Ölülerin Bekçisi 4. Kısım Kurdun Çağrısı

Müzik, yazı, fotoğraf, resim, sinema, televizyon, opera vb ilgilendiğiniz sanat dalları hakkında yazabileceğiniz yer.
Cevapla
Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2504
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

Bölüm 0: Kısım 1: Ozan ile Yaşlı Adam



Bir yıl önce

De Le Vaq, gülümsedi. Elindeki kağıdı iyice açtı. Birçok yazı dışında orta boylu topuzlu bir bastonun mekanizma ayarları çizilmişti. Are bastonu görünce gözleri şokla açıldı bu Legistas’ın elinden düşürmediği bastonuydu. Nickoy ile Are şaşkınlıkla çizime bakarlarken Antonio De Le Vaq gülümsemeye devam ediyordu.

“Legistas’ın zayıf noktası benim.”

“Bu onun hep yanında tuttuğu bastonu.” dedi Are şaşkınlıkla çizime bakarak, “Bu bastonu da mı sen yaptın?”

Nickoy, elindeki küçülttüğü sopaya göz atarak De Le Vaq’a baktı, Şaman Han’ın tanıdık yüzündeki Mor gözlü bu adam, oldukça tehlikeliydi. Legistas’ı devirebilecek güç bu adamda mevcuttu belki, ancak Nickoy ondan sonra olacakları da düşünüyordu. Bin yıllar sonra arz üzerine bir bedeni ele geçirerek gelmiş olan bu adam, tüm tanrılar yok olduğunda duracak mıydı? Yan gözle Are’ye doğru baktı. Are mavi gözlerinde öfke ve şevk ile bastona bakmaktaydı.

Kuzey’de o kadar badire atlattıktan sonra Are, Legistas’a öfkesine yenilmiş gözüküyordu. Are hiçbir zaman çok da akıllı olmamıştı ve karşılarındaki adam onları oldukça kolayca yönlendiriyordu. Üstelik bunu Kedfith gibi göstere göstere değil, yavaş yavaş ve sindire sindire yapıyordu. Nickoy, gözlerinde gizleyemediği nefretle De Le Vaq’a baktı. Bu adamın da diğer Hiandar’lardan farkı yoktu. Glaroth gibi zorba değildi belki, Üstad Valerion kadar kaypak tehditlere de başvurmuyordu ama cam gibi bakışlarıyla gücün timsali gibi önlerinde dikilen Legistas’ın aurası vardı bu adamda. Onun gibi gözleri parlıyordu ama onun kadar pervasız hiç olmamıştı.

Ve şimdi o, Legistas’ı yetiştiren adamın ta kendisi çıkmıştı. Gözleri De Le Vaq’tayken, adamın bakışları ozana doğru döndü. Mor gözleri Nickoy’un içini delip geçtiğinde, yüzünde ince bir gülümseme belirerek Are’ye doğru döndü.

“Bu Bastonun yapım şekli, Nickoy’un elindeki silahla benzer.” dedi De Le Vaq eli çenesinde gezdirirken, “ Tabi bu baston uzun süren bir çalışmanın ürünü içindeki viberium oranı oldukça yüksek, içinde son teknoloji dönüşüm mekanizmaları var. Bu bastonu yaparken, Sweinstein’dan da yardım almıştım. Bu çizdiğim plan benim ana tasarımım ama Sweinstein ne gibi değişiklikler yaptı bunu bilemiyoruz tabi.”

“Seni nasıl öldürdüler De Le Vaq?” dedi Nickoy birden bire, “ Her şeyi tahmin ediyor, ona göre plan yapıyorsun. Hükümsüzlerin gelişi için, kanyon girişine tuzaklar oluşturdun. Hepsinin nasıl davrandığını ve nasıl hareket edeceğini de biliyorsun? O zaman bu adamlar seni nasıl öldürebildiler?”

De Le Vaq bu ani soru karşısında, acı acı gülümsedi ama gözleri gülmüyordu. “ Ne kadar bazı şeyleri öngörsem de, kimse her şeyin sonunu göremez ne kadar gözün açık olsa da. Ya sen, Nickoy Waldemer, senin görmeyen gözünü kim açtı asıl onu söyle sen bize?”

“Ne demek istiyorsun?” dedi Nickoy, yutkunarak, bilmesi olanaksızdı.

“ Are ya da Elwing gibi İlkdoğan değilsin, hatta Greece ile Torano gibi ikinci nesil ilkdoğan bile değilsin. Yaşamın onlar kadar uzun bile değil, gördüğün çağ sadece günümüz. Değil Slembrio’yu, Haindar zamanını dahi bilmen olanaksızken sen hepsini biliyorsun. ” dedi De Le Vaq, sakince Nickoy’a bakarken. “ Herkes gibi senin de anlatmadığın şeyler var Ozan.”

Are, bir an sıkıntıyla Nickoy’a baktı. Nickoy ise De Le Vaq’ın bakışı, içini titretirken. Eski çağlara tanıklık etmiş olan bu adamın oldukça tehlikeli olduğunu düşündü tekrardan. Çünkü bu arz üzerinde eski çağlara tanıklık eden çok az şey vardı.

Ve De Le Vaq onların en tehlikelisiydi….


Yıkım Toprakları, Viran Kubbeler

Kuzey

Beş yıl önce



“Yüksek damların altındaki bu kubbelerde, eski çağlara tanıklık eden çok az şey vardır Nickoy Waldemer.” dedi uzun siyah- beyaz sakalı, kırçıllanmış bir haldeydi, soluk yeşil gözlerinin birisi tamamen matlaşmıştı. Yüzünün sol tarafı ve kulağının bir kısmı yanmış gözüküyordu. “ Bu kubbelerde yaşananların bedeli, ölümden beter bir halde vuku bulmuştur. Bunu göze alabilecek misin?”

Nickoy Waldemer, bu sesi duyulduğunda kaskatı kesilmiş bir halde gözünü açtı, kendine geldiği anda rüzgarda uçuşan şapkasını iplerinden tutarak bağlarken kafasını zorlukla evet anlamında salladı hava o kadar soğuktu ki, arz üzerinde böyle bir soğuk yaşadığını hatırlamıyordu, kat kat giyindiği pelerinleri bir işe yaramıyordu bile. Karşısındaki yaşlı adam yarım bir gülümsemeyle sırtındaki, deri işlemeli kahverengi pelerinini çıkarıp ona doğru sardı.

Pelerin onun omzuna tam oturduğunda, soğuğun kesildiğini hissetti, pelerine dokunduğunda onun ipeksi yumuşaklıkta olduğunu fark etti, iç kısmında da birçok cep vardı. Nickoy’un pelerine şaşkınlıkla baktığını görünce, konuştu: “ Thengu, derisinden, tüy kadar hafif demir kadar sert. Sıcağı tutar, soğuğu geçirmez.”

Nickoy şaşkınlıkla etrafına baktı, eski yıkık bir kubbenin arasındalardı, rüzgarlar çağlar önce kırılmış olan pencereden üfleyerek içeriye doluyor, yarısı yıkılmış ufak bir duvardan çadır haline gelmiş bu kubbedeki çukurun içindeki ateşi aydınlatıyordu. Kubbenin bir kısmında silinmiş resimler alevin ışığında büyüyor genişliyor gibiydi. Sarı zırhlı şövalyelerin kara zırhlı şövalyelerle savaşı, soyulmuş duvar resimlerinde nakşedilmişti.

Şaşkınlığı sürerken karşısındaki adama baktı, Yaşlı adam sırtını eski duvara dayamış, mat gözleri uzaktaydı. Kahverengi eldivenlerle sarılı ellerini dalgınca ateşe uzatırken uzun kahverengi tuniğinin içindeki parıltılı zırhı seçer gibi oldu Nickoy, kaşları çatıldı. Pelerin onu biraz olsun kendisine getirmişti.

“Beni, niye kurtardın?”

Karşısındaki yaşlı adam gülümsedi, sol yanındaki yara izini buruşturdu bu sadece “ Buraya herkes, ölmeye gelir, ama sen öğrenmeye gelmişsin o yüzden.” dedi ona yanındaki ince uzun fıçıdan metal bardağa bir içecek uzattı. “ Vrole, senin içini ısıtır genç adam.”

“Anlamadım?” dedi Nickoy şaşkındı içeceği alıp kafasına diktiğinde acı içkinin boğazından aşağısını yaktığını hissetmişti.

“Anlayacaksın.” dedi yaşlı adam kendine de bir içecek doldururken, “Kara Ayaz’a çok vakit kalmadı. Bakma bana öyle. Ben kalem tutan elleri tanırım, ama burası keşif edilecek yer değil, Keşfedene, kaşif derler ama, alemi öğrenene alim derler. Sende bizim tedrisatımızın izleri var, çok silik ama eski bir nakış gibi işlenmiş vücuduna, şimdi al bir tane daha iç kubbenin altına girmeden önce karar vereceğin şeyler var.”

“Neye karar vereceğim? Bu bir sınav mı?” dedi Nickoy dedi yaşlı adamın bardağını dolduruşunu izlerken. “ Sen kimsin?”

“Aklın yerine geliyor yavaş yavaş,” dedi Yaşlı adam, içkiyi Nickoy’a uzatırken. “ Lakin, çok toysun, okumayı öğrenmek, okuduğunu anlamak değildir. Burası ne senin sandığın yer ben ne senin sandığın kişiyim, ama doğru bildiğin bir yan yok değil. Haklısın bu bir sınav, karanlık dağlardan geçtin ıssız ovalarda yürüdün, diyarın sonuna Kuzey dedikleri yere geldin. Niye geldin?”

Nickoy mavi gözlerindeki parıltıyla adamın gözlerinin içine baktı. “ Ölüme çare bulmaya!”

“Ölüme çare yoktur.” dedi Yaşlı Adam, gözleri uzaktaydı, içkisinden bir yudum alarak parlayan yeşil gözüyle, Nickoy’a baktı. “ Sadece, ondan kaçış vardır.”

“Buna mecburum.” dedi Nickoy, dağınık saçlarının arasında parlayan öfke dolu gözlerle, “ O, ölümü hak etmemişti.”

“Hangimiz ölümü hak ettik ki?” dedi Yaşlı Adam, yüzünde acı bir gülümsemeyle, “Kaybettiğin kim bilmiyorum genç adam, ama bu kubbenin altında nice canlar yitip gitti, karanlık dehlizlerde kayboldu. Kimleri yüce kahramanlardı, kimleri ise sıradan kişiler, lakin ölüm bu topraklarda hep kol gezdi, her seferinde de farklı suretlere büründü.”

“ Ölüm kimden gelirse gelsin, ne olursa olsun. onu yenecek bir güç arz üzerinde varsa, hangi delikte olursa olsun onu bulacağım.” dedi Nickoy, eliyle metal bardağını sertçe sıkmıştı. “ Bana eski, nutuklarda söylendiği gibi, ölüme gidenlerin Toran’nın masif salonlarında dinlendiğini söyleyeceksen hiç zahmet etme, ben bu lafları çok dinledim. Ve bu lafların yalandan ibaret olduğunu da biliyorum artık. Ölümün ötesinde bir yol var, Robin Harwart’a verilen bir gül’ün son parçası elimde, onun verdiği enerjiyle, buraya kadar gelebildim. Şimdi ise buradayım ve sen beni öldürmedin, hayatta tuttun o vakit bana yardım et.”

Yaşlı adam, dalgacı bir kahkahayla güldü. “Toran’ın masif salonları ha,” dedi ağzının kenarından taşan içkisini kolunun tersiyle silerken gözleri durgunlaştı. Bakışları Nickoy’da sabitlendi. “ Ölümü kılıçla değil, kitapla yenebileceğini düşünüyorsun, belki de doğru düşünüyorsun lakin ölümden dönüşün yolu karanlıktır.”

“ Bunun önemi yok.”

“Olmalı.” dedi Yaşlı Adam, ve parmaklarıyla Nickoy’un kitaplarla dolu heybesini gösterdi. “ Buraya zırhlar kuşanarak değil, kitaplara sarınarak gelmişsin. Burası hiçliğin ortası, viran olmuş salonların yitip gitmiş ölü diyarların yeri. Burada hayatta kalan çok az canlı, ölüm ile kol kola yaşamakta. Şanslısın ki benle karşılaştın, zira bu noktadan ilerisi soğuk dehlizlerde kaybolmaktır. Yüreğini öğrendiğin gerçeklerin ardında bırakmaktır. Arz üzerinde çağlar geçti, eski öğretiler unutulup gitti, senle ben farklı çağların, farklı zamanların adamlarıyız. Şimdi öyle ya da böyle karşımdasın ama niye? Tekrar soruyorum bunu sana. Bu karanlık yere, bu dehlize ne için geldin?”

“ Ölüme çare bulmak için!” dedi Nickoy tekrardan gözlerinde yaş tomurcuklanmıştı. , “ Kız kardeşim, onu koruması gereken adam korumadığı için öldü, onu koruyamadım. O benim ailemden kalan son parça, hayattaki tek yadigarımdı. O melun suratsız herifi sevdiğinde bile ona kızsam dahi saygı duydum zira gönül kapısının kilidini pek çok anahtar açar bunu bilirim, Lakin bu sevda onun hayatına mal oldu, o adamla karşılaşmasaydık, ölüm onun yüreğine çok geç ulaşacaktı.”

Yaşlı adam ona öne doğru eğilerek aşağıdan, bakarak süzdü. “ Ölüm pek çok yoldan, üzerimize gelir, zamanını da kimse belirleyemez ancak sen, bencilce bir dürtüyle buraya gelmişsin Nickoy Waldemer. Botların aşınmış, pelerinin rüzgar ve çamurdan renk değiştirmiş. Belli ki diyarında oldukça gezmişsin, okuyucu olduğunda belli. Bu soğuk yıldızların altında gel de birbirimizi kandırmayalım, sen buraya ölüme çare bulmaya gelmemişsin.”

Nickoy öfkeyle kaşlarını çattı, bir an öfkeyle ağzını açacak gibi olduysa da karşısındaki yaşlı adamın çelik gibi bakışları üzerindeyken ağzını kapattı, acı içkisini kafasına dikip boş bardağı, karşısındaki adama uzattı. “Söyle o zaman bilge adam, ben ne için buraya gelmişim?”

“Ölüme çareyi ölerek bulamazsın Nickoy Waldemer,” dedi Yaşlı Adam, ozanın içkisini doldururken, anlayışlı bir edayla dudak büktü, bükülen dudağı sol tarafındaki yanık izinde kayboluyordu. “Heybendeki kitaplardan bazıları seni doğru yola götürmez, Kan Anlaşması örneğin. O melun şey, kadim çağların antik bir lanetidir. Hakikat şu ki; sen, kız kardeşinden sonra ölmeyi kendine yediremiyorsun, kardeşsizlik acısını senin yerine onun çekmesini istiyorsun, geride kalmanın acısını kendine yediremiyorsun. Sendeki bu kardeş sevgisi, bencilce bir sevgiden başka bir şey değil!”

Nickoy bu sözler üzerine öfkeyle ayağa kalktı, elindeki içki yıpranmış mermere döküldü. “ Sen kimsin ha? Kimsin ki benim kardeşime olan sevgimi sorguluyorsun? Ben, çiftlik evimizde dedemi toprağa verdiğimiz, o günden beri kız kardeşimi korudum, onun için yaşadım. Gerekirse, hırsızlık yaptım, adam öldürdüm. Şimdi, karşıma çıkan başka bir Ölülerin Bekçisine, kardeş sevgisinin ne olduğunu çoktan unutmuş bir adama kendimi anlatacak değilim!”

“Otur!” dedi Yaşlı Adam, sert bir şekilde, Nickoy umursamadan onun gözlerine bakınca yüzünde bir gülümseme izi görülür gibi olsa da matlaşmayan yeşil gözünün etrafında altın bir hare belirdi. “Otur dedim!”

Yaşlı adam sözü ikinci defa söylediği anda, Nickoy üzerinde sert bir baskı hissetti, öfkesi bir anda kayboldu, şaşkınca olduğu yerde oturdu. Yaşlı Adam, acele etmeden, dökülen bardağı düzeltip bir içki daha koydu. Gözünde beliren hare de sertlikte kaybolmuştu. Ardından, içkisini hızlıca içip bir içki daha doldurdu kendine.

“Ben…” dedi Yaşlı Adam gören gözü öfkeyle ve acıyla kısılmıştı. “ Kardeş sevgisi nedir bilirim Nickoy Waldemer, kardeş dediğin aynı kandan olanlar değildir her zaman. Ben bu kubbede nice yoldaş, nice kardeş yitirdim ama içlerinden biri benim en yakınımdı, uzunca yollar arşınladık, kahredici düşmanlara kılıçlarımızı savurduk. Yana yanayken, hiçbir düşman karşımızda duramadı, hiçbir yaratık karşımızda dayanmadı. Yine de ihanet, hepimize galip geldi.”

Duraksadı, bir yudum daha içti içkisinden ardından tekrar konuşmaya başladı; “ Kibir ve yeis, gerçek düşmanlarımızdır unutma bunu Nickoy Waldemer. İçimizdeki karanlığın asıl adı o, karanlığın evlatları o karanlığı kullanan ellerdir sadece. Sen, ölüme çare bulmaya geldiysen buraya, önce ölümün ne demek olduğunu öğrenmek zorundasın. İçindeki kibirden kurtul, sana sunulan gerçeklik perdesini yırtıp atmış buraya kadar gelmişsin. Daha fazlasını öğrenmek istiyorsan, önce kendine dürüst olacaksın.”

Nickoy, öfkeyle dişlerini sıktı, gözlerinden yaşlar süzülüyordu. “ Ben, ona kızgındım. O Falcon denilen şerefsizle evlenip, beni yollarda yalnız bırakmasını hiç affedemedim. Evet, elbette zamanı gelince aşık olacak evlenecekti, ama onu seven düzgün bir adamla. Brave Falcon ise hiç öyle bir adam değildi. Soğuk, zalim ve korkaktı. Bu yüzden yıllarca konuşmadım onunla, yeğenlerim olduğunda dahi gitmedim yanlarına. O günlerden sonra yaşamanın pek anlamı kalmamıştı benim için hanlarda yatıp bir sürü kızla birlikte oldum, birçok kavgaya karıştım pek çok kez ölüm ile burun buruna geldim ama ölmedim. En sonunda kendimi buna alıştırdım ya da zaman bana bunu alıştırdı belki de. En nihayetinde bir yerlerde kardeşim bensiz de mutluydu, onun güzel ve düzenli bir hayatı vardı ben ise avare bir serseri olarak elimdekiyle yetinmek zorundaydım. Derken bir gün kocası çıkageldi, o nemrut suratı ve kara kıyafetleriyle kollarında kanlar içinde kardeşim vardı, zorlukla nefes alıyordu. Çekip aldım onu o nemrut suratlının kollarından, kardeşim kanlar içinde bakarak gülümsedi bana son kez, hiçbir şey yapamadım. O ölürken kocası ve adamları sessizce dikiliyorlardı tepemde, onlarda hiçbir şey yapmadılar, böyle göçtü benim güzel kardeşim, terk edilmiş bir Hanın yıkık salonunda.”

İçkisini hızlıca başına dikti Nickoy, gözlerinden yaşlarını sildi usulca “ O zaman hiçbir şey yapamadım ama şimdi, onun için ne gerekiyorsa yapacağım, ister ölüm olsun sonunda ister lanet, karanlık diyarlarda yürüyeyim gerekirse, bir mızrak gibi savrulayım yaban diyarlarda, isterse kış alsın beni ister ateş yaksın. Bütün diyarı araştırıp burayı bulduğum gibi, burayı da araştırıp, kardeşimi bulacağım.”

Yaşlı Adam bu sözler üzerine dudaklarını büktü, genç adamın gözlerindeki ateş belli ki hoşuna gitmişti. Eliyle dizine vurarak ayağa kalktı, ardından Ozana bakarak. “ Gitme vakti geldi.” dedi ona elini uzatarak, Nickoy bir anlam veremese de yine de elini uzattı. Yaşlı adamın deri eldivenli eli sıcacıktı.

“Öğreneceğin, çok şey var anlayacağın da ama yalan çağların içinden geldin, sanırım daha fazlasını beklemek için daha fazla şeyi görmen lazım o inançlı gözlerle. Gel şimdi, Kara Ayaz buraya ermeden gitmemiz gerek.”

Nickoy anlamsızca Yaşlı Adama bakarken. Yaşlı Adam, bardakları Nickoy’a verdiği pelerinin cebine sokuşturdu. Ardından eski kubbenin yıkıntısı dışındaki kar dolu paslı bir kovayı ateşin üzerine boşalttı. Karı kalın çizmeleriyle dağıttıktan sonra bir an duraksadı ardından havayı kokladıktan sonra öfkeli bir edayla mırıldandı. Nickoy’a eliyle işaret edip içki fıçısını koltuğunun arasına aldıktan sonra kubbeden dışarıya doğru karın içinde yürümeye başladı.

Kar içinde kalmış, bir zamanların ihtişamlı yıkıntıların arasından geçtiler, yıkılmış kubbeli yapılar, bir zamanlar görkemiyle nam salmış olan sütun kaidelerinin yanlarından ilerlediler. Lakin zaman, kar ve soğuk bütün buraları yutmuştu. Yıkılmış çatılardan sarkan buzlar insan boyundaydı, zemin de kalın karın altında buzla kaplanmıştı. Yaşlı adam, adımlarını hızla ama dikkatle atıyor, bir yandan da hızlıca burnunu çekiyordu. Nickoy yaşlı adamın adımlarını takip ederken zorlanıyor ayakları bazen karın altındaki buz tabakasında kayıp onun dengesini bozuyordu.

Neyse yürümeleri çok uzun sürmedi, oturdukları yıkık kubbeden çıkıp, s çizerek eski bir sütun kaidesine doğru ilerlemişlerdi. Yaşlı Adam arkasına bakarak yere doğru tükürdü. Tükürük havada çıtırdayıp donarak yere düştü. Nickoy buzlanmış tükürüğe bir an baktıktan sonra soğuğun o Thengu derisi pelerinden bile içeriye işlediğini fark etti.

Yaşlı Adam, kısaca homurdandıktan sonra, ağzıyla eldivenini açtı. Çıplak elinde serçe ve yüzük parmağı yoktu ve elleri kavrulmuş gibi görünüyordu. “Choura gu, Ben Fou” diye mırıldandığında, yaşlı Adamın eli ışıldadı, yerin altındaki belli bir alan gürültüyle açıldı. Karlar derin merdivenli çukura düşerken. Yaşlı Adam hızlıca, Nickoy’a merdivenleri işaret etti. Nickoy merdivene doğru dikkatlice ilerlerken, Yaşlı Adam uzaklardan gelen kara bulutlara öfkeyle baktı ardından o da Nickoy’u izledi. Nickoy karanlığa doğru ilerlerken, yaşlı adamın eli tekrar ışıldadı ve üzerlerindeki açıklık kapandı. Nickoy karanlıktaki merdivenleri şans eseri düşmeden bitirdiğinde, Yaşlı adam sert bir tok sesle bir şeyi yere vurdu. Nickoy ona doğru baktığında yaşlı adamın fıçıyı bıraktığını ve elinde ışıldayan bir sopayı tuttuğunu fark etti.

Nickoy sopanın ışıltısına ve yaşlı adamın bunu nerden çıkardığına bakarken yaşlı adam sopasını bir kere daha sertçe yere vurdu. O anda koridor, aynı bir gün ışığı içeriye düşmüşçesine aydınlandı. Nickoy ellerini ışıktan acıyan gözlerine doğru götürürken, yaşlı adamın elini sırtında hissetti.

“İlerle ve aç gözlerini.” dedi, sakin bir tavırla yaşlı adam,

Nickoy kapalı gözlerle birkaç adım atıp kısa koridoru geçtiğinde, ellerini gözlerinden çekti ve şaşkınlıkla derin bir nefes aldı. Geniş tonozlarla ağ gibi örülmüş geniş kubbe çatısı altında, alt katlara değin inen sarmal merdivenler etrafına dağılmış masif ve nerdeyse cilalı ahşap raflar nefesini kesti ilk önce ardından, gözlerinde bir ışıltıyla sarmal merdivenlere doğru ilerledi. Merdivenler aşağıya doğru iniyor aşağıdaki büyük, oturma alanlarına doğru açılıyordu. Nickoy’un deneyimli gözleri, rafların belli bir sıra içerisinde bir domino taşı gibi sarmal merdivenlerin etrafında helezon çizerek ilerlediğini fark etti. Bu muazzam yapının merkezinde büyük bir masa ve arkasında küre şeklinde bir harita vardı. Küre Nickoy’un kol aralığından büyüktü. Kürenin arkasında beyaz boyanmış kalın parmaklı bir kitap alanı daha vardı.
Beyaz ile kahverenginin muazzam uyumuyla birleştirilmiş bu büyük kütüphanede binlerce kitap olmalıydı. Tabela üzerindeki yazılar, buraya gelmeden önce araştırdığı antik Galv diline benziyordu lakin alfabede farklılıklar da vardı. Nickoy hayranlık dolu gözlerle, Yaşlı Adama doğru baktığında Yaşlı adam ifadesiz bir yüzle ona bakıyordu.

“Yüce Slembrio, bilginlerinin çağlar önce hazırladığı Labrian Kütüphanesi, karşında Nickoy Waldemer.” dedi Yaşlı Adam, sesinde belirginleşmiş bir övünç kaynağıyla. “Burada çağların bilgeliği uzanmakta, çoğu unutulmuş hafızalardan yok olmuş birçok şey sayfalarca dolu bu satırlarda yatmakta.”

“İnanılmaz.” dedi Nickoy, nefesi kesilmiş bir halde, gözleri cilalı raflarda oradan oraya gezerken yaşlı adam, aşağıya doğru inen sarmal merdivenlere doğru ilerledi. Nickoy, bir an duraksasa da, adamı takip etti. Merdivenlerden inerken rafların kenarlarında büyükçe yerleştirilmiş birçok resimler fark etti. Resimlerde sarı zırhlar içerisindeki şövalyeler, ya toplanma alanlarında sıraya dizilmiş halde ya da çeşitli yaratıklarla dövüşürken resmedilmişti. Merdivenlerin sonuna inip oturma alanlarının olduğu bölgeye geldiklerinde büyük bir resim daha dikkatini çekti. Nickoy’un, büyük taş devle dövüşen, büyük kılıçlı bir şövalye resmiydi bu, yarı yağmurlu yarı güneşli bir havada çizilmiş epik bir dövüş, resimdeki detaylar öylesine güzel yapılmıştı ki, yerden kalkan toz yağmur damlalarının duruşu resmi nerdeyse hareketli bir hale getiriyor gibiydi.

Yaşlı Adam, Nickoy’un resme baktığını görünce alaycı bir şekilde gülümseyerek hıh sesi çıkararak yanına geldi. Kılıcıyla yenilmez ve sert duran sarı zırhlı şövalyeye baktıktan sonra “Bu kadar uzun boylu değildi.” dedi kendi kendine

Nickoy, Yaşlı Adama soran gözlerle baktı. “Artık bazı sorulara cevap vermenin zamanı gelmedi mi?”

“Anlatılacak şey çok Nickoy Waldemer.” dedi Yaşlı Adam resme bakarak iç geçirdi ondan sonra arkasına dönüp oturma alanlarının ötesindeki, büyük küreye doğru ilerledi. Büyük küre dev bir haritaydı aslında, ancak Nickoy bu haritanın Justisar haritasına hiç de benzemediğini fark etti. Büyük kocaman bir kıtadaki ismini dahi duymadığı halklar geniş çöller, sarp dağlar onlardan da büyük ormanlarla kaplı büyük bir diyardı burası. Gözleri kocaman kıtada gezinirken diyarın küçük bir köşesinde dağların arasında bir şehrin noktayla işaretlendiğini fark etti. Nickoy gözlerini kısıp oraya baktığında S harfini çözer gibi oldu ama yaşlı adam ondan hızlı davrandı.

“Slembrio.” dedi Yaşlı Adam dalgın bir sesle yüzünün yaralı tarafını kaşıdı. “Bir zamanlar, diyar bu haldeydi Nickoy Waldemer. Slembrio ise onların merkezindeydi.”

Nickoy, kaşlarını çatarak anlamsız bir halde büyük küreye doğru ilerledi. Bu büyük diyar ona oldukça yabancıydı. “ Ya benim yaşadığım yerler, gezdiğim topraklar Galvor, Delenor, Astgarya, hatta bütün Justisar kıtası burada yok. Burası Slembrio ise, diğer büyük topraklar nerede?”
Yaşlı adamın gözleri öfkeyle karardı. “ Yok oldu.”

Nickoy adamın sesinin sertliği karşısında ona doğru döndü. Yaşlı adamın, görünen gözü eski bir ateşle yanmaya başlamıştı. Elinde tuttuğu sopası ışıl ışıl parlıyordu. Nickoy, bir an yaşlı adamın üzerinde sarı hareli zırhın belirdiğini gördü. Karşısında bir an resimler ve etrafındaki heykeller gibi azametli bir şövalye belirmişti önünde. Derken derin bir çekti yaşlı adam. Üzerindeki ışıltı kayboldu yine kahverengi tunikli yaşlı adama dönüştü.

“Nasıl?” dedi Nickoy, Yaşlı Adamın ani değişimini anlayamamıştı.

“ Yok ediciler.” dedi Yaşlı Adam, Nickoy’un sorusunu yanlış anlamıştı. Sağlam olan yeşil gözüyle Nickoy’u delip geçen Yaşlı Adamın bakışları uzaktaydı. “Yalan çağlardan geldin, bütün bunları anlamaman çok normal Nickoy Waldemer, lakin vakti zamanında diyar muazzam bir katliamla sınandı, birçok ırk yok edildi, onlardan çok azı denek olmaya zorlandı. Şu gördüğün büyük kıta parçalara ayrılarak arz üzerine dağıldı ve biz hiçbir şey yapamadık.”

“Yok ediciler.” dedi Nickoy asıl sorusuna cevap alamasa da kafasında bazı parçaları birleştiriyordu. “Tanrılar mı?”

“Tanrılar!” dedi Yaşlı Adam, alayla. “ Kitaplarına baktım, Elrohir - İlk Yürüyenin Anıları, Toran Düsturu, Cho’nun Kan Anlaşması hepsinde sadece onların yalanları var. Tanrılar!, bu diyarın Tanrısı yok Nickoy Waldemer, sadece zorba yok edicileri var.”
Falcon haklıymış diye düşündü Nickoy elini çenesine götürürken. Kara Şahin’in ona söylediği sözler aklına geldi;

“Beraber yürüdüğüm nice yoldaş, o yüce kahramanlar, bu sahte düzenin bir oyununda bir piyondu Nickoy.” demişt Falcon sadece, “Gerçek, gördüğümüz yalanlar arasından sızmakta, İlkdoğanlar, Tanrılar, İblislerle ve daha niceleriyle olan savaş hepsi, bu gerçeğin örttüğü yalanlar sadece. Yüce idealler uğruna savaşılır kılıç çekilir, büyüler savrulur ama o idealler aslında yoktur. Sadece onlara kanan aptallar vardır. Bu gülü Tanrılar yaratmadı, çünkü onların yaratma gücü yok. Eski bir dostumuzun söylediği gibi biz, bir çiçeği bile yaratmaktan acizken, onlarca Tanrı yarattık. Ölümsüzlük kuzey topraklarında yatarken, ölümsüz tanrılar sence gerçekten öyleler mi?”

Nickoy bu düşünceler içerisindeyken yaşlı adam, önündeki masaya üç tane kalın kitap bıraktı. Nickoy, yaşlı adamın hızına şaşırsa da bir şey demeden önce ilk kitaba baktı. İlk kitabın üzerinde Hiandarlar İçin Yüksek Dil Alfabesi ve Okuma teknikleri yazıyordu. Yazıyı rahatça okumasına oldukça şaşırıp Yaşlı Adama baktı.

“ Senin öğrendiğin lisan, eski Slembrio ortak alfabesinin, Hian dilinde bozulmuş bir versiyonu. Fonetik olarak birbirlerine benzemese de alfabeye ve birçok kelimeye aşina olduğunu düşünüyorum. Senin gibi birçok dil bilen bir adamın bunu çözmekte zorlanacağını sanmam.”

“Bunun için vaktim yok.” dedi Nickoy kitabı inceleme dürtüsünü zor bastırarak diğer kitaplara baktı, Okunması daha basit gibi gelse de bir bakışta anlamlarını çözemedi. “ Benim, Gül’e ulaşmam lazım.”

“Sabırsız olma.” dedi Yaşlı adam sakince “ Cehalet, kuzeyde ölüm demektir, Önce öğrenecek emek vereceksin. Kanayacak ellerin güllere uzandığında, katlanacaksın kanayan ellerine.”

“Bütün bir kütüphaneyi okumaya ömrüm yetmez.” dedi Nickoy ısrarla.

“Bütün bir kütüphaneyi değil sadece gerekli olanları okuyacaksın.” dedi Yaşlı Adam, ilerideki bir kapıya doğru ilerlerken, “Hem zaman mefhumu burada pek önem arz etmiyor. Zira Yok ediciler diyarı kırdıklarından beridir, bu bölge zaman konusunda oldukça istikrarsız. Burada ne kadar zaman harcarsan harca dışarıda vakit çok az ilerleyecek.”

Nickoy, kaşlarını çatarak Yaşlı Adama baktı. Yaşlı Adam ağır hareketlerle, kapıya doğru ilerliyordu. “Nereye gidiyorsun?”

Yaşlı Adam ona doğru dönerek baktı, yanık yüzünde gülümseme belirmişti. “Yemek hazırlamaya, tok karna kafan daha iyi çalışır.”

Bunu dedikten sonra, elindeki baston birden kayboldu ve sakince kapıyı açtı, “Bu arada üzerindeki pelerini çıkar birazdan ısıtıcıları açacağım.”

Nickoy manasızca, anlamadan yaşlı adama bakarken, yaşlı adam ortadan kayboldu. Nickoy, etrafına bakarken cebindeki solmakta olan gülün son parçasına dokundu. Ardından sandaleyeyi çekerek masaya oturdu ve önündeki kitabı açtı.

Anlaşılan o garip Şövalyenin dediklerini yapmaktan başka çaresi yoktu. Maria’yı ölümden kurtarmanın anahtarını burada bulamazsa hiçbir yerde bulamazdı. Önündeki kitaplardaki harflere bakarak çıkınındaki boş defterlerinden birini çıkardı ve çalışmaya başladı.



****


Bekçiler ortaya çıktığında felaketler onların ardından gelir.” diye bir alıntı okudu, Nickoy kahvesini yudumlarken. “Bu alıntı sanırım otuz- otuzbeş yerde geçmiştir. Yine de bekçiler hakkında çok doküman bulamadım.

“İçtiğin kahveyi okuduğun kitaptan uzak tut Nickoy. Elindeki Qusaq Baladlarının tek bir kopyası var.” Dedi Yaşlı Adam, Nickoy’un Justisar Günlükleri adlı kitabı, yazılmamış bir kitaba kopyalarken. “ Yine de oldukça iyisin Qusaq diline bu kadar çabuk hakim olmanı beklemiyordum.”

“ Dokuz ay geçti İhtiyar.” dedi Nickoy, artık Yaşlı Adamın geçiştirmelerini bu kadar zamandan sonra anlamaya başlamıştı. Burası Nickoy gibi bir araştırmacı için rüya gibi bir yerdi. Öyle şeyler öğrenmişti ki burada zamanının on iki büyük ırkının ne olduğunu, yıllarca Justisar’da tanrı diye taptıkları kişilerin Hiandar ırkına mensup bir gruptan başka bir şey olmadığını. Kendi milleti olan Galvor öğretilerinin aslında Slembrio öğretilerinin kötü bir kopyası olmasını ve daha birçok şeyi, Öğrendikleri onu şaşırtmış, Yaşlı Adamın yalan çağlar derken neyi kast ettiğini en sonunda anlamaya başlamıştı. “Üstelik bu dil Sendar’ın Kılıç Ustalarının antik diline oldukça benziyor, öğrenmem o kadar zor olmadı.”

Kılıç Ustaları ünlendi zamanla, Sendar’ın mavi kıyılarında, kılıcın hüneri yükseldi Silvan’ın zamanında.” diye bir alıntı okudu Yaşlı Adam, temize geçirdiği metine bakarken küçük bir cep şişesinden dikkatli bir yudum aldı. “ Bu Sendarlı dediklerin, Qusaqların devamı anlaşılan. Yine de kılıçla büyü yapmaları, söz ettiğin Bekçilerden esinlenme gibi gözüküyor.”

“Bekçilerin kılıçları mı var?”

“Var ama önemli olan kılıç değildir Nickoy Waldemer.” dedi Yaşlı Adam, dalgın bir biçimde elindeki tüy kalemi dikkatle hokkanın içine batırırken. “ Yıllar boyunca, Slembrio olarak biz, kılıçlarımızı savurduk arz üzerindeki tehditlere, kılıcımızın adaletinden kaçan çok az kişi vardı. Yine de bugün bu haldeyiz. Çünkü, cehalet ve kör bir akıl, gücü hep yanlış yönlendirir.”

Nickoy, sorusunun ustaca savuşturulmasına gülümseyerek cevap verdi ama yine de söyleyecek sözü vardı. “ Tarihte yüce kahramanlar hep, akılla yönlendirilmişlerdir. Bu senin Fozkitilar tarihinde de benim Justisar tarihimde de değişen bir olgu değil. Silvan mesela, Justisar tarihinin gördüğü en büyük kahraman, Elrohir ya da daha doğrusu Kedfith’in elindeki bir silahtan başka bir şey değildi. Tanrılar istese İblislerle olan bu savaşı hemen durdurabilirlerdi ama yapmadılar, onun yerine Silvan’ı silahlandırdılar, onu bu savaşın diyara iyilik getireceğine inandırdılar.”

“Tıpkı bize yaptırdıkları gibi.” dedi Yaşlı Adam dalgınlıkla gözü uzaklara daldı. “ Diyarın sancakları çekilip, Kufdir Dağının eteklerinde toplandığında, sonunda bu savaşı bitirebileceğimizi düşünmüştük. Lakin işin sonu hiç de öyle olmadı.”
Nickoy okuduğu kitabı kapatıp, karşısındaki yaşlı adama baktı. Yaşlı Adam, sözlerini söyledikten sonra kitaba doğru dönmüştü. Hızlı hareketlerle yazdığı metni kütüphaneye eklemek için temize çekiyor, yazarken bir an dahi duraksamıyordu. Bir süre yaşlı adam baktı. Ona defalarca kim olduğunu sormuş, her zamanki gibi kısa cevaplarla ve alakasız hikayelerle geçiştirmişti. Bazen küçük saçma hikayeler anlattığı zaman gözleri ışıldıyordu, eski geçmiş günlerden çok kısa bahsettiğinde gözleri uzaklara dalıyor, tanrılardan söz edildiğinde gözlerinde öfkeli sarı bir hare beliriyordu.

“Sana, Aslan ile farenin hikayesini anlatmış mıydım?” dedi birden bire Yaşlı Adam, kitabı temize geçirmeyi bitirmenin mutluluğuyla mürekkebin üzerine kuruması için çok az kum serpti ardından parlayan gözleriyle Nickoy’a baktı.

“Anlattın.” dedi Nickoy, bezginlikle gözlerini devirirken, boşalmış kahve bardağını eline aldı. Bu kıssadan hisse hikayelerini en az yüz defa dinlemişti.

“Yine de tekrar iyidir babayiğit.” dedi Yaşlı Adam sesini kalınlaştırarak göğsünü şişirdi, yine geliyor diye düşündü Nickoy ama bu sefer hazırlıklıydı sandalyesini geriye doğru iterek ayağa kalkınca yaşlı adamın kaşları çatıldı. “ Nereye gidiyorsun?”

“Kahve almaya, uyanık kalmam lazım.” dedi Nickoy, gülümseyerek birkaç adım atmıştı ki, Yaşlı Adam hızlı bir şekilde ayağa kalktı. Nickoy ona kızacağını sanarak, ellerini kaldırmıştı ki, Yaşlı Adam gözlerinde hare ile tavana doğru baktı. Sonra Nickoy’a doğru döndü. “Gel.” Dedi sadece.
Yaşlı Adam hızlı adımlarla merdivenlerden çıkarken Nickoy soluk soluğa onu takip etti. Kalın, Thengu derisi postu Nickoy’a attığında dışarıya çıkacaklarını anladı. Tam ne oluyor diye soracaktı ki yaşlı adamın bakışları onu susturdu ve usulca onu takip edip aylar önce buraya girdikleri karanlık ve dar merdivenlerden yukarıya çıktılar.

Sütun kaidesinin yanında dışarıya çıktıklarında, dışarısı kuru bir soğukla kaplanmış olduğunu gördü Nickoy, post onu ısıtsa da soğuğun bu kadar bilinçli olduğunu ve her an onu yakalamak istediğini ilk kez görüyor ve Yaşlı Adamın anlattıklarını bu sefer ilk kez anlıyordu. Bu diyarda soğuk ve vahşet adı konulmamış bir kana susamışlıkla onu izliyor gibiydi. Nickoy defalarca etrafına baktığında gördüğü tek şey viran olmuş kuleler ve salonlar olsa da, onu yok etmek isteyen soğuğu her an her yerinde hissediyordu.

Yaşlı Adam, bunları umursamadan elindeki sopasıyla karı yararak, dümdüz bir şekilde ilerledi. Nickoy, karlar arasında debelenerek ilerlerken, resimlerde gördüğü Slembrio’nun görkemli suretinin kar ve buz altında yok olmaya yüz tutsa da hala ihtişamlı olduğunu fark etti. Kaideler arasında yürüdükleri yol, Onur yoluydu. Slembrio olmaya hak kazanalar bu yoldan geçirilir gerideki kutsal sınava tabi olurlardı. Bu yolun ötesi Slembrio’nun dış karargahıydı burada Slembrio olmayan, elit askerleri tabyalar bulunurdu. Nickoy bir çok tabyanın yıkılmış olduğunu yerinde yerler estiğini fark etse de, Yaşlı Adam ona eski Slembrio’nun maketini göstermişti ve Yaşlı Adam bu makete göre Slembrio’nun Ana Giriş kapısına doğru ilerliyordu. Yaşlı Adam yıkılmış bir sütun kaidesinin önünde duraksayıp sol tarafa nerdeyse tuzla buz olmuş surların ötesine baktığında, Nickoy ileride eski yıkık bir surun altında bağdaş kuran bir adam görür gibi oldu.

Yaşlı Adam, o siliueti görünce duruşunu gevşetti ve amansız bir halde ona doğru ilerlemeye başladı. Nickoy onu güç bela takip ederken bağdaş kuran adam da onları fark edip onlara doğru ilerlemeye başladı. Adam giderek yaklaşırken adamın sağında ve solunda iki kişi daha belirdi. Giderek yaklaştıklarında Yaşlı Adam duraksadı Nickoy’a döndü.

“Ne dersem diyeyim hiç sesini çıkarma.” diye fısıldadı dikkatli bir şekilde.

Bu süre zarfında üç kişi Nickoy’un onları yakından görebileceği kadar yaklaşmışlardı. Ortalarındaki kişi yaşlı bir adamdı, Beyaz saçları rüzgarda uçuşurken beyaz sakalı kısa kesilmişti. Yüzü, yılların bedelini gösterir gibi kırışıklık doluydu. Sağ yanındaki adam ondan daha uzun boylu şakakları beyazlamış, sert bir adamdı, kara gözleri alev doluydu. Sol yanındaki ise mor gözleriyle onları süzen alacalı güzel bir kadındı, Nickoy’un bu güzellik karşısında damağı kurusa da bu güzelliğin oldukça tehlikeli olacağının bilincindeydi.

“ Otoboroshi Roshirou.” dedi Yaşlı Adam, ifadesiz bir yüzle “Uzun zaman oldu.”

“Efendi De Felian.” dedi Otoboroshi, dikkatliydi, “Sizi uyarmaya geldim.”

“Kendinden mi uyaracaksın beni çocuk.” dedi Yaşlı Adam öfkeyle, “Burada duruyorum diye gözlerim kör, kulaklarım sağır mı zannediyorsun. Aynı hatayı iki kere mi yapacaksın?”

“Ağabey.” dedi Otoboroshi’nin yanındaki sert adam, bir adım ileriye atarak, eli kılıcına doğru gitmişti.

“Rokishi, aptalca bir şey yapma!” dedi sertçe Otoboroshi, adamın gözleri korkuyla açılmıştı.

“Kardeşin babana benziyor, Otoboroshi.” dedi Yaşlı Adam, ifadesizce

Rokishi bu sözü duyduğunda gözleri şaşkınlıkla açıldı, “Nasıl?” diyebildi sadece.

“ Işık getiren De Felian’ı tarih kitaplarından okumadın mı kardeşim. Babamızı Dağkesen Savaşında, ölümün eşiğine getiren Yüce Slembrio Şövalyesi karşındaki” dedi arkalarındaki kadın, Rokishiye hitap ederek duraksadı sözcüklerin havada asılı kalmasına izin verdi bir süre ardından mor gözleri Nickoy’un üzerine kilitlendi. “ Ama arkasındaki yakışıklı adamı çıkaramadım”

Nickoy mor gözler tarafından incelenirken, nefesi kesildi kadın onun nerdeyse her şeyini görüyor gibiydi. Hava o kadar soğukken birden ter içinde kaldı nerdeyse dizleri üzerine çökecekken önüne hareli bir halde Yaşlı Adam De Felian geçti.

Nickoy, rahatlayarak önündeki Yaşlı Adama baktığında artık yaşlı adam yerine azametli bir Slembrio Şövalyesi gördü. De Felian, Hareler içerisinde sarı beyaz bir zırh giyinmişti. Kafasında alacalı sert bir zırh içerisinde gözleri alevli bir ışık halindeydi.

“KES ŞUNU!” dedi öfkeli bir sesle, sesi bir ağır kırbaç gibi soğuk vadiye çarptı.
Kadın, bu ses darbesi karşısında geriledi, ama yıkılmadı. Gözlerinde dalgalanan, mor aura vücudunu sardığında. De Felian, ışıkla parlamaya başlamıştı. Kadının kaşları çatıldığı anda kadının üzerinde siyah çatlaklar belirdi. Acıyla bir çığlık attığında, De Felian amansızca ileriye doğru bir adım attı. Rokishi’nin üzerinde kırmızı renkli bir aura belirdiği anda

“VENESSA!” diye kükredi Otoboroshi, Beyaz aura onun gözlerinin siyahını yok etmişti.
Bu söz üzerine Venessa direnmeyi bıraktığı anda De Felian’ın parlak ışığı söndü yine de kaybolmamıştı. Venessa soluk soluğa titrerken. Nickoy karşısındaki bu beyaz, kırmızı ve mor auraların ne olduğunu oldukça merak etti. Bu yaşadığı olay karşısında nefesi kesilmişti. De Felian altın panter armalı miğferinin üzerinden başını kaldırdı.

“Beni mi deniyorsun Otoboroshi!” dedi sesindeki soğukluk, tüm vadiyi doldurmuştu.

“Özür dilerim Efendi De Felian.” dedi Otoboroshi, “Kardeşlerim, geçmiş hatıraları sizi tanıyacak kadar güçlü değil.”

“Senin de güçlü değil belli ki.” dedi De Felian, sesindeki soğukluk hala çok belirgindi. “Bak çocuk, babanı kaybettin, ustalarını kaybettin, karını, oğullarını ve kızını şimdi de böyle gidersen kardeşlerini de kaybedeceksin.”

“Başka çaremiz yok.” dedi Otoboroshi, sükûnetle, “ Tougrin rahat durmuyor, Kara Ayaz ıssız gecelerde tekrar belirdi. Ölüler artık uyumuyor, gece karanlığında ulumaları her tarafı sardı. Birileri buna dur demezse, Tougrini kimse durduramaz.”

“ Kişisel kin ile hareket ediyorsun Otoboroshi Roshirou.” dedi De Felian, “ Eğer Tougrin, hududunu aşarsa bekçiler, fazla büyürse yok ediciler işini bitirir. Bunlar bir kenara, Hiandar Rahibi ile de iş tutmuşsun bu ne demek oluyor?”

“Onun da bizden farkı yok.” dedi Otoboroshi, “Yok ediciler, onunda hayatını yıkıp geçmiş ölüme mahkum etmişler ortak amaçlar için birlikte çalışmamızın nesi yanlış?”

“Hiandar rahibi ile yatağa giren ertesi gün uyanamaz.” dedi De Felian, sesindeki derin bir tiksintiyle, “Tougrin, ne kadar kötü olursa olsun, diyarın temel taşlarından biri olan Ruh Duvarını koruyor, Onu düzgün bir şekilde öldüremezseniz, Ruh Duvarını da yıkacaksınız. Bu yıkım, felaketleri ortaya çıkarır, arzın zaten bozulmuş olan dengesi kaybolur. Benden tavsiye istiyorsan çocuk, Tougrin’e sefer düzenlemeyi unut. Yine de onun gücünden çekiniyorsan buraya sığınmana izin veriyorum. Ne kadar güçlü olursa olsun Tougrin buraya giremez.”

Otoboroshi duraksadı, “Teşekkür ediyorum, kendim ve kardeşlerim için değil ama Yıkımdan kurtardıklarımı artık koruyabilecek durumda değilim. Onları himaye altına alabilir misiniz?”

“Kim onlar?”

“Yok edicilerin ölüme mahkum ettiği denekleri.” dedi Otoboroshi, öfkeyle, “Onları Legistas’ın elinden vakti zamanında zor bela kurtarmıştık, Lakin önce Legistas’ın adamları ardından da Tougrin’in adamları gizli yerimize saldırdı. Wendilo’ların çoğunu öldürdüler, sağ kalanlardan bazılarını da, kalanların canlarını zor kurtardık, Geri kalanlar güvenli yerde bekletiliyor ama hayatta kalmaları zor.”

De Felian, Otoboroshi’ye doğru bir adım atıp omzunu sertçe kavradı, kafasındaki miğferi kaybolmuştu. Yüzünde ince bir gülümseme vardı. “ Slembrio her zaman yardıma muhtaç olanlara sığınak olmuştur. Yaptığın güzel bir şey Otoboroshi, bizim yapamadığımızı yapmış yıkımdan kurtarabildiğini kurtarmışsın. Bize onları ağırlamak düşer. Gelsinler.”

Otoboroshi, kafa selamı verip, kardeşlerine baktı. Venessa, ellerini birleştirdiği anda üzerinden yoğun bir mor aura fışkırdı. Rokishi hızlı bir hareketle elinde bir daire çizdikten sonra kendi enerjisini Otoboroshi’ye aktardı. Otoboroshi üzerine gelen mor ve kırmızı auraları birleştirip, büyük bir enerji açığa çıkardı.

“Ruh Aktarımı.”

Elini kaldırdığı gibi ikisinin ortasında, geniş bir alanda üç kişi belirdi. Üçü de kanlar içindeydi. Derin derin nefes alarak ayakta olan bir kişi vardı. Kollarında kanlar içinde küçük bir kızı tutuyordu. Sarışın iri yarı bir adamdı bu Nickoy’un Justisar tarihinde gördüğü kitaplarda vardı bu adam.

“Are.” dedi şaşkınlıkla,

Are kanlar içinde gözlerinde yaşla, Otoboroshi’ye ve diğerlerine yalvaran gözlerle baktı. “Yardım edin.”

De Felian o kadar hızla Are ve yanında yatan kadının yanına geldi ki diğerleri anlayamadılar bile. Slembrio’nun altın hareli pelerini Are’nin üzerinde dalgalandığında, Are ve diğerleri anında iyileşti. Akan kanları durmuş yaraları tamamen kaybolmuştu. Yine de Are’Nin koynundaki küçük kız zorlukla nefes alıyordu.

“Ne oldu.” dedi Rokishi, hızlıca etrafa bakarak, her an saldırı bekliyor gibiydi.

“L-legistas.” diyebildi Are, artık acısı öfkeye dönmüştü koynunda zorlukla nefes aldığı kızla Otoboroshi’ye doğru döndü. “İlacını almadı Ogri, ölüyor.”

Nickoy, küçük sarışın kız çocuğunun yüzünde kız kardeşini görür gibi oldu. O da küçükken böyleydi masum ve sessizce uyurdu samanlar arasında. Onu kanlar içinde bırakana küfürler ederek, eli cebindeki güle doğru gitti. Bu sırada De Felian, çocuğu iyileştirmeye çalışıyor ancak başarmıyor gibi gözüküyordu. Hızla bir iki adım atıp cebindeki gülü çıkarıp son kalan yaprağını kopardı. Gül yaprağını kızın dudaklarına götürdüğünde diğerleri ona engel olmaya çalışacaktı ki, kızın gözlerinin titreştiğini gördüler.

“Bu da ne?” dedi Are şaşkınlıkla

“Yazgı gülleri.” dedi Otoboroshi ciddiyetle, gül yaprağına bakarken. “Gizli tarlalara ulaştınız mı?”

“Bu ona gereken enerjiyi verir.” dedi De Felian, yüzünde ince bir gülümsemeyle Nickoy’a bakıyordu. “Bir sürede olsa kendine gelecektir.”

Nickoy gül yaprağını kızın ağzına yerleştirdikten sonra kız o güzel mavi gözlerini açtı. Gözlerinin rengiyle, kardeşi Maria’ya daha çok benzetti güzel kızı, Are minnetle ona bakarken. Baygın kadın aranın omzundan küçük kıza bakıp direk kızına sarıldı. Nickoy bu aile buluşmasına girmemek için aradan sıyrılırken yüzünde bir gülümseme vardı.

Nickoy geriye De Felian’ın yanına geldiğinde, onun da yüzünde bir sırıtma olduğunu gördü. “ Küçük bir çocuğa hayat vermek amacıyla tek ipucundan belki de buradaki hayatından vazgeçtin Nickoy Waldemer. Niye yaptın bunu?”

Nickoy bir an canlanmış kızın Are ‘ye ve belli ki Are’nin karısına sarıldığını fark etti. O, sevdiğinin cansız bedenini kolları arasında tutmanın ne demek olduğunu biliyordu, O acıyı, çaresizliği… “ Çaresizliğin ne demek olduğunu bilirim ihtiyar, çaresizliğe çare bulmanın ne manaya geldiğini de.”

De Felian bu cevaba gülümserken birden dondu kaldı. Gözleri büyüdü, aynı anda Otoboroshi’ de tehlikeyi fark etmişti, sessiz bir öfkeyle parmaklarını kaldırdığında.

“Gidin!” dedi De Felian, Otoboroshi ve kardeşlerine, “ Burası yok da olsa hala Slembrio hududu, burayı çiğneyemezler.”

Otoboroshi bir an Are’ye bakar gibi olsa da, Felian öfkeyle kükredi. “GİDİN!!”

“Dikkatli ol çocuk, onlar görmesin..” dedi Otoboroshi, Are’ye ardından o ve kardeşleri bir ışık demetiyle kayboldular. Are kafa sallayarak elinde ince yeşil auralı bir ruh iğnesi belirdi. Karısı ona şaşkınlıkla bakarken hem küçük çocuğu hem de karısını anında iğneyle bayıltan Are, kanlı kıyafetlerini karısına ve çocuğunun üzerine sürdü hızlıca ardından öfkeyle ayağa kalktı.

O sırada, önlerinde mavi tenli, bir yaratık belirdi, O kadar hızlıydı ki Nickoy, onu göremedi bile ancak De Felian’ın elinde beliren bir kalkan, yaratığı suratından yakaladığı gibi uzaklara savurdu. Yaratık havada taklalar atarken, havada belirip elindeki sopasını kafasına geçirdi. Yaratık kanlar içerisinde yere düştüğünde, De Felian altın hareler içerisinde öfkeyle elinin bir bilek hareketiyle sopasını döndürdü sopasından sızan kan, karların üzerinde ince damlalı şekiller oluşturdu.

“Wildor..” dedi Are öfkeli bir şaşkınlıkla, Yaşlı Şövalyeye bakıyordu.

Wildor kanlar içerisinde, ayağa kalktığı anda, De Felian saldırmak için hazırdı lakin önünde ondan bri baş boy uzun biri belirdi. Uzun siyah saçları, rüzgarda uçuşurken kara gözlerinde öfkeli bir ifadeyle karşısındakine bakıyordu. Kanla kaplanmış bastonunu yere geçirdiğinde etraftaki karlar dağılarak havada uçuştu. Nickoy bu adamı tanımasada tasvir edilen resimlerde görmüştü bu adam yok edicilerin en büyüklerinden biri olan Legistas’tı.

“Sana kaçtılar demek.” dedi Legistas, sesi acımasızlık kokuyordu. “Onları sen mi koruyacaksın Efendi De Felian.”

“Yok edici.” dedi De Felian, sesi buz gibiydi. “ Burada bir işin yok git buradan!”

Legistas, bir an De Felian’ın arkasındaki yıkıntılara baktı, öfkeli kara gözleri, Nickoy ve Are’nin üzerinden geçti, bir an arkasını döndü. “Romeric, hepsi bu kadar mı? Are’nin kızı ve karısı Nidale de ölmüş görünüyor.”

“Bu kadar efendim?” dedi Romeric, sıkıntıyla, Legistas’ın arkasında belirmişti.

“Ya Are ona ne olacak?” dedi Wildor, kanlar içerisindeki yüzünü silerken.

“Ona karar vereceğiz.” dedi Legistas ve bir adım attı.

“BENİ YOK MU SAYIYORSUN?” dedi De Felian öfkeyle, sopasını hızla savurdu. Saldırısını o kadar hızlı yapmıştı ki ne Wildor ne de Romeric herhangi bir tepki verebilmişti. Sopa hızla Legistas’In kafasına doğru ilerlerken Legistas’a vurmadan önce birkaç saniye kala olduğu yerde kaldı. Legistas kara gözlerini Slembrio Şövalyesine dikti.

“Siz çoktan yok oldunuz Işık Getiren Efendi De Felian.” dedi Legistas, hareketsiz kalan De Felian’a doğru gerilerek sopasını karnına doğru geçirdi. Slembrio Şövalyesi acıyla haykırarak ağzından yıkıntıların üzerine doğru uçtu. Ardından onun uçtuğu yere bakmayan Legistas azametle Are ve Nickoy’un önünde dikildi.

“Otoboroshi Roshirou nerede?” dedi o soğuk ses tonuyla Legistas sadece,

“Bilmiyorum.” dedi Are oldukça yıkılmış bir halde, “Daha demin buradalardı ama gittiler.”

“Ya Sen?” dedi Legistas, Nickoy’a doğru “Onları harabelerde mi saklıyorsunuz.”

“Benim bu olaylarla alakam yok.” diye kekeledi Nickoy, Legistas’ın azametli bakışları arasında neredeyse ufalacak gibiydi.

“Doğru söylüyorsunuz.” dedi Legistas, asasını yere vurarak onlara ve yerde yatan Niarre ile Are’nin karısına baktı. “ Bu kişisel bir şey değil Are, ben başladığım işi yarım bırakmam.”

“Slembrio’nun gün ışığı gölgelerle kaybolmaz zorbalıkla unutulmaz.” dedi o sırada elindeki sopayı havada çevirerek onlara doğru gelen De Felian’ın gözlerindeki hare yanaklarına yayılmıştı. Omuzlarının arkasında beliren ışıktan kanatlarla ve parlayan zırhıyla oldukça korkutucu görünüyordu, onlara doğru ağır ağır ilerlerken dudaklarından birkaç kelime döküldü. “Slembrio’nun Ulu Panteri”

Ardından hızla ortadan kayboldu, o kadar hızlıydı ki artık onu gözle görmek mümkün değildi. Bir anda kaybolmuş Legistas’ın üzerinde belirmişti. Lakin Legistas, darbeyi görerek kenara doğru sıyrıldı yukarıdan aşağıya doğru hare halinde ilerleyen sopa yerde ince bir çatlak oluştuktan sonra yukarıya doğru savruldu, Legistas, ayağını döndürerek kenara çekildi.

“Ustan sana yarım adım tekniğini öğretmiş ha Legistas.” dedi De Felian sopasını havada bir tur döndürdüğünde havada altın hareli kılıçlar belirdi. “Beni çekim alanınla yavaşlatabilirsin ama bunların hızından kaçamazsın.”

Kılıçlar hızlı bir şekilde onun üzerine gelirken, Legistas ayağını yere vurduğunda yerden fırlayan bir kaya parçası onun önünde kalkan gibi önünde durduğunda ışıklar onun üzerinde patladı. Ardından Legistas sopasını havada tek eliyle döndürdü.

“Arzın çekimi.”

De Felian, Legistasa doğru çekildiği anda, De Felian, sopasını hızla Legistas’a doğru savurdu. Legistas, darbeden korunmak için sopasını kullanmak zorunda kalınca çekim durdu. Legistas’ın yüzünde geniş bir sırıtma belirdi. “Kedfith’in burayı niye yok edemediği anlaşıldı, bu bölgede oldukça güçlüsün ama yine de ben daha güçlüyüm.”

Legistas, gerilerek yerden havaya doğru kaldırdı. “Arz hafifliği” diye mırıldanırken De Felian hızlıca kenara doğru kaçtı. Ayağının bir parça toprak havaya uçtu, yine de Felian kurtulmuştu hızlı hareketlerle Legistas’a saldırdı. Legistas hızlı hareketlerle bu saldırıları savuşturuyordu, sabırlı bir gülümsemeyle hareket ediyordu. İki adam da birbirlerine hasar veremese de, Yaşlı Slembrio Şövalyesi birkaç saat sonunda yoruluyor gibiydi, ışıktan kanatları giderek küçülüyor, hızı giderek yavaşlıyordu.

En sonunda De Felian, Legistas’ın “Arz Hafifliği” saldırısından kaçamadı. De Felian saldırıdan sonra hafifleyerek havaya doğru fırladı, havada taklalar atarak uçarken, Legistas sopasıyla göğün üstüne yükselmiş olan De Felian’ı asasının bir hareketiyle yere doğru gömdü. Yerde büyük bir krater oluşurken çoğu kemiği kırılmış olan De Felian’ı Legistas havaya kaldırdı ve Lidertiar’ın baş Tanrısının alnından çenesine doğru ilerleyen ter yere doğru düştü.

“Ustam, dayanacak gücün varsa Slembrio Şövalyelerini oyalamak gerektiğini de söylemişti.” Dedi Legistas, acımasızlıkla ardından asasının bir hareketiyle onu sütunun birine bir mızrak tutmuş Slembrio heykeline sapladı. Yaşlı Slembrio Şövalyesinin gözlerindeki ışık giderek kaybolurken, Nickoy’un dili tutulmuştu, çığlık atıp kaçmamak için kendini zor tutuyordu. Öte Yandan Are’ de bu dövüşü soluksuz izlemişti.

Legistas yavaş adımlarla onlara doğru ilerlerken, Nickoy yutkundu. Are sakinliğini koruyor gibiydi. “Romeric, senin de Otoboroshi’nin tuzağına çekildiğini, onun işkencelerinden geçtiğini söyledi. Yine de en sonunda ondan tarafta yer almışsın.”

“Öldürdüğünüz karım ve çocuğum, onun elindeydi çünkü.” dedi Are, gözlerinde öfkeyle ona bakarken, “Yıllar önce benden çalınan, sevdiğim kadın onun elindeydi, şimdi beni mi öldüreceksiniz öldürün kaybedecek hiçbir şeyim yok benim.”

Legistas ona doğru şöyle baktı, küçük çocuğa ve kadına doğru çevirdi gözlerini. Nickoy adamın simasında bir anlık yumuşama görür gibi oldu. Eliyle kanlı bastonunu şöyle bir tuttu. “ Kayıplarımız, bizi güçlü yapar Are, seni sen yapan şey kayıpların karşısında ne yapacağın? Ölümü seçebilirsin, bu en kolay yol olur senin için. İntikamı da deneyebilirsin, bu da bir seçenek ama intikam onları geri getirmeyecek. Doğru tarafta yer alırsan, bir daha bu kayıpları yaşamayacaksın. Ben niye buradayım Aikroth’un oğlu, adamım ele geçirilip parmakları kesildiği için. Kimse benim adamlarımı esir alamaz, esir aldı diyelim canını yakamaz. Hadi canını yaktı diyelim, bunun bir bedeli olur ve ben o bedeli alırım.”

Nickoy ile Are sessizlik içinde dururken, Legistas devam etti. “Senin ve yanındakinin hayatını bağışlıyorum, Are. Çünkü Tougrin meselesi benim de kulağıma geldi, gereğini yaparsan ben de bu yaptığını unutmam. Otoboroshi’ye de bunu ilet kuzeyde hayatta kalmak istiyorsa Tougrin’i yok etmeli.”

Bunu dedikten sonra cevabı beklemeden, hızla arkasını döndü ve ortadan kayboldu. Wildor ile Romeric, kısa bir süre Are’ye baktılar. Wildor öfkeyle, Romeric ise hüzünle bakıyordu dev barbara, Are ikisine de öfkeyle karşılık verdi ardından onlarda kayboldular. Are derin bir nefes alarak Nickoy’a baktı.

“Üzgünüm Nickoy Waldemer.” dedi elini omzuna koyarak, “Şövalye ölümü hak etmemişti.”
Nickoy, kuzey rüzgarların da sallanan ihtiyar adama baktı. Slembrio haresi ve zırhları kaybolmuş, ufalmış bir yaşlı adam gibi görünüyordu şimdi. Yere düşmüş olan sopasını alıp sırtına astı. Gözleri buğulandı bir an, ardından Are’nin kucağına kendi karısını aldığını gördü. O da, Niarre’yi kucağına aldı. Ardından geride Slembrio Şövalyesinin uzanamayacakları yükseklikteki cesedini bırakıp. Slembrio harabelerine doğru ilerlediler.




Devam Edecek
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.
Kullanıcı avatarı
Diabolus Ipsum Amans
Mesaj Panosu Yöneticisi
Mesaj Panosu Yöneticisi
Mesajlar: 11571
Kayıt: 18 May 2010 22:56
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas
Favori Anime: One Piece
Konum: OutLanD
İletişim:

Azmine hayranım mert. Tebrikler.
Resim
Sitede Huzuru Bozana Böyle Yaparım!!!
Resim
Betrayer... In truth, it was I who was betrayed. Still, I am hunted. Still, I am hated. Now, my blind eyes can see what others cannot.
Cevapla

“Sanat Köşesi” sayfasına dön