etrafı süzmekteydi. Eli köşeli çenesindeyken, burnu havayı kokluyordu. Toran, bu duygusuz makine gibi adama bakarken içten içe bir öfke duydu. Sweinstein’ın neler yaptığını duymuştu. Acımasızca milyonları katleden, bombaları Arturo ile birlikte o yapmıştı. Slembrio’yu onlar yok etmişti.
Arturo ile Sweinstein, geçmiş çağın en büyük hainleriydiler, Toran öfkeyle dişlerini sıktı, hayatı boyunca koruması gerekenleri koruyamamıştı. Önce ablasından başlamıştı her şey ardından Ustalarını kaybetmişti, şimdi ise durum Kedfith’e kadar gelmişti. O korumaya yemin ettiği adamların ölüşlerine tek tek şahit olmuş kendisi bir şekilde hayatta kalmıştı. Şimdi ise Darkon, Üstad ile birleşmiş onlara bu oyunu oynuyordu; en nefret ettiği adamlardan biriyle bilinmeyen bir yere gelmişti. Aslında, Darkon’u çok iyi anlıyordu, halkını korumak için savaşmak zorundaydı yine de bu bu şekilde kirli olmak zorunda mıydı? Geçmişi hatırlatıp zayıf anları kollamak, kişileri birbirine düşürmeye çalışmak, Bu ona göre bir şey değildi zira Bastique onurlu bir adamdı, Üstad gibi kaypak değildi.

O sırada aklına ustası De Felian geldi, uzun yolculuklarından birinde eski bir taşın üzerine oturmuş olan Slembrio Şövalyesi onu şöyle bir süzmüştü. Yeşil gözleri çakmak çakmak parlarken uzun kendi ırkının standartlarına uymayan bıyığının kenarlarıyla oynamış, onun bu şikayetine gülümsemişti.

“Çaresiz adamlar, çaresiz şeyler yaparlar.” demişti sakince gözleri onu süzmeye devam ederken, “Seninle bire bir karşılaşacak gücü yoksa, kirli oyunlara mecburen katılır. Bu adamları sakın o kirli oyunu tezgahlayanlarla aynı kefeye koyma, bu adamlar bunu yaptıklarında mahcuptur, sana gülerek değil başını önüne eğerek saldırırlar. Cezayı keserken, bunu sakın aklından çıkarma.”

Toran, o vakit bu sözleri defterine dikkatlice not almış, diğer notlar ile birlikte her gece yatmadan okumayı ihmal etmemişti. Gençken alıştığı bu alışkanlığı, artık bırakmış olması üzücü bir ayrıntıydı gözünde ne yazık ki ona bir şey öğretecek kimse kalmamıştı. Slembrio yıkılmış, ustaları ölmüş ya da eski slembrio harabelerine mahkum edilmişti.

“Slembrio’yu düşünüyorsun değil mi?” dedi Sweinstein, Toran’a doğru bakarken. “ Büyük ak kuleyi sabah ışığında inci gibi parlayan, eski avluyu. Heyhat zamanın her şeyi yutmuş olması ne acı.”

“Orayı zaman değil, siz yıktınız.” dedi Toran öfkeyle arkasına bakmadan bir iki adım ilerledi. Bu dövüş oyununa girmeye niyeti yoktu. “Çıkalım buradan.”

“Kapı bir tuzak.” dedi Sweinstein dudak bükerken mavi gözleri parıldadı. “ İlk hamleyi yapan ben olmak istemem.”

“Belirgin tuzaklar gerçeğini gizlemek içindir.” dedi Toran kalkanını önüne koydu, hızlı bir sıçramayla büyük çift taraflı kapıyı hızlı bir harekette kalkanıyla parçaladı. Büyük kapı parçalanıp savrulduğunda geniş bir avluya doğru açıldı . Geniş avlu, eski slembrio barakalarını andırıyordu. Üstelik onlarca kişi antrenman yaparken, birden bire parçalanmış, kapıya doğru baktılar.

Toran’ın gözleri şokla açıldı, ona doğru bakanlardan biri, ıslak saçlarını omzuna doğru atan De Vion’du. Yüzü gülerken havada donmuş bir halde Toran’a baktı. Ardından yanındaki Arcenian Yigris ile birlikte gülmeye başladı.

“ Ne halt ediyorsun Toran?” dedi gülerek.

Altın yolun gerisinde kalmış olan, avlulardaki Slembriolar şaşkınlıkla ona doğru bakıyordu. Birçok tanıdık yüz gördü Toran. Arkada sur dibinde kestiren usta Svennon onun biraz gerisinde Usta Shibin Ben Shin ile antreman yapan oğlu Kozlin, onları izleyen güzel Lirin, koca boğa kafasıyla kahkahlar atan Montrus, onların önünde de Yigris ile De Vion, dostları birlikte savaşları kardeşleri.

“ İlizyon.” dedi Sweinstein ciddiyetle arkasından hava dokusuna elini uzattı ama hiçbir şey olmayınca kaşlarını çattı.

Toran, şaşkın bir şekilde bir iki adım ilerledi, “ Ben ilizyon gördüm, bu başka bir şey.”
De Vion, yarı ciddi bir şekilde onlara doğru ilerlemeye başladı. “ Nerede kaldınız siz? Mantikorla savaşmak bu kadar uzun sürmese gerek.”

Sweinstein kaşlarını çattı. Birden sol eli keskin bir kılıca dönüştü, hızlı bir hareket ile De Vion’un kafasına savurdu, kılıç De Vion’un kafasına gelecekken, Toran’ın kalkanı Sweinstein’ı durdurdu. Kalkanı çekmesiyle Sweinstein’ın kolu havaya kalktı.

“ Ne yapıyorsun sen?” dedi Sweinstein öfkeyle, “ Onun gerçek De Vion olduğunu mu sanıyorsun?”

“Hayır.” dedi Toran ciddiyetle, “ Ama neye kılıç savurduğumuzu bilmeden kılıç savuramayız, patlayan adamları gördün.”

Sweinstein, umursamazca gülümsedi, “Arz üzerinde bana çok az şey zarar verebilir.” dedi ama elindeki kılıç kaybolmuştu. “Lakin haklı olabilirsin, ilk onların bize saldırmalarını bekleyelim.”
De Vion, bu konuşmaya anlam vermezcesine bakıyordu, Bir şey söyleyecekti ki De Vion’un arkasından kalın tok ses duyuldu. “ Toran, Ouqerswank buraya gelin!”

De Vion, sesi duyunca geriye çekilip selam verdi. Yigris ve diğerleri de onları izledi. Gelen Baş Lider’di. Uzun boylu ve kalıplı vücudu uzun sırtına kadar inen kuzgun karası saçları ve gri gözleriyle, çelik gibi bir ifadesi vardı. Ağzının kenarları biraz kırışmış şakaklarında beyazlar belirmiş olsa da gençliğinin zirvesinde gibi duruyordu.

Üzerindeki kaplan işlemeli Slembrio Zırhı gün ışığında parlıyor, azameti göz kamaştırıyordu. Her şey o kadar gerçek görünüyordu ki gözüne, parlayan gün ışığı gözünü kamaştırıyor. Metalin tanıdık kokusu burnuna doluyordu. Havanın sıcaklığı içine işliyordu, tıpkı Kiligon De Scengun’un bakışları gibi. Utanç ile başını önüne eğdi Toran, ilizyon olsa bile Liderinin yüzüne bakamıyordu. Hayatını borçlu olduğu, yol yordam öğrendiği, nerdeyse baba bildiği adamın ölümüne izin vermişti, uyaramamıştı.

Hangi yemin, diğerinden üstündü? Hangisi önce gelirdi halkın mı, görevin mi? Konseye ettiğin yemin mi? Slembrio düsturu mu? Bütün bunların cevabını o zaman ona Kedfith vermişti.

“Slembrio, bir ülke değil. Ülkeleri desteklemek için var olmuş bir kuruluş. Sen oraya eğitime gönderildin, niye çünkü ülkene hizmet etmek için ve ülken teamüller gereği seni merkez komutanı yaptı. Merkez Komutanının öncelikli ve ilk görevi, konsey üyelerini korumak ve onların kararlarını uygulatmaktır. İstediğin şeyler kadar istemediğin şeyleri de yapmak bizim kaderimiz çünkü biz kanun adamlarıyız, duygularımızın bizi yönetmesine izin veremeyiz. ”

Biz kanun adamlarıyız… diye düşündü Toran, bütün ölümler ve yıkımlar karşısında kendine söylediği şey buydu. Halkının katliamına, Slembrio’nun yıkımına diyarın kırılmasına o yüzden ses etmemişti. De Vion’un karşısında kullanılmamasına o yüzden ses çıkarmamıştı. Onun sadakati konseyeydi, bu şekilde yemin etmişti. Onuru üzerine, şerefi üzerine o çoğu işe yaramaz adamları bu yüzden korumuştu.

“Toran, Ouqerswank” diye kükredi Baş Lider, sesinin etkileyicliğiyle başını kaldırdı Toran, Sweinstein’ın alaycı gülümsemesi dudaklarındaydı, o gülümsemeyi kalkanıyla paramparça etmeyi o kadar çok istiyordu ki ama yemini onu tutuyordu. O, ona saldırmadığı sürece Sweinstein’a saldırmayacaktı.

“ O kadar gerçekçi ki.” dedi Sweinstein alayla gülümserken bir adım ona doğru ilerledi. “ Bir an içinde tüylerim diken diken oldu. Ah, eski güzel zamanlar basit hayatları sürdüğümüz en büyük korkumun Baş Liderin sesi olduğu zamanlar.”

De Scengun, kaşlarını çattığı anda. Sweinstein onun yanına gelip, elini Kaplan Simgesinin üzerine koydu. “ Lakin, artık bu eski düşüncelerden azadeyiz. Ben eski anılardan etkilenen duygusal bir adam değilim. Yanımdaki adam ise ne kadar etkilense de yemini bozacak bir adam değil. Bu küçük oyununuz işe yaramayacak Bastique. Baş Liderin kalbini yerinden nasıl söktüysem, bu oyuncağının da kalbini sökeceğim.”

Toran, bir hamle yapamadan, Sweinstein’ın eli olduğu yerde dönerek bir matkaba dönüştü. Zırhı parçalarken, De Scengun parlayan yumruğunu Sweinstein’ın karnına geçirdi, Sweinstein bir iki metre geriye doğru sürüklenirken. Dudaklarının arasından bir iki damla kan süzüldü. Sweinstein’ın görünen bedeninde hiçbir hasar almadığı halde karnını tutuyordu.

“Ruh.” dedi, Sweinstein ağzının kenarını silerken gülümsüyordu. “Dersine iyi çalışmışsın Bastique.”

Mavi aura ile kaplı yumruğu, ile onlara bakan Kiligon De Scengun görünümündeki adam, kısa bir kahkaha attı. “ Bir yumrukta yamulan, tanrı da ilk kez görüyorum. Değil mi Çocuklar?”
Arkadaki Slembrio Şövalyelerinin yüzü ifadesizleştikten sonra kılıçlarını çektiler. Kırmızı, Mavi, Yeşil ve Beyaz Ruh auralarıyla dolu kılıçlar çeken, eski dostlarının yüzünü görünce Toran kalkanını kaldırdı Sweinstein’da sakince doğrulmuştu.

“Dikkatli olmanı söylemiştim.” dedi Toran, Kalkanını önüne siper alıp Slembrio duruşunda dururken Bütün vücudu altın Slembrio haresi ile parladı. “ Slembrionun Ulu Kaplanı.”
Sweinstein, gözlüğünü avcunun içiyle düzelttikten sonra, gözlüğünün üzerinden birçok rakam geçti, ardından Toran’ı şaşırtacak şekilde Beyaz Ruh gücü kullanan Ruh adamların dövüş sitilinin duruşunu aldı. Bu stil düşmanı yakınına yaklaştırmama üzerine kuruluydu. Üzerindeki zırh gibi gözüken lastiğimsi maddeden kopan ufak yoğun bir parça havada küçük birçok iğneye dönüştü.

“Tanrıların gücünü hafife almamalısın.” dedi ciddiyetle.

Onlara bakan, De Scengun görünümündeki adam, alayla güldü. “Kıçımın Tanrıları!”

Sweinstein, gülümseyerek iğneleri fırlatırken, Toran kükreyerek saldırdı.


****

Darihond Kedfith, ışınlandığı yeri görünce kaşlarını çattı. Bin yıllar önce yitip gitmiş, geçmişte kaybolmuş, eski ahşap kokusunu aldı. Yüzlerce kez, merdivenlerinden çıktığı ahşap kürsü onun gerisinde, Hiandar dilinde yazılan “ Mutlak Adalet.” yazısı, onun önünde genel sekreterya masasıyla büyük bir mahkeme salonundaydı.

Yanındaki Briseis, şaşkın bir öfkeyle etrafına bakıyordu. Çoktan mızrağını çekmişti. Önündeki ahşap sıralara dikkatini çekti Kedfith’in, Briseis ile kendisi kapsayan sıralar sanıkların durduğu alanı işaretlemek için kullanılmıştı. Kedfith, elini çenesine götürürken onu yargılamaya kimin geldiğine şöyle bir baktı.

Salonun açık kapılarının ardında esmer bir şövalye onlara doğru ilerledi. Korkusuz bakışları ile zırhının metaline işlenmiş gül ile etkileyici gözüküyordu. Siyah saçları uzundu ve arkadan toplanmıştı bir eli kırmızı kaplı kılıcını tutuyordu.

“Darihond Kedfith, Briseis Moshkan.” diye sert bir ses duyuldu kürsünün oradan
Kedfith ile Briseis oraya doğru döndüklerinde, Bastique Darkon’un daha demin boş olan kürsüde belirdiğini gördüler. Darkon ciddi ve tonsuz sesiyle devam etti. “ Hiandar kanunlarını koruyan sizlerin hiandar adaletine ihanet ve halkını katletmek suçlarından burada bulunuyorsunuz. Söyleyecek sözünüz var mı?”

Briseis, alayla güldü. “Burada oyun oynamıyoruz Darkon!” dedi sesi öfkeyle mızrağını kaldırdı, “ Bizi burada tutabileceğini mi zannediyorsun?”

“Hayatlar üzerine oyun oynayan sizlersiniz.” dedi Darkon kati bir sesle, “ Hiandar Halkını, hukuksuz bir zorbalıkla katlettiniz, kendinizi Tanrı ilan edip masum halklar üzerinde işkenceler yaptınız. Yaptığınız ihanetin yargısından dahi kaçacaksanız. Durmayın, davranın silahlarınıza!”

Briseis tam hareket edecekti ki, Kedfith elini kaldırdı. Briseis anlamsızca Kedfith’e bakarken Kedfith’in yüzünde o nadir gülümsemelerden biri belirmişti. “ Dur, Briseis. Savaş her zaman kılıçla ya da büyüyle olmaz. Madem bizi Hiandar hukuku üzerinden, hukuka ihanetimizden yargılayabileceğini zannediyor. Ne yapacağını görelim bakalım zira ben hukuka ihanet etmedim!”

Briseis kaşlarını çatarken, Kedfith’e baktı. “ Hala mı hukuk konusunda sana meydan okuyanları yenme dürtünden kurtulamadın? Bizi oyalıyor baksana.”

“ Hedefe giden yolda her zaman yıkıcı olma huyundan da sen kurtulamamışsın.” dedi Kedfith, duygusuz bir sesle, “Burada savaşsak, dahi elde edebileceğimiz bir şey yok, asıl savaşırsak oyalanırız.”

“Ne demek istiyorsun?”

Kedfith, daha fazla Briseis’i umursamayarak, Darkon’a doğru döndü. “Eğer yargılamada Beraat edersek ne olacak Bastique, gerçek yerini bize söyleyecek misin?”

“Haindar hukukunda ne yazıyorsa o olacak.” dedi Darkon soğuk sesiyle, “ İstediğiniz yere gitmekte özgür olacaksınız. Adalet…
“ayrım yapmaz.” diye devam etti Kedfith, yüzünde yine ince bir gülümseme belirmişti. Gri gözlerinde eski bir parıltı. Briseis, iç çekerek Kedfith’e doğru baktı. O azametli görüşünün altındaki, eski görüntüsü geldi gözü önüne kısa kıvırcık saçları yüzüne düşerken gözlerinde aç parlamayla okuduğu kalın hukuk kitaplarını. Bir zamanlar, bir ona bir de hukuk kitaplarına bakarken parlardı gözleri. Şevkle, mutlulukla.

Eli mızrağına gitti, o mutlu, hırslı çocuk, duygusuz ve zalim bir adama dönüşmüştü. Kendisine yaptıklarını umursamıyordu, belki geçmişinin intikamını alıyordu ama Trem’e yaptıklarının affı yoktu. Trem’in yeşil gözlerindeki o acıyı görmüştü. Oğlunun katlettiğini zanneden bir anneye öfke ve hayal kırıklığıyla dolu bakışını, halbu ki oğlu katliamda değil, buraya gelmeden önce belki babasına kavuşurum ümidiyle ölmüştü ona son bir emanet bırakarak.

Mızrağı sıkı sıkı tuttuğunda, Kedfith konuşmaya başlamıştı bile. O resmi duruşma ses tonuyla konuşuyordu. “Ben, Darihond Liebtus Kedfith, yaklaşık 22 bin yıl önce, Hiandar Safir Dönencesinin 259. Yılında doğdum. Hian Üniversitesi, Hukuk Bölümünü bitirdikten sonra, Kriminal Hukuk, Metodoloji Hukuku üzerinde araştırmalar yaptım. 19 Bin yıl önce Ön Yargıç Ünvanını aldıktan sonra ceza sistemleri içtihatları üzerinde çalıştım. Ön Yargıç görevimi Merkez Adliyede bitirdikten sonra son denetim görevimde kaza geçirdim. Uzun bir süre geçtikten sonra iyileştiğimde, üstlerim Baş Yargıç, sınavına girmemde sakınca olmadığına karar verdiler. Sınavı kazandım. Yaklaşık 18 bin yıl önce Eos bölgesinde Muaddib, Baş Yargıçlığına atandım. Muaddib’de uzun zaman görev yaptıktan sonra, Muaddib Yıkımı gerçekleşti. Bu Yıkımdan sonra bir Süre Vasgondag’ta birçok merkez vilayette görev yaptıktan sonra Baş Sekreterya Sınavına girmeye hak kazanndım 17 Bin yıl önce Baş Sekreter olarak Büyük Konsey üyesi oldum. Bu görevi beş Bin yıl yaptıktan sonra, Başrahibin ve Baş Yargıcın öldüğü Kanlı geceden sonra Baş Yargıç oldum. Ve On Bin yıl önceye kadar da bu görevi yaptım. İstinat ettiğiniz konu yaklaşık On Bin yıl önce Baş Yargıç görevimi ifa ederken yapılan oylamayla gerçekleşti. Bu oylama yapıldığında ne yazık ki siz yoktunuz. Üstad Valerion yoktu. Olsaydınız çok şey değişirdi.”

Darkon’un yüzünde bir değişme olmadı. “ Devam et.”

“Oylama tutanakları, hala ben de saklıdır.” dedi Kedfith ciddi bir sesle, “ Toplantı ve karar yeter sayımız on altı olduğu, Hiandar Nizamnamesinde yazılmaktadır. Yirmi üç kişilik Büyük Konseyin kaideleri de bu ölçütteydi. Sorumluluk kanunnameyi ortaya koyanındır. Ben red oyu veren yedi kişiden biriydim. Orada bulunmayan siz de dahil 7 kişi, toplantıya katılmış olmadıkları için, kabul eden 9 kişi ise onay verdikleri için suçludur.”

“Ben görevdeydim.” dedi Darkon mat gözleri kısılmıştı. “ Böyle bir oylama olacağını bilemezdik, bize oyalamanın konusu bildirilmedi, Konseyin yazışmalarından Başkatiplik Makamı sorumludur oylamanın konusu bildirmek Başkatipliğin ve o birimin sorumluluğunuzu üstlenen Baş Yargıçlık Makamı da bu sorumluluğa ortaktır.”

“Yazılar yazıldı, ama size ulaşmaları vakit aldı.” dedi Kedfith, “Tıpkı yıllar önce Antonio De Le Vaq’ın yaptığı gibi, kanunların boşluğu kullanılarak o vakit nasıl Arkonlar ile barış yapıldıysa, o vakit öğrencisi Legistas aynı yolu yıkım için izledi. Yine de size toplantı olacağının bilgisi daha evvelden verilmişti. Konusunu bilmeseniz bile katılmalıydınız.”

Darkon’un dişlerini sıktıklarını gördüler konuşmamıştı lakin Kedfith konuşmaya devam etti. “ O gün red oyu verenler arasında, Ben, Briseis ve Soraya gibi Yargı kolunun mensuplarının tamamıyla birlikte, Merkez komutanı Dagron Toran, Doğa Sorumlusu Almeria Nenyal, Dış İstihbarat Şefi Clemente, ve Amiral Dughia De Cid vardı.”

“Hiandar, Kanunnamelerinde görevli personel oylamalardan muaf tutulur.” dedi Darkon. “ Üstad Valerion görevde değildi ancak ben görevdeydim, daha önce birçok toplantıda olmadığım gibi o toplantıda da yoktum.”

“Evet, Kanunnamelerin yirmi dokuzuncu maddesinde bu yazar.” dedi Kedfith “Lakin topyekün değişim kararlarında, Başkatiplik Makamı özel bir belge gönderir sizlere. Bu belge karar yeter çoğunluğunun sağlanması ve mümkünse tüm konsey üyelerinin toplantıda olması için açık bir çağırıdır.”

“Lakin Topyekün kararlar, topyeküm tam sayı ile alınır.” dedi Darkon hızlı bir şekilde cevaplarken “ On altı kişiyle alınmış bu öldürücü emir kararı hukuken geçersizdir.”

“Antonio De Le Vaq’ın tasarısını sunup kanunlaştırdığı, 248. Yargı paketinde öldürücü emirlerin topyekün değil, karar yeter sayısı sağlandığında uygulanması kararlaştırıldı.”

“Lakin öldürücü emirlerin kapsamı kendi ırkımızı kapsamıyordu.” dedi Darkon bir an için öfkeye kapılmıştı. “ Gizli emirle gerçekleştirdiğimiz ırk projesindeki ırkların gerektiğinde yok edilmesini içeren bir yasaydı bu.”

“Doğru.” dedi Kedfith ifadesizce, “ Lakin kanunun kendi ırkımızı kapsamadığına dair bir içerik de yoktu. Bu teklif geldiğinde, maddeleri inceledim bir açık yoktu. Kanun gerekli çoğunluk sağlandığında Konseyin halkları katledebilme yetkisini sunmuştu. Tabi kimsenin aklına bu maddedin kendi halkına karşı kullanılacağını öngörememişti. Üstelik bildiğin gibi bu gizli nizam kanunuydu yani konsey dışında kimsenin bilmeyeceği bir kanun.”

“Kendi halkını, kendi ırkını katletmeyi kanunen mümkün olduğuna kendini nasıl inandırırsın? ” dedi Darkon soğuk ve öfkeli konuşuyordu. “ Kanunlar halkı korumak için yazılmadı mı? Hiandar Hukuki adı üzerinde Hiandar halkının teminat altına almak için var olan bir şey, devlet yoksa halk yoksa kanun niçin var?”

Kedfith duraksadı eliyle gözünü ovuşturduktan sonra Darkon’a doğru baktı. Darkon kendi masum halkının son çığlığıydı, son haykırıştı. Elleri yüzünden çenesine doğru ilerlerledi. Gri gözlerinde anlayış dolu bir ifade vardı. “Basique.” dedi sakince “ Devlet kavramı, kanun kavramı halk için vardır doğru. Lakin devleti de kanunu da halk oluşturur. Hiandar’ın önce bölge devletler ardından büyük bir imparatorluk olmasında etkili olduğu gibi, teknik olarak teokratik bir oligarşiye de onlar teslim etmiştir.”

Darkon öfkeli bir sessizlikle onu dinlerken Kedfith devam etti.

“ Senatörleri, Senatoyu halk seçer. Güçlü senatörler kadar güçsüz kukla senatörleri de halk seçmiştir, teokrasiye körü körüne bağlanmayı da halk seçmiştir. Çok az kişi senin kadar bilgeydi Bastique, din ile devlet işlerini ayırmak gerektiğinin çok azı farkındaydı. Önce Teokrasi kırbacıyla sıkılan Haindar, zulüm ile doğmuş intikamcı adamları doğrudu. Kimi teokrasinin safına katılsa da kimi ise ona savaş açtı. Savaş açanlar giderek büyüdü halkı arkasına ayırıp hukuk sistemini paramparça etti ve hatırladığın gibi buna çok az kişi karşı çıktı. Sen de destekleyenlerden biriydin.”

Darkon bıyıklarını düzeltirken öfkeyle dişlerini sıktı, Kedfith’in ne demek istediğini anlıyordu. “Katledilmeyi halkımız istedi bunu mu demek istiyorsun?”

“Toplum, layık olduğu yöneticilerle yönetilir.” dedi Kedfith Darkon’un acıyla ve öfkeyle çarpılmış yüzüne bakarken, elini kaldırdı göğsüne koydu. “ Ben kanun adamıyım Bastique, hüküm verirken değer yargılarımın, fikirlerimin bir önemi yoktur. Bana soruyorsan eğer yargıç değil de Darihond Kedfith olarak. Ben sana ölümü çoktan hak ettiğimizi söylüyorum. Yaptığımız ihanet, kendi kültürümüze kendi halkımıza yapılmış bir ihanettir. Bunun vicdanı yükünü hep taşıyorum, lakin ben hukuka ihanet etmedim. Hukuka ihanet edenler bu kanunu tasarlayanlar, onayı için onaylayanlardır. Söyleyeceklerim bunlardan ibarettir.”

Darkon’un kaşları çatıldı. Bakışları Briseis’e doğru çevrildi. “ Senin söyleyecek bir şeyin yok mu?”

“Söz konusu kuralları savunma olduğunda, Kedfith’in üzerine kişi tanımıyorum.” dedi Briseis, elinde mızrağıyla sakince konuşmuştu ama yeşil gözlerinde öfkeli ateşler vardı. “ Özellikle kuralların arkasına saklanma konusunda yine de sözlerinde haklılık payı var. Siz konseyde kaç bin yıldır bulunuyorsunuz, bütün bunlara engel olmaktansa güçsüz bir şekilde izlemeyi tercih ettiniz. Bunu hem sana hem de Üstada söylüyorum. Gerektiğinde kullanacağınız silah elinizde patladı sadece kuyruk acınız bundan, o yüzden ben ne bu yargıyı tanıyorum ne de yargılanmayı. Yaralarını yalamak için kaçan köpeklerin, adaletten bahsetmeye hakları yoktur.”
Bu sözler üzerine Darkon bir an hışımla ayağa kalktı. Mat gözleri parlıyordu, elindeki minik çekici hüküm vermek için kaldırdığında. Kedfith’in yüzünde yarım bir tebessüm belirmişti. Kapının kenarındaki şövalye ciddi bir ifadeyle kımıldanmıştı.

Darkon sert bif ifadeyle çekicini savurdu ancak hologram olduğu için ses gelmedi.

“ Tanığı çağırıyorum.”


****

Arturo, elinin altında parlayan kocaman bıçağı bir Drake’nin kafasına attığında Drake ona ulaşamadan havada patladı. Choros havada bekiren kırbacı bir Drakenin boynundan yakalayıp öteye doğru savurdu. Etrafındaki Binlerce Drake onu kuşatmıştı. İlk darbeleri vurduklarında sırt sırta verdiler.

“ Ahmak ışınlanma sembolünü nasıl görmezsin!” dedi Choros karanlık kanatlarıyla ona gelen büyüleri savuştururken.

“ O sırada elektrik akımını kesmeye çalışıyordum gerizekalı.” dedi Arturo, Slembrio kalkanıyla saldırıları savuştururken.

Üzerlerine gelen Binlerce Drake dışında çorak bir alandaydılar, Darkelerin altında görünmeyen taşlık bir yerdi burası. Sadece biraz önlerinde küçük bir tepe vardı. Choros ile Arturo ışınlandıkları andan itibaren hemen savaşa tutuşmuşlardı. Ne karar verecek ne de düşünecek zaman bulabilmişlerdi. Arturo De Le Vaq’ın kara gözleri, Choros’un kızıl gözleri ile buluştu. Aynı anda kafa salladılar.

Arturo’nun kol pazuları şişti, sırtından çıkardığı kocaman kılıç parlayarak büyüdüğünde etraf büyük bir aydınlıkla yıkandı. Aynı anda Choros çift taraflı kılıcını çekti, havada yükselen karanlık kılıcın içinden akarken iki adam da aynı anda kükrediler.

“ DE SCENGUN!!” “ OUMRA”

Bir taraf karanlık bir taraf aydınlık bir hare halinde etrafı parçalayarak ilerledi, Drakeler havada uçuşurken, saldırı küçük tepeyi dümdüz etmeye gidiyorduki Tepede Drakeler arasında mor pelerinli bir adam belirdi.

Kılıcını ters çevirmişti. Kırçıl saçlarıyla, gri iridium gözleriyle iki Tanrıya bakarken kokrusuz görünüyordu. “ Rohva üçüncü Stil: Yansıtma” Kılıcı bir pelerin gibi havayı kapladığında Choros ile Arturo’nun yavaşlamış saldırısı, onlara doğru geri döndüğünde Arturo ile Choros, kalkanlarıyla saldırıları rahatça durdurlar.

Adam, havada kılıcını kınına koyarken bir akbaba gibi tepenin üzerine tünedi, kılıcı elinde tes bir şekilde kınında duruyordu. Arturo’nun kaşları çatıldıktan sonra bir an yere dokundu. “ Choros dikkat et!”

“Çok geç.” dedi Adam, Kılıcını çekti, Arturo ve Choros’un altındaki yer bir kumaş gibi kaymaya ve aşağıya doğru çekilmeye başladı. Arturo, kılıcını kaldırıp ayağını yakalayan zemini kesmek için kaldırdığı zaman önüne bir drake atladı kendi gırlağını keserken. Arturo Slembrio kalkanıyla büyük patlamadan korundu. Choros ise iki ayağı ile yakalanmıştı ellerinde beliren pençe ile ayağına sarılmış olan kumaş parçalarını yırtarken. Havada süzülen kılıcı Darekeleri öldürmeye devam ediyordu.

“En zeki adamların sizler olduğu söylenmişti.” dedi adam kılıcını çevirince altlarındaki kumaş derin bir girdaba doğru dönüşerek sertçe onları kavramaya başladı. "Bir şeyler daha yaparsınız diye bekliyordum."

“Üstad’ın uşakları ile işimiz olmaz.” dedi Arturo, kılıcını sırtına koyup ellerini birleştirdi. Üzerinde kırmızı aura belirip kaybolduğunda Adamın tepesinde belirmişti. “ Bana kendisi lazım.”

Bunu dedikten sonra adamın kalbine elinde belirmiş olan küçük kılıcı sapladı. Adam bir ah edip başı yana düştüğünde vücudu bir kumaşa dönüşüp Arturo’nun kolunu kapladı, Adam Arturonun arkasında tekrar belirmişti.

“Beni tanısaydın, asla bana düşünmeden saldırmazdın.” dedi Adam yarı çekik kılıcına mırıldandı. “ Rohva ikinci stil: Yangın.”

Arturonun kolu alev aldığında, Arturo ruh formuna geçip darbeden kurtuldu. Aşağıda Choros, kanatlarını açarak gökyüzüne ulaşmaya çalışrtken altındaki perde onu bir bataklık gibi çekiyordu. Arturo bir an kısaca ona baktıktan sonra önündeki adama doğru döndü. “ Dikkatimi çektin.” Deid tehlikeli bir sırıtmayla, “Kimmişsin bakalım?”

Adam çarpık bir şekilde gülümsedi. “ Benim adım Bruno Boneball.” dedi kılıcını birkaç santim daha yukarıya doğru çekti. “ Kendi Tanrısını öldüren adam…”

Arturo’nun gözleri bir an açıldı. “ Ne?”

Bruno Boneball kılıcını kaldırıp havada büyük bir kumaş dalgası savurmadan önce sakince konuştu. “ Doğru duydun. Yüce Büyü Tanrısının, Mavi Eline dua ettiğimiz, Myrcid’in kellesini ben aldım. Tanrılar bir sinek gibi ölürken biz nasıl hayatta kabiliriz ki…”

Arturo öfkeyle yumruklarını sıktı, bu adamı bilerek önüne getirmişlerdi bu adam bir tuzaktı. Ama Tuzağın ne olduğunu çözemiyordu. Üstad onun önüne intikam için haykıracağı bir yem atmıştı ama o bu yeme kanmayacaktı. Bu yeme kanmayacak o yaşlı ihtiyarın tuzak içindeki tuzağını çözmenin yolunu elbet bulacaktı.

Elbet bulacak, O Üstad’ın cezasını kendi elleriyle verecekti.

Onun gırtlağını sökecekti...
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.
Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2518
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

Bölüm 9: Büyük Senatör

Mahabaratha, solgun bir ifadeyle elindeki mekanizmayı, önündeki masaya bıraktı. Ardından şalının arasında gizlediği küçük bir merceği de masanın üzerine koydu. Eski tip masanın üzerindeki dağınık notlar bir kenara savrulmuştu. Notların arasındaki bir çizim dikkatini çekti. Siyah parlak saçlı keskin siyah gözlü, düzenli kesilmiş sakallı bir adamdı bu. Bakışlarındaki kararlılık ve zeka yüzüne de yansımıştı.

Karakalem ile çizilmiş bu resimin kenarına patron yazılmıştı. Mahabaratha resimi eline aldı. Birkaç dakika önce, Yaşlı Şaman’ın bedeninden konuşan adamın asıl yüzüne bakarken. Yıllar önce, De Scengun ile De Felian ile yolculuk ederken arabanın tepesindeki ona soğuk soğuk bakması aklına geldi. O zamandan beri planlar kuran bu adamı yenmenin tek bir yolu vardı. Onu kendi egosu altında ezdirmekten başka çaresi yoktu lakin yanındaki adamları buna yönlendirmek çok zor olacaktı. Odadaki diğer Havarilere doğru baktı.

Arkasında duran Leginando ile Olkalia odanın köşelerine çekilmişlerdi. Leginando, üst üste dizilmiş kitapların üzerine oturmuştu. Düşünceyle, daha deminden beri izledikleri duvar yansıtıcısına bakmaktaydı. Olkaila ise suratı asık bir halde bir koltuğa çökmüştü. Legistas ile Olkalia, Mahabaratha ile De Le Vaq’ın bütün konuşmalarına şahit olmuşlardı.

“Bu, nasıl olabilir?” dedi Olkaila, sesi titriyordu, gözlerinde korku vardı. “Ölümden dönmenin yolu yoktur, bunu öğrenmemişmiydik.”

“Yolu var.” dedi Mahabaratha o da masaya arkasını dönerek masaya yaslandı, bakışları elindeki resme odaklıydı. “ Lakin çok az kişi gerçek benliği ile geri dönebileceği karanlık bir yol.”

“Nasıl yapabildi bunu?”

“ Diyardaki gizemli güçlerin çok azı açıklandı.” dedi Mahabaratha sakince, “ Lakin bunun planını çok uzun zaman öncesinden hazırlamış gibi görünüyor.”

“Durmayacak.” dedi Leginando, biraz da kendi kendine konuşuyordu. Şapkasını çıkarmış başını önüne eğmişti. “Onu serbest bırakmamalıydın.”

“De Le Vaq’ı orada tutamazdım.” dedi Mahabaratha, sakin bir kararlılıkla “ Buraya da getiremezdim. Halinize bakın sadece görüntüsünü gördünüz. Karşısında olsanız ne yapacaksınız?”

“ Onu tanımıyorsun, anlamıyorsun da.” dedi Leginando bir an içinde öfkeyle ayağa kalktı açık mavi gözleri parlıyordu. “ Biz bu arz üzerinde De Le Vaq’ın en nefret ettiği şeyi yaptık, mesele onu öldürmemiz değil keşke bu olsaydı. Biz onun asla affetmeyeceği bir şey yaptık, halkımızı katlettik.”

Mahabaratha, kaşlarını çattı. Başını ilgiyla kaldırırken. Leginando devam etti.

“En ufak bir şekilde değer verdiği, umursadığı birine herhangi bir şey olduğu zaman, onu durdurabilecek hiçbir şey yoktur. Gerekirse intikamını yavaş yavaş azar azar alır. Gerekirse bir anda, düşmanı hangisini beklemiyorsa onu yapar. Şimdi abarttığımı düşünüyorsun ama o Diyarda hayatta kalan kilit isimlerin çoğu ile konuşmuştur. Venessa’ya verdiğimiz De Scengun denilen adam zamanında o ne isterse yapardı. Wildor’un raporunda anlattığı Karanlığın Evladı Trem’i de o yetiştirdi. Sırf Karanlığın Evlatlarını kendine müttefik kılsın diye. Hayatta kalan son Ruh Adam Otoboroshi’yi de bu fırsat ile kendine bağlamıştı. Otoboroshinin öğrencisi Are’yi kendine bağlaması ne kadar sürmüştür sence Ben sana söyleyeyim iki dakika bile değil. Kedfith kendi adamları zannettiği Are ve ekibi aslında onun ekiplerinden biri. Onlara bu kadar kolay ulaşan adam yıllarca ticaret yaptığı Thengulara ulaşamaz mı zannediyorsun. O birçok sepette birçok planı olan bir adam, bundan sonraki planı bizi yok etmek üzerine olacaktır.”

Mahabaratha, elindeki resmi yere bıraktı resim havada süzülerek Leginando’nun önüne doğru düştü. “Antonio De Le Vaq’ı gözünüzde fazla büyütüyorsunuz. Evet, sizi o büyüttü o yetiştirdi. Seni çöp konteynırlarından, seni de yaban diyarlardan alıp yetiştirdi ama artık devir değişti. Unutmayın Hiandar’da değiliz artık. Şu an diyarın akıbeti bizim ellerimizde, artık diyarımızın hüküm sahipleriyiz. O ise geçmişin bir gölgesi, sizin ve Efendi Legistas’ın üzerinizden silinmesi gereken bir gölge. Onun ölümden geri dönmesi öldüğü için gözünüzde büyüttüğünüz adamın aslında ne olduğunu görmeniz için bir fırsat.”

Leginando ile Olkalia yere düşen resme bir an baktıktan sonra Mahabaratha’ya doğru tekrar baktılar, Mahabaratha onlara doğru adım atarken avuçlarını açarak onlara doğru döndürdü.

“O size karşı hiçbir zaman dürüst olmadı, sizi bir silah kullanıp atmak için bir araç olarak kullandı, lakin o kadar zekiydi ki bunu size hissettirmedi, gerekirse korudu kolladı. Size yakındı ama hep mesafeliydi, kendiniz de duydunuz size sadece bir yüzünü gösterdi, bunu ağzıyla söyledi. Unutmayın uzun süreli düşmanlıklar tarafların giderek birbirlerine benzemesine yol açar ve bu yüzden Antonio De Le Vaq, en büyük düşmanını yenme pahasına da olsa Kara Kral Meiou Rahgou’dan bir farkı kalmadı.”

“Hayır!” dedi Olkalia ile Leginando aynı anda ardından Leginando öfkeyle ekledi. “ Kara Kral’ın neler yaptığını bilmiyorsun, De Le Vaq asla onun gibi olmadı asla onun kadar alçalmadı.”

“Kara Kralı sizden çok evvelden tanıyorum. Onun zulmüne uğrayan bir tek siz değilsiniz.” dedi Mahabaratha sert sesle ardından bakışları Leginando’ya doğru döndü. “ Anlattıklarına bir bak, Leginando, saydığın isimlere bir göz at. De Scengun, De Felian, Trem, Are, Thengular bu isimlerden hangisi onun gerçek amacından haberdar? Kaçı birbirinden haberdar? Antonio De Le Vaq, fiziken güçlü bir adam hiçbir zaman olmadı onu güçlü yapan mütttefikleri ve bağlantılarıydı. Sen bunu çok iyi bilirsin. Sen onun Kare aslarından biriydin? Şimdi siz yoksanız?”

“Yeni Kare asları olmalı.” dedi Olkalia, Leginando’ya bakarken,

“Kim olabilir?” dedi Leginando elini çenesine götürürken.

“Bu sorunun cevabını sen verebilirsin.” dedi Mahabaratha, “ De Le Vaq’ın Kare Ası olmanın ne demek olduğunu sen biliyorsun. O kare aslardan ne bekler?”

“Mutlak sadakat, eşsiz beceriler, uygulamada kararlılık.” dedi Leginando otomatik, olarak ardından gözleri parladı. “Biri mutlaka Trem olmalı.” dedi “O iki kardeşe zamanında bizim kadar güvenirdi.”

Mahabaratha başını salladı, işaret parmağını kaldırdı. “Bir tanesi tamam ya diğerleri?”
Leginando, hızlı bir adımla karşı duvara geçip elini kaldırdı. Havada beliren sarı kart büyüyerek duvara yansıdı. Wildor’un raporunu okurken, gözleri büyüdü. De Le Vaq’ın haber raporundan sonra detaylı bir rapor daha gelmişti De Scengun ile uğraşırken durumu yeni fark etmişlerdi.

“Akirama’yı yakalamışlar.” dedi Leginando yutkunarak, “De Le Vaq; Are, Elwing, Trem ve De Vion ile birlikte savaşmış, ardından Venessa, De Le Vaq’ı almış, Trem ise Akirama’yı ikiside gözden kaybolmuşlar.”

“ Akirama?” dedi Olkalia, gözleri bir an dolmuştu.

Leginando öfkeyle, yumruğunu masaya vurdu. “ Lanet olası ahmak hangi cesaretle tek başına oraya saldırırsın?”

“De Le Vaq’ı hesaba katmadığı için onu suçlayamayız.” dedi Mahabaratha sakin bir ifadeyle, “Yine de anlaşılan hükümsüzler konusunda başarısız olmuş.”

Leginando elini kaldırdığında havada uzun koyu lacivert bir palto belirdi, hızlı bir hareket ile onu üzerine geçerken elini paltosunun kemer kısmına koyduğunda pantolon kemerinde süslü kabzalı iki büyük hançer belirdi. Elini kafasına attığında kafasında melon bir şapka belirdi. Şapkayı gözlerinin önüne doğru çektikten sonra Masasının çekmecesini açtı. Çekmecede üzeri yazılar ile bezeli beyaz eldivenler vardı. Eldivenleri eline alacakken, Mahabaratha elini masaya koydu hızlıca.

“Ne yapıyorsun?” dedi sadece

Leginando’nun açık mavi gözleri bakışı deliciydi. “Belli değil mi? Wildor’un belli ki yapamadığını yapmaya gidiyorum.”

“Akirama, De Le Vaq’ın eline düştü.” dedi Mahabaratha, sakince “Onu kurtaramazsın.”

“De Le Vaq’ta değil, o sırada De Le Vaq’ı da Venessa almış.” dedi Leginando, eliyle havada bir rün çizerken, “Hala vaktimiz var.”

“Evet De Le Vaq’ın elinde değil belki ama Trem’in elinde.”

“ Ne olmuş onun yanındaysa?” dedi Olkalia, “ Leginando, Trem’in elinden Akirama’yı rahatlıkla alabilir.”

Mahabaratha iç çekip, Leginando’ya baktı. “Daha demin Trem’in De Le Vaq’ın yeni Kare aslarından biri olabileceğini söyledin.”

“Evet.” dedi Leginando kaşlarını çatarak.

“ Kendini Trem’in yerine koy ki zamanında o yerdeydin.” dedi Mahabaratha yumuşak bir sesle “ Sen olsan ne yapardın?”

“Yaşlı Adamın emirlerini…” dedi Leginando ardından duraksadı. Öfkeyle yumruklarını sıkarak havada çizdiği rünü durdurdu. Ardından şapkasını yüzünün önüne doğru çekti. Olkalia bu sahneye doğru bakarken. Mahabaratha, elini Leginando’nun omzuna koydu. Leginando şapkasını gözlerinin önünden çekti gözlerinin rengi bir ton açıklaşmıştı. Gözyaşları yanağını ıslatırken dudaklarını büzdü.

“Öldü değil mi?”

Olkalia şokla ayağa kalktı, Mahabaratha bir şey söylemedi ayağıyla yerdeki De Le Vaq’ın resmine bastı. “ Trem, Kare aslarından bir tanesiydi, kalan üçü de çok önemli. Bu adamı yenmek istiyorsak öncelikle onun müttefikleriyle bağını koparmamız gerek. Leginando düşün, kimler olabilir?”

“De Vion.” Leginando öfkeyle ellerini masaya koydu gözyaşları hala yanağından akmaktaydı, “Onu gençliğinden beri tanır, Toran ile birlikte bize çok yardım etmişti. Wildor onun hayata döndüğünü rapor etmişti gerçi bundan bizde şüpheleniyorduk ama De Le Vaq’ın gelmesi onu o safa itmiştir. Bizden nefret ediyor ve De Le Vaq geçmişi temsil ediyor, ayrıca ikisinin de Lich ile bağlantıları vardı. İkincisi o eminim.”

“Üçüncüsü ise Are mi o zaman?” dedi Olkalia, rapordan yola çıkarak.

“Hayır, sanmam.” dedi Leginando burnunu çekerken, gözleri öfkeyle parlıyordu. “ O, kolay kolay birine güvenmez, Are’yi daha önce tanımıyor en önemlisi küçüklüğünü bilmiyor. O kare asını kendi yetiştirmeyi sever. Küçük kedilere pençelerini çıkarmayı öğretmek onun tabiri buydu. Ah, Akirama, yıkım aşkına, buna nasıl izin verdik!”

“Peki, üçüncü ile dördüncüsü kim olabilir?” dedi Mahabaratha, sakince.

“İlla dört kişi mi olmak zorunda, o kadar müttefik bulamayabilir?” dedi Olkalia,

“Kare asın mantığı, birbirini tamamak üzerine kuruludur.” dedi Leginando, “ Biz Muadlig’te gizli örgütlenmeleri çökertmek ve yok etmek üzerine yetiştirildik. Hepimizin farklı görevleri vardı, hepimiz farklı kilitleri açan anahtarlardık birleşince de daha güçlü kilitleri açabilen anahtarlar.”

“O zaman amaç Muadlig’ti şimdi ise...” dedi Mahabaratha,

“Diyar…” dedi Olkalia fısıltıyla,

“Karanlığın gücünü ve aydınlığın gücü şimdilik yanında,” dedi Leginando ciddi bir sesle, “Güçlü bir büyücüye, ihtiyaç duymalı bir de yenilmez bir dövüşçüye.”

“Tercihen havada da dövüşebilen…” dedi Mahabaratha,

“Thengular!” dedi Olkalia ciddi bir ifadeyle ardından duraksadı “ Ya Ruh gücü?

“Onu kendi kullanıyor ayrıca, gerekirse Are’yi bu uğurda kullanır.” dedi Leginando, ardından iç çekti. “Ama Thengular bir bilmece, bize orası hakkında çok az şey söyledi. Kimle bağlantısı var ki o bağlantıları hala geçerli mi bilmiyorum, zira çoğunu öldürdük.”

“De Le Vaq’ı yenmek için, Kare ası ve ona bağlı müttefikleri öğrenmek zorundayız.” Dedi Mahabaratha, “ Eğer onu geçmişinizle yargılarsanız, o sizi avlayacaktır. O sizi yetiştirdiği küçük çocuk olarak görüyor, ama siz ondan çok daha fazlasınız. O sizi ne kadar iyi tanıyorsa siz de onun belli yönlerini çok iyi tanıyorsunuz. O adam Efendi Legistas’ın karşısına çıktığında müttefiklerle güçlenmiş bir kral gibi değil geçmişin rahatsız bir hayaleti olarak çıkmalı.”
Leginando, kafasını salladı, ardından çekmecedeki eldivenleri eline geçirdi. Beyaz Eldivenler elinde parlarken, bakışları öfke doluydu.

“O zaman, Thengular’ın hangi tarafta olduğunu öğrenme vakti geldi?”


******


Yıkıntılar arasından, zorlukla kalkan Zacharias ağzındaki kanı tükürdü, Büyük Patlama, koca dağda geniş bir oyuk oluşturmuştu. Önüne düşen yağlı saçlarını geriye doğru attı. Bir an içinde pek çok şey olmuş ortalık karışmıştı. Önce Glaroth ile karşılaşmışlar ardından, Ruh Kadının yanındaki De Le Vaq ortaya çıkmıştı. En sonunda Clemente’nin aslında başka biri olduğunu öğrenmişlerdi.

Şimdi ise yıkıntılar arasında tek başınaydı. Clemente’yi o herif ile Venessa kaçırmıştı. Dughia kim bilir hangi cehennemdeydi, Büyük Patlama Glaroth’un orada patlamıştı. İhtiyar piçin, ölmediğine emindi. Üstad ise ortalığı ateşe verip kaybolmuştu. Zacharias, kaburgalarını tuttuktan sonra eliyle havada bir rün çizdi. Rün şekil değiştirerek Kara bir kargaya dönüşüp gökyüzüne doğru yükselirken. Zacharias soluklanmak için bir kayaya oturdu.

Şimdi ne yapacaktı, müttefiksiz yalnız bir adam olarak, kendini gerçekten hükümsüz hissediyordu. O herif ile birlik olsalardı ne kadar güzel olurdu. Legistas’ın, Glaroth’un ve Kedfith’in ümüğünü sıkacak tek kişi oydu. Büyük Senatör, Antonio De Le Vaq.


On yedi bin yıl önce

Eos Bölgesi, Kufereyn Sınır Hududu

Ribad Kalesi

Gizli Mahzenler


Zacharias, dikkatli bir hamleyle elindeki tüpteki sıvıyı karışıma damlattı. Açık Mavi renkli karışım, çızırtıyla tıslayarak kan kırmızısına dönüştü. Zacharias elinin tersiyle yağlı saçlarını geriye atarken gülümsedi. Erimiş mumların ışığı altında nerdeyse karanlıkta çalışan, Zacharias eski ama her türlü araç gerece sahip araştırma labratuvarında gün ışığına çalışmadan yirmi saate yakın çalışıyordu.

Sıvıyı soğutmak için, özel buz kalıbına doğru ittikten sonra, dış kapının kapanma sesini duydu. Elini koyu siyah yer yer lekeli önlüğüne doğru silerken, kapıya doğru döndü. Hafifçe eğilirken saygılyla mırıldandı.

“Senatör.”

Antonio De Le Vaq, kafasına geçirdiği kukuletasını açtı. Gri süssüz bir pelerin giymişti, ancak içindeki kıyafeti sade olmasına karşın saf ipekti. Kıyafetinin dışında, Senatör’ün yorgun göründüğünü düşündü. Gözaltındaki halkalar iyice morarmıştı. Şakaklarındaki beyazlar artık daha fazla belirgindi, sakalındaki beyazlar da çoğalmaya başlamıştı.

“Ocak.” dedi sadece sert bir sesle

“Nerdeyse hazır.” dedi Zacharias, bir iki adımla diğer odaya geçerek ocağı, De Le Vaq’a doğru gösterdi. Ocak iyice harlanmış sıcaklığı üzerindeydi. De Le Vaq, Ocak masasının üzerinde omzundaki çantadan üç külçeyi koydu. Zacharias külçelerin parlaklığına bakarak, külçelerin Viberium olduğunu anladı.

“Rokishi ile konuştun mu?” dedi De Le Vaq gömleğinin kollarını sıvazlarken.

“Evet, Senatör.” dedi Zacharias, Ateşi iyice körüklerken, potaya külçeleri attı. “Benden haber bekliyor.”

Ateşin kızıl ışıltıları yorgun yüzüne vuran Antonio De Le Vaq, “ Güzel, kalıbı hazırladın mı?”
Zacharias, kalıbı çıkararak taş masaya doğru koydu. Kalıp kısa saplı bir tırpan şeklindeydi. De Le Vaq, kalıba doğru bakarak kaşlarını çattı. “ Tırpan? Bunu kullanabilecek misin?”

“Gençliğim, çocukluğum buğday tarlalarında geçti, Senatör.” dedi Zacharias, sadece ısınan pota bakarak.

“Biliyorum.” dedi De Le Vaq, Potun kenarlarından Zacharias ile beraber tutarken dikkatliydi. “ Lakin adam öldürmek, buğday biçmeye benzemez.”

Pottaki eriyik Viberium kalıba doğru dökülürken, ince bir tıslama sesi duyuldu. Çıkan buharların arasından Zacharias’ın yüzü karanlıktı. “Bence bir farkı yok.”
De Le Vaq kara gözleriyle ona şöyle bir baktı. “ Ail,” cevher eriyik bir halde kalıba doğru yerleşmişti.

“Efendim.” dedi büyük bir kova suyu, kenardan taşıyıp yanlarına koydu.

“Senden istediğim şeyin yapılması çok tehlikeli.” dedi ocağın bir yanında elini masanın kenarına koyarak De Le Vaq. “ Ruh kilitleri, bir mühür şeklinde düzenlense de bir anahtar şeklinde de düzenlenebilir. Viberium, bu ruh kilitlerini ve ruh güçlerini hapsederek kullanıcısına Ruh Gücü olmadan da kullanmasını sağlar. Lakin silahı tehlikeli bir Edouuma Silahına dönüştüren bu değil.”

Zacharias, dikkatle Santöre doğru döndü. Senatör onun gözlerinin içine bakıyordu, parlak siyah gözler onun ruhunun ta içini görüyordu sanki. “Benim kaybedecek bir şeyim yok Senatör, beni cehennemden çıkardınız, ilim irfan öğrettiniz. Şimdi ise en büyük tutkuma gidecek bir yol açacağınızı söylüyorsunuz, bunun yanında sizin istediğiniz nedir ki?”
De Le Vaq iç çekti. Biraz soğumuş metali kancayla tutup örsün üzerine koydu. “Ölüm, aşılması zor bir engel Zacharias, ruhları çekip alan güce karşı koymak kolay değil.”

Zacharias, kancasıyla metali dik haline getirirken, De Le Vaq ise büyük bir çekici eline almıştı, çekicin parlayan metali kavrulmuş metal ile buluştu. İlk kıvılcım etrafa uçuşurken, Zacharias sessizce bekledi, Senatörün darbeleri birbiri ardına metali şekillendirirken. Zacharias, Senatörün kafasında birçok şey olduğunu fark etti, amansız bir alışkanlıkla metali sakin sakin döverken, düşünceliydi. Bir an duraksadıktan sonra, Zacharias’a bir sandalyenin üzerine koyduğu kapişonununu işaret etti.

“Sol cebindeki evrağı al Ail.” dedi De Le Vaq, metalin üzerine biraz su dökerken.

Zacharias, Senatörün dediği gibi yaptıktan sonra, Senato mühürlü bir evrak buldu. Evrağı açtıktan sonra şaşkınlıktan gözleri açıldı, açıktan merkez gardiyanı olarak tayin edilmişti. “Gardiyan?”

“ Geçmişinde ufak bir değiştirme yaptım.” dedi De Le Vaq, bir sandalyeye çökerken. “ Loksbel’de mahkum değil, eski bir gardiyan olarak bilineceksin.”

“Neden Senatör?”

“Çünkü Savaş Gardiyanları aynı zamanda işkencecidir.” dedi De Le Vaq, ciddi bir sesle, “ Yaptığımız silahta ustalaşırken mesleğini kullanacaksın. Ölüme giden ruhları kısa süre içerisinde döndürüp, konuşturarak hem ün kazanacaksın, hem de silahını öğreneceksin lakin unutma Edouuma Silahları tehlikelidir, Ail. Dikkatli ol.”

Zacharias duraksadıktan sonra, “ Sizin ölümü yenmenin yolunun siyah ruh olduğunu öğrendiğinizden beridir bu konu üzerinde çalışıyoruz Senatör. Merak etmeyin, Tougrin’in ölümü benim elimden olacak.”

“Lakin acele etmeyeceksin.” dedi De Le Vaq, “Önce yeni bir kimlikle, işini yapacaksın Ail. Gardiyan olarak Vasgondag’da, görünüşteki memleketinin olduğu yerde çalışmaya başlayacaksın birkaç ay sonra sana yazı gelecek. Merkeze gittikten sonra, Rokishi ile bir konuşma daha yapacaksın, biliyorsun ki silahı Edoouma haline ancak o getirebilir.”

“Ondan sonra?” dedi Zacharias, nerdeyse dövülmüş olan ham metali alarak soğutmaya başladı, İlk soğutmadan sonra ikinci kez dövülmeye fırına girecekti.

“Ondan sonra, silah üzerinde ustalaşana kadar, Tougrin’e yaklaşmayacaksın.” dedi Antonio De Le Vaq, ciddi bir halde eline çekicini alırken. “Rokishi ne kadar ısrarcı olursa olsun.”

“Anlaşıldı Senatör.” dedi Zacharias, ciddiyetle

“O zaman şimdi git ve beni işimle yalnız bırak.” dedi Antonio De Le Vaq, ciddi bir halde soğumuş metali dövmek için tekrar ocağa koyarken ekledi. “ Boş durma, hazırlıklarını yap, artık adın Ail değil. Vasgondag’lı ikinci sınıf gardiyan Vandour Zacharias. Dışarıdaki gizli bölmede yapacakların ve kıyafetlerin var. İki ay sonra, buraya geri gelecek silahı alacaksın.”

“Anlaşıldı Senatör.” dedi Zacharias, ciddi bir ifadeyle De Le Vaq’a doğru baktı. De Le Vaq, bir an boş gözlerle ona bir şey söyleyecekmiş gibi uzun uzun baktı ardından kısa bir iç çekmeyle önüne doğru döndü.

“Git şimdi.” dedi sadece. Zacharias, De Le Vaq’a kısa bir bakış attı, ocağın başındaki adamın Hiandar’ı yöneten büyük Senatör olduğunu düşünmek zordu şimdi.




“Demek hayata dönmenin yolunu buldun sonunda.” diye mırıldandı Zacharias, kayaların tepesindeyken, gönderdiği Karganın Dughia’nın bedenini yanına taşıdığını fark etti. Nehirşarkısı hala hayattaydı.

Alnından sızan kan damlasını elinin tersiyle sildikten sonra, Zacharias’ın kara gözleri parladı. De Le Vaq’ın gelişi çok şeye gebeydi. Her şeyin fitilini ateşlemiş olan o adama karşı en güçlü silah, onu ölümün geri dönülmeyen yollarına hapsetmekten geçiyordu tıpkı Lich gibi.

Eğer, onun karşısında yer almaya karar vermekte ısrar ederse…

***
Venessa Roshirou, Mor aurasıyla onları gizli kamp yerine getirdiğinde, De Scengun öfkeyle ikisine de bakıyordu. Uzun boyuyla ikisininde tepesine dikilmişti, sert mizaçlı yüzündeki kırışıklıklar derinleşmişti, yine de De Felian’dan oldukça genç görünüyordu. Öfkeyle parmağını De Felian’a doğru uzattı.

“Bana açıklama borçlusun Silgorn.” dedi dişlerini sıkarken keskin gözleriyle etrafa doğru baktı. “Bu da ne demek oluyor?”

“Açıklayacağım.” dedi De Felian, sakince ateşin başını gösterererek, “Otur.”

“Sizi geçmişlerinizle başbaşa bırakıyorum.” dedi Venessa, atkısını savururup küçük kübeye doğru girerken De Scengun’un gözleri sertçe kısılıp De Felian’a baktı.

“Kulübede karanlığın evladı var evet.” dedi De Felian, sakince “Akıbeti henüz belirsiz.”

“Belirsiz?” dedi De Scengun, hala ayaktaydı.

“Otur artık Kiligon.” dedi De Felian sabırsızca, “Öyle bir halde geldin ki, seni yıllar boyunca yok olmuş zannettikten sonraki sevincimi boğazıma dizdin, otur.”

De Scengun ters ters De Felian’a doğru baktıktan, sonra ateşin başına oturdu. De Felian, acele etmeden, Vrole fışısını açarak, geniş bir çift bardak çıkardı. Bardağı doldururken, De Scengun kuzeydeki kızıl yıldızları gökyüzünde sabırsız bir halde izliyordu.

“Buyur.” dedi De Felian, içkisini De Scengun’a doğru uzatırken,
De Scengun kısa bir yudum aldıktan sonra yüzünü ekşiltti, “ Hala bu bulaşık suyunu mu içiyorsun.”

“Gözümün ağrısına iyi geliyor.” dedi kör olmuş gözünü gösterdi eliyle, saydamlaşmış gözü başka tarafa bakmaktaydı, hızlı bir biçimde içkisini yudumlarken, “Yaşlandım Kiligon, kemiklerim ağrıyor eskisi kadar hızlı da değilim artık.”

De Scengun, eski dostuna şöyle bir baktı. Silgorn De De Felian yaşlanmıştı, saçları beyazlamış yüzündeki çizgiler yol yol olmuştu. Bacağını elini üzerine koymuş olan yoldaşına bakarak “ Evet yaşlanmışsın.” dedi De Scengun, kendi kendine mırıldanırcasına. “ ve giderek Yıloun’a dönüşmüşsün.”

De Felian kısa bir kahkha attı. “ Nereden çıktı şimdi o?”

“O da bir konuya girmeden önce oyalandıkça oyalanırdı.” dedi De Scengun, içkisini acıyla yudumlarken, “ Şu duruşun da her an bir hikayeye başlayacakmışsın gibi…”

“Maijin Yıloun iyi bir adamdı.” dedi De Felian, ince bir duraksamayla, içkisini yukarıya doğru kaldırdı. “ Işığın, karanlık diyaralara uzanamadığı sessiz çağlarda yürüyen, eski adamlardan biriydi. Yattığı yerde huzur bulsun.”

“Toprağın altında huzur yok Silgorn.” dedi De Scengun, ters bir halde ancak yine de kadehini kaldırmıştı, “Yıloun’a”

De Felian, kadehini kaldırıp baş selamı verip içkisinden kocaman bir yudum aldıktan sonra, parlayan yeşil gözünü De Felian’a dikti. Bakışları ciddileşmişti. “ Geçit Dağınının saklı efendisi Münir Bey’in bize söylediği gibi, Ölümden dönmenin yolu karanlıktır Kiligon.”

De Scengun bu ismi duyunca duraksayıp bir an içkisine baktı ardından gri gözlerini De Felian’a doğru dikti.

“Ne kadarından haberdarsın bilmiyorum lakin, diyar kırıldı.” dedi De Felian, ciddi bir ifadeyle gri bıyığını eliyle çekiştirirken. “ Bu işi yapan Yok Edicilerdi. Yani kendi halklarını dahi yok eden bir avuç Hiandar’dı.”

“Mahabaratha, Leginando, Legistas.” dedi Kiligon De Scengun öfkeyle,

“Toran, Sweinstein, Arturo.” diye ekledi De Felian, acı acı bu isimleri duyan De Scengun’un gözleri büyümüştü, özellikle de bir isim karşısında.

“Toran?” dedi şaşkınlıkla “ Bu nasıl olur?”

“İhanet, hepimizi yenen şeyin adı bu.” dedi De Felian, acı acı ateşe tükürürken. “Biz öfkeyle kılıcımızı savururken göz ardı ettiğimiz şeyler, bizi ateşe atan şeyler oldu. Hangimiz böyle bir şeyi öngörürdü?”

“Ya Antonio?” dedi De Scengun, yumruklarını iyice sıkmıştı. “Onun bu işteki rolü ne?”

“ Çok şüphe var Kiligon, onu sorguladım ama onu biliyorsun, çok az şeyi açık verir.” dedi De Felian ciddi bir ifadeyle, “Yine de biliyorsun ki ölümden dönüşün yolu…

“Karanlıktır biliyorum.” dedi De Scengun, “Yine de Antonio halkına ihanet edecek bir adam değil.”

“Bunu bilemeyiz.” dedi De Felian, boşalmış bardağına bir içki daha doldururken “ Toran halkına ihanet edecek biri miydi, Ya da Arturo hem halkına hem de Slembrio’ya ihanet edecek bir çocuk muydu? Düşün Kiligon, Antonio’nun böyle bir zamanda ortaya çıkması çok tesadüf değil mi?”

“Sana ne söyledi.” dedi De Scengun boşalmış bardağını bir kenara koyarak

“Bu yalan çağları başlatan adamın kendisi olduğunu kapatacak kişinin de kendisinin olduğunu söyledi.” dedi De Felian, bardağa doğru hamle yapacakken De Scengun’un elini kaldırdı. De Felian’da tek kaşını kaldırıp yerine doğru yerleşti. “Eskiden kalma ne varsa yok edeceğini, ve yeni bir çağ başlatacağını da ekledi.”

“Kendisini de yok edecek miymiş?” dedi De Scengun kaşlarını iyice çatmıştı.

“Kendisi aslında yok, sadece ruhu bilinçli bir formda bir bedeni işgal etmiş halde.” dedi De Felian, tırtıklı bir hale gelmiş sakalını kaşırken. Ruhunu bilinçli kılmak için hangi yasaklı tekniğe başvurduğunu bilmiyoruz ama öğreneceğiz.”

“Bu yüzden, o kadın ile birliktesin.” dedi De Scengun, köhne klübeye bakarken, “ Ya diğeri? Karanlığın evladı olan, o neden hayatta?”

“Antonio onun hayatını kurtarmış.” dedi De Felian, ciddiyetle “ Bu bile hayatta bırakmak için bence geçerli bir sebep, üstelik kız bir hiandar değil, kendini bu zamana kadar gizlemiş yarı ruh adam yarı karanlığın evladı, Roshirou ile Charku soyundan geliyor.”

“Masheael’in dölü.” dedi öfkeyle De Scengun ayağa kalkmak için davrandığında De Felian hızlı bir hamle ile kolunu tuttu.

“Ve Genryusai’nin.” dedi De Felian o kadar hızlı hareket etmişti ki De Scengun kalkmaya fırsat bulamamıştı. “ Venessa’da aynı soydan geliyor, kızın babası Venessa’nın ağabeyi Otoboroshi, annesi ise onun kaçırdığı Karanlığın Evladı Charkan. ”

“Masheal’in soyunu kurutacağıma yemin ettim!” dedi De Scengun öfkeyle, De Felian’ın tutuşuna rağmen muazzam bir kuvvetle ayağa kalktı. Gözlerinde beliren hare ile öfkeyle De Felian’a bakarken, De Felian acıyla dişlerini sıktı, kafasında kendi sesi çınlamıştı. Çok kısa zaman önce yaptığı bir konuşmaydı bu;

"Tıpkı bizden Karanlığın evlatlarını sakladığın gibi! Bize ihanet ettin Antonio, bir sefer de değil üstelik!”

“Ben ihanet etmedim!” dedi De Le Vaq onunda sesi yükselmişti. “ Her planımı sizle paylaşacak değildim Silgorn! Ayrıca o çocuklar masumdu işi De Scengun’a bıraksaydım, onları sen koruyabilecek miydin?”

“Gerekirse evet.” dedi De Felian, ama biraz sakinleşmişti.


“Dur Kiligon.” dedi De Felian, sert bir sesle haresi yükselmiş, gözlerindeki parlamayla birlikte üzerinde hareli zırhı belirmişti. “Geçmişin günahlarını masum çocuklara yüklemeyi bırak artık!”

“Masheal’in kanı lanetlidir.” dedi De Scengun onunda üzerindeki zırh parlamaya başlamıştı. “Onun kanını taşıyanlar arz üzerinde oldukça o kandan hep müsibetler çıkacak. Bunu biliyorsun!!”

“O çocuklar masum Kiligon!” dedi De Felian, ardından kavrayışından kurtulan De Scengun’un hızlıca önüne doğru geçti. “ Sana defalarca açıkladım, lanet kanda değil. Lanet bizim birbirimizi yok etme hırsımızda. Bir avuç kişinin diyarımızı ne hale getirdiğini görmüyor musun?”

“Masheal’in bize yaptıklarını unuttun mu?” dedi De Scengun, öfkeli bir adım attıktan sonra gözleri De Felian ile keşişti, “Antik lanetler onun kanı sayesinde açığa çıktı, onun yüzünden kimleri kaybettik hatırlasana!”

“Unutmadım.” dedi De Felian sert bir sesle, “Ama bize Masheal dışında pek çok kişi pek çok şey yaptı ve biz hepsini öldürdük yine de kaybettik bak etrafına.”

“Silgorn…” dedi De Scengun, hırlayarak “Çekil önümden.”

“Legistas beni öldürdü, Kiligon.” dedi De Felian birden bire De Scengun duraksadı. “Tüm gücümle saldırmama rağmen ona dokunamadım bile, bütün kemiklerimi kırdıktan sonra beni Slembrio’nun dış kapı burçlarından birine astı. Orada zaman zaman tekrar ölümden geri dönüp, tekrar tekrar ölüp son ölümümü beklerken beni oradan Venessa kurtardı.

Slembrio Şövalyesi olarak ben ona ömrü boyunca acı çektirmekten başka bir şey yapmadım. Babasını ölüm döşeğinde getirerek, hem aile itibarını hem de gelecekte kral olma ihtimalini yok ettim. Bu yüzden Genryusai Ağabeyinin eşini ve yeğenlerini öldürmek için avladım. Yine de o beni kurtardı geçmişi kenara iterek yaptı bunu. Sen de geçmişi kenara it Kiligon, yeter artık.”

De Scengun duraksadı, “Ne cesaretle.” diye mırıldandıktan sonra gözleri parladı. “ Bu o, biri Muadlig katliamında ölen üç kardeş mi? Antonio ‘nun bizden sakladığı.”

“Onları ve yeğenlerini Antonio’nun koynuna biz ittik De Scengun.” dedi De Felian acı acı, “ Antonio, Otoboroshi ile oğullarını, Ruh Duvarını kırmaya zemin hazırlamak için kullandı. Biz onları avlarken, o kol kanat germedi. Burada olan ise, onun hayatta olan tek evladı olan kızı.”
De Scengun duraksadı, cesurca karşısında dikilen genç bir delikanlı belirdi gözünün önünde, bakışları kurşun girişi ve sertti, bir iki hamle de onun karşısında zor durumda kaldıklarını, ardından araya eski bir dostun girdiğini hatırladı.

“Otoboroshi hayatta mı?” dedi De Scengun biraz sakinleşmiş gibi görünüyordu.

“Hayır.” dedi Venessa, araya girerek. Venessa Mor aurası üzerinde kaplı bir halde savaşa hazır görünüyordu. “Ağabeyim, bir intikam uğruna bir hiç uğruna hem kendisine hem de diğer ağabeyimin ölümüne sebep oldu. Aynı boş savaşları yine yapacaksak yapalım Efendi De Scengun ama bu savaşın galibi, Hiandarlar olacak.”

O sırada Venessa’nın yanına Clemente ya da gerçek adıyla Misha geldi. Omzunu tutmuş bir halde gelmişti. O karanlık kıyafetlerinden sıyrılmış uzun kahverengi paltoya sarılmış bir haldeydi Kızıl gözleri kısılmış bir halde De Felian ile De Scengun’a bakıyordu.

“Beni öldürmeden önce Slembrio Şövalyeleri söylediklerimi dinleyin, Otoboroshi Roshirou’nun son kalan çocuğu ben değilim.” dedi zorlukla çıkan bir sesle hepsine bakarken, “Ağabeyim, Toshirou ya da bildiğiniz adıyla Trem hala hayatta.”

Venessa şokla arkasına döndü. “ Nasıl!?”

“Onları biz öldürdüktük çocuk.” dedi De Scengun ciddi bir sesle, “ Arturo ile Myrcid’i cehennemden çıkartan bizdik.”

“Lakin Arturo işin çoğunu halletmişti.” dedi De Felian, “ Biz sadece dağın büyük bir kısmını yok ettik.”

“Bunu sen nerden biliyorsun?” dedi Venessa

“ Antonio De Le Vaq söyledi.” dedi Misha sakin bir sesle, “ O şerefsiz herif çoğu şeyde yalan söyler ama bu gerçekti, o vaat verici ses tonuyla söyledi bunu. Ağabeyimi yine avcunda tutuyor çok belli bu.”

De Scengun duraksarken. Misha Venessa’yı iterek. De Felian ile De Scengun’un yanına doğru geldi, herkes buna anlam veremezken, Misha dizlerinin üzerine çökerek, De Scengun’un bacaklarına kapandı. Venessa ile De Felian şaşkınlıkla bakarken De Scengun kıza doğru eğildiğinde gözleri şokla açıldı.

Misha’nın kızıl gözlerinden yaş dökülüyordu. “Lütfen Efendi De Scengun, beni öldürün ama lütfen ağabeyimi kurtarın. Ömrü De Le Vaq’In elinde oyuncak olmakla geçti, sadece o da değil üstelik. Diğer ağabeyim de bu uğurda öldü. Sadece bu da değil, Legistas’ı ve diğerlerini de o bu hale getirdi.”

De Scengun kıpırdamadan dururken, Misha ağlıyordu. “ Size yalvarıyorum Efendi De Scengun, beni öldürün ama ağabeyimi kurtarın lütfen ben bir şey yapamıyorum, buna iznim yok ama siz, siz onu kurtarabilirsiniz.”

“Her şeyi öğreneceğim.” dedi De Scengun derin bir nefes aldı, tüm vücudu altın bir hare ile parlamaya başladığında De Felian hamle yapmak için atılacakken De Scengun konuştu.

“Göğün altında parlayaran güneş adına”

“Kiligon.” dedi De Felian olduğu yerde kaldı gözleri büyümüştü.

“Karanlıkta parlayan yıldızlar aşkına.”

“Ne oluyor?” dedi Venessa, giderek parlamaya başlayan De Scengun’un yanından Misha’yı hızla çekti, Misha da anlamsız boş bir ifadeyle De Scengun’a bakıyordu.

“Işığın altında kör kalanlara, karanlığın içerisinde sağır olanlara, sessiz çığlıkla yok olmaya yüz tutanlara el uzatmak için yemin ettiniz.”

De Felian’ın da üzeri hafifçe parlamaya başladı başını öne doğru eğerken gözlerindeki hare yükselmeye başlamıştı.

“Sarındığınız ışığın gücü sizi koruyacak.

Mezalimlere kalkan olmak adına,

Zalimleri yok yok etmek aşkına,

Ben Işığın 75. Baş Lideri Kiligon De Scengun,

Sizi çağıyorum Işığın Evlatları;

Gelin Slembrio Şövalyeleri!”

Bu sözlerle birlikte De Scengun’un üzerinden göğe fırlayan bir ışık sütunu karanlığı delip geçti. Çok kısa bir süre içerisinde aynı ışık sütunu De Felian’ın üzerinde belirmişti. İki tane ışık sütunu gökyüzünde belirdiği anda çok ama çok uzaklarda aynılarının da belirdiğini görmekten çok hissetti De Scengun.

“Bizim dışımızda beş kişi var.” dedi De Scengun ışık saçan gözleriyle, “Bakalım hangileri sadakatini satmamış.”


****

Sönmekte olan ateşin, korlarını ayağıyla düzelten Antonio De Le Vaq, üzerindeki paltoyu sıkıca üzerine çekerek gülümsedi. Bakışları havada belirmiş olan ışık sütunlarındaydı. Şaman Han’In bedeninde parlayan mor gözleri kısıldığında dudaklarından birkaç kelime döküldü.

“ Ne kadar da tahmin edilebilir bir adamsın Kiligon De Scengun.”


Devam Edecek.
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.
Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2518
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

Bölüm 10: Slembrio Şövalyesi


Silgorn De Felian ışık sütunlarının içerisinde, Kiligon De Scengun’a bakıyordu. Zamandan azade kalmış görüntüsü ile Kiligon tıpkı eski günlerdeki gibiydi lakin diyar eskisi gibi değildi artık. Yalan çağlar sarmıştı diyarı, isimsiz tanrılar kibirli ve isme bulanmış bir halde karşılarına dikilmişti.

Hepsi dünkü çocuklardı, acımasız katliama yol açtıkları güçlü çocuklar, diyarın taşları arasında ezilmeyi kendine yediremeyen çocuklar, cesur çocuklar. Önünde ışıl ışıl parlayan Slembrio’nun baş liderine baktı. Onun baş Lider olmasının birçok şeyi çözeceğini düşünmüştü, lakin yanılmıştı O dünkü çocuklar onları mahvederken hiçbir şey yapamamışlardı. Oysa o Kiligon’un baş lider olması için, ne çok yanlış yapmıştı?

Her ihanet sevgiyle başlar demişti Kara Kral Meio Rahgou. Haklıydı. Sadakatin bağlı olduğu sevginin ihanete dönüştüğünü çok kez görmüştü. Çaresizlik ve öfke, yanlızlık ve korku bütün bunların kişileri neye dönüştürdüğünü çok iyi biliyordu. De Scengun’un gözünde yanan bir intikam ışığı vardı, oysa Slembrio yolunda intikam yoktu olmamalıydı.

İçine kuzeyin soğuk havasını çekerken, Arturo diye düşündü, babasının oğluydu. De Scengun’un hayatta bırakmak, adaletsizliklerin en büyüğüdü. Yenilginin acı tadı hepsinin genzini yakarken düşünülen ilk şey hep intikam olurdu. Kendisi burçlara çizilendiğinde de aklından ilk bu geçmişti, lakin kendisini dizginlemiş daha akıllı davranmak gerektiğini fark etmişti.

Slembrio’nun çağrısı, düşmanlarını uyaran aynı zamanda meydan okuyan bir çağrıydı. De Scengun kendine güveniyordu zira yenildiğinden sırtından vurulmuştu. Lakin bıraktığımız o çocuklar, onlardan çok daha fazla büyümüşlerdi. Bu acı tecrübeyi, çok yakın zamanda yaşamıştı.

Göz ucuyla Venessa ile Misha’ya baktı. Çaresiz zamanlardan kaçan güçlü kadınlara gözlerinde Slembrio’nun yansıyan ışığı ile şaşkınlık ve hayranlık ile bakıyorlardı, iki slembrio şövalyesine. De Scengun geçmişin azametli kralları gibi bir heykelmişçesine kıpırtısız duruyor rüzgar ancak miğferinin arkasından kurtulan kuzgun karası saçlarını hareket ettirebiliyordu.

De Felian’ın içi kıskançlıkla buruldu bir an, kendi laneti ve zayıflığı ile, derin bir iç çekerek onu yok saydı ardından De Scengun’un önüne doğru ilerleyerek adımını attıktan sonra dizlerini çökerek De Scengun’un önünde eğildi, çünkü düstur bunu gerektirirdi.

De Scengun bir an önünde diz çökmüş olan De Felian’a baktıktan sonra yüzünde nadir görülen gülümsemelerden biri belirdi ve elini uzattı. “Senin diz çökmene gerek yok kardeşim.”

“Hayır.” Dedi De Felian, “ Düstura uymamız lazım.”

“Birlikte nice yollar yürüdük Silgorn.” dedi De Scengun gözlerinde parıldayan ışıltıyla, “ Nice karanlık diyarlardan nice çaresiz halkların içinden geçtik hepsinde de yanımda sen vardın.”

De Felian ona doğru baktı bir an, tek gözüyle ardından De Scengun devam etti gözlerine öfke sukün etmişti. “Ama hiç bu kadar çaresizlikle karşılaşmamıştım, yalanların üzerine inşa edilmiş bir dünya, yok oluşumuzun sahte taklitleri bu kıyım, bu katliam. Bunlar karşısında önümde diz çökmeyeceksin Silgorn De Felian. Bu nefret karşısında SEN, BENİM YANIMDA DURACAKSIN!”

De Felian, bir anlığına gülümsedi sonra ayağa kalkıp De Scengun’un yanına geçerken iki kelime söyledi.

“Her zaman.”


*****

Arkon Kralı Agennon’un kılıcının etrafındaki rüzgarla birlikte yerden kalkan toprak dalgası beş adamın üzerine doğru geldi, kılıcından çıkan yıldırımlar etrafı alevle boğdu. Doğanın bütün yıkımları adeta üzerlerine çökmüştü. Deprem, Yangın, Yıldırım ve Fırtına etraflarını kuşatmıştı, yine de Agennon hızlı bir adımla bu muazzam güçleri, karşısındaki beş adama etrafını hiç umursamadan savurdu.

“ Göklerin Yıkımı.”

Alernan Torano, hızlı bir hareketle ışınlanıp havada belirdi, lakin yıldırımlar onu izliyordu. Torano üzerine gelen yıldırımı, savuştururken üzerine gelen toprak dalgası üzerini kapladı. Wallece Greece Torano’nun önünde belirip, Toprak dalgasına kızarmış yumruğunu savurdu. Toprak dalgası patladıktan sonra ardından alevler yükseldiğinde Zitah, mekanizmasıyla hızla gelerek ağzını açıp kocaman alevleri yuttu, Agennon’un dalgası yeri sarsarken diğerleri dengesini kaybederek düşecekken. Are öfkeyle kükreyerek biçimde gelerek elini yere koyup kocaman Ruh aurasından bir zemin hazırladı. Alnındaki sızından kan aksada gözleri gri bir hareydi şimdi.

Agennon öfkeyle onlara bakarken, karnında hızlı bir yumruk patladı. Agennon, elinin tersiyle rüzgar çıkarıp Wildor’u uçurdu. Wildor’un saçları dağınık bir halde havada üzerine gelen kayaların arasından zıplayarak hızlıca mesafeyi kapattı. Hızlıca gerinerek iki yumruğuyla birlikte Agennon’un karnında belirdi.

“ Arz Darbesi.”

Wildor’un gözlerinden parlayarak fışkıran, İridum özüyle birlikte. Kolları gücün etkisiyle neredeyse bulanıklaştı. Çift yumruğu Agennon’un karnına bir yıldırım gibi indiğinde, Agennon’un derisinde çatlaklar oluştu, acıyla kükreyerek geriye savrulurken Wildor’un yumruklarının üzerinden duman yükseliyordu.

“Doğrul Kral.” dedi Wildor sert bir sesle konuşurken hızlı bir hamlede doğrulan Agennon’un suratında bir yumruk daha patlattı. Agennon, kılıcını öfkeyle sert bir şekilde savurduğunda büyük bir rüzgar, Wildor’un bedeninde ufak kesikler oluşturdu ama Wildor umursamamıştı.
" Bu kadar kolay düşemezsin."

“Eğil Wildor.” dedi Torano, rüzgarı ters büyüyle geriye doğru savururken, arkasında Zitah belirmişti. Biraz önce yuttuğu alevleri geri Agennon’a doğru kustu. Agennon havada kılıcını savurarak alevleri rüzgarın vasıtasıyla ikiye bödüğünde. Alevlerin arasından Are büyük balyozuyla belirmişti. Balyozu sertçe Agennon’a doğru geçirdiğinde Agennon bu darbeyi kılıcıyla karşıladığı anda sağında Wildor solunda Greece belirmişti.

İki çıplak el dövüşçüsü Agennon’un sol ve sağ böğrüne yumrukları geçirdiklerinde. Agennon öfkeyle dişlerini sıktı dişlerinin arasından kan sızıyordu. Agennon, dövüşün güçsüz ama ona çok ters adamlar tarafından kuşatılması planıyla yapıldığını fark etti. Ruh, büyü ve hız onun zayıflıklarıydı ve bu karşısındakilerin hepsi bunları kullanıyorlardı.

Wildor, kollarını çapraz hale getirip, seri yumruklara geçerek. Agennon’a doğru savururken, Agennon doğrulmaya çalıştığında Are’nin silahları koca derisini kolayce geçerek karbnının derinliklerine saplandı. Ardından Agennon kükreyerek Areyi eliyle kapmak için hareketlendiğinde avcunda beliren kesik onu durdurdu. Öfkeyle ona saldıran’a baktığında Zitah mükemmel zamanlamayla mekanizmasıyla dönüp Agennon’un aşil tonuna bir kesik attı. Agennon acıyla diz çöktüğünde Zitah kırılmış kılıcını kenara atarken, Greece sert yüksek tekmelerinden biri Agennon’Un suratında patladı. Suratı sıcaklıktan pişen Agennon yine de doğrulmaya çalıştığında havada sarısiyah şimşekler belirdi.

“Kurou Lightoun.” diye mırıldandı Torano, asasına bağlı sarı siyah yıldırımlar bir halka şeklini alıp Agennon’a doğru ilerleyip tam göğsünün ortasından vurdular. Agennon nerdeyse parçalanmış bir bedenle geriye doğru savrulup, yerde bilinçsizce yatmakta olan Svennon’un yanına büyük bir gürültüyle düştü.

Agennon, yerde yatmakta olan Svennon’a baktı bir an. Bu veletlerin önünde yenilemezdi, o kral Agennon’du, bire birde çok ama çok az savaş kaybetmişti. Karanlığın Evlatlarının gırtlaklarını sökmüş, Hiandar’ları kendilerine biat ettirmişti. Arz üzerinde onu görünce titremeyen çok az kişi kalmıştı. Bu denek fareleri, onu yenecek kudrette olamazdı. Ağzından kan tükürdü, o Snaga piçi onu sandığından fazla yaralamıştı.

“Kudretli Arkon Kralı.” dedi Wildor alayla, kanlı yumruklarını kaldırdığında, “Bu kadar yavaşken nasıl hayatta kaldın.”

Agennon, karşısındaki denek faresinin gözlerindeki İridum’a baktı önce ardından Öfkeyle kükreyerek kılıcını kaldırdığında birden bire gökyüzünden sarı renkli bir ışık sütunu üzerilerine düştü.

Wildor ile Greece, bir adım geriye çekilip olanlara bakarken, Torano etrafında sarı siyah bir yıldırım halkası oluşturdu. Zitah ise bir kayanın tepesinde tünemiş bekliyordu. Are ise bu ışığın kime vurduğuna baktıktan sonra.

“Şansımıza tüküreyim.” diye mırıldandı.

Işık Svennon’un üzerine vurduğunda, bir an içinde Svennon, baygın ve ölmek üzere olan halinden tamamıyla sıyrılarak ayağa kalktı. Parçalanmış zırhı yenilenmiş bir ışıltıyla parlarken, gözlerinde parlayan harenin ışıltısı göz kamaştırıyordu. Eli parçalanmış olmasına rağmen, metal bir zırhlı bir eldiven ile kuşanmıştı. Hızlı bir adımla babasının yanına geldiğinde Agennon’da şaşkın ifadeli bir gülümseme belirdi.

“O zalim, hala yaşıyor muymuş?” dedi kan içerisinde sırıtarak.

“Evet, baba.” dedi Svennon, elini babasının üzerine koyarken Greece hamle yapmak için hareket ettiğinde Are onu durdurdu.

“Durun işin içinde başka bir şey var.” dedi Are, ciddiyetle Svennon’a bakarken.

“Slembrio.” dedi Wildor, öfkeyle Svennon’a bakarken “ Efendi Legistas’ın o herifi öldürdüğünü zannediyordum.”

“Bu o değil belli ki.” dedi Are kaşlarını çatarken.

“Kim o halde?” dedi Zitah dikkatli bakışlarla Arkonlara bakıyordu.

“Beni ölüme bugüne kadar sadece üç kişi çok yakınlaştırdı.” dedi Agennon, yaralarının bir kısmı iyileşmiş bir halde ayağa kalkarken, gülümsüyordu. Dev Arkon’un gölgesi İlkdoğanların üzerine düşerken konuşmaya devam etti. “ Bunlardan biri Kedfith’di, diğeri Kırk Mızrak Kan-Tek Buun’du, öteki ise Slembrio’nun baş Lideri Kiligon De Scengun’du. Şimdi Svennon’a bu gücü veren kişi o. Ölüm üzerinize kapandı sizi denek hayvanları, merhamet dilenmeyin çünkü merhamet olmayacak.”

“Hayır Baba.” dedi Svennon sert bir sesle, “Lider beni çağırıyor. O, eğer binlerce yıl sonra bizi çağırıyorsa, mutlaka dinlemeye değer bir şeyler söyleyecektir.”

“HAYIR!!! SAVAŞ BİTECEK!!!” diye kükredi Agennon öfkeli bir halde, “Önümde aciz kalmış denek hayvanları, onların da arkasında intikamımızın yolu varken beni kimse durduramaz.”

“Baba.” dedi Svennon başını kaldırarak kafasını olumsuz manada iki tarafa doğru salladı.

“Gelin bakalım.” dedi Wildor ellerine bağlı olan sargıları çözerken İridium özüyle gözleri parlıyordu. “ Kuzeyde, hızına yenildiğim o Slembrio’dan sonra, o küçük tiyonuz üzerinde çok çalıştım.”

“Dur Wildor!” dedi Are, “Bu iş alehimize olabilir.”

“Doğru.” diye bir ses duyuldu arkalarından Are ile Wildor onlara sezdirmeden arkalarına geçen kişiye doğru baktılar. Uzun sarı saçları miğferinin altından çıkıp rüzgarda savrulan, aslan simgesi her zamanki parlaklığıyla alev alev yanan Alesiender De Vion arkalarında belirmişti.
Svennon’un geniş yüzünde bir gülümseme belirdi, Agennon ise kaşlarını çatmıştı. De Vion Are ile Wildor’un arasından Arkonlara doğru yürürken. Elinde her şeyi kesen kılıcı havada ince dalgalanmalar oluşturuyordu.

“Hayata dönmüşsün.” dedi Agennon ona tepeden bakarken. “Glaroth öldü demek?”

“Seni öyle her gördüğümde içim parçalanıyordu Alesiender.” dedi Svennon, gözleri Her şeyi kesen kılıca doğru gitti. “Kılıca hala sahipsin kardeşim.”

“Glaroth’un hatası Usta.” dedi De Vion ardından Agennon’a doğru döndü gözleri altın ışık ile parlıyordu. “ Yüce Kral, bu savaş masumların katliamından başka bir şey değil. Binlerce yıl beklediniz, şimdi ise zaman adaletin tecelli edeceği andır. Diyarın geçmişi, diyarı hiçe sayanları yok etmeye çalışırken siz olduğunuz yerde mi sayacaksınız? Kiligon De Scengun ölümden geri döndü, Antonio De Le Vaq ölümden geri döndü. Ruh Adamların yüksek soyu Roshiroular geri döndü. Diyarı yok edenlere adaleti tattırmanın zamanı gelmedi mi?”

“Ben de onu yapıyorum evlat.” dedi Agennon, karşısındaki Are ile Wildor’a bakarken “ Yok edenlerin bir kısmı karşımda, bir kısmı ise mezarda.”

“Güçsüzler mezarda Kral.” dedi Wildor kendinden emin bir ifadeyle, “Güçlüler ise ayakta.”
Agennon ona doğru ters ters bakarken, araya De Vion girdi. “ Diyarın büyük savaşı, bu kıtada değil, diğer kıtada yaşanacak. Thengular yola çıktılar bile. Düşmanların orada Kral Agennon, burada toprağını savunmaya çalışan kandırılmış halklar değil senin düşmanın. Kedfith, Legistas, Arturo, Choros hepsi orada, Darkon onları durdurmaya çalışacak ama bu yeterli olmayacaktır. Eğer güçlerimizi birleştirirsek Kral Agennon diyarımızı geri alabiliriz.”

“Ölü iken daha mantıklı bir adamdın De Vion.” dedi Wildor ciddiyetle. “İster Diyarın tüm güçlerini topla, her bir aciz askeri her bir ırkı, Diyar kanlı bir ateş çukuruyken üstesinden geldiğimiz ırkların, bin yıllar sonra gücümüzün zirvesindeyken bizi yenebileceğine inanman ne kadar acınası.”

“İki ölü adamın geri dönmesine güveniyorlar.” dedi Zitah, sakince “ Daha önce efendilerimiz tarafından öldürülen iki adamın.”

“Bizi kışkırtmaya çalışma Denek hayvanı.” dedi Svennon ciddi bir ifadeyle ardından Agennon’a doğru döndü. “Baba, De Vion haklı, De Scengun’un gelişi çok şeyi değiştirecek. Biliyorsun ki onunla birlikte çalışırsak Kedfith’i de yenebilir Legistas’ı da.”

Wildor, tehlikeli bir şekilde sırıtırken, Are gergin bir şekilde tam ortada duruyordu. Agennon kaşlarını çatarken Svennon’a doğru baktı. “Ya Kansız, o hayatta mıymış?”

“Bilmiyoruz.” dedi De Vion. “ Efendi Felian’dan bir haber yok.”

“En son Slembrio’nun kazıklarını süslüyordu.” dedi Wildor arkasını dönerken, boynun arkasından bir pelerin beliirdi, “Gidelim Zitah, onları acınası planlarıyla başbaşa bırakalım belli ki dövüşmeyecekler.”

“Gidebileceğinizi mi sanıyorsunuz.” dedi Agennon gürleyerek kılıcını kaldırdı, “Diyet olarak Legistas’a senin kafanı getireceğim!”

Agennon atılmadan Are Wildor’un önünü kesti. Wildor, ona doğru iriduim özüyle şöyle bir bakarken, gözleri Are’ye kilitlendi. “ Daha kaç defa taraf değiştireceksin Are?”
Are konuşmadan, De Vion ile Svennon bir şey yapmadan önce Are ile Wildor’un tepesine yıldırımlı Agennonun kılıcı indi. Wildor hızlı bir hareketle Zitah’ın olduğu kaya tepesine tünemişti bile, İridium özü ile bakışları dalganırken Are’ye şöyle bir baktı. Are geriye sıçrayarak saldırıyı savuşturmuştu.

“ Romeric’i almaya geleceğiz?” dedi Wildor sadece. Ardından Zitah ile hızlı bir hareketle kayboldular Bir AN Torano hareket edecek gibi oldu ama Greece onu bir bakışıyla durdurdu. Are çekimser bir edayla bakarken. Agennon öfkeyle soluyordu.

De Vion bir an, kılıcını hızlı bir halde hareket etti. Kılıç havayı kesip, siyah karanlık bir boşluğa açıldı ardından Agennon’a doğru döndü. “ Wildor her hamlesiyle ölüme koşuyor, onu önemsenize gerek yok. Bu Savaşı bitirin Kral Agennon, bitirin ki Adalet gerçekten yerini bulsun.”

Agennon, etraftaki cesetler parçlanmış uzuvlar kavrulmuş bedenler arasında, dururken bir an gökyüzüne baktı. “E’iva” diye mırıldandı kendi kendine ardından öfkeli gözlerle De Vion’a bakarak konuştu. Kopmuş olan parmağından kan akarken işaret parmağı De Vion’a dönüktü.

“Önce, De Scengun ile konuşacağım!”


****

Swenstein, ayağının altında debelenen artık gerçek formuna dönmüş olan Kıllı Joe’nun kolunu tek bir darbeyle kesti. Kılıca dönüşmüş elindan damlayan kanlara sakince bakarken Gözlüğü artık gözünde değildi. Ağzından ve burnundan sızan kan çenesini yol yol örtmüş, saçı biraz dağılmış olmasına karşın simsiyah bir hale gelmiş olan vücudunda bir çizik yoktu.

“Mesele Tanrı olmak değildi hiçbir zaman seni ahmak.” dedi Sweinstein soğuk bir tavırla, tepeden Kıllı Joe’ya bakarken. “Diyar güçlerin hegomanyalığında inleyen, saçma bir medeniyetsizlikle kavrulmuş kendi kuyruğunu yiyen bir yılana dönüşmüştü, Ta ki biz kafasını koparana dek. Yine aynısını yapıyoruz sadece.”

Kıllı Joe, acıyla dişlerini sıkıp, o gizli sözleri mırıldandığı anda, Sweinstein’ın hızlı darbesi onun kafasını gövdesinden ayırdı. Aynı anda büyük bir patlama, Sweinstein’ın üzerinde patladı. Kıllı Joe’nun şişen Vücudu, büyük bir gürültüyle patlayarak yok olmuştu.

Sweinstein dumanlar içinde, sakin bir tavırla çıkarken, çıkan omzunu sakince yerine oturttu. Bakışları arkasında duran Toran’a doğru yöneldiğinde. Toran’ın, bir ölüm Makinesi gibi kalan birkaç Drake ile dövüştüğünü gördü evet ruh kullanıyorlardı ama Toran yetenekli bir savaşçıydı, yarım adımı oldukça etkili kullanıyordu. Bastique Darkon’un planı kendince kusursuz olabilirdi ama Slembrio Şövalyeleri savaşmayı iyi bilirdi.

Etrafındaki cesetlere kayıtsızlıkla bakan Sweinstein, düşünceli bir ifade ile elini çenesine doğru koydu. Bastique Darkon, herkesi iki şer iki şer ayırmıştı belli ki, ayrıca kendi kıtasının en uzak köşelerine konuşlandırmıştı. Elini gizli ceplerinden birine atıp, küçük toplardan birini çıkardı. Küçük top mini bir hologramdı, ancak onu çalıştırdığında işe yaramaz bir biçimde yere düştüğünü fark etti, ciddi bir ifadeyle dudaklarını buruşturdu.

“Elektro Manyetik Dalga.” dedi Sweinstein ardından kendi kendine arttırım bombalarını sürekli atmosfere yayıyor olmalılar diye düşündü. Ya da çok yüksek irtifada yapılan büyük bir patlama yapıp kıta boyunca düşük frekans yaymış olmalılardı. Lakin bunun sürdürülebilirliğinin yanı sıra Bastique gibi bir Manastır rahibinin bunu bilmesi olanaksızdı. İlk girişlerinde uçağı bozmak için bunu yapabilirlerdi ama bu kadar süre geçmesine rağmen halen teknolojiyi engellemek oldukça sinir bozucuydu.

“Demek Medeniyetini biraz olsun geliştirebildin Bastique.” diye mırıldandı Sweinstein, yere doğru eğilip toprağı incelerken, etrafta karınca yuvası veya yosun bulmak için, sağı solu inceledi, burası nemli bir topraktı. Shiliak’taki Divanium Kulesinin olduğu yer ile uyuşmuyordu. Baştaki ilizyonların bir parçası olmalıydı o kulenin artıkları, Bastique onları körlemesine tuzaklarla dolu bir alana atmıştı. En sonunda yılgınlıklarına yenilmelerini umuyordu belli ki. Sweinstein sırıttı, şu rahipler entrika konusunda ne kadar naif oluyorlardı. Dolaylı yoldan tehdit, zorba bir baskı, çaresizlik hissi vermeye çalışmaları hepsi ne kadar acınasıydı. Yine de Bastique dersine fena çalışmamıştı, eliyle çenesindeki kan izlerine dokundu bu dövüşlerden hiç yara almamayı umuyordu.

O sırada iki kalın ışık sütunu üzerlerine yıldırım gibi düştü. Düşmanlarının kanıyla boyanmış olan Toran, ışıltılı bir hare ile yükseldi, Sweinstein üzerindeki derinin üstünde parlayan zırhındaki kaplan simgesini görünce şaşkınlıkla gözleri açıldı.

“Bu olanaksız…” diye mırıldandı kendi kendine yaraları iyileşmiş ağzından sızan kan izleri dahi kaybolmuştu.

O sırada Toran, şaşkınlık ve acı içerisinde dizleri üzerine çöktü. Son Drake düşmanını yendiğinde kafası zaten karışıktı lakin bu, bu bin yıllar önce ilk kez karşılaştığı andan itibaren içini coşkuyla dolduran Baş Liderin çağrısıydı. Işığın Çağrısıydı… Slembrioların yeminini içeren, onları çağıran bir çağrıydı.

“Işığın altında kör kalanlara, karanlığın içerisinde sağır olanlara, sessiz çığlıkla yok olmaya yüz tutanlara el uzatmak için yeminler ettiniz.”

“Usta…” diye mırıldandı Toran, yumruklarını sıkarken acı içerisinde gözlerini kıstı. “Demek hayattasın.”

“Arturo…” diye mırıldandı Sweinstein dizleri üzerine çökmüş Toran’a doğru can sıkıcı bir ifadeyle bakarken. “Seni aptal…”

Toran, Sweinstein’a doğru döndüğünde, gözleri ışık haresiyle yıkandı, ettiği yeminler verdiği sözler, o Slembrio’ya da yemin etmişti. Ülkesine de yemin etmişti. Kafasınde Kedith’İn, De Felian’ın ve daha nicesinin sözleri dönüp dururken bir anda gerçeğin farkına vardı. Slembrio geri dönmüştü, Efendi De Scengun hayattaydı. Geçmişinde yok olmasına ses çıkarmadığı Slembrio, yüz üstü bıraktığı Slembrio şimdi onu çağırıyordu. Lakin o, ülkesine konseyine de yemin etmişti, kararsızlık içerisinde vücudundan terler boşanırken acı içerisinde bir çığlık attığında. Sweinstein kafasını sallayarak etrafa baktı, çağrı işareti kuzeyi gösteriyordu.

Slembrio onun için, mükemmel bir basamak olmuştu, De Scengun’un öğretisi zırhın mükemmelliği üzerine kuruluydu. Sweinstein tüm vücudu koruyacak onunla bir bütün olacak gerekirse şekil değiştirecek zırh düşüncesini Slembriolardan ilham alarak düzenlemişti, lakin onun dışında çok güçlü olan bu tarikat bağnazlık konusunda, Hiandar rahipleriyle yaraşır düzeydeydi. Görünüşte her şeyin yasak olduğu ama el atından her şeyin yapıldığı bir tarikattı Slembrio zira çoğu şey aydınlık ve karanlık gibi çocuk masallarına göre dizaynedilmişti.

“Kendine gel Toran!” dedi Sweinstein, ciddi bir sesle, “Etrafına bir bak, nerede olduğumuzu bilmiyoruz, Diyarımızı selamete taşıyacak olan Kedfith ile Efendi Legistas’ı koruyacak durumda değiliz. İster Kiligon De Scengun geri gelsin ölümden ister Kouga Muria, isterse eski baş lider. Biz artık, Slembrio Şövalyesi değiliz. Diyarın sahipleriyiz!”

“ Ben Slembrio Şövalyesim.” Toran ışıltılı, gözlerle öfkeyle Sweinstein’a doğru bakarken gözlerinden dökülen yaş duman içerisinde kayboluyordu. “Ve Kefaretimi ödeyeceğim.”

“Aptal.” dedi Sweinstein, gülerek kolları birer kılıca dönüştü. “ Yeminini hiçe mi sayacaksın.”

“Hayır!” dedi bir ses arkalarından, Sweinstein şaşkınlıkla hiçbir büyünün ve teknolojik aletin giremediği bu yere gizlice gelenin kim olduğunu öğrenmek için bakışlarıyla arkasını döndü. Arkasını döndüğünde, De Vion ‘un yanında Svennon ile birlikte onlara doğru baktığını gördü. Sweinstein’ın gözleri hemen De Vion’un kılıcına doğru gitti. Yüzündeki sırıtma iyice genişleyerek yüzünü kapladı.

“Ben de buradan nasıl kurtulacağımızı düşünüyordum.” dedi tehlikeli bir fısıltıyla.
Hızlı bir adımla kılıca dönüşmüş olan elini De Vion’un kafasına doğru savurduğunda, havada beliren kalkan De Vion ile Sweinstein’ın arasına girdi. Svennon gözlerinde bir ışıltıyla kılıcını Sweinstein’In kafasına doğru indirdi. Sweinstein avucunun sert bir hamlesiytle havadaki kılıcı sertçe tek eliyle durdurduktan sonra, Slembrionun ulu kurdu ile oraya kalkanıyla hamlesi yapmış Toran ile birlikte dört tane Slembrio Şövalyesi birbirlerine baktılar.

De Vion sakin bir sesle “ Efendi De Scengun çağırıyor.” dedi lakin bakışları buz gibiydi.

“ Bu diyarın tek bir efendisi var.” dedi Sweinstein, avcunda tuttuğu Swennon’un kılıcını iyice sıkarken kılıcın kenarları çatladı. “Ölü kalmalıydın De Vion.”

Swennon, “Slembrio’nun Ulu Arslanı.” diye kükredi. Üzerinde beliren ışıltıyla birlikte Sweinstein’ın üzerine yüklendiğinde Sweinstein mavi gözlerinde ince bir parıldama belirdi. Kollarının üzerinde parlak metal belirdiğindi anda Swennon’un kılıcı parçalara ayrıldı. Sweinstein’In siyah kendi derisinin üzerinde belirmiş olan altın işlemeli Slembrio zırhının üzerinde parlayan Kaplan figürünü gören Swennon kırılmış kılıcının kabzasını kenara attığında. Sweinstein’ın boştaki kolu uzayarak kocaman bir kılıca dönüştü.

“Gücüne çok güveniyorsun Arkon.” dedi Sweinstein buz gibi bakışlarında ölüm vardı. “ Slembrionun kaplanı, zırh ve güç demektir. Şimdi sana, gücün ne demek olduğunu göstereceğim.”

“Onları öldürmeyeceksin!” dedi Toran sert bir sesle,

“Yoksa ne olur.” dedi Sweinstein, Toran’a doğru buz gibi gözlerle bakarken. “ Sahip olduğun hayat amacını terk edip konseye ettiğin yemini mi bozarsın. O zaman sen, ne olursun Toran basit bir dönek mi?”

“Asıl dönek sensin Sweinstein.” dedi Svennon, gözleri öfkeli bir hare ile boyanmış bir şekilde tepeden Sweinstein’a bakarken. “Kaç kardeşimizi öldürdün, kaç yoldaşımızı yok ettin. Sana el uzatan yardım eden herkesi yok ettin. Şimdi ise bunun bedelini ödeyeceksin.” Sweinstein alayca gülümserken Toran, öfkeyle yutukundu. Svennon gerildi, sırıtındaki kılıca doğru elini attığında;

“Dur, Usta.” dedi De Vion Svennon’a hitaben sakin bir sesle ama onun da mavi gözleri buz gibiydi. “Biz haberciyiz, yoksa siz ikinize değil çağrı yapmak yüzünüze tükürmek lazım gelir. Ne yazık ki ışığın çağrısı sizi de kapsıyor. Şimdi, çağrıya cevap verecek misiniz?”

“EVET.” dedi Toran ile Sweinstein aynı anda ancak Sweinstein tehlikeli bir gülümsemeyle sözlerine birkaç kelime daha ekledi.

“Tabi sizi öldürdükten sonra…” dedi, mavi gözleri, iridiuma doğru dönüşürken.

Toran, öfkeyle Sweinstein’a doğru bakarken, De Vion kaşlarını çattı, Svennon’un ise yüzünde öfke dolu bir sırıtma belirmişti.

“Dene bakalım…” dedi Hare dolu gözleri parlarken. “HAİN….”

*****

“Rohva Stil 8, Demir Yangını.”

Bruno Boneball, kılıcını tepeden aşağıya doğru savurduğunda, havadaki kumaşlar alev alıp yüksek ağırlıklarla hızla Arturo ile Choros’a doğru düşmeye başladı. Choros, elini kaldırıp havada elini ters çevirdi. Havada beliren karanlık, demir kumaşları yok ederken. Arturo’nun havada beliren ruhdan kılıçları Drakelere doğru mükemmel bir isabetle saplanıyor aynı anda yedi sekiz drake havadan yere doğru yığılırken olduğu yerde patlıyorlardı.

Choros’un kızıl gözleri kısılmış bir şekilde Bruno’ya bakarken, “ Shin’di Mührünü kullanıyor.” diye mırıldandı Arturo’ya

Arturo kafasını salladı ardından tek kaşı kalktı. “ Arkana geçecek.” diye fısıldadı.
Kumaşların arasında, hızlıca beliren Bruno’ya kırbaç darbesi hızla geldi. Brunbo Kırbaç darbesinden kılıcından beliren bir pelerinle korunmaya çalışsa da darbenin etkisiyle geriye doğru fırlamaktan kurtulamadı.

Arturo ile Choros, Arturonun konsentrasyonunun çoğu ile sabit tutmaya çalıştığı ruhsal bir bariyer üzerinde duruyorlardı. Onun dışında ise etrafa kırmızı auralı bıçaklarını yolluyordu. Choros ise Bruno Boneball ile ilgileniyordu. Drakelerden belki de yüzlerce öldürmelerine rağmen gelmekle bitmeyecek gibiydiler.

O sırada bir anda zemin sallanınca Choros, ters ters Arturo’ya baktı. “Şunu düzgün tutmayı bile beceremiyor musun?”

“ Kırmızı, Ruh kullanıcıları, sabit ruh eşyası yapmakta zorlanır.” dedi Arturo bakışlarına cevaben, “ Şu işi artık çözdüğünü söyle buradan ancak bu şekilde kurtulabiliriz.”
Choros, kızıl gözleri ile bakarken, Bruno Boneball alnından sızan kanı silerken iridium dolu gözleriyle kılıcını çekip elini kaldırdı. “Rohva: Son Perde: Boşluk.”

Choros ile Arturo’nun üzerine siyah bir kumaş parçası hızlı bir biçimde kapladığında. Arturo ile Choros’un bütün hisleri aniden kayboldu. Arturo sessizlikle kuşanırken ellerini birleştirdi. Her şeyi yok etmiş olabilirdi ama ruh gücünü kimse yok edemezdi. Etrafın grileştiği, Bruno’nun gri renkli ruhunu gördüğünde yüzünde gülümseme belirdi. Ruh’dan kılıcını onun üzerine doğru atacakken bir ses daha duyuldu.

“ Ruh Boşluğu.” dedi ihtiyar bir ses.

Arturo’nun ruh ile bağlantısı kesilince, şaşkınlıkla gözleri açıldı. Ardından üzerlerinde durdukları ruhdan platform yok olunca altlarındaki kumaşlara doğru düştüler. Arturo, küfür ederek kolundaki, düğmelere dokundu, çalışmıyordu. Elektromanyetik dalganın etkileri hala sürüyor olmalıydı, çözüm için başka bir şeyler ararken kumaşların onu yakaladığını bile hissetmiyordu. Hızlı hamlelerle kayış kemerlerindeki kılıçlarını çıkarıp ayağının bulunduğu bölgeye doğru körlemesine savurdu bir süre sonra ellerini de kullanamamaya başladı.

Ardından dev gibi bir yırtılma sesi duyuldu, büyük bir kükremeyle sessizliği deldi. Arturo göğsüne kadar, kumaşa batmış bir halde. Choros’un Ölümün Gölgesine dönüşmüş halini gördü. Choros bir hamle ile dev gibi pençesini uzanırken. Sarı saçları çok az kalmış kalın bıyıklı bir adamın elini kaldırdığında havada sarı ruhsal küpler belirdiğini fark etti.

“Artık bitti Karanlığın Evladı.” dedi Yaşlı Adam, “ Beşli Ruh kilidi.”

Yaşlı Adamın ellerinde beliren, küpler hızla Choros’un el ve ayak bileklerine doğru saplanırken. Etraftaki kumaşın giderek kapanmakta olduğunu Bruno Boneball’ın kan ter içersinde ve büyük bir güçlükle ölüm kapanını yapmaya çalıştığını gördü.

“ Çaresiz bir ölüm Arturo.” dedi adam sakin bir edayla, “Boğularak ölmek ölümlerin en kötüsüdür.”

Yaşlı adamın derin kırışıklıkları arasından ona bakan gözlerindeki acımadan nefret etti Arturo. “ Büyüyü, Teknolojiyi hatta Ruhu durdurabilirsin Basat Bey ama ben aynı zamanda…”
“SLEMBRİO ŞÖVALYESİYİM.”

Arturo’nun gözlerinde beliren Slembrio aurası ile beraber etrafı al ışık ile parladığında, havada ışıktan kılıçlar belirdi, havada beliren ışıktan kılıçlar Basat Bey’e doğru ilerlerken kumaş tamamıyla kapandı etraf tekrar karanlığa büründü, tam o anda Arturo’nun tepesine ışık sütünü düşerek kumaşı tamamen parçaladı. Choros acıyla kükreyerek bir köşeye savrulduğunda Arturo tam takım Slembrio zırhıyla arzı endam etmişti bile. Göğsünün üzerindeki panter simgesiyle beraber parlayan ışık ile ortaya çıktığında Bruno Bone Ball yorgunluktan olduğu yere çökmüştü bile. Arturo acı çeken Choros’a doğru kısa bir bakış attıktan sonra onu karşılayan Basat Bey’e doğru döndü.

“ Ayakta ölüyorsun Usta.” dedi Arturo ışıltılı bir ifadeyle. “Sen de mi Valerion’un kuklası oldun.”
Yaşlı Adam kısa acı dolu bir kahkaha attı. Tutunduğu bastona iyice dayandıktan sonra, feri sönmüş solgun gözlerle Arturo’ya baktı. “Her zaman şanslı bir adamdın Arturo.” dedi Basat Bey. “Yine de intikam alma fırsatım var.”

Arturo bir anda göğsünde beliren, Ruh kilidi işaretine şaşkınlıkla baktı. Göğsündeki sarı ruh kilidi vücudunu sararken birden Basat Bey’in ağzından ve burnundan kan boşaldı, havada ilerleyen kan Choros’un elinden yüzüne doğru ilerleyerek yanıp kavrulan yerlerini iyileştirirken Basat Bey olduğu yerde yer çöktüğünde, Arturo’nun üzerindeki işaret kaybolmuştu.

“ İhanet ettiğin ilk hocanım Arturo, lakin benden kurtulsan bile diğerlerinden kurtulabilecek misin?” dedi zorlukla ardında olduğu yere devrildi. Arturo cesede bir an baktıktan sonra gökyüzünde beliren işarete doğru baktı.

“Usta.” diye mırıldandı “ Bir kez daha hayatımı kurtardın.” dedi kendi kendine o sırada Bruno Boneball’ında kanını emmiş olan Choros adamın posasını bir kenara atmıştı.

“Darkon iyi tuzak kurmuş hakkını verelim.” dedi kara saçlarını geriye atarken ağzının kenarlarında Bruno’nun kanı akıyordu “Basat Bey’in çoktan ölmüş olması gerekiyordu.”

“Ölmemiş, ancak şimdi öldü.” dedi Arturo çelik gibi bakışlarla, “Birçok kişi de onu izleyecek.”
Choros ona soru sorarcasına baktığında, Arturo ona durumu açıkladı. “ Kiligon De Scengun döndü ve Slembriolar için Işığın Çağrısında bulundu.”

Choros’un gözleri kısıldı, bakışları Arturo’daydı. “ Sen onu öldürmedin mi?”

“Evet.” dedi Arturo soğuk bir ifadeyle,

“Demek tam öldürememişsin.” dedi Choros kızıl gözlerindeki ışıltıyla ekledi. “ Ya da öldürmek istememişsin.”

“Ne saçmalıyorsun sen?”

“ Beni aptal mı sanıyorsun Arturo.” dedi Choros öfkeyle, “ Bir Levid’i öldürmek istiyorsan kafasını keseceksin. De Scengun denen puşt, bir Levid bunu bilmediğimi mi sanıyorsun.”

Arturo’nun gözlerinde kızıl ışıltı belirdi. Choros ise konuşmaya devam ediyordu. “ Onu hayatta bıraktın, çünkü Toran’ı bu şekilde etkisiz hale getirmeyi düşünüyordun. De Scengun geriye dönecek, Toran’ı bu şekilde bize ihanet edecek, çünkü o bir slembrio şövalyesi öyle mi? Entrikada Babanı aratmıyorsun Arturo De Le Vaq.”

“Bunu, Yıllar boyunca kendi amcasını bize silah olarak saklayan sen mi söylüyorsun?” dedi Arturo ardından elinin bir hareketiyle aydınlık küre açtı. Aydınlık küre hareler halinde Choros’a doğru savrluduğunda Choros hızlı bir kanat hareketiyle havada yükselip saldırıları savuşturdu.

“ Seninle açık alanda dövüşecek kadar aptal değilim Arturo.” dedi Choros gökyüzüne yükselirken, “ Sana Drakeler ile iyi şanslar.”

Choros tam hareket edecekti ki, Arturo’nun eli Choros’u gırtlağından yakaladı. Choros şaşkınlıkla, havada anında yanına gelen Arturo’ya baktı. Arturo’nun sırtında beliren altın kanatlar üzerinde kırmızı ruh aurası parlamaktaydı. Arturo’nun eli parlarken. Choros’un yüzü kavrularak, acıyla haykırdı.

“Ben hem Ruh Adam, Hem Yüksek Büyücü, Hem Mühendis, Hem de Slembrio Şövalyesiyim.” dedi gaddarlıkla “ Şimdi, hızlı bir ölüm istiyorsan bana çözdüğün büyü diyagramı söyleyeceksin.”

“ Yüksek büyücüsün madem sen çöz öyleyse.” dedi Choros, elinin elini hafif ters çevirince Arturo’nun kolundan kan fışkırdı, Arturo kolunu acıyla çektiğinde. Choros, geriye doğru süzüldü.

“Kaçamazsın.” dedi Arturo diğer eliyle yaralı kolunu iyileştirirken, Havada beliren altın hareli kılıçları Choros’a doğru yönlendirdi.

Choros, çift taraflı kılıcı Arbion’u çıkarıp etrafında döndürerek üzerine gelen ruhsar kılıçları kılıcıyla parçalarken Arturo, hızlı bir hamle ile kocaman kılıcını çıkardı. Choros ile Arturo’nun kılıçları kıvılcım ile çarpıştığında, iki adamla birbirine nefretle baktı.

“Sen, geçmişin kanlı irinlerinden birisin Choros” dedi Arturo öfkeyle, “ Şimdi o irini koparacağım diyarın üzerinden.”

“Üzerindeki zırhta o nefret ettiğin geçmişten değil mi Slembrio Şövalyesi!” dedi Choros alayla.
Kılıçlar ayrıldığında, hızlı bir hareketle Arturo kılıcı mızrak haline dönüştürüp Choros’a doğru saplama hamlesinde bulunduğunda Choros kılıcıyla mızrağın yönünü değiştirdi, ardından eliyle havada karanlık bir küre belirerek Arturo’nun üzerini kapattı.

“Kara hapis” dedi açık olan avcunu yumruğa dönüştürürken, küre iyice küçüldü, Arturo’nun etrafında iyice sıkıştığında Arturo küreden bir ışık patlamasıyla çıktığında dağılan karanlık ışıkların arasında Arturo’nun kızıl parıltılar ile etrafında hem ruhsal hem de ışık içeren kılıçlarla havada dönerek inanılmaz bir hızla Choros’a saldırdı.

Choros darbenin ilk bir kaçından korunmaya çalışsa da üzerine ardı ardına saplanana ruh ve ışık bıçaklarından bir kaçını savuştursa da çoğundan darbe yemekten kurtulamadı. Arturo’nun kılılcını kendi kılıcıyla durdurduğunda yediği ruh ve ışıktan kılıçlarla ağzından kan akarken Kızıl gözlerinde öfke parıltısıyla kılıcı bıraktı. Ellerinin arasında mor halkalar belirdi.

“Arcene Sentirium.”

İç içe geçmiş mor halkalar ani darbeyele Arturo’nun göğsünde patladığında, iki adamda farklı köşelere doğru savruldular. Küçük toz bulutları halinde farklı köşelere düşen iki adamdan ayağa ilk kalkan Arturo oldu. Arturo ağzında belirmiş minik bir kandamlasını elinin tersiyle silerken. Choros etrafında belirmiş olan Drakelerin kanını vücuduna dolduruyordu.

Arturo kaşlarını çattı ağır kılıcını yerdeki toprağında bir kısmını süpürerek kaldırdıktan sonra, kılıcının uzun kabzasından sıkı sıkı tuttu. Gözleri kızıl bir ruh ışıltısıyla parlarken bakışları Choros’a dönüktü.

“Bu işi bir hamlede bitireceğim.” dedi soğuk bir tavırla.

Choros, kılıç tutuş şekline baktığında gözleri büyüdü. Arturo’nun dizlerini kırdığını ve geriye doğru esnediğini fark etti, Arturo’nun etrafında da ruhdan bir sürü kılıç ve Slembrio ışıltısıyla dolu birçok beyaz kılıç belirmişti. Arturo Slembrio haresi ile boyanmış kılıcın kızıl bir ruh aurası ile tutuştuğunu gördüğünde Choros’un gözleri önüne Kiligon De Scengun’un ile Silgorn De Felian’ın Kufdir Dağını yok ettiği o an geldi. Bütün emeklerinin yok edildiği her şeyini kaybettiği o an. Uğruna her şeyi terk ettiği, Gurabba’yı öldürdüğü, Babasını ve amcasını kaybettiği büyük mirasını Annesinin son hediyesini kaybettiği o an aklına geldi ve gözlerindeki kızıl bir parıltıyla haykırdı.

Choros öfkeyle haykırırken da gözleri iridium’a dönüştü. Cüssesi giderek büyüren, etraftaki Drakeler, birer balon gibi patlayarak havaya kanları saçıldı. Havada kanlar birer mızrağa dönüşürken yanına da gölgeden beliren kılıçlar gökyüzünü kapladı. Kılıcı bedenini oranla büyümüş ve genişlemişti. Arbion’dan taşan karanlık bir balçık gibi yere damlıyordu. Kanatları kara bir gölge gibi çoğu şeyin üzerindeyken, içinden bir şeylerin kopup kırıldığını hissetti.

“Karanlığın evladı olduğun kadar, Ruh Adam olduğunu unutma oğlum.” dedi, Babasının sesi, müşfik bir gülümsemeyle, ardından kızıl gözleriyle babasının, Nihaş’ın göğsüne kılıcı saplamış olan adama nefretle baktı.

“Baba, geçte olsa intikamını alacağım.”

Bu sözler ardından, iki adam tüm güçleriyle birbirlerine saldırdı, Alan büyük bir patlamayla kavrulurken, toprak parçalandı etraftaki Drakeler şaşkınlıkla olanlara bakarken. Işık ve Karanlık bir fırtına gibi birbirlerine girdiler ve bütün hepsinin arasından parlayan iki kılıç büyük bir şiddetle çarpıştığında etrafa yayılan şok dalgası bütün Drakeleri havaya uçurdu, toprağın derinliklerinden fışkıran su etrafı yıkarken gökyüzündeki sık bulutlar parçalara ayrılmıştı.

Yine de iki Tanrı, iki Hiandar ayaktaydı...

Chorosun üzerini saran kızıl ruh aurası kara şimşekle parlarken, Arturo’nun gözleri kısıldı, gözlerinde kısa bir şaşkınlık okunuyordu. Zira ruh kılıçları Choros’u hiç etkilememişti. Kızıl Ruh Aurası ile sarılmış dev cüssesiyle Arturo’nun üzerine abanan Choros, Ölümün Gölgesine dönüşmüş, iridium grisi gözlerini Arturo’ya yaklaştırdı.

“Bu gücü sen bile kontrol edemezsin.” dedi Arturo, kollarındaki pazılar iyice şişmiş bir halde üzerindeki baskıya dayanıyordu.

“Ben karanlığın gerçek velihattıyım.” diye gürledi Choros, bütün kuvvetiyle “Mashael El Charla’nın torunu olduğum kadar, Otoboroshi Roshirou’nun da torunuyum!”

Ardından bütün kuvvetiyle Arturo’ya saldırdı, Arturo omzunda bir kesik ile geriye doğru sıçradığında, onun da gözleri iridium grisine dönmüştü. Kocaman De Scengun’un kılıcını tek eliyle ters bir şekilde tuttu. Kılıcı tutarken bütün sağ omzu kasılıyordu.

“Bu ünvanların bir önemi yok.” dedi Arturo üzeri bulut gibi dalgalanan kızıl aurası ile oldukça korkutucu gözüküyordu. “ Hepsi mezara gömüldü, tıpkı senin birazdan başına gelecekler gibi.”
Bunu dedikten sonra Arturo, Choros'un gözünün önünden kayboldu...

Choros şaşkınca bakarken, sırtında derin bir acı hissetti...

Bu hız, olanaksızdı....


Devam Edecek
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.
Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2518
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

Bölüm 11 : Ormanın Gazabı

Nickoy Waldemer, savaş hattının biraz gerisindeydi. Arkonlar manasız bir inat ile ölüm çukurlarına atlıyorlar, tuzaklardan kurtulan bilen birkaç Arkonu da Leornas’ın önderliğinde öldürüyorlardı. Elwing’in elf hatlarına katılışı, elfleri daha da cesaretlendirmişti. Elfler şevkle savaşıyor türlerinin ötesinde bir dayanıklılık gösteriyorlardı. Elwing’in ışığı üzerilerine vurdukça yorgunluklarını unutuyorlar daha da cesaretleniyorlardı.

Ormanın Hanımı Hatların gerisinde, büyüttüğü kocaman parıldayan ağacın ışıklarının arasında, duruyordu. Gözleri Gri bir hareye dönmüştü, vücudu yapraklı sarmaşıklarla sarılmış bir haldeydi, ulaşılmaz bir güzellikle korkutucu bir görünüm arasında gidip geliyordu. Parıldayan bir ifedeyle savaş alanının gerisinde muazzam bir sakinlikle durmaktaydı.

Ovidia ile Gloria hattan ağır yaralı halde geriye çekilmiş olan elfleri iyileştirmeye çalışıyorlardı, Elwing’in büyük ağacının köklerinin arasındaydılar. Maithun ise onlara yardım ediyordu. Uzun boylu savaşçı çocuk, Astgar Krallığının varisiydi o yüzden diğerleri kadar onu da korumak zorundaydı. Lakin diğerleri onu çok dinlemiyordu.

Scart, bedenini büyütmüş bir halde, kalın kollarıyla Metal Arkonları ile kılıç mücadelelerine giriyor, diğer elfler ile birlikte öne çıkabilen Arkonları indiriyorlardı, ona yardım edenler arasında Robben Harwart’ da vardı. Robben Harwart küçük kılıcını seri hareketlerle kullanıyor Arkona yara vermese de dikkatlerini küçük patlamalarla dağıtıyordu ama patlamanın büyük bir kısmını yanındaki Gece Elfi’nin sorumluluğundaydı.

Gecenin abanoz yayı, Girofil. Yayını çekip tuzak hatlarını sürekli büyülü oklarından gönderiyordu. Tuzaklardan kaçan Arkonların üzerinde patlayan patlamalı oklar onları tekrar tuzağa doğru itiyor, Arkon saflarının iyice bozulmasına yol açıyorlardı. Helm ile Walger ise saflar boyunca hızlıca dolaşıyorlar tuzaktan çıkmaya çalışan ne kadar Arkon var ise hepsini geriye doğru itmek için var güçleri ile mücadele ediyorlardı.

Nickoy kuzey tarafında patlayan ışıklara doğru bakarken, burada durum sakin diye düşündü. Arkonlar sebatla saldırsalarda ahmakça ölmekten kurtulamıyorlardı, Leornas burada savunmayı düzgün kurmuştu, lakin kuzey tarafı tam bir cehennem gibi gözüküyordu. Etrafa dolan kan kokusundan tiksindi bir an eliyle uzun sopasına iyice tutundu. Savaş, hiçbir zaman değişmiyordu.

O sırada sopasından ışık süzmesi belirdi, Nickoy şaşkınlıkla ışığa doğru bakarken gökleri yaran bir ışık sütunu kuzey cephesini aydınlattı. Savaş bir an duraksadı. Nickoy’un mavi gözlerinden yansıyan sütunun ışığı etrafa yayılırken. Arkon hatlarından derin bir kükreme yükseldi.

“SLEMBRİO GERİ DÖNDÜ!!”

Savaş hatlarının gerisindeki iri yarı Arkon uzun sakalını savurarak yanındaki Arkonları tuttuğu gibi ileri iterken bir yandan da kükrüyordu. “ SLEMBRİO İNTİKAMINI ALMAK İÇİN GERİ DÖNMÜŞKEN ARKONLAR BOŞ MU DURACAK! YÜRÜYÜN SİZİ AHMAKLAR!!”

Bu söz üzerine arkon saflarından derin bir kükreyiş yükseldi. HeR Arkon’Un gözlerinde eski çağların ışıltısı vardı şimdi. Gözlerindeki öfke derinleşmiş hırsları ve güçleri bir anda yükselmişti. Öfkeyle kükreyerek elflerin ilk saflarını dağıttılar.

“Safları bozmayın.” diye haykıran Leornas’ın sesini dev Arkonun sesi bastırdı.

“IŞIĞIN VE GÖKLERİN İRADESİ BİZİM YANIMIZDA.” dedi öfkeyle kalın kılıcını kaldırırken “ ŞU DENEK FARELERİNİ GELDİKLERİ YERE GÖNDERİN ÇOCUKLAR.”

Arkonlar safların arasına dalarak, elflerin hatlarını bozmaya başladılar. Leornas hızlı bir hamleyle önüne gelen, Arkonların ayak bileklerini keserek yere düşürürken kılıcı ışıltılı bir hare ile parlıyordu. Gözlerinin renginin kaybolup griye dönüştüğünü gören Nickoy içinden küfretti.

“Kahretsin.” diye mırıldandı.

“Ne oluyor?” dedi Girofil, bir yandan da hızla patlayıcı ok atmaya devam ediyordu.

Elini neredeyse yakacak kadar olan sopayı zorlukla yere saplayan Nickoy, derin bir iç çekti, Girofil’e doğru baktı. “ Geri çekilmeliyiz.”

Girofil anlam veremeden ona doğru bakarken, safları dağıtan bir Arkon Walger’e kolunun tersiyle vurup onu yere serdi. Walger sersemlemiş bir halde yerde dururken başka bir Arkon onun üzerine çullanacakken, Nickoy hızlı bir hareketle hemen önünde olan olaya müdahale etti. Elini yakan sopası büyük bir kalkana dönüşürken ansızın kalkana gelen darbe kolunu hissizlikle uyuşturdu. Arkon öfkeyle kılıcını bir kez daha kaldırırken suratında Girofil’in patlayıcı oku patladı. Bir iki adım geriye çekildiğinde Walger kısa kılıcını Arkon’un ayağına sertçe sapladı. Arkon kükreyip döndüğünde kocaman baltasından Nickoy zorlukla sıyrıldığında, Helm kılıcını Arkonun sırtına saplayıp, içerisinde kılıcının tozlarını patlattıktan sonra Arkon ağzından dumanlar çıkarak Helm’i bir köşeye fırlattı.

Niye tüm güçlü adamları kuzeye gönderdik diye hayıflanan Nickoy’un tepesinin üzerinden bir yıldırım geçti. Yıldırım az önce üzerinde durduğu tepeye isabet etmişti. Elwing’in acı çığlıklıkları duyulurken. Walger’ın gözleri büyüdü.

“Ovidia”

Helm ile Walger hızlı bir biçimde dönerken Arkonlar onu arkalarından saldırdılar. Nickoy Walger’a saldıranı büyük bir kalkanla durdursa da Helm’e saldıranı durduracak zamanı yoktu. Arkon’un dev gibi baltası Helm’i ikiye bölecekken araya Scart girdi. Dev cüssesiyle Arkonu kenara doğru itmiş Arkonun saldırısını boşa çıkarmıştı. Çocuklar bütün bunların farkına bile varmadan yukarıya çıkarken. Nickoyun durdurduğu Arkon Nickoy bir şey yapamadan koca Kılıcını Scart Corpean’ın sırtına sapladı.

Scart acıyla gerisindeki Arkon’a dirseğini savurmaya çalışırken önündeki baltasını kaldırdığında Leornas’ın kılıcı zinciriyle birlikte fırlayıp, iri Arkon’un aşil tentonunu kesti. Nickoy, sopasını büyütüp Arkon’un kafasına sertçe vurdu.
Arkon nerdeyse hiç etkilenmeden ters ters ona bakarken, Robben’in elinde beliren küçük kılıçlar Arkon’un suratında patladı. Scart acıyla saplanan kılıçtan kurtulup küçülürken Leornas ile Robben onu arkasına alıp savaşmaya başladılar, Nickoy ise küfürler ederek Scartı küçük tepeciğe doğru sürükledi.

Hatların ilerisine doğru gelmiş olan Dev Arkon koca kılıcını tekrar kaldırdı. Göklerden gelen yıldırım kılıcına doğru dolarken Nickoy’un gözleri tekrar büyüdü. Walger ile Helm yerde baygın yatmakta olan Ovidia ile Gloria’ya doğru koşarken yıldırım sesiyle duraksarken Girofil dirseklerinin üzerinde acıyla doğrulmaya çalışıyordu. Elwing yarısından fazlası yanmış ağacıyle birlikte ayaktaydı ama üstü başı is içinde kalmış vücudunun bir kısmı kavrulmuştu.
Dev Arkon yıldırımla dolmuş olan kılıcı, onlara doğru uzattığında kalın yıldırım büyük bir çatırtıyla üzerlerine doğru düştüğünde Nickoy’un önünde bir gölge belirdi. Gölge dişlerini sıkarak acıyla yıldırımı bir koluyla tutup, eliyle yönlendirerek diğer koluyla geldiği yere doğru yönlendirdi. Yıldırım büyük bir gürültüyle Dev arkonun üzerinde patlarken etrafındaki Arkonlarda nasiplerini aldı.

Uzun yeşil bir cüppe giymiş olan, Nickoy’un önünde duran kadın ona doğru baktı. Kahverengi saçları ve zümrüt yeşil gözleriyle onları kısa bir şekilde süzdükten sonra ileriye doğru bir adım attı adım attığı anda beliren ışık süzmeleri Arkonların gözlerini yakıyor etrafında büyüyen bitkiler kendisinin arkasında giderek gürleşiyordu.

“NENYAL!!!” diye kükredi Dev Arkon is içinde kalmış yüzüyle öfke ile çarpılmıştı.

Bitkilerin Efendisi, Orman Korucusu Nenyal onu umursamadan elini şöyle bir kaldırdıktan sonra önündeki Arkonların üzerinde yuvarlak ışık küreleri belirtti. Işık Küreleri Arkonların önünde belirtikten sonra birden bire üstlerinde patlamaya başladı. Bir sıra hat boyunca patlamalar sürerken Leornas, hızlı bir hareketle diz çöktü.

“Hanımım.” dedi, başının bir tarafından kan akarken. “ Başarız oldum.”

“Hayır, Leornas.” dedi Nenyal gözleri gri bir hareye dönerken tüm hatları yavaş yavaş bitkilerle sarılıyordu. “Slembrio’nun geri döneceği hiçbirimizin öngörebileceği bir şey değildi, şimdilik geri çekilin.”

Leornas bir baş hareketiyle onaylayıp kafasını kaldırdığında, Çevikbilek Dancester, boynundaki geri çekime borusunu üfledi. Elfler hızlı bir irade ile çekilirken. Arkonlar’da duraksamıştı. Dev arkon kükreyerek ileriye atıldı.

“ SLEMBRİO UYANMIŞKEN BU NE KORKAKLIK!” diye kükredi, “YOKEDİCİ ÖLDÜRME ŞEREFİ İÇİN BİRBİRİNİZLE YARIŞACAĞINIZA AHMAK GİBİ OLDUĞUNUZ YERDE DURUYORSUNUZ.”

“Işığın gücüne sadece Slembrio mu sahip zannediyorsun Mennon.” dedi Nenyal, elinde ışıktan bir top belirdi, gri gözlerinin kenarları harelenmişti. “ Işık demeti.”

Küreden çıkan ok şeklinde ışıklar Arkonlara doğru birer birer saplanırken, ışıkların saplandığı yerlerde bitkiler büyümeye başlamıştı, Arkonlar bedenlerinin içerisinden çıkan bitkileri görünce kaçışıyorlardı. Geri hatlardaki Baal kabilesi, savaştan kaçarken, savaş alanında ilerleyen bitkiler giderek bir orman oluşturuyordu.

Nenyal elini kaldırdığında, ağaçların arasından fırlayan büyük ay kirpileri, Arkonlara saldırırken. Scart Nickoy’un yakasını tuttu.

“Kaç haydi.” dedi ağzından kan tükürürken.

“Olmaz.” dedi Nickoy ciddiyetle onu tutup yukarıya çıkarmaya çalışırken, Robben de onların yanına gelmişti.

“Yaram ağır Nickoy.” dedi Scart kızıl saçları bir kumaş gibi dağılmış toprağa yayılmıştı. “Siz gidin!”

Nickoy bir şey diyecekti ki Leornas hızlı adımlarla yanlarına çıkarak doğru döndü. “ Çabuk olun! Birazdan burada nefes alamayacaksınız.”

Robben, “Scart, Myrcid aşkına kahretsin!” dedi yarasına bakarak.

“Gitmeden önce bana söz verin.” dedi Scart, gözlerindeki korku öfkeyle kuşanmıştı. “Robin’in bana bıraktığı ama benim beceremediğim bir söz.”

Nickoy derin bir iç çekerek gözlerini kapattı, fakat Robben merakla ona bakarken. Scart son gücüyle konuştu. “Brave Falcon’u sağ bırakmayın.”

Robben, Scartın elini sertçe sıkarken gözlerinde yaş tomurcuklanmıştı. “ Söz!”

Nickoy, acıyla kafasını evet anlamında salladıktan sonra acı bir ifadeyle ayağa kalktı. Şapkasını çıkarıp göğsünde tutarken. “ Astgar’ın son kralına söz veriyorum.”

Scart, yüzünde rahat bir gülümsemeyle, rahatlayarak başı yana doğru düştü. Scart, çok uzun zamandan beri düşmanı olmuştu ama son birkaç yılda onun pişmanlıklarını, yeterince güçlü olamayıp çaresiz kalmasını izlemişti. Her şeyini kaybedip yanlarına gelmiş olan Astgar Şövalyesi, geçmişini kenarda bırakacak bir olgunluğa erişmişti. Öyle ki ölümünde dahi nefretle andığı bir adamın oğlunu korurken ölmüştü.

Bir de Scart’ın ölümünün başka etkisi de vardı. Hükümsüzlerin son üç mührünün biri daha kırılmıştı. Son iki de kalan Greece ile Falcon’du, öldürmek için söz verdiği adam. Bu düşünceler içerisindeyken. Robben onu sarstı, koluyla onu çekiştirdi çünkü, Nenyal’ın saldığı Ay Kirpileri gaz patlamaları halinde Arkonlara yapışmıştı yoğun mor bir duman savaş alanına yayılıyor soluyan Arkonlar acıyla oldukları yere düşüyorlardı.

Nickoy hızlı bir hareketle tepeye vardıklarında, Maithun’un Girofil’i sırtında taşıdığını gördü. Gece Elfi kendindeydi ama yüzü kan içerisinde kalmıştı. Helm, baygın olan Gloria’yı taşıyor, Walger ise kollarında Ovidia’yı tutuyordu. Walger ile Helm Nickoy’a sorarcasına bakarken. Nickoy mavi gözlerinde keskin bir sertlikle başını olumsuz anlamda salladı. O sırada Leornas, biraz daha geride onlara kılıcıyla işaret ediyordu.

Nickoy ve grubu yaralı bir halde oraya doğru ilerlerken. Dev Arkon kılıcını kaldırığı anda havada güçlü bir rüzgar oluşturdu. Mor dumanı geriye doğru savurmak için kullandığında. Nenyal arkasındaki ağaçta duran Elwing’e griye dönmüş gözleriyle baktı.

“El.” dedi sadece, “Yapabilecek misin?”

Elwing acıyla dişlerini sıkarak kafa salladı. Onun da gözleri griye dönmüştü. Ellerini kaldırdığında havada beliren ince saydamsı bir bariyer, giderek genişlerken Elwing’in tiz çığlığı ortalığa yayılırken. Nenyal ayağını iyce açarak yana doğru çevirdi. Arkon hatlarının olduğu bölgeler birden bire aşağıya doğru çökmeye başlarken. Mennon kılıcını kaldırdığında toprağın içinde fırlayan sarmaşıklar onu sararken dev arkon muazzam kudretiyle sarmaşıkları parçalayıp sıçramaya çalıştı. Ancak bastığı yer bir bataklığa dönüşmüş onu içine çekerken sıçraması olanaksızdı. Sarmaşıklar ve kalın dallar Dev Arkonu sararken, Mennon öfkeyle kükrüyordu, yanındaki Arkonlar çaresizlikle debelenirken. Mennon kollarıyla etrafındaki toprağı sarmaşıkları sürekli parçalasada yerine parçaladığından fazla sarmaşık ve toprak beliriyordu.

Nenyal, konsantresini Gök Arkonu Mennon’a verdiğinde, Sarmaşıklar daha hızlı bir biçimde arkonun boynuna ve vücuduna dolandı. Kolları da omzuna kadar bacakları ise beline kadar toprağın içinde kalmıştı. Nenyal Yavaş hareketlerle ilerlerken Mor toz bulutu Mennon’un üzerine doluyor dev Arkon, acıyla kan kusuyordu. Öfkeyle ona bakarken. Mennon son güvüyle acıyla haykırdı.

“BEN BURADA ÖLSEM BİLE İNTİKAMIM MUTALAKA ALINACAK!” dedi acıyla tükürerek, “ YA BABAM ALACAK YA SLEMBRİO.”

Bu noktada, Nenyal başını kaldırdı, duru güzelliği korkunç bir hal almıştı gözlerinin kenarlarındaki hareler elmacık kemiklerine kadar iniyor gri gözlerindeki aura etrafın yeşilliğini daha da arttırıyordu. “Slembrio’da onun başındaki Kiligon De Scengun’da iyi bilir ki, biz barışçıl bir halkız lakin sınırlarımız ihlal edildiği, halkımızı yok etmeye niyetlenildiği an herkesi yok ederiz.”

Bunu dedikten sonra, Nenyal ellerini hızla açtı. Toprak ve Sarmaşıklar büyük bir kuvvetle Mennon’un önce bacaklarını ardından kolllarını parçaladı. Dev Arkon acıyla kükrerken, boynunu saran sarmaşıklar kükreyişini yarıda keserek kafasını gövdesinden ayırdı. Sağ kalan Arkonlar korkuyla kaçışarak geriye kaçmaya çalışrken sarmaşıklar ve bastıkları toprak nları teker teker avlıyor birçoğu ise üzerlerine çöken mor dumandan boğulup olduğu yere kanlar içersinde düşüyordu.

Nenyal, sakin bir adımla Elwing’e doğru geldiğinde, elinin parlaklığı ile Elwing’in yüzündeki yanığı iyileştirdi. Elwing, şaşkınlık dolu bir ifadeyle, Nenyal’e baktı.

“Abla, söyledikleri doğru mu? Kiligon abi hayatta mıymış?”

“Kesin bir şey yok El,” dedi Nenyal ciddiyetle “Eğer, Kiligon De Scengun hayattaysa, Üstad Silgorn’u hayatta bırakan ve Slembrio yıkıntılarının mevcudiyetini koruyanların biz olduğunu belirtiriz. Eski diyara saygı duyan sadece bizim kıtamızdı El. Komutan Kiligon buna saygı gösterecektir.”

“Ya bize saldırırsa.”

Nenyal’In gözleri sertleşti, “O zaman Ormanın gazabından o da nasibini alır.”
Elwing, bri şey demedi ama menekşe mavisi gözleri Nenyal’e bakarken “Sana anlatacak çok şeyim var Abla?”

“Dinleyeceğim.” dedi Nenyal savaş alanına doğru bakarken, boynundaki kolyelerden bir tanesi titreşti. Büyük bir Boz ayı figüründeki bu kolye sertçe titreşirken, Nneyal endişeyle kolyeyi avuçları arasına aldı. Yüzü tedirginlikle çarpılmıştı.

“Aikroth…” diyebildi sadece.



*****


Glaroth büyük taş yığının üzerinde doğruldu, üzerinden dökülen taşlar arasında kandan yol yol olmuş vücuduyla birlikte güçlükle ayakta duruyordu. Yine de ölmemişti, zira vücudunun dayanıklılığı muazzamdı.

Ters dönmüş bacağını acıyla yerine oturttuktan sonra, sırtını bir kayaya yasladı. Üstad Valerion onu yine öldürememişti o acınası ihtiyarı elleriyle gebertecekti ama önce düzgün bir plan kurmalıydı. Agennon çoktan saldırıya geçmiş olmalıydı çünkü o ahmak sabırsız bir intikamla tutuşuyordu. Griye dönmüş saçları arasından ince ince sızan kanlar arasında derin derin nefes alırken gözüne eski bir kumaş parçası ilişti. Kumaş parçası siyah bir kıyafetten alınmaydı.

Clemente… Senatör…, kısa zamanda çok şeyler olmuştu. Hem acele etmeli hem de etrafı kollamalıydı, kendini adım atmaya zorlarken arkasından ince bir ışığın sırtına vurduğunu hissetti. Arkasına güçlükle dönerken gözleri ince parıltıyla uzaklarda beliren bir ışık sütununu fark etti.

“Slembrio..” diye fısıldadı şaşkınlıkla, Kumandan hala hayatta olabilir miydi? Saçma diye düşündü. Kiligon De Scengun hayatta olamazdı. Zira kendisi bu arz üzerinde öldürmek için kılıcını çekmeyeceği tek adamdı. Eski düzeni yıkmaya ant içmiş olsa da, Kumandan başkaydı.
Güç ve otoritenin ne demek olduğunu ondan öğrenmişti, Kendisini defalarca esir alındığı birçok yerden kurtarmıştı. Ne zaman zor durumda kalsa orada belirmişti. Kendi Komutanı bunu hiç yapmamıştı. Zira kendi komutanı İsfendiyar Burkal, Kara Kral’In kuklasından başka bir şey değildi.

Evet güçlüydü, deneyim sahibi bir komutandı, lakin aklını başkasına sattıktan sonra bütün bunların ne önemi vardı. Kiligon De Scengun en dipten zirveye çıkmış bir adamdı ve bütün bunları kendi gücüyle başarmıştı. Kendi gücünü herkese kabul ettiren bir adamdı, yanındaki De Felian gibi yumuşak kalpli de değildi üstelik. Her türlü darbeyi karşılayacak hem cesareti hem de gücü ve bunu onlara yapana bedelini ödetecek dirayeti de vardı.

Kendisi Slembrio gibi çürümüş bir organizasyonun böyle bir adam yetiştirdiğine inanmakta hep zorlanmıştı. Ona göre Slembrio kendisi dünyanın hamisi zanneden ama arka bahçesinde olanlardan bi haber bir organizasyondu. Askeriye ile politika arasında sıkışmış kalmış her ikisini de yönetmeye çalışmaktan bocalayan hantal bir yapıydı. Tabi De Scengun’dan önceydi bu.

Kiligon De Scengun ona bir askerin çok iyi bir yönetici olacağını göstermişti. Şimdi eğer hayattaysa, bu olanlara çok öfkeli olacağını kestirebiliyordu. Yine de geçmişte çok güçlü olan bu adam çağların gerisinde kalmıştı artık. Yine de onu bir kez daha takdir etti, etrafta ondan çok güçlü birçok kişi varken bir meydan okuma çağrısı yapmak tam ona göreydi.

Glaroth gülümsedi, dişlerinin arasından kan sızarken aklında olan tek şey bu meydan okumaya bir cevap vermesi gerektiğiydi. Planını kurmadan önce Kumandan’ın ne yapacağını öğrenmeliydi. Glaroth, derin bir nefes alıp, dudaklarını büzdi ince bir ıslık sesi boğazından gökyüzüne doğru yükseldiğinde ıslık sesi giderek büyüdü havada çınlayarak ilerlerledi.
Glaroth bir süre halsiz halsiz bekledikten sonra gökyüzünde yeşil bir ejderha belirdi, Estergian. Onun arkasında ondan biraz daha büyük kırımızı bir ejderha daha belirdi, Emhalidon, Onu birçok irili ufaklı ejderha izledi. Binlerce yıl sonra ilk kez rüzgar şehri olan Sibben’den çıkmışlardı zira Kedfith ile anlaşmaları onları orada tutuyordu, ama artık Kedfith ile bir savaşa girmişti. Ejderhaları yanına insan formunda birer birer inerken, Glaroth genç ejderhalarına şöyle bir baktı. İlk oluşturduğu ejderhalardan onu terk eden Naugrimm dışında kimse kalmamıştı. Bu Ejderhalar daha önce Kedfith’e verdiği Ancelegon ile Şendunun torunlarıydı.

Onların ilk çocukları olan Estergian yeşil, asit tüküren bir ejderhaydı, Kardeşi kırmızı olan Emhalidon ise ateş ejderhasıydı. Kendi eski ejderhalarına kıyasla da daha küçük, pullları daha kırılgandı. Yine de o soyun kaynağını taşıyorlardı, gökyüzünün eski intişamlı güçleriydi, kimsenin hatta Arturo’nun dahi yenemeyeceği muazzam hava kuvvetleri…

“Ata,” dedi Estergian saygıyla eğilerek, arkadan gelmekte olan açık mavi saçlarıyla gelmekte olan kısa boylu insan suretindeki ejderhaya yol açtı. “Yaralanmışsınız.”
“ Helcerion.” dedi Glaroth, sert bir sesle, “Beni ayakta durabilecek hale getir.”

Nadir görünen, iyileştirici güçlü ejderhaların yumurtalarını, Galroth daha öncesinden saklamıştı. Yapay döllemeyle çoğalttığı bu ırk, Justisar’da ne yazık ki çok gelişmemiş ufak bir halde kalmıştı. Hayatta da sadece Helcarion kalmıştı. Helcarion derin bir nefes aldı, sarı bir ısı gibi üflediği alevi Glaroth’un yaralarının bir kısmını iyileştirdi, Helcarion ise nefesini verdikten sonra olduğu yere çökerek yere yığıldı.

Diğer ejderhalardan biri Helcarion’u taşırken, Glaroth biraz olsa da kendine gelmiş bir halde ayağa kalktı. Ayağının şişi inmişti ama hala kaburgaları ciğerlerine batıyordu, başı ise hala zonklamaktaydı ama bütün bunlar onun için hiçbir şeydi. O diyarın en kötü zindanlarında bulunmuş en kötü işkencecilere karşı sınav vermişti. O Loksbel gardiyanının işkenceleri ona vız gelirdi.

“Emhaldion.” dedi Galroth gri gözlerinde şevki bir parlamayala, “ Loksbel Gardiyanı ile, Nehir faresi yakınlarda olmalı onları yakalayıp, Sibben’e götürün. Estergian, Arkonların savaş durumunu öğrenmek istiyorum, acilen en hızlılarınızdan biri görünmeden bölgeyi kolaçan etsin. Hepiniz işiniz bitince bana katılacaksınız.”

Ejderhalardan biri, “Efendim biz ne yapacağız?”

“Herkes gövde gösterisi yaparken bizde boş bulunmayacağız.” dedi Glaroth gözlerinde parıltıyla, “Hepiniz Slembrio’unun ışığını gördünüz onun ana kaynağına Kiligon De Scengun’un yanına gidiyoruz.” dedi ve ekledi.

“Bakalım bizi nasıl karşılayacak.”


*****


Venessa Roshirou, Clemente’yi ya da gerçek adıyla Misha’yı eski klübeye doğru çekti. Önlerinde azamatli Slembrio şövalyeleri. De Scengun ile De Felian, çağrılarına cevap gelmesini beklerken. Mor auranın dokunuşuyla kendine getirdiği, Misha’Ya doğru bir baktı.

Küçüklüğünü bildiği Misha’dan iz kalmamıştı, sarışın yeşil gözlü tatlı bir çocuktu Misha ancak karşısındaki kadın, zayıf yüz hatlarına sahip beyaz tenli, siyah saçlıydı. Kızıl gözleri çoğunlukla kısıktı yüzündeki nefret ifadesi oraya kazılmış gibiydi. Venessa, bir an için bu kadına sıcaklık duydu, Misha onun yeğeniydi, tıpkı kendisi gibi iki ağabeyinin yanında büyümüş evin en küçük çocuğuydu. Nasıl olmuştu da bu üç kardeş kendi elleri arasında bu hale gelmişti?

Bunun tek bir cevabı yoktu, kimileri buna Antonio De Le Vaq sebep oldu diyecekti kimileri ise Ağabeyi Otoboroshi’nin bu sonuçlara yol açtığını belirtecekti, kimi ise peşlerinde ecel gibi gezen Gurabba El Nasr’ı suçlayacaktı. Ona göre, hepsi suçluydu, kendisi bile diyarın geleceğini iyi okuyamamışlardı. Ruh Adamların çöküşünden sonra halkını geri getirmeye uğraşmışlar ancak başarısız olmuşlardı. Tıupkı Gurabba gibi, sahi o da aynı şeyi istememiş miydi?

Misha onun gözlerine çaresizlikle bakarken bunları düşünüyordu. “ Üzgünüm kızım…” dedi acı acı, “Bütün bunları yapabilmene nasıl neden olduk.”

Misha’nin gözlerinde yaşlar tomurcuklandı, “ Başka çarem yoktu.” dedi güçlüke yutkunarak, “Ölümden dönmek o kadar zordu ki…”

Venessa, Misha’nın yanağına elini koydu, “Sana ne yaptılar?”
Hüzünle duraksayan Misha’nın bir an da gözleri parladı. “ Sen de biliyorsun?” dedi çılgın bir mutlulukla, “Ah nasıl aklıma gelmedi… yine de seni öldü zannediyordum, ama biliyorsun çünkü sen de yaşadın.”

Misha histeri halinde bunları söylerken, Venessa Misha’nın omuzlarından sertçe tuttu. “ Sakin ol, kızım, anlat neyi biliyorum.”

Misha çaresiz gözlerle ona doğru bakarken, “Söyleyemem.” diye fısıldadı, “Sen bulmak zorundasın.”

Venessa, bir an düşündü, Karanlık salonların arasından geçen gölgeler anımsadı bir an, kötülcül varlıkların rahatsız hislerini hatırladı. Ensesindeki tüyler diken diken olurken, küçüklüğündeki çığlıkları aklına geldi bir an. Duvarda kanla beliren akrep simgesi gözünün önünde belirdi. Akrep, Çöl ve Kan.”

“Hashmed.” diye fısıldadı Venessa, Clemente sanki yüzüne köz bastırılmıştı, yüzünü ekşitti çığlık atmamak için kendini zor tuttu.

Venessa, Misha’yı çok iyi anlıyordu. Çöllerin derinliklerinde, Karanlık ve ışıktan eski, diyara kök salmış ruhani bir varlık yaşardı. Ruh Duvarının hapsemediği bu yaratık, kendi işaretlediği varlıkları, çöle kendisine çekerdi. Kendisine gelmemek için direnenleri delirtir, çeşitli görüntülerle kafayı yemesine neden olurdu, kendisi bütün bunları dokuz yaşındayken yaşamıştı, ilk başta ne olduğunu çözemeyen babası, her yeri araştırmış. Usta Mitashi ile Usta Yadamaru ile birlikte, o kadim işareti yok etmek için çeşitli şeyler denemişlerdi.

O vakit ne kadar acı çektiğini hatırladı Venessa, ölüp kurtulmak isterken. Ağabeyinin çaresiz bakışlarını unutmuyordu. Babası bu lanetin geçmiş kuşaklarda da belirdiğini bulmuştu. Aile kroniğinde birkaç kadına bu müsibet musallat olmuştu. Derin bir çekti Venessa, Misha’yı bu yüzden çocukken gözlemişti ama hiçbir belirti yoktu o zamanlar.

“Ne zamana ortaya çıktı?” dedi Venessa elini tekrar Misha’nın yanağına koymuştu.

“Muadlig’e geldiğimde, başladı.” dedi Misha, “İlk başta Gurabba sandım çünkü abimler de sürekli kabus görüyorlardı ama sonra saklanmak için Sultanlık sınırına götürüldüğümde her şey giderek daha da kötüleşti.”

“Yine de hala Gurabba sanıyordum, hatta bunu ağabeylerime de Legistas’a da söyledim.” dedi Misha elini Venessa’nın elinin üzerine koyarak. “ Öldüğüm güne kadar her şey kötüleşti ancak bir şekilde dayanabildim ama gerçeği öldükten sonra ölümden geri döndüğümde öğrendim.”

“Nasıl?”

“Ruhum Ruh Duvarından çekiliyordu ancak, o da kendine çekiyordu. Cesedimin başında havada asılı kalırken, Ağabeylerimin, Legistas’ın ve Kedfith’İn beni mezara gömmelerini izledim, öfkeyle ve gözyaşlarıyal bitap olmuşlardı. Ben çaresiz ve bilinçli bir şekilde havada dururken o geldi.”

“Hasmed mi?”

“Hayır!!” dedi titreyerek, “ Onun güçlerinin bir kısmını taşıyan biri, çölün izini üzerinde taşıyordu beni o geri getirdi.”

“Kim?”

“Söyleyemem.” dedi Clemente, “ Tıpkı kendi suretime asla geri dönemeyeceğim gibi, ölümden geri dönmenin karanlık zorlu yeminleri vardır. Sana bunu yapanları asla açık edemezsin.”

“ Yani De Le Vaq’ın da böyle bir sırrı var.”

“Lanet olsun ona!” dedi Misha bir anda titremiş öfke gözlerindeki ateşli kıvılcımları belirmişti. “ O, çok tehlikeli bir adam Hala, hiçbiriniz onu tam olarak tanımıyorsunuz. Ben onu pek çok yüz pek çok suret üzerinde gördüm. Ağabeylerimi mahvedişlerini izledim. Legistas’ı bu hale o getirdi. Legistas içinde kabının kırıklarını taşıyan genç bir delikanlıydı hayatı hep acılar içerisinde geçse de geleceğe umutla bakan bir çocuktu. Onu hırslarıyla saçma sapan idealleriyle yok etti mahvetti.”

Venessa, elini kaldırdığında Misha sustu. “ Seni bu hale kim getirdiyse diyarda en tehlikeli kişi odur. De Le Vaq bile onunla iş birliği yapmış olabilir söyle onu ben tanıyor muyum?”

Misha zorlanarak, evet anlamında kafa salladı ama şunu ekledi. “ De Le Vaq’ın bağlantısının o olduğunu sanmıyorum zira bilirsin ki o çöle hiç güvenmezdi.”

Venessa, iç çekerek bir yola varamayacaklarını düşünürken Misha ona doğru baktı, bu çocukken yaramazlık yaptığında, attığı bakıştı ancak üzerinde büyük bir pişmanlığı da taşıyan bir bakıştı bu, “Sana bir şey daha söylemem gerek Hala, yıllardır içimde sakladığım bu sırrı, senden başkası bilmemeli ama bana bir şey olursa sadece sana güvenebilirim.”

Venessa, ince gülümsemelerinden birini gönderdi, “Benden sonra öleceksin küçük hanım bu konu da artık rahat olabilirsin. Yine de sana iyi gelecekse söyle bakalım.”

Clemente kısa gülümsemelerinden birini takındıktan sonra ciddileşti, “Hayatımda verdiğim hem en iyi hem de en kötü karar, belki de benim bencilliğim, bilmiyorum ama sana söyleyeceğim.”

Venessa dinlemek için başını öne doğru eğdi.

“Benim bir kızım var.” dedi Misha sadece

“Nasıl?” dedi Venessa şok olarak ayağa kalktığında, “ Bu bedenle doğurabiliyor musun?”

“Öldüğümde, hamileydim.” dedi Clemente’ de ayağa kalktığında, “ Bu saçma diyarda onun hayatta kalmasını istedim, o yüzden geri dönmemin şartı buydu. Kızım doğacaktı, ama bu bedenle doğuramazdım, o yüzden o, kızımı da işaretledi. Kızımı, beni bu hale getiren doğurdu, taşıyıcı anne oydu.”

Bunu dedikten sonra acıyla dişlerini sıktı, “ Onun hakkında bilgi vermek istemiyordum.” Dedi kendi kendine Venessa söyleyecek bir şey bulamıyordu, “Kızımı sakladık, çağlar boyunca bir onda bir bende farklı suretlerde, biz olmadığımız zaman görevi Valen üstlendi lakin o bile gerçek kimliğini bilmiyordu. Yıkım olmadan önce de onu akademiye soktum, benim gibi şekil değiştirebilme özelliğine sahipti. O yüzden Valen ile birlikte ilk doğanım oldular kimse onun gerçek doğasını bilmiyordu.”

“Bunu nasıl saklayabilir?” dedi Venessa şaşkınlıkla “Bu bir şekilde fark edilebilir olması lazım.”

“ Zor değil.” dedi Misha bir an içinde Venessa’ya dönüşmüştü, Venessa sanki aynada kendi yansımasına bakıyordu kıyafetlere kadar birebir aynısı olmuştu Misha, “ Çağlar boyunca, ruhlarımızın bir kısmı da dahil, fiziksel özelliklerle o kişiye dönüşebiliriz. Bu şekilde onların ne hissettiğini anlayabilir onlar gibi davranabiliriz ve hiç fark edilmeyiz. Öğrenmemiz hiç kolay olmasa da Kızım da bu güce sahip, şimdi kendisine en yakın halde rahat bir biçimde ama istediği zaman değişebilir.”

“Peki.” dedi Venessa el hareketi yapınca Misha normal haline doğru geri döndü, “Bebeğin babası kim?”

Misha, tedirginlikle arkasını döndü, kollarını birbirine kavuşturdu. Bakışları uzaktaydı.

“Babası, Legistas.”


Devam Edecek.
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.
Cevapla

“Sanat Köşesi” sayfasına dön