Ölülerin Bekçisi 3. Kısım Kurdun Savaşı

Müzik, yazı, fotoğraf, resim, sinema, televizyon, opera vb ilgilendiğiniz sanat dalları hakkında yazabileceğiniz yer.
Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2488
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

Bölüm 10. Karanlıktaki İşaret

Ölülerin Bekçisinin önceki bölümlerinde.

Scart Corpean, en nihayetinde bir karar vermek zorundadır, ya grupla kalıp yeminini bozacak ya da gruptan ayrılıp bir köşede saklanacaktır. Öte yandan, Are, Elwing ve Robben ile konuşup daha sakin bir yol izlemeye karar verdiğini söylemiş, bu yüzden Greece ve grubunu bulup savaşmadan önce konuşmaya karar vermişlerdir.

Diğer taraftan Falcon, çağlar içindeki en güçlü silahlardan biri olan, bilekliği kendisi takmış ve bir öfke patlamasıyla Sendarın kalan kısmını da tamamen yok etmiştir.trafında ince metalik bir kalkan belirdi ve ardından bileklik olan elini havaya kaldırıp sert bir hareketle yumruk yaptığında bütün her yer ani bir patlamayla sarsıldı yerin altından fışkıran lavlar etraftaki evleri çiftlikleri yutarken. Sendarın olduğu yerden birden çok yanar dağ yükselmeye başlamıştı. Lavların üzerinde yürüyerek uzaklaşan Brave Falcon’un şapkasının altında gözüken sol gözü garip bir biçimde parlarken yüzü gaddarlıkla doluydu.

Etrafta lavlar, ateşler ve buharlar çıkarken, Falcon yine de yürümeye devam etti dudakları ise defalarca aynı cümleyi tekrar ediyordu. “Çünkü siz Maria’yı öldürdünüz."



Greece, Corpean ile Nickoy’u arkasında bırakıp, çocukların olduğu yere gitti. Şahin miğferini kenara çıkarıp koymuş olan Maithun’un alnından kan sızıyordu. Bu sırada Ovidia Greece’in ardından arabadan çıkmış, getirdiği bezle uzun boylu genç adamın alnını silerken. Bareve Falcon’un kahverengi saçlı oğlu koruması ve arkadaşının omzunu tutuyor başka ciddi yarası var mı diye bakıyordu. Bunların ötesinde Ölülerin Bekçisinin gözleri çömelmiş, çelik mavisi gözlerinde karanlık ifadeyle yere boş boş bakan Walger’ı gördü. Çocuk ciddi ve düşünceli gibiydi. Hızlı ve seri adımlarla yanına gelip onun başında dikildiğinde bir an dördü de ona doğru döndü.

Walger’ın gözleri parlayarak yüzünde bir gülümseme belirdi, Ovidia da belli belirsiz gülümsüyordu, Helm ile Maithun şöyle bir bakıp kafa sallamakla yetindiler. Greece bunların hiç birini umursamadı. “Silahını çıkar evlat, talim yapacagız.” dedi sadece

Walger’ın gözleri şaşkınlıkla büyüdü, “Usta, ama sen yaralısın?” Greece daha cevap vermeden, Helm ona bakarak ekledi “Üstelik de seni bu hale getirenler tarafından kovalanıyoruz.”

“ Torano iyileşene, ve Scart karar verene kadar zamanımız var.” dedi Greece sert bir sesle, “ Üstelik bu bir dövüşe girdiğinizde eblek eblek bakmanızı biraz olsun engelleyebilir. Yoksa, bu kadar yaralanmış halime bile karşı koyacak gücünüz yok mu?”

Walger tereddütlüydü, ama Helm hızla ayağa kalktı kınından orta uzunluktaki kılıcını çekti, yüzü ciddiydi. “ Madem öyle istiyorsun, yaşlı adam hep seni yaralamak istemiştim.”
Ovidia hızlı bir hareketle Kara Şahin’in oğlunu tuttu. “Yapma Helm, onu tanımıyorsun, sen onun için hiç önemli değilsin gerekirse seni öldürmekten bir an bile çekinmez.”

“Hayır, ne olursa olsun bir dövüşten kaçmayacağım.” dedi Helm, kolunu nazikçe kızdan kurtarırken kahverengi gözlerinin içinde bir gülümseme vardı. Ardından gözleri Walger’a dikildi. “Bu sefer dayak yerken seni yanlız bırakmayacağım.”

Walger, bir anlık duraksamadan sonra gülümsedi, mavi gözleri içten bir şekilde parlıyordu. O sırada arkasında hızlı bir koşuşturma duydu. “Ne yaptığını sanıyorsun Greece?” dedi Nickoy öfkeyle.

“Dövüş için antrenman, her taraf tehlike doluyken, öğrencine gerçek dövüş gösteriyorum. Walger’ı dövüş antrenmanında yanlız bırakmak istemediğini söyledi.” Dedi Greece.

“Karışma, Dayı.” dedi Helm, kılıcını tek eline almış yan dönmüştü. “Senin dövüş stilini küçümsemesine daha fazla katlanamayacaktım zaten.”
“Çocuk cesur.” dedi Scart, bıyığıyla oynarken yüzünde istemsizce bir gülümseme belirmişti. “Babasının hiç olmadığı kadar. Çoğu insan yenileceğini bildiği savaşa çıkmaz.“

Nickoy bir an ters ters Scart’a doğru baktı, sonra duraksayıp Greece’ doğru baktıktan sonra kafasını salladı, bir yandan da gülümsüyordu. “Senin niyetini anladım serefsiz herif. Scart için değil mi bunlar” diye mırıldandı ardından sesini yükseltti “ Bir yerini kırarsa benim yanıma gelme Helm.”

Greece, Nickoy ve Scart’a bir an baktıktan sonra, çocuklara doğru döndü. “Hadi gelin bakalım.”

Helm bir an şaşkınlıkla Walger’a doğru baktı. “Ne o silahını çıkarmayacak mı?”

Walger acı acı gülümsedi, kendi kısa kılıcını çekerken “Onun silaha ihtiyacı yok.” diye mırıldandı “Mümkün olduğunca aynı anda saldırmalıyız. O zaman belki bir çizik atabiliriz.”

“Ben bir çizikten fazlasını istiyorum.” dedi Helm ve hızla atıldı, fakat Walger ondan daha hızlıydı, Greece’in kafasına doğru yönelmiş kılıcını tüm gücüyle savurdu, Greece zahmetsizc e eğildikten sonra sol yanından gelen Helm, hızlı bir saplama hareketleri dizisine başladı.

Greece hızlı kılıç darbelerinden, elini düzleştirip kılıcın kenarlarına vurarak rahatça kaçtı. Helm bunun üzerine öfkeyle daha da hızlı saldırmaya başladığında, Greece’in yan tarafında Walger belirdi, eğilmiş sol kolunu germişti, kolunun ilerlediği yumrukta hava az da olsa titreşiyordu, sağ ayağını öne doğru atıp yumruğunu savurdu.

“ Çocuk Greece gibi hareketler yapıyor?” dedi Scart şaşkınlıkla, Nickoy’a bakarak. Nickoy şapkasını kafasına takarak, gülümsedi.

“Sadece Greece gibi değil.” dedi sırıtarak “ İzle.”

Greece, çocuğun kolunu tutmak için elini kaldırdığında, Walger’ın çelik mavisi gözleri ışıldadı, vücudunda, soğuk beyaz bir aura belirir gibi oldu. Greece çocuğun kolunu tuttuğunda Walger “Keikose” diye fısıldadı. Ölülerin Bekçisi bir saniye sonra boşluğu tutuyordu. Greece’in kaşları öfkeyle çatıldı ani bir hareketle arkasını döndüğünde, Walger bir büyüyle hızla arkasında belirmişti. Helm ile aynı anda biri önden biri arkadan hızla saldırdılar

“Tahmin edilebilir.” dedi tükürürcesine, Greece yan dönerek Walger’ın iç enerjili yumruğunu avuç içiyle durdurdu aynı anda Helm’in kılıcını diğer elinin parmaklarıyla hareketsiz hale getirdi. Kollarını çarpaz bir biçimde tutarak. İki çocuğa da gözlerinin ucuyla baktı .

“ Çok belirgin hareketleriniz var.”

Bunu gören Scart içten bir şekilde gülerek hıh diye bir ses çıkardı, “Aynı hareketi on altı yıl önce Keven ile denemiştik. Yine işe yaramamıştı.”

Greece ayaklarını yana doğru açtıktan sonra sonra kollarını ileriye uzatarak çocukların ellerini itti ve hızla geriye doğru sıçrayarak bacaklarını bir pergel gibi açıp sağındaki ve solundaki çocukların kafalarına tekmeyi geçirdi, Walger tekmeyi güç bela koluyla bloklasa da diğer tekme Helm’in suratında patladı. Helm geriye doğru savrulurken, Greece ellerinden destek alarak ayağa sıçramıştı bile.

Helm, ağzında biriken kanı yere tükürdükten sonra öfkeyle tıslayıp kılıcının kenarına eliyle dokundu, vücudunda siyah bir aura yayılıyordu. Orta uzunluktaki kılıcı eliyle dokunduğu anda siyaha döndü, tüm gücüyle saldıracaktı ki, sol kolunu birisinin tuttuğunu hissetti. Arkasına döndüğünde Walger’ın çelik mavisi gözleriyle karşılaştı.

“Sakın.” dedi Walger çok fiziksel aktivitede bulunmamış olmasına rağmen alnında ter damlacıkları birikmişti. “Eğer, delice ona saldırırsan seni ikiye böler.”

Greece sırıttı, fakat Helm kolunu Walger’dan kurtararak, “İzle şimdi. ” dedi ciddi bir yüzle. Kılıcını havaya kaldırırken sıçradı, o sıçradıktan sonra kılıcının ucundaki siyahlık kaybolarak havaya doğru dağılmaya başlarken. Nickoy kaşlarını çattı, bu tekniği hatırlıyor gibiydi.

İki buçuk yıl önce...

“Dikkat dağıtma.” dedi Lord Falcon elinin kendi siyah kılıcının üzerinde gezdirirken, şatonun geniş avlusunda dolaşıyordu Üzerinde basit siyah bir gömlek vardı şapkasını çıkarmış uzun saçlarını arkadan bağlamıştı. “ Basit ama farklı yollarla elde edebileceğimiz ölümcül bir yetenektir.”

Nickoy kaşlarını kaldırıp yanındaki, Falcon’un koruyucusu olan Ziagull’a baktı. Esmer adamın sert yıpranmış yüzünde bir gülümseme vardı. Falcon sonunda o koyu maskesinden sıyrılmış, oğluna bir şeyler öğretmeye başlamıştı.

“Biz Sendarlıyız.” dedi Falcon karşısında acemi bir kılıçla dikilmiş oğluna bakarken, “Kanımızın özü büyüdür, ve her hanenin farklı özellikleri vardır. Biz Falcon’lar koruyucuyuz, kalkanlar bizim simgemizdir. Fakat babamın yani dedenin göz ardı ettiği unsur, ne kadar güçlü bir kalkana sahip olsan da doğru bir darbeyle kalkan kırılır. O yüzden önemli olan şey kalkanı güçlendirmek değil, o darbenin kalkandan önce sana ulaşmamasını sağlamaktır.”

Falcon derin bir nefes alıp devam etti. “Bu yüzden, özellikle senden güçlü olduğu belli olan rakiplerini kendi kalkanınla durduramayacağından, darbesinin asla sana ulaşmaması gerekir. Bu yüzden dikkat dağıtarak düşmanını nerde olduğunu gizleyebilir hem göz hem de duyma organını bir süreliğine saf dışı bırakabilirsin.”

“Kılıcıma bak şimdi.” Dedi siyah kılıcı batan güneşin ışığıyla parlıyordu. “Bizim ailemizde kılıçlarımız neden siyahtır biliyor musun? Çünkü üstü siyah demir tozuyla kaplanmıştır. Bu demir tozunun kullanım amacı büyüyle oluşturduğumuz kalkanın güçlenmesi amacını taşır, Babam bu yöntemi keşfettiği için kılıç ustası olmuştur. Ama benim kullandığım yol daha farklıydı.”

Bunları dedikten sonra derin bir nefes alıp fIsıldadı. “Oura” Falcon’un kara kılıcı, parladıktan sonra etrafı derin karanlık bir toz bulutuyla kapladı. Bir an Falcon dumanın gözen kayboldu ve oğlunun arkasında belirdi. Kılıcını çocuğunun gırtlağına doğrutmuştu. Helm korkuyla gözlerini açarken Falcon’un siyah gözlerinde tuhaf bir ışıltı vardı. “ O yüzden dikkati dağıtırsan kazanır, dikkatin dağılırsa ölürsün.”



Helm, yüzünde bir gülümsemeyle fısıldadı. “Oura,” Bir anda geniş bir toz bulutu kendisi ve Greece’in etrafını kapladı. Greece kaşlarını çatarken, Helm hızlı bir hareketle yerde yuvarlanarak kılıcını Greece’in bacaklarına savurdu. Greece hızlı bir hareketle havaya sıçradığında, Walger onun tepesinde belirmişti. Greece bir anlık dumana odaklandığından Wlager’ın yumruk saldırısını savuşturamadan iki eliyle durdursa da darbenin gücü sayesinde yere çakıldı.

“Ooo, Bu çocuklar oldukça iyi.” dedi Scart gülerek, ama buluta doğru bakınca yüzündeki gülümseme soldu. “Bu, numara babasının da oldukça işine yarardı.” dedi yüzünün solunu kapatan maskesine dokunurken. Scart’in gözünü on altı yıl önceki, Chuhitchik ile Robin’in Asuka harabelerinde yaptıkları savaşta kaybetmişti.

“ O öğretti, zaten fakat şunu unutma Scart Corpean.” dedi Nickoy, mavi gözlerinde bir ciddiyetle, “ O Falcon’un kanı olduğu kadar benimde kanımdan.”

Scart ciddi bir biçimde bıyıklarını burarken bir şey söylemedi. O sırada Greece darbeden sonra çömelerek, oturmuştu. Yüzünde, uzun zamandır görünmeyen bir gülümseme vardı. “Siz, arkadan kirli oyunlar oynayan pis büyücülerden başka bir şey değilsiniz.”
Walger, içten bir kahkaha atarak. Greece’in kalkması için elini uzattı. Greece ona doğru meyletmeden diğer tarafında ikinci bir el belirdi. Helm yanlarına gelmiş kahverengi saçlarının altından parlayan gözlerle, Greece’e bakıyordu.

Greece uzanan iki eli de sertçe tuttuktan sonra, “Yine de, dövüş taktiğinizi beğendim. Birbirinizin açıklarını kapatıyor, fırsatları iyi değerlendiriyorsunuz. İlk sözümü sizi kışkırtmak için söylemiştim, yine de soğukkanlıydınız.”

İki genç, gülerek Greece’i çekip havaya kaldırdılar, Greece’in yorgun yüzünde mutluluk göze çarpıyordu. Mutluluk ve acı diye düşündü Nickoy, Greece çocukların omzuna vururken, Scart’ın derin bir şekilde iç çektiğini duydu. Astgarın son kralının maske olmayan sol gözünden bir damla yaş süzüldüğünü gördü. Nickoy’un baktığını gören Scart kolunun tersiyle yaşını sildi.

“Oğlum, geldi aklıma Nickoy.” dedi Astgar Şövalyesi, arkasındaki bir kayaya çökerken. “En başından itibaren, Greece haklıydı. Oğlumu değil korumak, onu uzaklaştırabilecek güçten bile yoksundum. Şimdi bu çocukları böyle görünce belki de Fagrath -

Sözlerini devam ettiremedi. Elini bir an alnına götürdü. Gözünden kurtulan bir yaş damlası, toprağa damladı. Nickoy, sessizce adamın omzunu kavradı. Gözleri ileride Greece ile konuşan çocuklara baktı, şimdi Ovidia’da onların yanına gelmişti. “Bu uzun bir savaş, üstelik de hiç bitecek gibi değil, kayıplarımız oldu ve olmaya devam edecek, Belki biz, daha Güz’ün Hanımının altında yürüyemeyeceğiz belki, ama şu önümüzdeki Çocuklara bak Scart, bir ihtimal onlar...Onlar geleceği kurtarabilirler."

Scart, gözünde kalan yaşın pırıltısıyla, ona doğru baktı. Nickoy’a tam bir şey diyecekti ki, Güz’ün Hanımının aydınlattığı güneşi henüz yeni batmış olan gökyüzü birden kıpkırmızı kesildi. Gökyüzünün rengi bir an kızıldan siyaha geçerken. İnce bir kızıl işaret gök yüzünde asılı kaldı, Kuzeye doğru giden bir yön işaretine benziyordu, Ya da yeni oluşmuş bir takım yıldızına.

Nickoy bir an sorarcasına, Greece’e doğru döndü. Greece de onun kadar şaşkındı, çocuklarla beraber gökyüzündeki işarete bakıyordu. O sırada, içeriki odadan acı bir çoğlık duyudular. Torano haykırıyordu.


*******



Brave Falcon, Dün geceden beri güneye doğru at sürüyordu, akşam kızıllığı çökmek üzereyken. Sendar’ın güneyindeki Felian, şehrine varmak üzereydi, gerçi yine de büyük tepelerden yolu gözükmüyordu.

Üstad onu güneye çağırmıştı. Üstad ile ilişkisi, bilekliği aldığı zaman Urier denilen adamın sözleri üzerine başlamıştı. On altı yıl önce Asuka harabelerinde, Urier’in konuştuğu asılnda ondan çok ama çok zeki bir varlığın söylediği. “Büyünün olduğu bir dünyada kimin tanrı olup olmadığını kim bilebilir sözü?” bir anda bakış açısını değiştirmişti.

Onun hatıraları, kesif iblislerin Justisar’ı kavurduğu 3. Çağların ortalarına kadar gidiyordu. O hem altın kılıcın hem de bilekliğin gücünü tek bir adamda görmüştü. Bu iki muhteşem silahı aynı anda kullanan,İblislerin Yüce Kralı, İlkdoğan Archiondu indiren Sendarlı Kılıç Ustası Silvan o gün tanrılarla boy ölçüşebilecek bir güçteydi. Öyleki İblisler onun gazabından kaçmışlardı, Çünkü kardeşi Silan’ın Rouan Vadisinde ölümüyle Silvan ciddi bir ölüm makinesine dönüşmüştü. Gerçi kendisi Silvan’ın daha ileriye gidip İblisleri temizlediği anı görememişti çünkü, oradan gitmek zorunda kalmıştı.

O gün gördüklerini gözleriyle inkar edebilmişti ama aynı silahın gücünü, bu sefer Chuitchik gibi basiretsiz bir adamın elinde bile muazzam bir silaha dönüşmesini izlediğinde gerçekleri kavramıştı. Silvan, Kılıç Ustalarının en ünlüsüydü,Daha avcı bile değilken iblis kuşatmasını yarıp çıkan. Kuzeyin alev ve buz ejderlerini dize getirmiş, üstelik altın kılıcıda kendisi yapmış bir adamdı. Onun gücü o zamanlar kendisine normal gelmiş olmalıydı ama Chuitchik’in gözünün önünde yükselişi ve nerdeyse Robin ile kendisini öldürecek raddeye kadar getirmesinin tek bir açıklaması olabilirdi.

O da büyünün, en basiretsiz insana bile oldukça büyük bir güç kazandırabilmesiydi. O yüzden, Urier’i takip edip, Kara el mağarasını bulmuş orada Üstad’ın kendisiyle konuşmuştu. Gerçeğin bu kadar göz önünde olup da görememesine olduka kızmıştı. Chuitchik’e ve Silvan’a verilen güçler, bir şekilde geri alınmıştı ama ikiside bu güçleri kendi içlerinde o sahte tanrıların inayeti için kullanmışlardı.

O tanrılar ki kişisel hırsları için kendisini lanete sürmüşler, Maria’yı öldürmüşlerdi. Ve şimdi kazandığı büyük güç ve Üstad’ın zihniyle Maria’yı hayata bile döndürebilirlerdi. Üstad bir kaç kez bunu yapabileceğini ima etmişti. Zihnin hükümdarı bu konuda kesin konuşmuştu. “Bedenler ölse bile bilinçler kaybolmaz, ben yaşayan ya da ölü herkesin bilincine bir şekilde ulaşabilirim.”

O yüzden hızla atını sürüyordu, Brave Falcon. Kaybettikleri ona yetmişti, Kızını güvenli bir yerde Ziagull ile bırakmıştı. Oğlu Nickoy’un yanındaydı, Ozanın kaçtığı ve saklandığı sürece kendi yeğenini canı pahasına koruyacağını biliyordu. O yüzden geride bıraktıklarıyla endişe etmeyecekti, şapkasını alnından gözlerine doğru iyice indirirken, havada bir şimşek parladı.

Falcon bir an için reflesk ile atını sol tarafa doğru sürdü, Yıldırım tam tepesi yerine biraz yanına düştü Ama Falcon, çoktan ışınlanmıştı, atının üzerinden sıçrayarak yere doğru hafif bir hareketle yuvarlandı. Fakat bunu o kadar rahat yapmıştıki şapkası elinden bile düşmemişti. Şapkasının altından ona hangi ahmağın saldırabilmiş olduğuna baktı.

Enseleri kısa önleri uzun olarak kesilmiş mor saçları sol yanından hafifçe önüne düşen, Mor uzun süssüz bir elbiseli, uzun mavi bir asaya sahip olan bir adamdı karşısındaki.Gözlerinde uzun her tarafı rahatça görebilecek düzeyde ayarlanmış mercekler takılıydı. Bunun üzeribeki mor kaşları öfkeyle çatılmıştı.

Falcon, biraz şaşkın biraz da mutluydu. “Myrcid?” dedi meraklı bir ifadeyle.

Myrcid, bir hareketiyle ışınlanarak, Falcon’un yanında belirdi, eliyle Falcon’un suratını yakalamak için hamle yaptı. Ama Falcon eğilerek kılıcını çektiğinde ortalıkta bir duman tabakası belirdi. Duman tabasının arkasında beliren Falcon. Kılıcını yan tuttu.

“Bien Des gavon”

Duman içindeki Myrcidin etrafında, siyah bir kalkan belirdi. Myrcid bu büyü kalkanından ışınlanarak çıkmazdı ve Falcon’un toz bulutu sadece görüşü engellemiyordu. Falcon toz zerreciklerini patlamak için büyü sözü söyleyecektiki, Kalkanı bir hamlede dağıldı.

Tozu elinin bir hareketiyle yok eden Myrcid “Büyük güçlerini neden denemiyorsun, Brave.” dedi, sesi alaycı bir öfkeyle doluydu. “ Sen, kendi tanrına karşı gelirken bu kadar mı cüretsizsin.”

Falcon sol eliyle kılıç tutan elini destekledi. “Yüce Myrcid’i gözlerimle göreceğime inanmazdım, fakat sen, İlkdoğanın Endimiyon’un ölümünde, Sendar’ın yıkımında bile ortaya çıkmamışken bir iki boş binayı havaya uçurdum diye benim karşıma dikilmene şaşırdım doğrusu.”

Myrcid asasını yarım tur çevirdi, yerin altından toprağo fırlayan mızraklar, Falcon’un k kalkanından sektiler. Myrcid mızrakların işlemediğini görünce başını yana doğru eğdi ardından avcunu açtığında avcunda beyaz bir ateş belirdi.

Falcon, ateşi gördükten sonra hızla Myrcid’in arkasına doğru ışınlandı, Bilekliğin gücünü yavaştan kullanmaya başlamıştı. Kalkanlarını ve büyülerinin güçlerini giderek arttırıyordu. Tabi bir yandan da zihnini tamemen kapatmak için çaba harcıyordu. Fakat Myrcid bir an bile duraksamadan hatta arkasını bile dönmeden. Beyaz alevi, Falcon’a fırlattı. Alev Falcon’u havada yakaladı ama son anda bilekliğin oluşturduğu altın bir kalkanla korunmuştu yinede darbenin etkisi Falcon’u uzaklara savurdu. Yere üç kez çarptıktan sonra durabildi. Saçı dağılmış şapkası bir yana savrulmuştu, bu tip bir saldırıyı ilk kez görüyordu.

“Hımmm.” dedi Myricd çenesini kaşıyarak. Yüzünde derin bir hayal kırıklığı vardı. Bir çok merceği içeren özel gözlükleri, her yanı görüyor gibiydi. “ Öz Aleve dayanabildiğine göre, bu bilekliği umursamayarak büyük bir hata yapmışım. Gerçekten de bu bilekliğin Üstad tarafından yapıldığını kabul etmek durumdayım anlaşılan.”

“Madem konuşmuyorsun Tanrı bozuntusu.” dedi Falcon öfkeyle, vücudunda ince altın bir hare kendi siyah aurasıyla karışırken ayağa kalktı. “O zaman ciddileşelim.”

Olduğu yerden şimşek gibi fırladı, Kılıcını Myricd’e doğru savurdu. O kadar hızlı ve büyü yoğunluğyla gelmişti ki, Myrcid kaşlarını çatarak asasının kenarıyla durdurmakla yetindi. Darbenin etkisi büyük bir sonik patlama oluşturdu yer olduğu gibi göçtü. Myricdin durduğu alan dev bir çukura dönüşmüştü. Yer büyük bir sarsıntıyla titrerken Myric’in yüzünün kenarında bir gülümseme belirdi. Birden sol eli mavi bir şekilde parladı, ve asasına dayanarak Falcon’un kılıcını kenara itti. Falcon kılıcını ittirdiği anda Bilekliğinden sarı bir ışın fırlayarak Myricd’i göğsünden vurdu. Myricd geriye doğru savrulup ayakları üzerinde kayarak durabildi.

Ama yaralanmamıştı, Çünkü Işını yine sol mavi eliyle durdurmuştu. Yine de eli hafifçe kavrulmuştu bileğinin bir hareketiyle büyü kalıntılarını temizledikten sonra. Falcon içinden küfretti. Myricd’in büyüyü yaratan Mavi ırklara, gücü verdiği söylenen meşur Mavi elini görmüştü sonunda. Ve O, ele bu arz üzerinde iç bir büyü işlemezdi. Yine de Falcon’un elinde bir çok silah vardı, kılıcını hızlı bir şekilde havaya attı. Pelerinin altından birçok gülü hızla çıkarıp, havaya fırlattı, Güller sabit bir şekilde havada dururken. Myricd ilgiyle başını kaldırdı.

“Gül tarlasını talan eden sizdiniz demek.” dedi Myricd, O sırada üzerine doğru gelen Gülü asasının kenarıyla hızla uzaklaştırdı, Gül havada döndükten sonra büyük bir patlama iki adamın ortasında patladı, gün kısa bir süre boyunca aydınlandı. Patlamanın rüzgarı mor saçlarını savururken patlamanın ışığı gözlerinden yansıyordu. “Kendinizi oldukça iyi gizlemiştiniz. Benim gözümden bile”

Falcon o sırada kılıcınını eline aldı, güllerin bir kısmı yere gömülürken bir kısmı Falcon’un kılıcının darbesiyle parçalandı yaprakları, hızla Myrcid’e doğru yöneldi. Myricd asasını eliyle küçültürken saldırıları sağa sola doğru eğilerek savuşturdu. Falcon havada kılıcını döndürdükten sonra, hızlı bir hareketle Myricd’in yanında belirdi. Ama o sırada Myricd yana doğru çekilmiş mavi elini Falcon’un kılıç tutan sağ koluna vurmuştu. Myricd kürk mor astarında ince bir yırtığa doğru acınası bir şekilde bakarken. Falcon kılıcını elinden düşürüp dizleri üzerine çöktü. Sağ kolu o darbede üç yerinden kırılmıştı.

“Astonikata.” dedi Myricd sahte bir öfkeyle, “ Bu hareketi Endimiyon yaparken o kadar izledim ki, gözü kapalı bir biçimde biliyorum. Yine de bu elbisemin kesilmesine engel olmadı.”

Ardından, sağ elinin bir bilek hareketiyle elinde ufak metal bir kılıç belirdi. Falcon güç bela ayağa kalkmaya çalışırken. Myricd elini kaldırdı, Falcon güç dalgasıyla yere yapışırken. “ Direnme.” dedi, birden sesi ciddileşmiş korkunç bir hale bürünmüştü. “Senin gibi bir böceği öldürmeden yenmek için yeterince uğraştım, sinir sistemine verilen bu darbeden sonra bir daha ayağa kalkamazsın. “

Falcon, konuşmadı, saldırıdan önce ağzına bir avuç gül yaprağı atmıştı çünkü, olası bir durumda Myricd’in açık vereceği bir anı bekliyordu. Çünkü gülleri yuttuğu an, bedeni kısmen de olsa yenilenecek, kaçmak için ona fırsat tanıyacaktı. Bu sırada Myricd kolundan sıyrılmış olan bilekliğe bakarken elindeki kısa kılıcı kaldırıyordu. Bilekliğe bakınca gözleri ışıldadı.

“Şimdi yerde yatarken başlangıçta sorduğun soruya cevap vereyim Brave. Ben,bu bilekliği çok küçümsedim, ve akıbetini önemsiz tuttum. O aptal Asuka kralından, Silvan’a geçtiğinde takip etmeyi bıraktım, o öldüğünde bile bilekliği önemsemdim. Çünkü Bilekliğin asıl gücünü ortaya çıkarabilecek surette güçlü iradeli kişilerin çoğu bizim himayemiz altındaydı. Bir daha Nodier El mirharch gibi kontrolsüz, büyü halkındn gelenler bu gücü kullanmasın diye Asuka soyunu tamamen yok ettik. Zaten Bileklik ondan sonra Gindeon’a geçti, Asuka harabelerindeki olayı fark ettiğimizde ilk kez bilekliğin tehlikesiyle uyarıldık. Tabi o zamanlar Hükümsüzlerin artan büyü yoğunluğu yüzünden serbest kaldığını sanıyorduk. Üstad’dan haberimiz yoktu.” Dedi Myrcid bu sırada Falcon’un kolunu iyice sıyırmıştı.

“Bileklik sana geçtiğinde, rahatladım çünkü sen benim halkımdandın üstelik de Hükümsüzlerin kıracağı mühürlerdende biriydin. O yüzden hükümsüzler doğal düşmanındı, bu mührü kendim tasarladığım, için hükümsüzlerin sizin peşinizde olacağını biliyordum. İçim rahattı, sen güçlüydün, üstelik kullanmasanda gerektiğinde kendini savunacağın bir silah vardı elinde. Taki Kedfith bilekliğin Üstad tarafından yapıldığını öğrenene kadar sürdü bu düşüncem. Bu yüzden Bilekliğin bu derece afaki bir adamda durmaması gerektiğini düşünüyordum ki Dün Sendar’ın kalanlarını yıktın ve bende seni yakalamaya karar ver-“

O sırada arkasından hızlı bir ses duyuldu. Kara bir kılıç Myricd’in sol böğrünü delmiş önünden çıkmıştı. Myrcid Mavi eliyle Kılıcın kabzasını sertçe tuttuktan sonra, arkasına baktı. “Üstad, geldin demek.”

Arkasındaki, Sarı saçlı, elf ona bakarken. “Üstad sevgilerini iletti.” Dedi ve Kılıcı çekmeye çalıştı ama Myrcid sakin ama büyük bir kuvvetle kılıcı tutmaktaydı, kılıcın kenarından koyu kızıl kan damlıyordu.

“Demek, meşhur gölge büyüsü bu. Muazzam bir teknik ama bunu düşünmüştüm.” Dedi ve cebinden ufak bir küre çıkardı, “Işığın olduğu yerde gölgeler kaybolur.” dedi ve küreden güçlü bir ışık yayılmaya kılıcın üzerindeki ve Evanir’İn üzerindeki gölgeler kalkmaya başladı. Evanir’in gözleri büyür, Myrcid’in sırıtışı genişlerken. Falcon’un gözleri kılıcın kesip pelerinin yardığı yerin hemen yanında, bir iki kesesnin arasıda ince kum saati gibi bir şey gördü. Kum saatti yavaşça akıyordu, o anda aklına Üstad’ın sözleri geldi.

“Elbette, Myrcid sana saldıracaktır, benim tuzağıma da hazır olacaktır ama onun bilmediği şey, seninle benim ortaklığım, buna hazır olmayacak o yüzden asla zamanlayıcının ne olduğunu bildiğini bilmeyecek. Zamanlayıcı ince kum saati gibidir, am ufaktır ve parlar sana saldırdığında onu yok edersen nihai hedefimize çok yaklaşacaksın.

Falcon’un yüzünde geniş bir sırıtma belirdi, ağzındaki Gül yapraklarını sertçe ısırıp yuttu, Ve içine tekrar enerjinin akın ettiğini hissetti sağ eli kırılmıştı ama sol eli güçlüydü bilekliğin enerjisini sol eline yükledikten sonra Büyülerin efendisinin sol böğrüne sertçe yumruğunu savurdu, zamanlayıcı oradaydı.

Falconun sarı bir şimşek gibi kolu Myrcid arkasındaki, Evanire dönmüşken böğrüne indi. Myrcid boğuk bir haykırışla üç dört adım geriye doğru sendeledi. Evanir’in kılıcı gölgesi gittiğinden zarar vermeden çıktı bedenden, Myrcid eğilip yere baktığında parçalanan zamanlayıcının kırık cam parçalarını gördü, aynı anda hava değişti. Gökyüzü önce kızıla döndü ardından simsiyah kesildi. Myrcid öfkeyle, onlara bakarken gök yüzündeki ince kızılımsı işaret kuzeyi göstermekteydi.



****


Are gün geceye çökerken mezarı kapatma işini bitirmişti. Elwing vakur bir adayla, Simarios’un mezarını çiçeklerle süsledi. “Günler geçip gece karardığında bile çiçeklerin hiç solmayacak kardeşim.” dedi yüzü üzgündü. Are elini Elwing’in omzuna koydu. Robben bu iki tane eski çağlardan kalma İlkdoğanlara bakarken kendini garip hissetti. Simarios Snaga’nın mezarı başında matem tutması gerekiyordu ama o mutluydu. Girofil’in verdiği haber içine yeni bir umut aşılamıştı adeta. Walger’ın yaşaması demek onun için günler bu kadar karanlığa giderken umut ışığı veriyordu ona. Walger’ı küçükken görmüş, ve onu izlemişti. Abisinin gözleri vardı onda, o bakış hem soğuk hem alev alev yanan. Yüzündeki gülümsemeyi tutamadı, bir an önce onun yanına gitmek için can atıyordu.

Are, iç çekerek mezara arkasını döndü ve ince bir ıslık öttürdü. Havada uçan bir kartal dev barbarın omzuna kondu. Are Hayvanla bir süre konuştuktan sonra. “ Lebeauf” dedi sert bir edayla, İri Ayı tepelerin ardından belirip hızla onun yanına yaklaştı. Bu sırada Kartal omzundan uçmuştu.“Gidelim, yarın akşam olmadan onları yakalamak istiyorum.”

Elwing, başını öne eğerek melodik bir sesle konuştu “Chirleaka.” Birden duman içinde, uzun ve zarif bir ceylan belirdi. Robben, bakmaya kıyamadı nerdeyse, Ormanın Hanımı ise, nerdeyse oturduğu bile hissedilmeyecek dereceda yavaşca bindi atına.

“Orduyu güneye Sthis şehrinin etrafına götürülmesi emrini verdim. İki güne yanlarına döneriz” dedi Are sert bir edayla Robben’e bakarak Yarı baygın, Girofil’i dev gibi ayının sırına attı. Lebeauf biraz homurdansa da ses çıkarmadı, ardından kendi de binerken. Robben’in binmeye hazılandığı ata doğru bir bakış attı. “İstersen sen de bin, bize yetişemeyebilirsin.”

Lebeauf ikinci bir adamı daha Are’nin yanında taşıyamayacak kadar sinirli görünüyordu. Robben gülümseyerek. “Ben yetişirim size me-“ derken duraksadı çünkü güneş yeni batmış Güz’ün Hanımı yeni doğmuşken etraf kıpkırmızı kesilmişti. Are ve Elwing de şaşkınca havaya baktıklarında havanın rengi birden simsiyah oldu ve gökyüzünde kuzeyi gösteren ince bir kırmızı işaret belirdi. Elwing manasızca gökyüzüne bakmaya devam ederken. Are’nin yüzü önce sapsarı kesildi sonra kireç gibi bembeyaza döndü.

“Bu İmkansız.” dedi kendi kendine, “Bunun asla olmayacağını söylemişlerdi.”

“Ne imkansız Are?” dedi Elwing, Are’yı ilk kez bu kadar korkmuş görüyordu besbelli ki, onun da yüzü korkudan beyazlaşmıştı. “Neden bahsediyorsun?”

“Tanrıların gizli korunağı, açığa çıktı.” dedi Are elini başa götürmüş gök yüzüne bakıyordu. “ Artık Justisar için bir umut kalmadı, Tanrı kapısından bir hükümsüz dahi geçerse, Tanrılar Justisar’a geri dönmek zorunda kalacaklar. Ve tanrılar bir kez daha Justisar’da yürüdüğünde, kıyametin başlangıcı hepimizi saracak.”



****

Öyle bir ceset yığının tepesindeydi ki tüm orman ayaklarının altındaydı sanki, yerde yatan kendilerine barbar diyen halk kılıcıyla, mızrağıyla ona saldırmıştı. Cesurca savaşmışlardı haklarını yemiyordu, üstelik kolay kolay da geri çekilmemişlerdi. Are diye çığlıklar atarak saldırmaları hoşuna gitmişti, hepsinin kafasını elleriyle ezmişti. Üstü başı, bu basit ırkın kanı içindeydi, öyleki kan yüzünü boydan boya geçiyor çenesinden damlıyordu.

O sırada, gökyüzü birden kızıla kesti, o ilgiyle bakarken birden bire, siyahlaştı ve gök yüzünde ince kuzeyi gösteren bir işaret belirdi. Ama bu normal gözler içindi, Hiandarların kendi gözlerinde görünen şey ise, Kuzeyin derinliklerindeki bir ara boyut kapısının yeriydi.

“Karşı büyü.” dedi, o sırada ta aşağılardan Zacharias, “ Bir tanesinin boyut değişimi, açığa çıkmış.”

Dughia ona baktıktan sonra, güldü. Gülümsemesi. Kızıl kanlar akan suratında parlayan bir inci gibiydi.

“Zamanı geldi.” dedi içten gelen kalın sesiyle. "Kan ve vahşet henüz başlayacak."
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.
Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2488
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

Bölüm 11 Perde Arkasındakiler

Ölülerin Bekçisinin önceki bölümlerinde

Brave Falcon, Evanir'İn de yardımıyla Tanrıların boyutunu ortaya çıkaracak olan zamanlayıcıyı kırmıştır. Büyü Tanrısı Myrcid acı içinde kıvranırken, Üstad Valerion ile Glaroth konuşma yapmışlar Üstad Rubingardı yem olarak kullanıp Glarothu yok edecek kadar büyük bir patlama oluşturup onu yenmeyi amaçlamaktadır.

Öte yandan Hükümsüzler intikamı zamanı yaklaşırken, her şey Üstad'ın planına göre ilerleyecek mi?

"Üstad yanık yüzünü ona doğru yaklaştırdığında Akirama yüzünü çevirdi. “Sen bir askerdin Akirama, Bak bana şimdi! Bana baktıkça korumaya yemin ettiğin binlerce kişiyi yaktığını görmüyor musun?”

Akirama yutkundu, koyu kızıl kaşları iyice çatıldı “Legistas, bunun olması gerekli olduğunu söylemişti. Bazı şeyleri feda etmeden güç kazanamazdık.”

Üstad’ın gözleri kısıldı. “Siz..” dedi soluksuzca sesi değişmiş katıksız bir nefretle dolmuştu. “Siz... hiç bir şekilde hayatta kalmayı hak etmiyorsunuz. Sen gözünü bile kırpmadan halkımızı öldürdükten sonra ne fedakarlığından bahsediyorsun.”



“Sakın unutma.” dedi karşısındaki ince kısa boylu adam, siyah beyaz karışık sakalları yüzünü sarmıştı. Gri gözlerini kısmış, ve ona doğru bakmaktaydı. “Gün gelip devran döndüğünde, bunu bilen sadece sen kalacaksın. Sakın bunu aklından çıkarma çocuk, Bağlantı noktası açığa çıktığında boyutlar arasında fark kalmayacak, Saklı geçit bu diyarda arz olacak. Sence bu kimin işine yarar? Kim bundan güç alır”

“Kim?” diye kükredi Are aklındaki ismi zorla kafasından kovarak, bilmezliğe yattı. “ Kim bundan güç alır Usta?”

Bakışlarını arkasındaki büyük yekpare hatlarla işlenmiş dev gibi bir kapıya doğru çeviren Otoboroshi Roshirou kısık bir sesle konuştu. “ Legistas çocuk. Bu iş, en çok onun işine yarayacak.”

Are’nin kafasındaki isim bu değildi, şaşırmıştı....

Are şimdi gökyüzündeki değişimi ve tanrıların kapısının yerini gösteren işarete hem büyük bir korku hem de büyük bir şaşkınlıkla bakıyordu. Daha Hükümsüzlerin hiçbirine dokunamamıştı bile. Yanındakilere şöyle bir bakarken, gözü Elwing’e doğru kaydı.
Onun dışında kalan tek ilkdoğan olan Elwing ona doğru kaşlarını çatmış bir biçimde bakmaktaydı. Bakışları bir an keşişince, sadece kafasını sallayarak, “Naugrimm’e haber vermek gerek.” Dedi.

Elwing’in kaşları daha da çatıldı. “Kuzeyin buz ejderi, tüm canlıları yemesiyle meşhurdur. Hem o, onları tutacak kadar güçlü değil.”

“Kimse onları tutacak güçte değil.” dedi Are öfkeyle “ En azından hepsini o yüzden onları ayırmamız Naugrimm’i bu yüzden uyarmalıyız.”

“Kuzeyin buz ejderi kimseye sadakat beslemez.” dedi Robben Harwart, “Ondan önce diğerlerini uyarmalıyız, Elrohir bir nedenden dolayı Greece ile Walger’ın yanyana durmasına izin vermiş olmalı, bu yüzden hemen oraya gitmeliyiz. Yeğenim hak ettiği mirası almalı.”

“Hak ettiği neyse onu alacak.” dedi Are sonra Elwing’e doğru döndü. “Haydi Elwing.”

Elwing, ay gibi parlayan Ceylanın üzerinden kolunu uzattığında mavi bir ardıç kuşu konuverdi sağ eline ardından kuşa doğru eğilip,
“Nimerıan dienil der namour.” diye fısıldadı. Kuş sözleri duyunca boncuk gözleri şevkle parıldadı ardından hızlıca kuzeye doğru uçtu.

Are,Ewing ve Robben bir an kuşun ardından baktıktan sonra, Güzün Hanımının altında birbirlerine doğru döndüler. Are çenesini yukarı kaldırıp işaretli olan göğe tekrar göz gezdirdi.

“Gidelim.” dedi ve hızlı bir biçimde hayvanlarını sürmeye başladılar.




****

Evanir, Üstad ile beraber gölgelerden çıktı, patlama anında ikiside gölgelere sığınmışlardı. Gölgenin ardından çıktıklarında gördükleri büyük bir karartı oldu. Dev gibi bir şey üzerilerinde huyela gibi dikilmişti. Patlamanın etkisi büyük bir kanadına zarar oldukça zarar vermiş gibi görünüyordu. Ama yine karşılarında gümüşten kocaman bir ejderha durmaktaydı.

Ejderha kanadı hızlı bir hareketle geriye çektiği arkasında De Vion’un kopuk kolunu ve baygın bir halde yatmakta olan Metal Arkon’unu gördü. Üstad Valerion kıpırtısız duruyor gökyüzündeki dev ejderhaya bakıyordu. Evanir’ De Vion’un kopan kolunda tuttuğu kılıca doğru baktı. Yakut işlemelere sahip bu tuhaf metala sahip olan bu kılıcı hatırlıyordu, bu Bekçi Organizasyonunun kılıçlarından biriydi herşeyi kesen kılıç Diveriang. O kan büyüsüyle yaptığı patlamayı bile kesebilecek güçte bir kılıç. Yine de De Vion’u o patlama paramparça etmiş, gözüküyordu.

“Patlamanın şiddeti azaltılmış.” dedi Evanir, kaşlarını çatarak. “Ne yapacağız?”

“Öleceksiniz.” Diye araya girdi Glaroth’un sesi muazzam bir kükremeyle, tepelerindeki dev Ejderha konuşuyordu. “Bir konuşma şartı sundum sana Üstad Valerion sen ise bana kan ile cevap verdin.”

“Kan ile hümketmek isteyen karşılığında kan görür.” dedi Üstad Valerion, “Bana hiç bedeninle çaka satma Glaroth, kan büyüsüyle yapılan ilkdoğan Rubingard’ın özüyle yapılmış bir öz bombasıyla vuruldun. Şu an o kadar yaralısın ki kendini ejderha formunda anca koruyabiliyorsun.”

Evanir, sinirle Üstad’a doğru baktı “Akıllıca mı bu? Tepemizdeki koskocaman Ejderhayı sinirlendiriyorsun?”

“Bu formunu uzun süre koruyamaz.” dedi Üstad, ama nedense görünen gözü kısılmıştı. “Bileklik kullanılıyor, Evanir git şu Falcon’u kontrol et. Glaroth’u halletmeden, tanrıları ortaya çıkarmasın.”

Evanir öfkeyle gerilmiş Ejderhaya doğru bakarken “ Galroth’u halledeceğine emin misin?”

Üstad Valerion kafasını evet anlamında sallandıktan sonra Glaroth derin bir kükremeyle ağzından çıkan büyük bir rüzgar topu önündeki her şeyi yıkarak hızla üzerlerine geldi. Evanir gölgeye bürünürken, Üstad’ın ayağında beliren beyaz aura ile hızla sol tarafa doğru büyük bir sıçrayış yapıp saldırıyı savuşturdu.

Rüzgardan ön saçları ve perini uçuşan Üstad avcunu açtı her parmağında beyaz bir enerji alanı oluşturduktan sonra onları sertçe kapayıp yumruk yaptı. Eli ve kolu enerjiyle titrerken kaşlarını sertçe çatarak daha yoğun bir biçimde konstantre olduğunda güçten titreyen eli gölgeye bulandı. Ardından hızlıca dev gibi olan Ejderhaya doğru uçtu. Gögelere bulanmış bir enerji yumruğu karşısında rakibinin ne kadar kalın bir deriye sahip olduğunun bir önemi yoktu. O dev cüssesiyle de kaçabilmesinin bir yolu yoktu bu yumruk, Başkomutan Glaroth’un cenazesine atılan son güldü. Son darbe.

Üstad Valerion muzaffer bir edayla son hızda giderkem yumruğunu, Ejderhanın göğsüne doğru savurdu. Ama o sırada Üstad’ın keskin aklı son anda bir şeyi fark etti, yumruğu ile Glaroth arasına girebilecek birini. Glaroth’un ilkdoğanı ve bir numaralı adamı olan De Vion son hızla Üstad ile Glaroth’un arasına doğru uçuyordu.

Ağır demir zırha sahip olan bu adamın nasıl sıçradığını çözmesi zor olmadı Üstad’ın Glaroth ona saldırdığı anda diğer kanadının arkasında sakladığı De Vion’u ona doğru kuyruğuyla fırlatmıştı.

De Vion’u ne yazık ki hissetmemişti. Hissedemezdi zaten, onun ne bir ruhu ne de tamamen kendisine ait bir bilinci vardı. O yaşayan ölü bir ırkın son temsilcisiydi. Olacak olanları hemen sezinledi Üstad, De Vion yumruğunu havada yakalyıp kendi hedef olacaktı, yine de De Vion için bu ölümcül bir şey değildi. Zırhlarıyla beraber iki yüz kiloluk ölü bir şövalyeyi delip geçtikten sonra Bundan nerdeyse hiç etkilenmeyen ölü şövalye sağlam olan koluyla onu yakalayacak ve yere doğru serbest bir düşüşe geçeceklerdi. Sonra Glaroth onların ikisini de ya kuyruğu ile ezecek ya da pençeleriyle parçalara ayıracaktı.

Kısa bir an içinde bunları düşünen Üstad Valerion elindeki gücü serbest bırakıp iki eliyle de Eliyde mor pelerininin kenarlarına dokundu. Pelerin kanat gibi şişip kalınlaşarak onu yavaşlattı. Aşağıya doğru süzülürken De Vion üzerinden hızla yukarıya doğru geçti. Ama Glaroth pençesini havada savurarak ona doğru, rüzgardan jiletten keskin olan dört tane şeritler yolladı. Üstad hızla süzülse de son ikisinden kaçamadı mekanik olan kolunun omuz kısmı ve aynı tarafın bilek kısmı kesilerek parçalara ayrıldı. Üstad omuzundan akan kanı hissetti tam birleşim yerini kesmişti, o rüzgar darbeleri, ayrıca pelerinin sol tarafı da parçalanmıştı. Üstad zihniyle kendini baskılamasa acıdan bayılacak gibi olabilirdi, hızla yere düşerken Glaroth’un kükrediğini duydu.

Muzaffer Glaroth acı içerisinde ejderha formundan çıkarak normal hiandar haline dönüştüğünü gördü, Patlamanın etkisiyle kan içerisindeydi güç bela diz çökmüştü. Bir an Glaroth başını kaldırdığında Üstad büyük bir gürültüyle yere düştü, Eski keşiş eğitimi sayesinde o kadar yüksekten düşmesine rağmen çok az yeri incinmişti ama mesele kopmuş olan mekanik koluydu. Glaroth ile Üstad Valerion birbirine baktığında bir gürültü daha duydular. Anlaşılan De Vion’un düşmesi daha uzun sürmüştü.

Üstad’ın zihni acı için alarm veriyordu, dişlerini sıkarak birazının geçmesine izin verdi. Ardından dişlerini sıkarak sağlam kalan dirseğinin üzerinde doğrulmaya çalıştığında Glaroth’un çok uzakta olmayan. De Vion’un kopan kılıcına doğru ilerlediğini gördü.

“Sen zayıfsın Üstad.” Dedi Galroth acı içerisinde kılıca doğru sürünmeye devam ederken. “Gördün işte yanlız başına bir şey yapamayacağını,
Ne kadar zeki olursan ol, stratejin olmazsa kazanamazsın.”

“Strateji yapmak için zeki olmak gerekir, yeni hamleler üretmek gerekir.” Dedi Üstad arkasına doğru döndüğünde De Vion’Un ona doğru gelmekte olduğunu gördü. Alaycı bir ifadeyle Glaroth’a baktı.“Aynı strateji iki kere kullanılmaz.”

“Katılmıyorum.” dedi Glaroth kılıca doğru sürünmekten vazgeçip olduğu yerde kaldı. “Dikkatin yeterince dağıldı. Her harlukarda De Vion’dan kaçamazsın.”

“Beni hafife alıyorsun, kılıcını tutan kolu olmayandeneğin beni bu halde bile olsam yenebilecek mi?” dedi Üstad görünen gözü kısılmıştı ama ağzında kan tadı vardı “Ben bir keşişim unuttun - ”

Üstad’ın sözleri o sırada derin bir gökgürültüsüyle ve kararn havayla kesildi. Hava kızıldan siyaha doğru geçerken kuzeye doğru ilerleyen özel büyüsel işaretler belirdi. Bunlar Üstad’ın binlerce yıl beklediği işaretlerdi, acı içindeyken yine de gülümsedi. Falcon bir şekilde başarmış olmalıydı. O sendarlı büyücünün Kedfith ve grubunun dikkatini çekmesini henüz istemiyordu ama zamanlayıcı bir şekilde kırması olayları bambaşka bir yöne götürüyordu. Falcon oradan sağ çıkmalıydı, tabi ki sadık dostu Evanir’de yine de şu an önünde küçük bir problem vardı. Gözlerini gökyüzünden ayırmadı bir süre ardından bakışları Glaroth ile kesişti, De Vion duraksamıştı.

Üstad, Glaroth’a doğru bakarken başıyla göğü işaret etti, “İntikam yolu açıldı Houra. Onlardan biri şu an Justisar’da ve boyut kanununu bozduğu için acı içinde kıvranıyor. Nerede olduğunu biliyorum, muhtemelen kim olduğunu da.”

“İkimizde yaralıyız, gitsek bile hiçbir şey yapamayız bunu biliyorsun.” Dedi Glaroth sözleri kesin bir dille söylemişti ama bakışlarını gökyüzünden ayıramıyordu.

Üstad acı içinde arkasındaki adama doğru döndü. De Vion’un zırhı nerdeyse ezilmiş ve paramparça olmuştu ama hala ayakta ve sapa sağlamdı. Miğferinin içindeki boş göz çukurları turuncu bir alevle parlıyordu.

“Biz yapamayız belki.” Dedi Üstad gözleri De Vion’dan yerdeki kopuk koldaki kılıca doğru kaydı sonra tekrardan ölü şövalyeye doğru sabitlendi. “Ama o yapabilir.”

***

Dughia,cesetlerin önünden aşağıya doğru atladığında yerdeki cesetlerden biri bileğini tuttu. Kanlar içindeki, Dughia hızla yukarıya doğru bacağını çekerek cesedin kolunu parçaladı.

“Zacharias, oyun oynamayı bırak.” dedi sertçe. “Yapacak işlerimiz var.”

Zacharias yüzünde tuhaf bir gülümsemeyle ayağa kalktı, siyah saçları gözlerinin önüne düşerken kanca burnunun üzerindeki gözleri parlıyordu. “Bu benim işim değil, ama ilginç olacak.”

Dedi ve ellerini cesetlere doğru yönlendendirip kaldırdı, ama hiçbir şey olmadı. Aksine daha demin öldürdükleri cesetler Zacharias'ın emri dışında kalkıyordu. Dughia öfkeyle büyüsel bir bariyer olup olmadığını düşünerek, elini kaldırdı havada buzdan bir kılıç belirdi. Zacharias eliyle zincirleri yönlendirmeyi denediğinde başarılı oldu.

“Ölülerde bir tuhaflık var, büyüde değil.” dedi Zacharias elini kaldırdı havada beliren ölü kargalar ormanın içlerine doğru yönelirken birden bire havada atılan oklarla delik deşik oldular.

Dughia’nın gözleri kısıldı, muazzam bir sıçramayla okun geldiği yere doğru atıldı, Atıldığı yerde birden, yerin altından büyük bir kol çıkarak Dughia’ya atıldı. Dughia şok çerisinde geriye çekildiğinde karşısında ölü bir Arkon’un geldiğini gördü.

“Bu nasıl olabilir?” dedi öfkeyle elinde birden parlak metalden iki kavisli pala belirdi. Hızlı darbelerle Arkonun kolunu ve bacaklarını kesti, neyseki ölüler yavaş hareket ediyordu. Ama o sırada sol yanından gelen oku çok geç fark etti, o metalik teninde ufak bir çizik atıp seksede Oku atan adamı göz ucuyla fark etti, Oraya elinin tersiyle buzdan iğneler savurdu. Arkonları bile diriltebilen bu adamı canlı yakalamak istiyordu.

“Zacharias.” diye haykırdı, “Bu iş cid-“

Sözü sırtına saplanmış, karnına çıkmış mavi bir kılıçla kesildi, Tenini delebilen bildiği çok az kılıç vardı. Bir an aklına Glaroth geldi, öfkeyle kafasını arkaya doğru döndürdüğünde, görünmezlik yüzüğünü çıkarmış kızıl saçlı yeşil gözlü bir kadının arkasında belirdiğini gördü. Yeşil gözleri derin bir alevle yanıyordu.

“Bu Sendar içindi seni pislik.“ dedi Kadın ardından vücudundan kuvvetli bir büyü aurası yükseldi. “Eskernia İsfil,”
Sırtına saplanmış kılıç birden buza kesti. Buz Dughia’nın iç organlarını soğutur vücuduna yayılırken Dughia’nın gözleri şokla açıldı, bu onun kendi gücüydü. Bin yıllar önce mühürlenirken Büyücüler Başı Myrcid’in ondan zorla aldığı kan aklına geldi. Gözleri öfkeyle büyüdüğünde, büyük bir yay çekişi duydu arkasından.

Daha demin tuttuğuna benzemeyen gümüş bir yayı tutan orta yaşlı bir adamın kahverengi gözleri kısıldı, tuttuğu yayın ipi adam yayı gerdikçe ortaya çıkıyordu, ve oku beyaz bir titreşim içinde yanmaktaydı.

Adam oku atmadan önce derin bir nefes aldı. “Haddim değil ama, beyim güçlü olduğunuzu söylerdi. Haklıymış, gücünüzü gördüm güçlüsünüz vesselam ancak bizim oralarda bir deyiş vardır, ok bir kere alın çatınıza deydi mi, ne kadar güçlü olduğunuzun bir önemi yoktur.”

Bunu dedikten sonra ok büyük bir enerjiyle etrafındaki ağaçların kenarlarını parçalayarak, Dughia’nın kafasına doğru ilerledi.
Ve Dughia öfkeyle haykırdı.


***


Akşamın karanlığında ahşap bir odada, eski yıpranmış bir koltukta oturuyordu, sessizdi tek başınaydı. Kelimelerin ardına düşmemiş bir şair gibi, kelimelere yetecek sözü olmayan yine şiiri için kağıdının başında duran. Başını yana doğru eğdi elinde Vrole adı verilen bir içki vardı. Koyu kahverengi, meyankökünden yapılma bir içkiydi bu, sertti. En mutlu gününde gelen acı bir haber gibiydi bu içki ağır, sindirimi zor. Sol eli hafiften uyuşmaya başlarken İçkisini dalgın bir şekilde kuvars bardağında salladı.

Ardından derin bir iç çekerek karşısındaki tabloya baktı. Tablo orjinalinden büyütülüp tekrar yapılmıştı ama yine de ince işçiliği aynıydı. Amatör ruhun yansıması, ile ustalığın çizgileri sinmişti bu resme, bu resimde masumluk vardı, seher vakitlerinde açan ilkbahar çiçeğiydi bu resim onun için. Sıcaklık vardı bu resimde kirli giysiler yorgun bedenlerle beraber.

İçkisinden bir yudum daha aldı, biraz yüzünü buruşturduktan sonra resme bir kez daha baktı. Bir genç kız ve genç adam vardı resimde, genç kız uzun sarı saçları iki yana düşmüş yorgun gözlerini kapamış erkeğin omzuna yaslanmıştı, erkek ise hafif umursamaz hafifte koruyucu bir tavırla sarma tütününü yakmaktaydı. Erkeğin de gözü kapalıydı, kısa siyah saçları parlaktı ve gözlerinin önüne düşüyordu, yüzü köşeli olmasına rağmen yakışıklıydı da ama zayıftı, üstünde eski kıyafetler vardı. Kızın kıyafetleri ise yeni gibiydi en azından erkeğin yanında öyle gözüküyordu.

Erkeğin yüzündeki ince mutluluk, kızın yüzündeki o huzur hiçbir zaman silinmeyecek gibi resmedilmişti. Hiçbir zaman da silinmeyecekti, en azından bu resimde hep o şekilde varolacaklardı. Derin bir iç çekerek koltuğun kenarındaki ince bacaklı sehpaya bardağını koyarken diğer eliylede kendi sardığı tütünü alıp ağzına koydu. Ama ateşveren aleti sehpada yoktu. Bıkkınlıkla karşıdaki uzun maun masaya doğru baktı. Masanın üzerindeki evrakların arasından ateşveren’in parıltısını fark etti keskin gözleri. Bir an dalgınlıkla elini uzattı ateşverene doğru, ateşveren bir kaç santim kımıldadığı anda indirdi elini öfkeyle.

Bu gün gücünü kullanmayacaktı, her gün olabilir ama bugün değil. Bu odada bu resme bakarken değil. Hafif baş dönmesine aldırmayarak, ayağa kalktı. Masaya gidip ateşvereni aldıktan sonra ellerini sanki rüzgar varmış gibi eliyle cephe yaparak yaktı ateşini. Aynı anda, tablodaki adamla aynı bir görünüm yakaladılar. Tablodaki genç erkeğin de onunda siyah parlak saçları vardı, saçları onun kadar kısa ve gür değildi belki ama yine de aynıydı. Yüzü şimdilerde hüzün çizgileriyle dolu olmasına karşın çehresi tablodaki adamla aynıydı. Tütünü ağzında tutuşu, yakışı hepsi aynıydı. Bir ihtimal kıyafetleri farklıydı belki yine de bedeni aynı zayıflıktaydı. Tütününden derin bir nefes çekip dumanını odanın yüksek tavanına doğru savurdu. Ardından tekrar baktı tabloya. Tabloya baktı ve orada genç adamı gördü yine, Omzuna yaslanan bir başı gördü huzurla , genç adamı yani kendisini gördü mutluluk içinde, elini çaresizlikle başına götürürken kollarında uyuyan Ilya’yı gördü yine, kendisi tütününü yakarken o duman içinde uyuyan o güzel kızı gördü, kendisini herşey uğruna seven o kızı gördü. Son nefesinde bile...

“Ilya...” dedi manasızca resme uzanmaya çalışarak, soluk siyah gözleri dolmuştu, sıcak bir damla süzüldü yanağından. Konuşmak istedi, manasızdı bu anlamsızdı ama yine de... yine de konuşmak istedi işte , duymayacağını biliyordu ulaşmayacaktı kelimeler ona ama yine de... Bir an duraksadı düğümlendi sözcükler boğazına bir yumru gibi yutkunamıyordu. İlk başta nefes alamadı önce sonra dudaklarını büzdü son anda yutkuna bildi, gözleri uyuyan o güzelden bir an bile ayırmamıştı.

“Bir hayal kurardın ya.” dedi sesi boğuktu. “ Hani çöpten konteynırların olmadığı, harabelerde insanların ölüme terk edilmediği bir yerde yaşamak isterdin, Çocukların açlıktan ölmediği bir yerde, açlıktan birbirini boğazlamadığı, birbirine kin gütmediği bir yerde. Çocuklar iyi yetişirlerse iyi olurlar derdin. Bu mümkün derdin ya hani, ben gülerdim sana insanlar köpeklerine bizden daha çok değer veriyor derdim, böyle bir şey mümkün değildi çünkü.”

“Ama böyle dememe rağmen o kadar yıl sonra mümkün oldu Ilya, mümkün oldu.İmkansız dediler bana suratıma güldüler tek başına yapamazsın dediler yaptım. Sen bir hiçsin başkaldırma ezilirsin dediler kaldırdım. Hepsini yaptım, ihanetlerle, nefretle, kanla oldu. Evet kolay da olmadı ama sonunda o kadar büyük bir güce kavuştum ki, bizi iğrenç bir bürokrasiyle yönetip açlığa mahkum eden halkımızı öldürdüm. Soylarını kuruttum, ve kalan diğer halkları da bu durumdan korumak istedim. kendimi Tanrı ilan ettim. Biliyorum burada olsaydın kızardın bana inanmadığın şeye nasıl dönüşürsün derdin. Ama öyle değil ki İlya

Evet ben Tanrı değilim, ama keşke bir tanrı olsaydı da bu rolü oynamak zorunda kalmasaydım. Keşke bir tanrı olsaydı da ölene kadar ona ibadet edip yanına kavuşma ihtimaline inansaydım. Bakma öyle ben Tanrının varlığına inanmak istemedim mi sanıyorsun? Kaç bin yıl boyunca İlya, hep inanmak istedim inanmak istedim çünkü inansaydım bir dakika daha durmazdım bu arz üzerinde, bir saniye saymaz bir adım atmazdım sever adım gelirdim gözlerinin mercan maviliğine. Seni bir kez daha görebilmek için bu arz üzerinde ne gerekiyorsa yaptım. Ama yok İlya biliyorsun yolu yok. Tanrı diye bir şey yok! Olsaydı ben burada olabilir miydim? Kendimi tanrı ilan edebilir miydim? Sen gittin Ilya, dönüşün olmayacak. Sen gittin, gözlerindeki o ışık söndü ve ben ilelebet karanlıkta kaldım.”

Bunları gözlerinde yaş dudaklarında acıyla söyleyen adam söyleyen adam elini duvara koyup alnını eline yasladı, omuzları hıçkırıklarla sarsılırken, ağzından tütünü düştü. Bir an umutsuzca tabloya baktı, Tablodaki genç kız sevdiği adamın omzunda huzurla uyumaya devam ediyordu. Gözlerinden yaş süzülürken bile gözlerini tablodan ayıramıyordu.

Adamın ağlaması bir süre sonra kesildi. Nasıl düşürdüğünü fark etmediği tütününü yerden aldı sönmemişti, kendini boşvermişlikle koltuğa bıraktı. Bir adım kadar ileriye bir nefes kadar uzağa bakar gibi bakarken tabloya tütünün son demini de çekti içine. O sırada karşısındaki ağır ahşap kapı gürültüyle kısa kısa çalındıktan sonra hemen açıldı.

İçeriye giren, sarı saçları önüne düşen kaslı bir adamdı beyaz bir önlük giymişti. Karşısındaki manzara umrunda değilmiş gibi görünüyordu. “Efendim, acil bir haber geldi, Efendi Kedfith sizinle görüşmek isti-“

Adamın sözleri kafasının yanından hızla geçen içki bardağının arka kapıda büyük bir delik açmasıyla kesildi. Koltukta oturan adam, bir anda o yaslı üzgün halinden kaskatı öfke dolu bir hale bürünmüştü, Kara gözlerinin öyle bir hiddetle parlıyorduki haberi getiren adam hafifçe titreyerek geriye doğru adım attı.

“Git Swienstein.” dedi hiddetli karanlık bir sesle “Bugün rahatsız edilmek istemiyorum.”

Swienstein bembeyaz bir suratla geri çekilirken “ Emredersiniz Efendi Legistas.” diyebildi sadece.

Kapı kapandığında, Legistas tekrar tabloya doğru baktı. “Üzgünüm, Ilya.” dedi, “Her şey için çok üzgünüm.”
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.
Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2488
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

Bölüm 12 Sonun Başlangıcı


Ölülerin Bekçisinin önceki bölümlerinde

"Ah o güne o kadar lanet ediyorum ki!” dedi Brave Falcon öfkeyle pelerinini sıyırarak taktığı bilekliği ortaya çıkardı. Lanetli bileklik ani bir ışıkla parladı. “Şu bilekliği almak için Asuka’ya gittiğimiz o gün, o gün beni bu lanete mahkum ettiniz. O gün beni bu şekilde davranmaya mecbur bıraktınız. Herkesin payına bir lanet düştüğü gün bana hangi lanet geldi biliyor musunuz?

Bilemezsiniz, hiç söylemedim size. Bana korkak dediniz, bunun için. Beni acizlikle zavallıkla suçladınız, ses çıkarmadım. Adıma şarkılar yazdınız, duymamazlıktan geldim. Çünkü bu zayıflığım hiç bilinmesin istedim, varsın beni korkak aciz ve zavallı bilsinler. Eğer yaptıklarımın başka nedeni olduğunu bilselerdi sıra oğluma da gelirdi diye düşündüm. Ama artık hepiniz yok olmuşken, bu ahir zamandan silinmişken bunun bir önemi yok. Benim lanetim en sevdiğim kişiyi hiç bir şekilde koruyamamaktı. Hiçbir şey yapamadan bir darbenizle yok edeceğiniz düşmanlarınızın onu öldürürken izlemekti benim lanetim. Çaresiz kalmaktı.”

*****

Asuka 3. Çağ 1997

Nodier El Mirharch, odasında büyü çalışmalarını sürdürürken kapıyı çalındı, Mirharch uzun kırlaşmaya başlamış kahverengi sakalını kaşıdıktan sonra, ince çerçevelere tutturulmuş ölçekli camlara sahip, Ask icadı olan Ceşmgah’ı çıkardı, burnunun kenarlarını ovuşturdu. Kalın tok sesiyle,

“Gel.” dedi

İçeriye geniş omuzlu, saçları önden açılmış, yaraları açık göğsünün üzerinde parlayan bir adam girdi, sert bir asker selamı verirken, sağ kolunun yeni boşlukta sallandı, sağ kolunu Krala suikast yapan Sendarlı kılıç ustasıyla savaşırken kaybetmişti. Mirharch gülümsedi.

“Gel Urier,” dedi yüzünde müşfik bir gülümseme vardı. “Konuşabilirsin, burada Wallark’dan başka kimse yok.”

Urier, “Kralım,” diyip başını öne eğdikten sonra, kalın perdelerin arasında nerdeyse görünmez olan, Wallark’a da selam verdi. Bir adım ileriye çıkan siyah kısa kesilmiş saçları ve siyah kıyafetleriyle odanın karanlığına nerdeyse uyum sağlayan Wallark Greece, eski akademi arkadaşının selamına içtenlikle karşılık verdi.

“ Efendim,” dedi Urier, sesi soğuk ve mesafeliydi. “ Sendarlılar, üç köprüyü geçtiler, dokuz atlılar ellerinde Kral Elrohir’in mührü var. Kapılardaki subaylar, o yüzden geçmelerine izin veriyorlar. Sabaha burada olacaklar, sizinle malum konuyu konuşmaya geliyorlar.”

“Elrohir, seni yaşlı pislik.” dedi Mirharch, elini çenesine götürdü. “Anlaşmamızı bu yönde kullanıyor demek ki keşke atalarımız bıraksaydı da da iblislerin ellerinde can verselerdi.”

“O zaman bizde ölmüş olurduk, efendim.” dedi Greece araya girerek.

“Haklısın.” dedi Kral, Greece’e dönerek. “O zamanlar zorunlu bir anlaşmaydı, ama artık buna gerek kalmadı.” Dedi Sağ koluna tam tamına oturan kuru kafa sembollü, altın bir bilekliğe dokundu. “Bu güç sayesinde iblisler karşısında başka hiçbir halktan yardım dilenmemiz gerekmeyecek. Gelen Sendarlıların hepsini öldürün. Elrohir’e de söyleyin anlaşmamızı kendi kurnazlıkları için kullanacaksa artık hükmü kalmamıştır.”

“Elrohir’i kendimize düşman etmek akıllıca değil Kralım.” dedi Greece

“Wallark, yine haklısın ama artık yetmez mi?” dedi Kral gözlerinde büyük bir gazap vardı, öyle bir alevdi ki bu bıraksalar bütün Justisar’ı tutuşturacaktı sanki. “İblisler, bizim halkımızı bir bir doğradılar. Bebekleri mızraklara geçirdiler, İnsanlarımızı çiğ çiğ yediler. Etrafımızdaki ülkeler bir bir düştü ama biz direndik. Hepimiz cephelerde iblisler ve onların melun yaratıklarıyla uğraştık arkadaşlarımızı kaybettik, evlatlarımızı kaybettik. Buna rağmen o hain Sendarlılar, her zaman iblislerle kendileri uğraşmış gibi gösterdiler. Bana arkadan saldırdılar, o an ikiniz de oradaydınız, onlarca iblis öldürdüğü söylenen Efsanevi Kılıç Ustası Mardukanla dövüştünüz.” Ardından Uriel’in boşlukta sallanan kol yenine baktı,” Bu bazılarımız için çok ağır oldu. Ama artık Yeter, Yetmeli hepsini öldürün, bana kafalarını getirin, Burçlarda Sendarlı görmenin bence vakti gelmiştir.”

“Efendim ona geleceğim.” dedi Urier “ Basit Sendarlı avcılar olsaydı söyledikleriniz, benim size kadar gelmeme gerek kalmazdı, bir mektupla da halledilebilirdi bu iş lakin bu dokuz kişi yerine bin kişilik yaratık ordusunun gelmesini tercih ederdim.”

“Bütün Kılıç Konseyini getirseler de fark etmez artık.” Dedi Kral gevrek gevrek güldü.

“Efendim, Mardukan’ı yenen İblis Kralının baş kumandanı olan Arcturus’u ve kendi iblis mangasıyla beraber bir kayıp vermeden rahatça öldürebilen bir gruptan bahsediyoruz efendim. Kılıç Konseyi gelseydi inanın işimiz daha kötü olurdu.”

“Silvan geliyor deme sakın bana?”

“Yalnız da değil üstelik, Bu dokuz kişilik manganın her üyesi bir birinden de beter. Silvan yanına Kardeşi Silan ve meşhur üç avcılar Briayn, March ve Marcurian’ı getirmiş, Bunun üzerine Kılıç Konseyi, ve Düellocu başı Ünlü Harwart sülalesinden Anarion Harwart ve onun en büyük ve gelecek vadeden oğlu Robin Harwart’da onlarla beraber., Ayrıca Kılıç Konseyinin en yaşlı üyesi olan Rctuan Falcon’un tek oğlu ve varisi Brave Falcon ile Teftiş mangası şefi, Bruno da var.

Kralın yüzü, bembeyaz kesilmişti, Wallark ya da Wallace Greece bu kadar ünlü ismin bir arada olduğu bir grubu hayal edemiyordu bile. Sadece Silvan’ın kahramanlıklarını duymuştu, kendisi ve üç avcıları Justisarın her köşesinde bilinirdi. Birlikte, Ravon Kuşatmasından sağ çıkmışlar, Dünyanın en güçlü ejderhalarından birini öldürmüşlerdi, Şimdi ise en acımasız ve en güçlü iblis kumandanını öldürmüşlerdi. Onların geçtiği her yer ve her an yeni bir tarih yazılıyordu sanki. Kralının ciddi yüzündeki kararsızlık bile büyük gücüne rağmen şüphe duyduğunu gösteriyordu.
Ö




“Torano.” dedi Nickoy, çığlığı duyduğu anda. hızlı adımlarla arabaya doğru ilerlerken, Scart da onu takip etti. Helm ile Ovidia da arabaya doğru yöneldiğinde Walger onu izleyecekti ki Greece’in kas katı kesildiğini gördü. Ölülerin Bekçisinin gözleri gökyüzüne dikilmişti.
Walger, ustasının kolunu sertçe kavrayıp sarstı. Greece bir an ona doğru döndükten sonra gökyüzüne bakmaya devam etti. Greece’in gökyüzünde gördüğü bir karartı ya da kırmızı bri işaret değildi, Kuzeya doğru ilerleyen büyük bir işaretti, tam olarak yerlerini gösteren öz kalıntısıydı.

“Gökyüzü niye bu hale geldi usta?” dedi Walger o da kaşlarını çatmış çelik mavisi gözleriyle gökyüzüne bakıyordu. “ Bu ne demek oluyor?”
Greece gökyüzünden gözünü ayırıp, oğlana doğru bir baktı. Saçları yine kirlenmişti ama bakışları parlak ve dikkatliydi. Tıpkı, babası gibi... Robin Harwart ile ilk karşılaştığında onun da yaşı Walger kadardı. Onun gibi geleceğe umutlu bakmayı çok isterdi, onun gibi genç ve sevmeleri yeni öğrenmeyi...Çocuğun omzunu sertçe kavradı.

Walger ona doğru döndüğünde, çocuğun yüzü sertleşmişti, gökyüzündeki siyah parıltı gözlerine yansıyordu. “Gelen kıyamet öyle değil mi Usta?”

“Kıyamet.” dedi Greece o da kararlılıkla kaşlarını çatmıştı. “Ama bu sefer ilk seferki gibi hazırlıksız olmayacağız Walger. Aynı şeyler bir daha olmayacak.”



Güney Justisar, Asuka

Mar Toroch Şehri.

Yıl: 1997 3. Çağ



“Ne istediğinizi söyleyin Sendarlılar?” dedi Asuka’nın 29.cu kralı Nodier El Mirharch büyük taştan tahtında oturuyordu. Giydiği şatafatlı kıyafetlerin altında büyü gücünün yoğunluğu hissediliyor, kolunda parlayan altın bilekliğin ışıltısı sarayın kabul salonunun ortasındaki büyük havuzda yıkanıyordu. Havuzun hemen gerisinde duran Sendarlılar dokuz kişiydiler ama öne doğru iki kişi çıkmıştı, geri kalanlarda diz çökmüştü. “Yoksa,” diye devam etti Kral “ Size Elrohir’in köpekleri mi demeliydim?”

Yaşayan çağın en büyük Kılıç Ustası olarak bilinen Silvan Feındt sinirle dişlerini gıcırdattı, Sarı siyah saçları omuzlarından dökülürken, yeşil kıyafetler giymişti. Yüzü alnından başlayıp çenesine inen yara izi yüzünden sert görünüyordu ama asıl sert olan zümrüt yeşili gözleriydi cam gibi olan gözlerindeki kararlılık Kralın biraz duraksamasına neden olsa da sertçe ikisine de bakmaya devam etti.

Silvan’ın yanındaki diğer ayakta duran Sendarlı ise Sendar’ın Duellocubaşı ve Kılıç Konseyinin şu anki başkanıydı, Kılıç Ustalarının en ünlüsü değildi belki, ama bir çok açıdan en zekilerinden biriydi ve Sendar’ın yönetimi ondaydı. Çoğu beyazlamış beyaz saçları arasından bakan yeşil gözleri kısılmıştı ama bu yeşil gözler Silvan’ın ki kadar parlak değildi ama içinde çelik ışıltılar doluydu ve etraftaki bütün gerginliğe rağmen yüzünde bilmiş bir gülümseme vardı.

Herkes gerilmiş taraflardan bir cevap beklerken, arkada diz çökenlerin arasından bir ses yükseldi. “Sabaha kadar bakışacak mısınız Myricd aşkına? Diz çökmekten helak olduk burada.”

Bu sesi duyan, Silvan’ın öfkeyle burun delikleri genişledi, hızla arkasını döndü. “Kes sesini Silan.” dedi, gözlerinden adete ateş fışkırıyordu sanki .Silvan’ın ikiz kardeşi Silan’ın alnında ter damlacıkları yüzünde buruk bir gülümseme vardı. Tam bir şey söyleyecekti ki. Silan’ın tam yanında diz çökmüş olan Beyaz saçlı iri yarı olan eski korsan konuştu.

“Brohen Saksağanı kırk yılda bir doğruyu söyledi?” dedi Eski korsan, Üç Avcıların ilk üyesi olan Briyan “Bu pisliklerin önünde ne bok diye diz çöküyoruz Silvan?”

“Bize de köpek dediklerini de hatırlatmak isterim Usta Silvan, Usta Anarion.” Silan’ın diğer yanındaki Üç avcıların Silvan’ın yerine gelmiş olan son üyesi olan Marcurian ciddiyetle.

“Onu bırak da bu pozisyonda Barikedo bile içemiyoruz.” dedi Bryian’ın yanındaki Üç Avcıların ikinci üyesi olan March önüne düşen sarı saçlarını elinin tersiyle iterken.

Sıranın sonunda diz çökmüş henüz on yedi yaşındaki Robin Harwart , March’ın bu sözüne gülmemek için kendini zor tuttu. Nerdeyse gülmemek için dilini ısıracaktı ki, sol böğrüne gelen bir dirsek bütün gülme isteğini bastırdı. Ona dirseği atmış olan Brave Falcon kıvırcık saçları arasından, görünen kara gözleriyle sus işareti yaptı. Kafasına babasının verdiği siyah şapkayı takmış olan Falcon’un kara gözleri dikkatliydi, Kılıç Konseyinin en yaşlı ismi olan Rcutuan Falcon’un tek oğlu, tek çocuğuydu. En genç avcı olmasıyla ünlenmişti. Astgarya’ya casusuluk seferlerini o yönetirdi, ve kılıcın gücünü üç avcılardan daha iyi yönlendirdiği söylenirdi.

O sırada tam Silvan bir şey diyecekti ki, Anarion Silvan’a göz kırptıktan sonra gülümseyerek eliyle arkadakilere kalkın anlamında bir işaret yaptı. Kalan yedi adam, pek konuşmadan ayağa kalktıklarında. Kralın yanında sabit bir biçimde ayakta duran Asuka’nın başveziri Kardiff Kardo gülümsedi bir adım öne çıktı.

Başvezirin beyazlamış olan saçları önüne düşüyordu ve Kara gözleri çökük çöküktü. “ Anlaşılan Kralımızın size yaptığı ithamı kabul ediyorsunuz zira buraya Elrohir’in mührüyle geldiniz. Yoksa kapılardan içeriye giremezdiniz. Şimdi kralın huzuruna ne maksatla çıktınız onu söyleyin de bilelim?”

Anarion Harwart’ın bakışları sertleşti yüzünde takındığı gülümseme ilk kez kaybolmuştu. “Kralın sözlerine, cevap elbet bizden gelecektir. Karşında Kılıç Konseyi Başkanı var, ben konuşmamı krala yaparım, bir uşakla ağız dalaşı yapmak için o kadar yol gelmedim ben.”

Kardiff Kardo öfkeyle morardığında, Asukanın ikinci veziri olan Greece adamın kontrolünü kaybedeceğini anlayarak hemen araya girdi. “Silsile talep edenler önce silsile uygulamalı. Aranızda söze muhattap olmamışlar söze girererken bunu söylemeniz takdir ederseniz ki doğru değil. Üstelik karşınızda sıradan bir uşak değil Asuka’nın başveziri vardır. Protokolde Sendar Kılıç Konseyi Başkanı Asuka’nın ikinci vezirine yani bana eşittir, zira Sendar Bölgesi, Delenor Krallığına bağlıdır ve kendisi Kral ve Başvezirden sonra gelmektedir. “

Anarion bir an kaşlarını çattıysa da ince ince gülümsedi tam bir şey söyleyecekti ki araya Silvan girdi “Biz husus Justisar’ın geleceği olunca, silsile ya da kural tanımayız. Bize gereksiz gelir böyle şeyler.” Bunları derken gözleri tahtındaki Mirharch’daydı. “Biz Justisar’ı iblislerden kurtarmak için yola çıktık Sendar’dan. Amacımız İblis Kral Archiond’u öldürmektir ondan başka da bir niyetimiz yoktur.”
“İblisler güneyde.” dedi Nodier El Mirharch eliyle saraydan dışarısını göstererek. “Kimsenin sizin oraya gitmenizi engellediği yok. Yol açık gidebilirsiniz.”

Bunu duyan Anarion, gülümsedi. İnce ve sinsi bir gülümsemeydi bu, Greece yanındaki en yakın dostu Urier’e doğru döndü. Arkadaşının yaralı yüzünde soğuk bir nefret okunuyordu. Sağ eliyle, olmayan sol kolunun boşlukta sallanan yenini tuttuğunu gördü. Arkadaşının gözlerindeki nefreti anlayabiliyordu Greece, çünkü Urier kolunu kral Mirharch’ı Sendarlı Çift kılıç Mardukan’dan korurken feda etmişti.
“Bir dövüş olacaksa bunu hep beraber yapmak isteriz.” diye söze başladı Anarion gülümseyerek, “İblislerin bizim hakiki düşmanımız, atamız Endimiyon’u katletmelerinin yanısıra bir çok krallığı da yok ettiler. Artık muazzam bir güce kavuştuğunuza göre belki bize yardım etmek istersiniz. Uluslar arası konsey de bunu istiyor.”

Kral, öfkeyle elinde tuttuğu altın bardağı sıkıca ezdi. “ Hangi uluslar arası konseymiş o? Elrohir’in eteğini öpen o konsey mi? Asuka iki bin yıldır İblislerle savaşıyor. İki bin yıl!” diye kükredi. “İki bin yıldır ölen benim halkım, dayanan, toprağı kanlarla bulanan benim halkım. O zaman o sizin uluslararası konseyiniz nerdeydi. Çok bilmiş Gece elfiniz, korkudan üç bin yıldır iblislerin yanına yaklaşamadı bile sürekli kaçtı. Ama biz ne yaptık? Biz savaştık, unutulduk, Öldük biz öldük! benim atam, El Mabaraki gece elflerini iki yüz yıl boyunca kuzeydeki yurtlarını bulana kadar himayesi altına aldı. Şimdi karşılığı ne peki? Kocaman bir hiç, gerçi biz buna da razıyız ancak sizin buraya ne için geldiğinizi bilmediğimi mi sanıyorsunuz?”

“Uluslar arası konseyin yaptıkları bazen yanlış olsa da, iblisler karşısında birleşmeliyiz. Geçmiş mevzuları, geçmişte bırakmak en doğrusu beni bilirsiniz, aranızda bana karşı çalışanlar kadar yardımcı olanlar da çok oldu.” dedi Silvan bir an gözleri Urier’e oradan da yüzünün yarısını saçlarının altında gizlemiş olan Evanir’e baktı.“O yüzden size karşı açık olacağım. Evet, maksadımız, Archiond’u öldürmek ancak yeni bir Archiond’un olmasına da izin vermemektir.”

“Ne demek istiyorsun?” dedi o ana kadar konuşmamış olan, Greece’in hocası olan Asuka Keşiş Manastırı Üstadı Ganva. Saçları Urier gibi önden traş edilmiş sadece arkadan uzun bir şekilde örülmüştü. Uzun cüppesini koluyla kavuşturmuştu.

Anarion, bir an Silvan’a doğru baktı. Ama Silvan kararlılıkla Krala bakmayı sürdürüyordu. “ Büyük bir güç taşıyorsun Nodier El Mirharch. Biz bugün güneye inip İblisleri yok edebiliriz, ancak daha sonra olacakları da düşünmemiz gerekli, İblisler gittiğinde o büyük güç nereye ait olacak, Asuka ne yapacak? Ne isteyecek?”

“Siz nesiniz biliyor musunuz?” dedi Nodier El Mirharch, elindeki sıktığı altın bardağa bir süre bakarak önemsizce Sendarlıların önüne attı. Bardak dönüp sekerek, Silvan’ın ayağının dibinde durdu. “ Şu ezilmiş, bardaktan farksızsınız. Güzel göz alıcı ama ezildikçe yenisi getirilen, bir bardak kendinizi fazlası zannediyorsunuz ama değilsiniz. Elrohir için, diğer halkları dizginlemek için bir silahsınız. Buraya ışıltılı bir biçimde geliyor ama aba altından sopa da gösteriyorsunuz. Ama biz diğer halklara benzemeyiz, biz sizin tehditlerinize pabuç bırakacak olsaydık, Ustan Mardukan beni öldürmeye çalıştığında bunu yapardık. O yüzden kuru tehditleriniz benim için bir anlam ifade etmiyor Silvan Feındt.”

Bu sözler üzerine Sendarlıların çoğu öfkeyle krala doğru baktılar. Anarion’un yeşil gözleri de öfke doluydu, onların fısıldaşması Silvan’ın bir elini kaldırmasıyla kesildi.

“Biz, Batının kalkanıyız.” dedi Silvan konuşurken kaldırdığı elini indirmişti. Niyeyse gözlerinde öfke yerine huzursuz bir sukunet vardı.
“Atalarımız bize bunu öğretti, Endimion’dan üç oğluna oradanda bize aktarılan öğreti budur. Biz bir silah değiliz El Mirharch bir kalkanız , ama bir kalkan dostu düşmandan koruduğu kadar dostu dosttan da korumalıdır. Elindeki büyük bir güç, Ayn Cabarum’da İblislerin büyük bir kısmını nerdeysa zahiyat vermeden yok etmişsiniz. İblis Kralın, muhafızlarının yarısı ölmüş kendisi ise zor kaçmış. Ayn Cabarum İblislerin en dehşetli kulesidir, öyle bir yıkımı yapabilecek bu dünya üzerinde kimse yok.”

Mirharch’ın yüzündeki gülümseme değişti eli beyaz kahverengi sakalında dolaşırken, Greece kralın gözünde bir anlık deliliğin parıldadığını gördü. Gözleri bilekliğindeydi. “Bunlar daha başlangıç, siz daha iblisleri öldürmede emekleme seviyesindeyken ben, halkımı öldüren Kesikboynuz Archiond’u yeryüzüne çivileyeceğim, Niye bundan bu kadar eminim biliyor musunuz? Çünkü ben sizden de kendi türdeşlerinden kaçan ilkdoğanlardan da, taptığınız Tanrılardan da daha güçlüyüm. ”

Anarion bir adım geriye çekildi gözleri Silvan’daydı. Brave Falcon ciddi bir ifadeyle Robin’in önüne geçti, March sol ayağının ucunu yere vururken cebinden Sendar sarma tütünü olan barikedo çıkarıp eliyle yakarken gözü Kraldaydı. Briayn kısa bir kahkaha atarak Krala doğru baktı elini korsan kılıcına doğru attı.

“Kılıçlarınız kınından çıktığı anda hepiniz ölürsünüz?” dedi Evanir’in kırbaç gibi şaklayan sesi, yaşayan en hızlı kişi olarak bilinen elf Sendar dışında hem büyü hem de kılıç kullanan iki kişiden biriydi. O iki kişiden diğeri olan Kardiff Kardo ise başını yukarıya doğru kaldırdı. Bir şey söyleyecekti ki içinde kötü bir his oluşan Greece konuştu.

“Kılıçlar çekilmedi.” dedi Wallark Greece Krala ve Evanir’e baktıktan sonra Silvan’a doğru döndü., “ Bir savaş çok cana mal olur Kılıç Ustası. Buraya dostça geldiniz, dostça gidin.”

Silvan bir an duraksadı ardından eli kılıcının kabzasından indi. “Haklısın, bu işi Archiond’dan sonra halledebiliriz. Buraya dostça girdik kılıç çekmek bize yakışmaz. Kralın her ne kadar delice şeyler söylese de.”

“Hayır,” dedi Anarion, hızla Silvan’ın yanına gelip kulağına fısıldadı. “Ben en son böyle tanrıları ve ilkdoğanları hiçe sayan, bir kişi tanıyorum o da şimdi baş düşmanımız Archiond’un ta kendisi. Gerimizde Kara Büyücü önümüzde iblis kral varken bu adamı burada bırakmak ahmaklık. Eğer bunu ardımızda bırakıp gidersek bir daha hiçbir zaman bu kadar güçlü bir şekilde buraya gelemeyiz.”

“Burada, altın kılıcı açığa çıkarırsam kentin yarısı ölür Anarion!” dedi Silvan öfkeyle, Anarion’a doğru dönerek bakışları tiksinti doluydu.
“O kadar yolu kral ve bir halkın katili olmak için gelmedim ben.”

“Archiond’da bir kral iblisler de bir halk bunu unuttun mu?” dedi Anarion sesi tehlikeli bir biçimde keskinleşmişti. “Ayrıca bu bir rica değil Silvan Kılıç konseyine ettiğin yemini hatırla. ”

“Arkadaki adamların yarısını ben yetiştirdim Anarion.” dedi Silvan öfkeyle arkasını döndü, “ Senin oğlun dahil. Kimi dinleyecekler sence emirleri mi yoksa yüreklerinden gelen sesi mi? ”

Herkesin şaşkın bakışları arasında Silvan Saray kabul salonunun çıkışına doğru yürüdü, Anarion öfkeyle ona bakarken. Silan şaşkın bir ifadeyle onu izledi, hemen ardından Braiyn ve March da onları takip etti, Marcurian biraz duraksayıp kararsızlık içerisinde kıvranırken, Robin, önünde durmakta olan Falcon’un yanından ayrılıp Silvan’ın arkasından ilerledi.

Greece, derin bir oh çekerek, Krala doğru baktı kral gülümsüyordu ama bir şey söyleyecek gibi değildi, rahatladı. Ama o sırada Evanir’in başıyla Kardiff Kardo’ya işaret yaptığını gördü,Greece’in kahverengi gözleri yarı şaşkınlık yarı öfkeyle büyüdü ama artık çok geçti. Kardo bir adım öne çıkıp salondan ayrılmakta olan Silvan ve grubuna doğru konuştu.

“Bakıyorum, Sendar’ın yüce kahramanı Silvan yine benim önümden kaçıyor hem de yine aynı adamlarla birlikte.” Briayn ile March bu sözler üzerine hızla döndüler, ikisininde gözleri şimşekler çakıyordu ama Silvan ve diğerleri ilerlemeye devam etti. “ Bunu biliyorsun değil mi Silvan ben oyunu her zaman kazanırım ve sen her zaman kaçar gidersin. İntikam yeminlerini yutar da gidersin, geride katliama izin verip de gidersin. Tıpkı Jedsun gibi, Hartigan gibi, Tıpkı o küçük çocuk gibi, neydi adı ?”

“Match.” dedi, Silvan duraksamış yüzünü Başvezire doğru dönüştü. Yüz hatlarında sert bir karartı belirdi, zümrüt yeşili gözlerindeki alev büyünün özü gibiydi, bunu gören Kardiff’in gözleri kısıldı. Ama “ O çocuğun adı Match idi, daha on üçünde bile değildi.”

“Henüz eline kılıç bile almamıştı.” dedi Briayn onun da yüzü öfkeden kasılmıştı.

“Henüz bir kadının elini bile tutmamıştı.” dedi March mavi gözlerinde gözyaşları tomurcuklanmıştı, yüzü acıyla doluydu. Ağzından sigara dumanını gökyüzüne üflerken “ Hiç aşık olmamıştı, hiç kızların gamzelerinde mutlu olmamıştı. Onun hiç geleceği olmadı pislik herif, sen onu ondan çaldın. Şimdi burada ne hakla kardeşimden bahsedebiliyorsun arkandaki o kokuşmuş kralının seni koruyacağını mı sanıyorsun?”

Bu sözler üzerine ortalık bir anda hareketlendi, Nodier el Mirharch öfkeyle ayağa kalktığında, March hızla Kardiff Kardo’nun önüne sıçramıştı bile. March, Sendarlı avcılar arasında olabilecek en hızlı kişi olarak biliniyordu, Havaya sıçradığı anda birden elinde beliren kılıcının tek bir doğrultusu vardı. O da rakibinin kalbi. Kılıç havayı yarıp hızla ilerken tecrübeli avcının önünde Evanir’in suratı belirdi. İnce bir çınlama sesiyle March’ın kılıcının yönü değişirken orman elfiyle yüzyüze geldi.

“Çok yavaşsın.” dedi Evanir, önüne gelen saçlar rüzgarın etkisiyle dağlmış kırmızı gözü ortaya çıkmıştı, çift kılıç kullanan Evanir’in bir kılıcı March’ın kılıcını uzak tutarken öteki kılıcı bir bilek hareketiyle avcıya doğru savurdu.

March öfkeyle ağzındaki barikedo’nun dumanını içine çekti. Bu darbeden kaçamazdı, havada ve savunmasızdı hızlı saldırarak ahmaklık etmişti. O sırada ince bir şey March’ın kulağının yanında vızıldayarak geçerek, rakibinin elindeki kılıcı düşürdü. March bu fırsatta bir bile duraksamadan kılıcını elfe doğru savururken arkadan bir ses yükseldi.

“Bir şey değil.” dedi Silan gülümseyerek elindeki yayla siyah sarı sakallarını kaşırken göz ucuyla Silvan’a baktı yüzü bir an içinde ciddileşmişti. “ Bu gerekli değildi bence.”

“Birini haklı intikamından alı koyamam Silan.” Yüzündeki yara ve sakalsız olması dışında birebir ikizine benzeyen Silvan’ın bakışları Nodier El Mirharch’daydı. Kral ince bir gülümsemeyle dövüşü izliyordu. “ Kralı buradan uzak tutmamız gerekecek, deli bir kral yüzünden masumların ölmesine izin veremem.”

Silan’ın elindeki gümüş yaya büyü aurasını aktardığında, yeşil gözleri parladı. “Bu Kralı biraz uzaklaştırır sanırım.” Dedi yayı gerdiğinde büyü auralı yay ufak bir güç patlamasıyla doğrudan krala doğru gitti.

Evanir, bir an Krala doğru baksa da. Nodier Mirharch’ın ani öfkesi geçmiş ayakta duruyor, parmağını bile kıpırdatmadan gülümsemeye devam ediyordu, büyülü ok birden tahtın ortasında patladığında ortalık toz dumana büründü. Duellocu başı Anarion, elini kısa kılıcının kabzasına attığında göz ucuyla Silvan’a baktı. Silvan bir şey yapmadan kollarını göğsünde kavuşturmuştu.

O sırada duman dağılmış, Kralın önünde bir suret belirmişti. Uzun cüppeli yaşlı bir keşiş olan Ganva pek tepki vermeden, ellerindeki büyü kırıntılarını birbirine çırparak temizledi. Kardiff Kardo ters bir ifadeyle Silan’a doğru baktıktan sonra Kralın etrafındaki askerlere döndü.
“Kralı koruyun sizi ahmaklar, öldürün hepsini.” Dedi kükreyerek, askerler bunun üzerine şoku atlatıp hızla yaylarını gerdiler, salondaki etraflarını çember şeklinde sarmış elli civarındaki asker aynı anda oklarını sendarlılara attığında. İki kalın ses duyuldu,

“ Rohvha, birinci stil Demir Perde,” dedi Bruno Bonneball, kılıcını çekip yere saplarken. Siyah saçlı kahverengi gözlü bu adam, Sendarlıların teftiş mangası şefiydi, ve koruyucu ailedendi. Birden Sendarlıların olduğu çemberin sol yanı kılıcın yaydığı gri bir pelerinle kaplandı.

“Bien dugo gavon.” dedi Brave Falcon, kılıcını ters bir biçimde ucu aşağıya bakacak şekilde tuttu. Şahin armalı bir hafif saydam büysel bir kalkan Sendar’ın çemberinin sağ tarafını kapladı.

Ve geniş kurmalı yaylardan atılan oklar hiçbir şey olmamış gibi Sendarlıların büyüsel kalkanlarından sektiler askerler şaşkınlıkla bakarken Greece haykırdı “Geri çekilin! Antibüyü timi dışında herkes geri çekilsin!”

Anarion Harwart kısa kılıcını çekip, havada bir tur döndürdü. “ Boughra,” kılıç gümüşi bir biçimde parlarken kılıcın üzerinde birden yüzlerce iğne belirdi. Yeşil gözlerinde mavi bir aura belirmişti. “Kimse kaçamayacak,” dedikten sonra kılıcını havaya doğru savurdu.
İğneler şimşek gibi bir hızla, etraftaki düşmanlara doğru gitmeye başladı. Kardiff Kardo sol eliyle sağ elinin parmaklarını tutup bir dizi mühür hareketleri yaptığında kendisi kral ve vezirleri kaplayacak bir kalkan belirdi havada. İğneler kalkanın üzerinde parçalınırken Kadriff Kardo’nun çökük olan gözleri kibir doluydu.

Ama askerler o kadar şanslı değildi büyük çoğunluğu iğnelerden nasibini aldı kaçabilenler ise hızla oradan uzaklaşmaya başladılar. Birden herkes paniklemişti, Greece yüzündeki dehşet ifedesiyle kralına baktığında Nodier El Mirharch altın bir parıltıyla ortadan kaybolup, Anarion’un tepesinde belirdi. Anairon’un gözleri büyüdüğünde, Mirharch o ünlü volkan yumruğunu Anarion’a doğru savurdu.

“Halkıma dokunmanın bedelini ödeyeceksin seni böcek!!”

Ama Anarion bu tavra karşı sadece gülümsedi, kılıcını iki tur çevirdiğinde, “Dvaughra” dedi ciddi bir sesle. Mirharchın lav yumruğu tam önündeki Anarion’a değil de arkasındaki saray stünlarından birinde patladığında Anarion’un yüzü lavların ışığı ile yıkandı. O sırada yakınında duran öğrencisi Brave Falcon’a hitaben konuştu gözü Mirharch’daydı. “ Seni yetiştirdiğim gün bugün Brave, oğlumu canın pahasına koru. ”

Brave Falcon sukunetle başını eğerken, Saray büyük bir gürültüyle titriyor. Anti büyü timleri yavaş yavaş sendarlıları yakalamak için harekete geçerken Silvan ile Silan Nodier el Mirharch ile Anairon dövüşünü izliyordu. Ve o sırada hiçkimsenin takip edemediği bir dövüş tüm hızıyla sürüyordu.

Eski Ravon prensi, şimşek gibi gelen kılıç darbelerinden sıyrıldığında alnında ufak bir kesik dışında nerdeyse yarasız görünüyordu. “Yolumdan çekil, elf.” dedi March yüzünde tehlikeli bir ifade vardı. ağzındaki barikedoyu dudaklarının arasında sıkıştırırken kılıcını alttan Evanir’e doğru savurdu.

Evanir’in yüzü ifadesizdi, bir kılıcı gittiği için tek kılıçla dövüşmesine rağmen hızıyla bu açığını kapatıyordu. March’ın savurduğu kılıcı hızlı bir hareketle durduran Evanir, ardı ardına taaruza geçti, havada çınlıyan kılıçların sesi etrafta yankılanırken Evanir kılıcını March’ın kafasına fırlattı. March başını son anda eğerek bu saldırıdan kurtulduğu anda kılıcın uçtuğu yerde birden elf belirdi. Havadaki kılıcı kapıp Marchın sırtına doğru savurdu. March bilek hareketiyle kılıcını koluyla paralel hale getirip sırtına doğru tutarak saldırıyı son anda blokladı.
Ama Evanir amansızdı, olduğu yerde dönerek March’ın ters açısına doğru savurdu, kılıcını. March havaya doğru yan bir sıçrama yapsada, sol böğründe ince bir kesik oluştu. Ama March atletikti, kesiği önemsemeden serbest düşüşü parandeye çevirerek Evanir’e doğru tekmeyi savurdu ancak bu hareketleri çok önceden ön gören Evanir, eğilerek darbeden sıyrıldı. March tam parandesi bitip ayağa kalktığında Evanir hızlı bir şekilde March’ın vuruş menziline girmişti kılıcını savurduğunda. March’ın omzunda iri nasırlı bir el belirdi.

“Çok uzun sürdü samankafa.” dedi Briayn March’ın omzu üzerinden Evanir’in üzerine sıçradı. Elinde korsan palasını sallıyordu.Evanir’in gözleri kısıldığında arkasında Kardiff Kardo’nun gülümsemesini duydu. Sırtındaki kocaman kılıca elini atmış olan Kardiff Kardo’nun kasları şişmişti.

“Evanir sen kaç, Ben burada ikisini birden biçeceğim.” Dedi kükreyerek kalın kılıcını havada düşmekte olan Briayn ve omzuna arkadaşı baskı kurduğu için kaçamayan March bir an için öfkeyle Briayn’a baktı. Evanir kaşlarını çatıp ortadan kayboldu. Briayn, o sırada March’ın omzunu bırakıp havada kılıcı iki eliyle tuttu ve çıplak omzundaki kaslar genişlerken Briayn’ın kükremesi bütün sarayda işitildi.

“Yatay yüzgeç tekniği!” iki kılıç birbiriyle kıvılcımlar saçarak çarpıştı, Kardiff Kardo’nun kılıcı havaya kalkıp onu bir adım geriletirken. Briayn kaçmakta olan askerlerin üzerine doğru savruldu. Bunu gören Silan acınası bir ifadeyle ikizine baktı.

“ Bilmeyen de Yatay yüzgeç diye bir büyü tekniği olduğunu sanacak.” dedi Silan elini çenesine götürürken. “ İmajımız zedeleniyor açıkcası.”

“İmajımızı zedeleyen Briayn değil.” dedi Silvan, ünlü ateş kılıcı Armoyu kınından çıkarıp sertçe yere saplarken Anarion’un Falcon’a emir vermesini onaylamazcasına izledi. “O.”

O sırada, Robin Harwart kendisine gelen bir kılıç darbesinden sıyrıldı, diğerini ise kılıcıyla engelledikten sonra boştaki eliyle adamları uzaklaştırmak için bir itme büyüsü yaptı, ona kılıcını savuran ilk adam beş metre öteye doğru yuvarlandığında diğerinin arkasından kara bir kılıç saplandığını gördü. Ceset yere doğru düştüğünde, Brave Falcon’un soğuk gözleriyle karşılaştı.

“Gidiyoruz.” dedi Falcon katiyetle.

“Hayır.” dedi, Robin çelik mavisi gözlerinde bir parıltıyla kılıcını yere saplamış sırtına bağladığı uzun bohçayı açmakta olan Silvan’a doğru baktı. “Ustamı bırakmam ben.”

“Biraz sonra olacakları yaşarsak seni koruyamam.” dedi Brave Falcon katiyetle gözlerini Robin’in diktiği noktaya dikti. “ Bir şeyden korunamıyorsan oradan kaçmalısın Robin.”

Robin ona cevap verecekken iksinin de üzerine askerler saldırdı. Robin yeni yapılmış olan gümüş kılıcını havaya fırlattıktan sonra gelen asker kılıcını indiremeden adam ile arasındaki mesafeyi kapatıp yakasından yakalayıp sırtının üzerinden kaydırarak yere yapıştırdı. Kılıcını tutmak için elini uzattığında Brave Falcon’un önündekini çoktan yere devirip havadaki kılıcı çoktan tutmuş ona uzattığını fark etti, Robin kılıcını aldığında Falcon eğilip, önündeki askerin karnına sapladı kılıcını Robin ise Falcon eğildiğinde hızla Kara şahin’in üzerinden sıçrayıp önündeki askere bir tekme savurdu, asker dengesini kaybedip havuza düşerken. İlerideki okçular yaylarını gerdi, Falcon kalkan büyüsü için kılıcını ters tutmuştu ki Marcurian’ın o tarafa doğru hızla ilerlediğini gördü yanında Bruno da vardı.

İki avcı okçuların arasına daldığında Greece öfkeyle tahtın kenarına vurdu, yapacak hiçbir şeyi yoktu, yanında gücünü biriktirmiş olan Urier’e doğru döndü. Arkadaşının kahverengi gözlerinin baktığı yerde Silvan’ı gördü. Devrin en güçlü kılıç ustası kendi kılıcını yere saplamış siyah bir bohçadan bir şey çıkarıyordu. Urier ile bir an bakıştıklarında ikisi de aynı anda kafa salladı, hızlı bir adımla tahtın önünden kayboldular.

Silvan siyah bohçayı tam olarak açmadan, ona doğru gelenleri sezdi. Urier ile Greece biri sağdan biri soldan o kadar hızlı geldiler ki Silan değil onlara ok atmak onları fark edemedi bile. Silvan bohçayı bıraktığı anda kafasını sola doğru eğerek, Greece’İn saldırısını savuşturduğunda bir ayak hareketiyle dönerek Urier’in saldırısını da boşa çıkardığı gibi Greece’in suratına da dirseği geçirdi. Greece bir iki adım geriye çekildiğinde, Urier’in tekmesi havada Silvan’ın üzerinde belirdi. Silvan hızla yere doğru serbest yuvarlanma yaparak saldırıdan kurtulduğu anda Greece’in yumruğu sol yanağının üzerindeydi ama yumruk Silvan’a değil kırmızıya boyanmış bir kılıca isabet etti. Greece’in şaşkınlıkla gözleri büyüdüğünde Silvan’ın ünlü kılıcı Armo’nun çoktan kılıç ustasının elinde belirdiğini fark etti. Urier’in kaşları çatıldığında Silvan’dan buz gibi bir sesle üç kelime yükseldi.

“Dien Des Armo.”

Ardından ejderhalar katleden kırmızı kılıç parlak alevlere boğuldu.

Silan dudaklarını büzerek dövüşü izledi. Silvan için bu iki amatör çocuk oyuncağıydı, o yüzden yardım edip sevgili abisinin onurunu küçük düşürmeye niyeti yoktu. Etraftaki dövüşlere göz atmayı denedi. Bir köşede tabiri caizse gençler eğleniyordu. Robin ile Falcon birbiriyle uyum içerisinde dövüşüyorlar karşılarında pek kimse duramıyordu. Marcurian ile Bruno okçuları indirmeye gitmişlerdi yalnız karşılarına kendi okunu durduran yaşlı adam çıkmıştı. Briayn ile March Kardiff Kardo ile Evanir ile savaşıyordu. Kardiff Kardo’yu görünce yüzü ekşidi, bacağının sakat kalmasına yol açan olayların başının altında o pislik herif vardı. Okunu iyice o adama doğru saplamak için gerdi.

O sırada yanında Mirharchın alev topları geçti, Anarion’un yüzü is içinde kalmıştı, kılıcını kaldırıp boştaki elini açtığında beliren kılıçlar Mirharchın üzerinde parçalandı. Nodier El Mirharch’ın gülerek geldiğinde, Altın bilekliğin üzerinde çeşitli işaretler belirdi. “ Seni böcek!!” dedi kükreyerek, “Basit büyülerinin seni koruyabileceğini mi sanıyorsun.”

Anarion’un bu lafları duyduğunda yüzü korkunç bir hale bürünmüştü, Vücudundaki, aura hissedilebilecek derece yüksekteydi. “Seni soysuz köpek Ben bir Harwart’ım!! Kanım yüce Endimiyon’un kanıdır, Hocam beyaz ölüm İstendiel, Atam Bilge Variondur. Sen daha bokunu temizleyemeyen bir veletken ben iblis avlıyordum. Büyü gücünü arttıran bir bileklik takman hiçbir şeyi değiştirmez.”

Nodier El Mirharch’ın göz bebekleri büyümüştü yüzünde delice bir ifadeyle hızlı bir şekilde el mühürleri yapmaya başladı. Anarion Harwart buna izin vermemek amacıyla sıçradı, kılıcını ters tuttup üç kez havada döndürdü.. “Deagrah Dvoughra” diye kükredi, Havada beliren yüzlerce kılıç bir yağmur gibi Nodier El Mirharch’ın üzerine indi. Ama o kadar kılıç darbesi bile metalik kalkanında bir çizik oluşturmaya bil yetmemişti, Anarion şaşkın bir öfkeyle kaşlarını çattığında. Ortalık Mirharch’ın kahkahlarıyla çınladı.

Ellerini parmaklarının arasına koymuş olan Nodier El Mirharch’ın gözlerinde manasız bir delilik okunuyordu. “Köpek öyle mi?” dedi ağzından tükürükler saçarak, “Öyle bir öleceksiniz ki, köpeklerin ölümlerine imreneceksiniz, atanızın yanına kavuşmak isteyeceksiniz ama kavuşamayacaksınız.” Dedikten sonra baş parmaklarını birleştirdi ve kükredi. “10 HAYVANLI ÖLÜM LANETİ.”

Kralın ellerindeki her bir parmakta birden hayvan figürleri belirdi, Anarion diğerlerini uyarmaya fırsat bile bulamadan yılan figürü hızla Mirharch’ın baş parmağından çıkıp omzuna dağlandı, acıdan gözleri yaşarsa da “ Robinnn!!” diye kükredi.

Robin, babasının çığlığını duyup döndüğü anda sırtında bir acı hissetti. Dişlerini sıkıp arkasına doğru baktığında sırtındaki zırh ve kumaş erimiş çıplak teninde bir kurt mühürünün belirdiğini görmüştü. Hemen yanında kılıcını ters tutmuş kalkanını ikisini koruması için açmasına rağmen göğsündeki şahin mührüne acıyla bakan Falcon’u gördü.

“Neler oluyor Brave?” diyebildi, sadece

Falcon ise acıya prim vermeden dikleşerek başını sallamakla yetindi. “Bilmiyorum Robin, bilmiyorum.”

Briayn’ın çıplak olan omzuna dağlanmış olan ayı mührünü görmezden gelerek Kardiff’e saldırmaya devam ediyordu ancak March kendi avcunun içinde beliren Maymun mührüne küfür ederek, Nodier El Mirharch’a bakmaktaydı Öte yandan bacağında bir akbaba rünü belirmiş olan Bruno Boneball diz çökmesine rağmen acıyla dövüşmeye çalışıyordu. Marcurian ise baldırında beliren Fare mührüne dişlerini sıkarak cevap vermişti, Silan ise acıyla belini tutmuş, mührün kabartısından hangi hayvan mührü olduğunu bulmaya çalışıyordu.

Silvan’ın aslan mührü karnında belirdiğinde, acıdan hafifçe dişlerini sıkıp, iki keşişin saldırılarını savuşturdu. Bu kayda değer bir acıydı ama Ejderha Şendu’nun pençelerinin yanında hiçbir şeydi ama karnında beliren yanık mühür hiç hayra alamet değildi. Yanındaki iki keşişi umursamayarak Armoyu Silan’a doğru fırlatırken “Silan” diye kükredi.

Silan elini sırtındaki mühür üzerinde gezdirmeyi bırakarak havadan gelen alevler içinde armo’ya baktı yüzü ciddileşmişti, demek o an gelip çatmıştı. Havaya sıçrayıp armoyu havada tutunca kılıcın alevleri hatırlı sayılı bir derecede azaldı. Öte yandan Silvan kılıcı fırlattığı anda sağdan soldan gelen yumruklardan kaçamamıştı. Karnına yediği yumruklardan sonra ağzına gelen kanı kenara tüküren Silvan’ın gözleri kısıldı. Greece ve Urier kendilerine ciddi manada saldırmayan bu adamı bir şekilde durdurmak zorundaydılar. Ovanın kırbacıyla saldırdıklarında Silvan gözlerinin önünde Urier’ın sırtına dokunup havada sıçrayarak ters takla atıp arkalarındaki siyah bohçanın önünde durdu. Bohçanın içindekini sağ eliyle kavradığında, Greece ile Urier havada donarcasına kaldılar, ikisi de kaslarını hareket ettiremiyorlardı.

Silvan elindekini siyah bohçadan çıkardığında altın bir hare içerisinde parlayan kılıcı dışarıya çıkardı. Urier’in öfkeyle kaşları çatılmışsa da Greece’in içi korkuyla doldu ama Silvan bir an duraksadıktan sonra iki keşişe doğru baktı yeşil gözleri karanlıkta alev gibi parlayan bir zümrüt gibiydi,

“Kaçın.” dedi sert bir sesle ve ardından kılıcını bir savuşuyla Greece ile Urier’i oldukları yerden çok uzaklara uçurdu.

Greece sarayın camını kırıp, dış avluya oradakı suntayı da parçalayıp, sarayın dış duvarlarına kadar uçtu, ondan sonra sert duvara çarparak durabildi. Kaburgalarının kırıldığını hisseden, Greece kan tükürerek dirseklerinin üzerinde doğrulmaya çalıştı ve bir an için gözleri karardı.
Kendine geldiğinde hava giderek kararmaya başlamış Etraftaki insanlar kaçışmaya başlamıştı. Çünkü yanından dev gibi adımlarla Mirharch’ın altın golemleri geçiyor sarayın üzerinde şimşekler sarayın üzerinde uçuşuyordu. Greece güç bela dikildiğinde aklında tek bir şey vardı. Annabellia, biricik karısı dış saraydaydı, Mirharch’dan da Üstad’dan da Sendarlılar’dan da usanmıştı. Tek derdi karısını ve doğmamış çocuğunu oradan uzaklaştırmaktı. Greece göğüs kafesini tutara hızla ilerlemeye başladı ama saraydan kaçan kalabalık onun ileriye gitmesini engelliyordu. Zor bela koşamaya çalıştı, merdivenlere geldiğinde büyük bir çığlık duydu. Bu Nodier El Mirharch’ın kükremesiydi.

Bu büyük kükremenin ardından gökyüzü daha da karardı ve birden etrafta kaçışan insanların çığlıklar halinde küle dönüşmeye başladığını gördü karanlık gökyüzünden gelen ışınlar halkını öldürüyordu. Derin derin nefes alarak şok içinde kala kaldı bir an, sonra kahverengi gözleri kısıldı Wallark Greece’in

“Annabellia” dedi ve manasız bir koşturma içinde iç saraya doğru girdi.

“Usta.” dedi Walger, Greece bir an için geçmişinin görüntülerinden sıyrıldı. “Ne yapacağız? Usta Torano’ya ne oldu?”
“Buradan uzaklaşacağız.” dedi Greece kafasını sallayarak geçmişi kendinden uzaklaştırmaya çalışıyor gibiydi. “Nickoy! Gitmemiz gerek.”
Ozan arabanın kapısına varmıştı, Bir an için arabanın kapısından içeriye şaşkınlıkla baktıktan sonra, mavi gözlerinde tuhaf bir ifadeyle Ölülerin Bekçisine baktı “Sanırım buna bakman gerekiyor Greece.”
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.
Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2488
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

Bölüm 13 Justisar'ın Tanrıları



Ölülerin Bekçisinin önceki bölümlerinde

Brave Falcon, Evanir'İn de yardımıyla Tanrıların boyutunu ortaya çıkaracak olan zamanlayıcıyı kırmıştır. Tanrıların boyutu açığa çıkıp Büyü Tanrısı Myrcid acı içinde kıvranırken, Üstad Valerion ile Glaroth savaşmış, Tanrılar boyutunu ortaya çıkınca Üstad, Glaroth’a doğru bakarken başıyla göğü işaret etti, “İntikam yolu açıldı Houra. Onlardan biri şu an Justisar’da ve boyut kanununu bozduğu için acı içinde kıvranıyor. Nerede olduğunu biliyorum, muhtemelen kim olduğunu da.”

“İkimizde yaralıyız, gitsek bile hiçbir şey yapamayız bunu biliyorsun.” Dedi Glaroth sözleri kesin bir dille söylemişti ama bakışlarını gökyüzünden ayıramıyordu.

Üstad acı içinde arkasındaki adama doğru döndü. De Vion’un zırhı nerdeyse ezilmiş ve paramparça olmuştu ama hala ayakta ve sapa sağlamdı. Miğferinin içindeki boş göz çukurları turuncu bir alevle parlıyordu.

“Biz yapamayız belki.” Dedi Üstad gözleri De Vion’dan yerdeki kopuk koldaki kılıca doğru kaydı sonra tekrardan ölü şövalyeye doğru sabitlendi. “Ama o yapabilir.”



Büyücülerin Efendisi, Mavi Efsuncu Yüce Myrcid, özel bir dengeyi bozmuş, zamanlayıcı kırılmıştı. Boyutsal dengeyi bozduğundan bunun bedeli büyüktü acı içerisinde dişlerini sıktı Büyünün tanrısı, ağzından kan sızarken öfkesi giderek artmaktaydı. Falcon derin bir iç çekerek ayağa kalktığında, Evanir hiç duraksamadan gölge kılıçlarını çaprazlayıp Myrcid’in kafasına savurdu.

Myrcid’in gözlerindeki mercekler bu saldırıyı çok önceden görmüştü. Kısa ışınlanma hareketiyle ola doğru çekildi. Elini, havaya doğrultarak parmağının ucunu Evanir’e doğrulttu, Merceklerin altından gözüken kenarı kanla dolmuş ağzı gaddarlıkla kısılmıştı.

“Arcene sentirium”

Myrcid’in elinde kırmızı, kaynayan bir yuvarlak sıvı belirip, hızla sarı saçlı elfe doğru fırladı. Evanir’in bir an gözüken kızıl gözü parladı ve hızla ışınlanarak Myrcid’in arkasında belirdiği anda Myrcid kaybolmuş havada belirmişti, elinin bir işaretiyle havada hızlıca süzülen sıvı yön değiştirdi. Falcon yön değişen sıvının önüne bilekliğin altın metalik kalkanıyla çıktığında kalkan erimeye başladı.

“ Sizi ahmaklarr!!” diye kükredi Myrcid, hızlı bir sıçrayışla kalkanı erimekte olan Falcon’un suratını yakaladı o meşhur mavi eliyle. “ Senin o minik boynunu kıracağım Brave, ve bütün alem kendi tanrısına ihanet etmenin bedelini görecek.”

Falcon bir anda bütün büyü gücünün emildiğini şaşkınlıkla hissetti. Kara gözleri şaşkınlıkla açılırken, Evanir, gölgelerin içinden tam üstlerinde belirdi. Myrcid, ‘in yüzündeki merceklerin bir kısmı Evanir’e kilitlendi, ardından boştaki diğer elinin işaret parmağını orman elfine doğru uzattığında parmağının ucunda ters M rünü belirdi. “ Arcene bougrium.”

Evanir muazzam bir hızla sola doğru dönerek üzerine gelen mavi renkli sıvıdan son son anda kaçtı, Myrcid büyüsünü yaptıktan sonra yumruk halinde tuttuğu boştaki elini hızlı bir şekilde açtı. Bunu yaptığı anda havadaki mavi sıvı duraksayarak beş parçaya ayrılıp hızlı bir biçimde Evanir’e doğru uçmaya başladılar. Evanir hızla ışınlanarak geriye doğru çekildi, Görünen gözü sıvıları takip ederken birinden başını sola eğerek sıyrıldı.

Başka bir sıvı sol bacağına doğru ilerlerken hızlıca bacağını kaldırmaya çalıştı, ama bacağı olması gerekenden daha ağırdı. İçinden metal bacağına küfrederek ışınlanmak zorunda kaldı, ama sıvılar hala onu takip ediyordu. Üstad’ın söylediğine göre Myrcid zamanlayıcıyı kırdığı an acıdan hareket bile edememesi gerekiyordu ama Kanı fokurdayayarak kaynayan adam, kendisinin adını bile duymadığı bu tarz büyüyü oldukça kolay yapabiliyordu.

Myrcid, agzının kenarındaki kan çenesine doğru ilerledikten sonra birkaç mercek kısıldı. Falcon’un kafasını mavi eliyle iyice kavradıktan sonra Falcon acıyla çığlık atmaya başlayınca Evanir’in içi korkuyla doldu. Bir an duraksadı böyle bir adamı nasıl yeneceklerdi.

Derken karanlığın içinden ince parlak bir kılıç belirdi, Kılıcın sert darbesini Myrcid göremedi bile, Evanir’İn tecrübeli gözleri saldırıyı son anda fark etmişti. Kılıç, hiç zorlanmadan Myrcid’in adının yanına sembol olarak işlenmiş mavi elini bilek kökünden ayırdı.

Myrcid çığlık bile atmadan olduğu yerde dönüp, diğer elini pençe gibi kılıcın geldiği yere savurdu, Olduğu yerde dönerken akıttığı kan tam bir hilal şeklini aldığında Büyücülerin efendisinin parmaklarının ucunda sarı şimşekler belirdi.

“Kurou Lighjdoun”

Falcon, toz toprak içinde bitap halde yere düştüğünde, parmaklarının ucundaki şimşek dalgası kılıcın geldiği yöne doğru savruldu. Büyük bir gürültüyle yıldırımlar sırayla hedefini bulduğunda Myrcid kopmuş bileğini tutarak geriye çekildi. Gözündeki mercekler her yeri görürcesine fır dönüyordu.

“Artık bitti. hepinizi öldüreceğim.” dedi sırıtıp yere bir avuç kan tükürürken kopmayan elinde daha önce kaybolan mavi asası belirdi. Havada yarım tur döndürüp bacaklarını açıp geride durdu asası gerideki elindeyken öndeki kopmuş bileğinden dökülen kanlar yerde küçük bir göl oluşturmuştu. Evanir, hala o büyüsel sıvıları savuşturmaya uğraşırken yere dökülen kandan duman çıktığını gördü. Bu adamın hala ayakta durduğuna inanamıyordu. Öte yandan gözü dumanların arasından çıkan şeye çarptı.

Dumanlar tütüp dağılırken, is içinde kalmış olan altın zırhı ve turuncu gözleri alevle parlayan, Daha Evanir’in Glaroth’un yanında gördüğü şövalye olduğu yerde kıpırtısızdı. Evanir onun iki kolunun olduğunu görünce Üstad’ın onu buraya getirdiğini anladı. Demek kızgın ejderha ile sonunda anlaşmışlardı.

“De Vion .” dedi Mycid kan kırmızısıyla boyanmış dişlerini göstererek. “Glaroth, Üstad’ın köpeği oldu demek.”

De Vion, cevap vermedi hızlı bir hareketle kılıcını savurduğunda, kılıcın savruluş gücünden oluşan bir enerji dalgası Myrcid’e doğru uçtu. Myrcid hızlıydı, ufak bir ışınlanmayla kılıcın savruluş menzilinden uzaklaştı.

“Kiondre Kaikose”

Diyen Myrcid hızlı ışınlamalarla De Vion’nun etrafında hızla ışınlanıp kaybolmaya başladı o kadar hızlıydı ki aynı anda bir çok klonu etraftaymış gibi görünüyordu. De Vion kılıcından enerji dalgaları savursa da hiçbiri ona isabet etmiyordu.

Myrcid, hızlı hamlelerle etrafta ışınlanmaya başladığı andan itibaren, arkasında tuttuğu asası giderek parlamaya başladı. Evanir, üzerine gelen bir topu gölgeli kılıcıyla yere yapıştırdığında toprağın erimeye başladığını gördü, bir anda da gözü Myrcid’deydi hiç bu kadar hızlı bir ışınlanma tekniği görmemişti, gözleri myrcid’in mavi asasına kilitlendiğinde asanın her ışınlanmada giderek parladığını fark etti. De Vion denen adam kılıcını savuruyor ama enerji dalgaları Myrcid’e isabet dahi etmiyordu edemezdi de, istese Myrcid’in De Vion’un hamlesini yapmadan durdurabileceğini anlamıştı ama niyeyse büyü efendisi bekliyordu.

“Sırt döndüğünüz şey sizin geçmişiniz, geleceğiniz.” dedi Myrcid, kükreyerek. “Tanrılara kılıçlar çekenler büyüler savuranlar, bedelini ödeyecek.”
Bunu dedikten sonra asasını havaya kaldırdı, beyaz bir aura belirmiş asasının üzerinde mavi daireler belirdi. De Vion iki elini de kılıcına götürdüğü anda Myrcid gülümsedi.

"Komokini : Kıtalar Yıkımı.”

Evanir’İn gözleri şokla büyüdü o kadar hızlıca ışınlanmasının nedenini şimdi anlamıştı hızlı bir biçimde hareket ederken ortaya çıkan enerjiyi asasında biriktirmişti. O derece ki hızla biriken enerjiyi o asa nasıl taşıyor anlamak güçtü, Myrcid ne kadar da sahte bir tanrı olsa da Büyü Tanrısı lakabını gerçekten de hak ediyordu.

Evanir bunları düşünürken , bir toptan zor bela sıyrılıp topun kayaya çarpıp kayayı eriyik bir hale çevirdiğini gördükten sonra Falcon’a doğru baktı. Kaçmaları gerekiyordu ama ışınlanma büyüsüyle bile onu kurtaracak zamanı yoktu ancak kendine uzak ışınlanma büyüsünü yapabilirdi. Yine de Bilekliği burada kaderine terk edemezdi. Işınlanmak için hazırlandığında Myrcid’in sesi yükseldi.

“Sonsuzluk kılıcı seni kurtaramayacak De Vion.” dedi Myrcid güçle dalgalanan asasını hızla yere indiriken, De Vion kılıcını savurdu.

O sırada ikisinin ortasında biri belirdi, Kalkanı önce asaya vurup asanın yere çarpmasını engelledikten sonra Her şeyi kesen sonsuzluk kılıcının darbesini kalkanıyla durdurdu. Kılıçtan dumanlar tüterken büyük beyaz altın işlemeli kalkanda bir çizik bile yoktu. Büyük omuzluklarla süslü zırhının üzerine giydiği uzun kurt simgeli miğferinin arkasından parlayan gri gözleri sertti. Gri tenine uyumlu görünen beyaz kısa sakalları çizgiler halinde kesilmişti.

“Uzun zaman oldu Alesiender.” dedi karşısındaki şövalyeden iki baş uzun olan adam, Kurt simgeli kenarları keskin kalkanını açarken.

“Ne halt ettiğini sanıyorsun Toran.” dedi Myrcid öfkeyle, asasını kaldırmıştı ama içindeki güç miktarı eskisinden daha az gibiydi. “Niye geldin buraya?”

Falcon ile Evanir’in gözleri şokla açıldı. Karşılarında, gümüş zırhıyla duran adam Galvor’luların Tanrısı KaleMuhafız Toran’dı. Evanir, bir an adamın üzerindeki zırhın Glaroth’un zırhıyla ne kadar benzediğini düşündü, Toran’ın Kurt simgesinin yerinde Glaroth’da beş nokta işareti vardı sadece, Üstad’ın gizli geçmişinde Tanrıların gizli geçmişinde neler yattığını bir an merak etti Evanir ancak bu sadece bir an sürdü Toran’da geldiğinde buradan hemen kaçmak zorundaydılar.

“ Justisar’ı zahm etmeye yani yok etmeye gelmiş olsaydık şu yaptığın mantık hayrında vuku bulabilirdi .” dedi Tanrı Toran sesi kalın ve otoriterdi, “ Zira , İlkdoğanlarımız bu işi ehlidirler. Ben onlara güvenim tamdır.”

“Hangi İlkdoğan.” dedi Myrcid alayla, “Hangisi hayatta kaldı ki senin ilkdoğanın, benim ilkdoğanım hepsi öldüler, bu uğurda kayıplar olacağı için düzen yeniden şekillenmeli. ”

“Şekillenecek.” dedi bir ses ama bu ses Toran’dan değil De Vion’dan gelmişti. Hızlı bir adımla kılıcını Toran’a doğru savurdu. Kılıç Kalemuhafızı’nın büyük kalkanına çarptığı anda Toran kalkana diğer eliyle vurup kalkanı kaldırarak De Vion’un kılıcını sektirdi. Herşeyi kesen kılıç havaya kalktığında Toran’ın eli De Vion’un miğferine yapıştığı gibi onu yere çiviledi.

Öyle şiddetli bir darbeydi ki yerdeki çukurun olduğu alanda bir çukur daha açıldı, ama bu çukur öncekine nazaran ufaktı ve büyüyle değil saf kuvvetle açılmıştı. Toran elini De Vion’dan çektiğinde altın renkli miğferde kendi el izine bakarken başını kaldırdı. “Artık bitti Alesiender, Savaşınız ihanetiniz hepsi bu demde bitecek.”

Brave Falcon, iki tanrıyı da karşında görünce güç bela ayağa kalktı. Myricd derin derin solumasına rağmen kopmuş kolunu iyileştiriyordu. Omuzları bükülmüştü. Brave Falcon’da soluk soluğaydı, Düz siyah saçları alnına yapışmıştı, sağ kolu işlevsiz bir haldeydi sol kolundaki bileklik parlamaya başladı. Kafasında tek bir düşünce vardı. O da buradan bir an önce kaçmak. Sağlam olan elini hızla kılıcına doğru uzattı Brave Falcon kara kılıcı eline hızlıca gelirken.
Bir an solunda Kalemuhafız belirdi, Koca kalın zırhlar içerisindeki bir adam nasıl bu kadar hızlı hareket ettiğini bile anlayamadı Brave Falcon. Toran’nın kurt simgeli miğferinin altındaki gözleri çelik gibi parlarken kalkanını bir kılıç gibi Falcon’un koluna savurdu. Kurt armalı kalkanın keskin kenarı Falcon’un hem kılıç tutan hem de bilekliğin olduğu kolu dirseğinden kesip attığında, Brave Falcon’un nefesi kesilip acıyla haykırarak olduğu yere diz çöktü. Toran bir kule gibi başında dikildiğinde, Evanir hızlı bir biçimde kılıçlarını fırlattı, Gölgeyle dolu olan kılıçlar, KaleMuhafızına gelirken Toran’nın Yaldızlı Kurt simgeli kalkanından sektiler bunu yaparken Toran’nın gözleri yerdeki Falcon’dan ayrılmamıştı.

Evanir, gölgeyle dolu olan Kedfith’i bile kesen kılıçlarının Toran’nın kalkanından sektiğini görünce oldukça şaşırdı ama bir an bile duraksamadı. Çünkü Falcon’un şu an kaybettiği bileklik onlar için çok şey demekti. Onu yapmak için uğraştığı yıllar o uzun hayatının dörtte birine tekabül etmekteydi. Evanir hızla ışınlanarak uzun boylu Tanrının tepesinde belirdi, Metal ayağını gölgeyle kaplayarak sert bir tekme savurdu.

Toran zorlanmadan yarım adım sağa tarak kurtuldu bu darbeden, ardından eli elfin gırtlağına doğru hızlı bir biçimde uzandığında Evanir tekrar ışınlandı. Toran’ın eli havada kaldığında Evanir adamı yere düşürmek için sol bacağına doğru gölgeyle kapladığı bacağını savurdu. Toran darbeyi yediğinde, kımıldamadı bile gözleri Evanir’e doğru döndüğünde Evanir ışınlanarak hızlı bir şekilde telekinesi büyüsüyle kılıçlarını eline doğru çağırdı. Toran dikkatli bir biçimde Evanir’i izlerken Evanir şimşek gibi bir hızla Toran’ın Kılıçlarını gölgeye boyadı.

Olduğu yerde hızlıca dönerek, keskin kılıçlarını KaleMuhafızına savurdu, Kale Muhafızı bir adım ileri atıp kılıçlar savrulmadan Evanir’in kılıç menzilinin uzanamayacağı kadar yakın mesafeye ulaşıp Evanir’in arkasına geçti. Evanir farkına varmadan Toran’nın demir zırhlı eldiveni EVanir’in ince belini arkadan kavradığında Evanir’İn kulağının dibinde bir fısıltı duydu. “Dariohd’un kanını akıtan demek sendin.”

Evanir acı bir çığlıkla nefes aldı, Toran’nın belinin üzerinden göbeğini tuttuğu eli bir pençe gibiydi. Karnına baktığı anda parmakların vücudunu deldiğini göreceğini sandı ama tuniğinin üzerinde kan yoktu. Ama acı o kadar yoğundu ki değil büyü yapmak konsantre bile olamıyordu sözcüklere. Toran’ın kavrayışı –böyle bir şey mümkünse- daha da sertleşti.

“ Kan akıtan kan görür perı-ırk.” Dedi Toran ardından tek eliyle Evanir’i olduğu yerden sertçe kaldırdı, mide bulandırıcı bir çıtırtı yükseldi Orman elfinin belinden Evanir acıyla kendinden geçerken, ağzındaki kan bir topak halinde toprağa yüzüyle aynı anda düştü.

Falcon ise, aciz korkulu bir halde Evanir’in kırılmış beline bakıyordu. Sarı saçları gözlerinin önüne düşmüş olan bu yaşlı elf’in ağzındaki kan yüzünü kaplamıştı. Toran sert bir çehreyle yerde yatan elfe ardından kendisine baktıktan sonra yerdeki bilekliği aldı. Bileklik bir an muhteşem gücüyle parladı, öyle ki
Myrcid’in mercekleri bile bu kamaşmadan nasibini alacak kadar parlaktı ışığı bu ani parlama çabuk söndüğünde kalın derinden gelen bir ses duyuldu.

“Zerheri Ölçek bir bölü sekiz. Kısmi sınırlama.”

Toran dışında ayakta kalmış olan Myrcid bile bu sözlerden sonra yere kapaklandı. Falcon bir an kendini yerde bulmuştu. De Vion tam kalkmaya çalışırken bu sözler üzerine yere düştü. Toran’da ise bir tepki yoktu. Kalkanını şöyle bir kaldırıp indirdi sadece gözleri gri bir ışıltıyla parlıyordu. Bir an başını Myrcid’e doğru çevirdi. Miğferinin karanlık yüzü sadece gözlerini gösteriyordu.

“Buraya ne için geldiğimi sormuştun.” dedi Kalemuhafızı, Büyük Kalkanının içindeki kılıcı çıkartıp yeni gelen adama doğru döndü, “Görevimi yapmak için.”
Karşıdan gelen adam bol rahat kıyafetler giymişti, kulakları bir elf kadar sivri ama vücudu bir elf kadar narin değildi teni koyu sarı olmasına rağmen renksiz kıyafetler seçmişti. Kıyafetlerinde tek renkli olan şey gözlerine bağladığı başının arkasından sırtına kadar uzanan turuncu atkıyla, turuncu kabzalı ve metalinde ince süslemeler bezeli parlak hafif kıvrımlı kılıçtı. Yine de adam başını kaldırdığında sakin ve soğuktu.

“Myrcid Ouderbaque.” dedi kalından derin hafifta aksanlı sesle, “Organizasyonun 44. Kuralı olan, aynı anda iki boyutta bulunmama kuralını farklı bir boyutlarda bulunmana rağmen zamanlayıcı boşluğundan faydalanıp ihlal ettiğin için hududunu aştın ve Bekçiler Organizasyonunun 4839. toplantısında hakkında ölüm kararı verildi. Söyleyecek son bir sözün var mı?”

Myrcid’in öfkeyle ayağa kalkmaya çabalasada fayda etmedi. “Üstad Valerion…” dedi nefretle hırlayarak “Adamlarını sırf beni oyalamak için burada tuttu. Beni Bekçiye yem etmek için.”

Bekçi, sakince bir adım attığında karşısında uzun bir kule gibi Toran dikildi. “ Geçmene izin veremem Hududun bekçisi.”

Hududun Bekçisi bir an duraksadı görmeyen atkının altındaki gözleri Toran’a doğru baktı. “Hududunu aşma Dagron Toran”

“Tanrıları ve konseyi korumak benim yeminimdir.” dedi Toran zehir zemberek bir sesle bir duvar gibi Hududun Bekçisinin önüne dikilmişti. “ Yeminim, hududumu aşmamı gerektiriyorsa varsın olsun. Cesedimi çiğnemeden Myrcid’e elini süremezsin. “

Hududun Bekçisi bir an duraksadı sonra kılıcını kınına koydu. Ardından sertçe kafasını yana doğru çevirdi.

“Öyle olsun.”

Ardından hızlı bir hareketle saldırdı.

*****

“NE DEMEK LEGİSTAS İLE KONUŞMA TALEBİ GÖNDERDİM.” diye kükredi Savaş Tanrısı gri gözlerinde bir öfkeyle “BU NE DEMEK OLUYOR KEDFİTH?”

“Sesini yükseltme Aikroth.” dedi Adaleti Sağlayan Yüce Kedfith dümdüz gri saydamsı gözleriyle ona doğru döndüğünde Savaş Tanrısı bir an duraksadı. Baş tanrının gözlerinde ince bir öfke seziliyordu. Turuncuya yakın olan sakallarının arasında ağzı nerdeyse kaybolmuştu. “Legistas bu oyunun istesek de istemesek de bir parçası, eğer onla şimdi konuşmazsak bir daha konuşma şansımız yok.”

Justisar’ın sabık Tanrıları bir an için Kedfith’e doğru döndüler. Myrcid hariç altısı da oradaydı, Toplanmalarının nedeni de aslında bir bakıma Myrcid idi. Myrcid’teki zamanlayıcı kırılarak, Onların gizli geçit diyarı açığa çıkmıştı. Hükümsüzler bizzat vakit kaybetmeden buraya gelmeleri muhtemeldi. Ama öncelikli mesele Myrcid’İn güvenliğydi.

“Yerimiz ortaya çıktı.” dedi o sırada Karanlıklar içerisinde sadece tek kırmızı gözü gözüken Choros, “Öncelikle bu konuyu konuşmayı tercih ederim. Legistas bu teklife aç köpekler gibi saldırmadan önce biz yapacaklarımızı konuşalım.”

“Hepsini öldürelim.” dedi tükürürcesine Shark Snaga, boşlukta sallanan kolunu tutarken birbirinden farklı renkteki gözleri fır dönüyordu. Benim çocuklarımı öldürdüler!“

“Ölümü biz çağırdık Shark, hükümsüzleri o gün orada öldürmeliydik.” Dedi Nenyal koyu yeşil gözlerinde hüzün ve sert bir öfke vardı. Kızıl saçları gri teniyle oldukça uyumluydu. Sesinin ahengi bile oradaki herkese çok iyi gelmişti bir kişi hariç. Tek kişi yüzündeki ifadeyi bozmamıştı. O da BaşTanrının ta kendisiydi.
Baş Tanrı Darihod Kedfith “Myrcid’i korumak zorundayız, Boyut geçişi onu oldukça yıpratmış olmalı, arzu etmediğim şeyler olmasın.”

“Myrcid Hududunu aştı.” dedi Choros nerdeyse zevkli bir ifadeyle “ Onu bu saatten sonra kimse kurtaramaz, Bekçiler çoktan harekete geçmiştir.”

“Ben giderim.” dedi Aikroth öfkeyle yere tükürdü “Bizimkilerin bir bok yapacağı yok. Hududun Bekçisi gelmeden ruh aktarımı ile buraya getiririm onu. Gerekirse hepsini öldürür bu pisliği de temizlemiş oluruz.”

Kedfith, onlara doğru şöyle bir baktı, Aikroth o iri bedeniyle koca avluda bir ileri bir geriye yürürken gri saçları sağa sola savruluyordu. Pervasızdı, atikti. Gri gözleri öfkeyle ona doğru dönüktü. Legistas’ın adı kanın tepesine çıkmasına yetmişti.

Öte yandan, Choros sakin bir zevkle olanları eyrediyordu. Griden çok beyaza dönmüş elini çenesine koymuştu yüzündeki sırıtış ve gözlerindeki kızıl parıltıdan başka bir şey görünmese de Choros akıllıydı, Myrcid’i pek sevmese de, yine de birlikten yana olduğunu biliyordu. O, bunun sıradan bir alaycılık maskesiydi.

Diğer tarafta ise Nenyal oturmaktaydı, koyu yeşil gözlerinde hüzün vardı, ellerini birleştirmişti. Nenyal merhametliydi ama gerektiğinde de tereddütsüz hak edene hak ettiğini verirdi. Onun hüznü Kedfith’i endişelendirdi.

Sonra gözü ayaklanan Shark Snaga’ya ilişti, Kaosun babası, büyü yoğunluklarını hesaplayan bu adam, Hükümsüzlerden dolayı intikam ateşi ile doluydu. Akirama’nın onun kolunu koparması kendi hatasıydı tıpkı Myrcid’in şu an yaptığının kendi hatası olması gibi. Bilekliği alma hamlesini erken yapmış Myrcid’İn sözünü dinlemişti. Şimdi olanlar ise, tamamen Üstad’ın isteği doğrultuda gelişmekteydi.

“Ben giderim.” dedi Toran, o ana kadar hiç konuşmamış heykel gibi olanları dinlemişti. “ Ben bir Slembrio Şövalyesiyim sizi korumak için yemin ettiğim gün dün gibi hatırımdadır. Myrcid yemin ettiğim konseyin bir üyesi, bu görev bana ait.”

“Slembrio mu kaldı Toran.” dedi Aikroth sinirle “ Onların hepsini – “

Kedfith elini kaldırdı. Aikroth sustu. “ Toran, git.”

“Derhal.” Dedi Kalemuhafız, hızlıca dışarıya doğru çıktı. Doğruca ışınlanma kapısına doğru gidiyordu. Onun gidişini biraz izleyen Kedfith diğerlerine döndü.

“Evet, Legistas ile görüşmek istedim, dediğim gibi Legistas’ın bu savaş dışında kalmasını istemiyorum. Ayrıca Legistas’ı hepimiz tanıyoruz. Bu savaşta taraf olmamasının nedeni artakalanlara hakim olma isteği. Bu yüzden gidip Hükümsüzlerle biz savaşmıyoruz, evet halklarımız ölüyor, düzenler yıkılıyor ama bir kere savaşırsak işte o zaman hem Üstad’ın hem de Legistas’ın oyununa düşmüş oluruz. Hem de kıtamızı yok olmanın eşiğine getiririz.“

“Ama iş oraya geldi bile.” dedi Aikroth, “Kılıcını savurmaktan korkan bir gün o kılıcı savuramaz hale gelir.”

“Etrafa hesapsız bir biçimde saldırırsan, hesapsız bir biçimde ölürsün. Üstad’ın zamanlayıcı bildiğinden haberdar olmasına rağmen Myrcid Justisar’a gitti. Evet buna izin verdim çünkü Myrcid’İn dikkatli olacağına inanıyordum ama sonuç olarak burası açığa çıktı. Üstad Valerion’un hükümsüzleri öldürmeyip serbest bırakmasının nedeni bizim ortaya çıkmamızı sağlamaktı. Şimdi bu sağlandığına göre bırakalım da Üstad’a sıradaki hamlesini yapmak için önünü açalım.”

“Doğru ya.” dedi Nenyal yüzünde ince bir gülümseme belirdi. “Onun başından beri nefreti Legistas’aydı.”

“Bu pek beklenmedikti Kedfith.” dedi Choros, “Legistas ile Üstad’ı birbirine kırdırmayı düşünüyorsun, senin bir yargıç olduğunu sanıyordum.”

“Ben yargıcım, ben adaleti yargılarım.” dedi Kedfith, “Gerçeği konuşmak gerekirse, Üstad dahil hepimiz ölümü hak ediyoruz. Yine de oluşan bir düzeni sabit tutmak bizim öncelikli görevimiz, biz bu düzeni koruyacağız ama bu düzenin asıl yaratıcısı olan Legistas yaptığı şeye sahip çıkacak. İntikam almak Üstadın hakkı diyemem, yine de bu suçlu olduğumuz gerçeğini değiştirmez. ”

“Masum diye bir şey yoktur Kedfith.” Dedi Choros öfkelenmişti gölgeler arasından çıkan yüzü nefretle doluydu. “Benim de ailem öldürüldü, Annem, Babam, Kardeşlerim, beni o Hiendar denilen o cehennem çukurundan çıkarmak için öldüler. Bunun sorumlusu ne Legistas ne de başka biri bu o çarpık düzendi. Üstad’ın zehirli sözlerinin seni etkilemesine izin verme, gerçekten oluşmuş olan bu düzen için ben, babamı öldüren adamı beladan kurtarmak için burada toplanıyorsam kimse kusura bakmasın suçlu diye bir şey yoktur. Masum diye de, herkes en sonunda masumiyetini kaybeder. Üstad ne istiyor belli Legistas ne istiyor o da beli, Mesele sadece intikam mı peki?”

“Hakimiyet.” dedi Shark, “Olayın özü bu işte, biz vicdansız heriflere vicdanı sen öğrettin Kedfith, bunu da o düzeni kurarak yaptın. Halklara özgürlüğü bu şimdi ona yenilme. Üstad bugün mazlumu oynayacak, ta ki iktidar olana kadar.”

“Vicdanı öğretmişmiş.” diye acı acı güldü Aikroth, “Siz ne anlarsınız vicdandan?”

“Ben Legistas ile görüşmek istedim.” dedi Kedfith ciddi bir ifadeyle “ Niyesini hiç düşündünüz mü? Siz benim onlara merhamet duyduğumu mu sanıyorsunuz. Biz suçluyuz çünkü o gün gereğini yapmadık ama şimdi, bugün gereğini yapacağız. Eski Hiandar takvimlerini unuttunuz biliyorum ama sen Aikroth bugünün ne olduğunu sen bile hatırlamıyor musun? Her Hiandar yılı bugünlerde ne oluyordu.”

Aikroth, bir an sertçe Kedfith’e doğru döndü. Diğerleri anlamazcasına bakıyordu. “ Ilya.” dedi fısıltıyla

“Evet.” dedi Kedfith’in gözünün önüne üç mezar taşı geldi birden duraksadı sonra devam etti. “Legistas gibi bir adam, bütün Hiandar geçmişini düzensizliği simgesi haline getirdiği Ilya’nın ölüm yıl dönümü bugün. Evet bugün Legistas ile görüşmek istedim, çünkü Üstad onun nefret ettiği uğruna her şeyi yaktığı düzenin tek temsilcisi ve hala hayatta. Ve Sen Aikroth bana bağırırken ben bunu hem de Legistas’ın bu kadar nefret ettiği Üstad’ı neden öldürmediğini düşündüğüm için bu görüşmeyi istedim.”

Kedfith’in turuncu saçları altındaki gözleri öfkeyle ve nefretle kısıldı. Diğerleri susmuş onu dinliyordu. “Evet hakimiyet. Üstad’ın bir gün başımıza bela olacağını bildiği için, öldürmedi onu. Üstad’ın ortaya çıktığı günden beri düşündüm bunu. Legistas gibi biri düşmanını nefes alıyor bir biçimde o halde bırakmaz Üstad bizi zayıflattığında bir kurtarıcı gibi ortaya çıkacaktı, şimdi ise nefreti mi planları mı önce gelecek göreceğiz.”

“Üstad’ı bilerek öldürmeme riskini ve bu kadar uzun ölçekli ve bir çok ihtimalle dolu planını nasıl yapacak. Bu büyük bir risk” dedi Choros gözleri kısılmıştı.

“Çünkü onun bizzat kendisinin öldürdüğü hocası öyle yapardı, düşmanlarından bile faydalanmayı ona o öğretmişti. Giderek ona benzemeye başladığı aşikar değil mi?” dedi Kedfith elini sertçe yumruk yapmıştı, “Hakimiyet… Bu uğurda, bizi birbirimize düşüren o bilekliği yapan Üstad’ı suçlamıyorum, Hükümsüzleri de öyle. Bugün bu diyar bu haldeyse, oğlumun kanı toprağa düşmüşse, bunun suçlusunun kim olduğu bellidir. Biz Hükümsüz değiliz! Hükmümüzü verme vaktimiz yaklaşmakta. Gücünüzü hükümsüzlere intikam arayışında olan sakat bir ihtiyara değil, Gerçek tehdite saklayın.”

“Legistas’a saklayın.”
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.
Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2488
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

Bölüm: 14 Mutlak Strateji


Ölülerin Bekçisinin Önceki Bölümlerinde

Brave Falcon, Evanir'İn de yardımıyla Tanrıların boyutunu ortaya çıkaracak olan zamanlayıcıyı kırmıştır. Tanrıların boyutu açığa çıkıp Büyü Tanrısı Myrcid acı içinde kıvranırken, Üstad Valerion ile Glaroth savaşmış, Tanrılar boyutunu ortaya çıkınca Üstad, Glaroth ile anlaşarak De Vion'u Myrcid'İn yanına göndermiş, en sonunda yalnız kalmışlardır. Bu sırada, Myrcid yeryüzüne inip zamanlayıcı kırıldığından itibaren Seçilmişi olan Torano acı çekmektedir, Greece'in grubu bir yandan Are'den hızla kaçmaya çalışmakta öte yandan da Torano ile uğraşmaktadır.

Hükümsüzler cephesinde ise Are'nin adamları olan Boyabatlı, Fuena ve ölüleri kontrol eden adam Dughia'ya tuzak kurmuştur. Fueana kılıcını Dughia'nın sırtına saplamıştır. “Bu Sendar içindi seni pislik.“ dedi Kadın ardından vücudundan kuvvetli bir büyü aurası yükseldi. “Eskernia İsfil,”

Sırtına saplanmış kılıç birden buza kesti. Buz Dughia’nın iç organlarını soğutur vücuduna yayılırken Dughia’nın gözleri şokla açıldı, bu onun kendi gücüydü. Bin yıllar önce mühürlenirken Büyücüler Başı Myrcid’in ondan zorla aldığı kan aklına geldi. Gözleri öfkeyle büyüdüğünde, büyük bir yay çekişi duydu arkasından.

Adam oku atmadan önce derin bir nefes aldı.“Haddim değil ama, beyim güçlü olduğunuzu söylerdi.Yine de bizim oralarda bir deyiş vardır, ok bir kere alın çatınıza deydi mi, ne kadar güçlü olduğunuzun bir önemi yoktur.”
Bunu dedikten sonra ok büyük bir enerjiyle etrafındaki ağaçların kenarlarını parçalayarak, Dughia’nın kafasına doğru ilerledi.
Ve Dughia öfkeyle haykırdı.



Üstad Valerion, geriye doğru kendini atarak. Bir kayaya yaslandı. Kolundaki kan hala sızmaktaydı .“Bu hep dördümüz arasında bir rekabetti değil mi Glaroth?”

Glaroth güç bela kalkıp oturdu, gözleri gökyüzündeki işaretteydi. “Mesele kişisel, değildi. Mesele erk kuvvetlerin etkisi sadece. Siyaset, Askeriye, Yargı ve Din. Onların çekişmesi bizi bugüne getirdi ama o düzenin artık kazanamayacağı bir savaş bu.”

“Geride bir avuç halk kalsa bile, V.R.’nin adı göklere ulaştıkça savaş kaybedilmeyecek.” Dedi Üstad öfkeli bir sesle, “Hiç değilse halkın gözüne sunduğunuz bu denek sahası paramparça edilecek. Bence bu benim kazacağım bir savaş her harlukarda.”

Glaroth, gözleri gökyüzündeydi, “Bu düzenin sahteliği aşikar, ancak her şeyi yıkmak bir hiçliğin çağrısından başka bir şey değil. Sence V.R.’nin iradesi bu mu?”

“V.R halkı katledildiği için, zulme uğradığı için ağlıyor Glaroth.” dedi Üstad Valerion. “Gökyüzündeki fırtınalar, kuzeyin güneyin sonsuz yaratıklarının çığlıkları bu yüzden. Çünkü zamanı geldi Glaroth Ruh duvarının yıkımıyla bütün özgür ruhları Fozkitilar’da dolaşıyor bununla beraber Kedfith’in boyutu açığa çıktı Bu ne demek biliyor musun? Asıl hedefim için nerdeyse her şey hazır.”

Glaroth, derin bir şekilde iç çekti. “İlgilenmiyorum, Legistas benim meselem değil. Hem sana yardım etmeyeceğim, Bana hain bir tuzak kurdun bununla birlikte Beni Kedfith ile olması gerekenden daha erken bir şekilde savaşa soktun.”

“Er ya da geç olacaktı bu.” dedi Üstad Valerion “Hem sen bir askersin Glaroth, senin savaşın ordularla kara bir gölgeyle savaşamazsın. Zira
bu saatten sonra yapabileceğin tek şey var yaptığın en iyi işi yapmak Justisar’ı fethetmek. Önünde ne tanrılar ne de hükümsüzler duramayacak. “

“Beni öldürmeye çalıştın, çünkü ölürsem bile bunun istilayı durdurmayacağını biliyordun.” dedi Glaroth “Sadece başlarında benim bulunmamı istemedin.”

“O kadar hazırlık yapmamış olsaydın harekete geçmezdin. Ayrıca Arkonlar sırf sen öldün diye de istiladan vazgeçmezdi. ” Dedi Valerion
“Üstelik senin başında bulundurduğun bir Arkon- Thengu ordusu, benim amaçladığım gibi dikkat dağıtmaktan fazlasını yapardı. Fakat bu sırada ortaya çıkan Myrcid’in olası yıkımı her şeyi değiştirdi. Myrcid ne olursa olsun artık ölü biri, Falcon o sefil hayatında yapabileceği en büyük şeyi yaparak bizi ondan kurtardı. Şimdi Kedfith tüm gücüyle saldıracak, hatta bu yıkıma Legistas’ı da çekecek o zaman şimdi ilgilenmediğin Legistas, sana koruyucu bir şekilde mi davranacak yoksa seni bir tehdit olarak görüp Kedfith ile birlikte seni yok etmeye mi çalışacak.”

“Nehir kıyısında yeterince beklersen düşmanlarının cesetleri yüzerek gelir.” dedi Glaroth sakin bir tavırla “ Kedfith’in öfkesi hangi birine yönelecek sence, bütün halkları öldürmeye başlamış olan Hükümsüzlere mi? Yoksa güvensizlikle yanına gittiği Legistas’a mı? Yoksa hem Legistas’ın hem de Kedfith’İn üzerlerinde anlaştığı belki de tek konu olan senin mutlaka ölmen gerekliliğine mi?”

“Yeterinceden fazla beklersen eline sadece cesetler gelir Glaroth.” dedi Üstad Valerion, “Hükümsüzler öldüğünde sadece tek bir noktaya gözle görülür bir tehdit olarak sana yönelecekler. Beni her taşın altında arayabilirler ama buldukları tek şey gölgeler olacak.”

“Hükümsüzler ölebilirler evet, ama yalnız ölmeyecekler. Onların çoğu benim emrimdeydi biliyorsun güçlüler, Hem Legistas’a hem de Kedfith’e ağır darbe indirecekler. Üstelik sen de bu arada boş durmayacaksın, seni küçümsemek hata olur. Bu kadar darbeden sonra onları indirmek ne kadar zor olur sence ” dedi Glaroth karşılaştığından beri ilk kez gülümsüyordu. “Ola ki dediklerin oldu, başlarında hükümsüzler varken bana saldırmayı seçtiler. Gelsinler o vakit. Doğunun sırtlarının arasında Demiröfke dağlarının üzerinde benim bölgemde benim komuta ettiğim Arkon ve Thengu ordusuna saldırsınlar, ben beklerim. “

Üstad Valerion ona doğru ciddiyetle bakarken Glaroth devam etti, “Çağlar önce hapsolduğundan beri bu zekice planı uygulaman muazzam, kuşkusuz bu gezegenin en zeki adamısın Fakat ne senin ne de Legistas’ın ne de Kedfith’in yapamadığı şey komutanlık. Savaşta krallar hatırlanır evet ama savaşı kazanan disiplin içinde birbirine bağlı güçlü askerlerdir. birbirine pamuk ipliyle bağlı bir avuç güçlü adamdan kat kat iyidir bu. Bunu biliyordun bu yüzden beni öldürmeye çalıştın diğerleri bu tehlikeyi görmediler bile, beni vaktinden önce Kedfith ile savaşa soktun ama yine bu çabaların hiçbir şeyi değiştiremeyecek Üstad Valerion. Çünkü bu savaşı çoktan ben kazandım.

Gerisi artık sadece zaman meselesi.”



******

Boyabatlı’nın attı enerji oku, Dughia’nın alnını sıyırarak, orman boyunca ilerledi. Boyabatlı yayını indirerek şaşkınca baktı. O asla ıskalamazdı. Dughia’nın öfkeli haykırışıyla beraber, onun bacağına sarılmış olan bir yaratığın kuyruğunu gördü. Yaratık Justisar üzerinde gördüğü nice yaratıklardan oldukça farklıydı. Belden aşağısı yılan olan siyah saçlı bir kadındı, Nehirşarkısının bacağına sarılıp onu birkaç santim yerinden kımıldatmış olmalıydı. Dughia kükreyerek etrafından sular fışkırtırken, Yılan kadın ona doğru döndü gözleri sarı bir yılan gözleriydi.

“Ruhlar aşkına.” diye fısıldadı Boyabatlı, Sol belindeki sadaktan bir ok çekerken, oku, zımparalı yeleğine sürterek ucunu ateşledi. Enerjili okunu bir kez kullanabilirdi. Yılan-kadın hızlı bir sarmaşık gibi ona saldırırken. Okunu kaldırıp ona doğru attı. Ok çevik yılan kadının saçları arasından geçip ağaçların arasında kaybolurken bir ıslık gibi öterek uzaklaştı.

Yılan kadın, hızlı bir hamleyle ona doğru atıldığında son an da kenara çekilerek, bu yaratığın dişli ağızından kendini kurtardı. Yılanların doğası gereği rakibinin boğazını ısırırdı, etkisiz hale getirmek için, kolay yol ancak tahmin edilebilirdi. Eski topraklar her zamanın yılanın yolundan gitmek insanı ölüme giden yolu kolaylaştırır demişlerdi.

Boyabatlı, yılan kadının pençe darbelerinden güç bela yana savrularak sıyrıldı, birkaç hamleyle ağaçların arasından hızla ilerleyemeye başladı, Bir ağaç kütüğünün üstünden atlarken kafasının üzerinden bir şeyler geçti ama umursamadan ilerledi. Tessia hızlı olsa da, yetişemedi ona çünkü bu orman Boyabatlı’nındı. Yürüdüğü her adım, dokunduğu her ağaç, rüzgarın fısıltısı, ona gideceği yolu hep söylerdi. Tessia Kayarak onun peşinden hızla ilerlerken delik ağaç kavuğunun arasından hızla kayarak inen Boyabatlı bıçağını çıkartarak, iki ağaç arasında bulunan tuzağın ipini çekti. Yılan kadın bunu beklermişçesine hızla yerin altına doğru girerken. Tam onun girdiği yerin üzerine kalın çivili kütükler birer birer düştüler.

Boyabatlı, bunu görünce seri bir adımda artık ona bir merdiven gibi gelen ağacın köküne oradan da kesik bir dalına basarak kendini yukarıdaki daha önceden hazırladığı ipe doğru attı, iple diğer ağaca doğru savrulurken bacağıyla ipe iyice kenetlenip okunu yayını çektiğinde yılan-kadın topraktan çıkıp önceki yerine doğru atılmıştı.

Boyabatlı bir an bile tereddüt etmeden,baş aşağıya doğru ipten sarkarak okunu fırlattı. Ok Yılan-kadın’In başına doğru ilerlerken, Kadının demir pullu sert kuyruğu okun önüne geçerek okun zararsızca sekmesini sağladı.

Derken öfkeden tıslayan yılan kadın, kuyruğunu yüzünün önünden çektiğine ağzından öbek öbek duman tüten sıvılar savurmaya başladı. Boyabatlı bacaklarıyla sardığı ipi bırakarak, havada takla ayıp ayaklarının üzerine doğru düşerek saldırıları savuşturdu. Birden omuzunda bir acı hissetti, ağacın üzerinden damlayan sıvı deri ceketini ve tuniğinin üzerine bir iki damla düşmüştü. Yukarıdaki ip de eriyerek yere düşmüş. Şimdi omuzunun üzerindeki deri tütmeye başlamıştı.

Boyabatlı, iki adım geriye atarak, omzundaki yeleği çıkardığı anda Tessia ona doğru saldırdı. Boyabatlı, yılan hızla sürünürken, adı gibi bildiği ardıç ağacının arkasındaki iple tuzakları tetikledi. Birden yerin altından üç tane demir ağ gökyüzündeki ağaçlara doğru kalkmaya başladı, Yılan kadın ilk ikisinden kaçabildiyse de sonuncusundan kaçamayarak ağa yakalanıp, yukarıdaki ağaca doğru bir file gibi kalktı.
Yılan kadın öfkeyle yakaladığı yerden kurtulmaya çalışsa da beceremedi zira bunlar Aredli demircilerin yaptığı demirdi içine gümüş ve nikel karıştırılmıştı. Yılan Kadın, öfkeyle ona doğru bakarken. Boyabatlı, çıplak omzunun hafifçe kızardığını fark etti, neyse ki yılan kadının attığı zehir onun kanına karışmamıştı. Tuniğinin ve yeleğinin o kısmı tamamen erimeden kesip bir kenara atarak hızlıca tekrar giyindi. Gözleri ileride Fuena’yı, bıraktığı yere doğru baktı. Bir çığlık duydu, bu hanımının, Fuena’nın çığlığıydı. Gözleri bir an dolsun sertleşti Boyabatlı’nın.

İlerlemek için hareket edecekti ki, bir tıslama duydu, Yılan Kadın ağzından çıkan zehirimsi asit ile, yavaş yavaşta olsa demirleri eritmeye başlamıştı. Boyabatlı duraksamadan oku çekip kadına doğru geri yayını.

“Bizim oralarda, sizin gibi yılanlara Maar adı verilir. Zehri tesirli, çevik, öldürücü.” dedi, sesi derin ve ahenkliydi, yaşlı ormancının. “Lakin hayvanların tabiatını bilirim, ne denli güçlü olursa olsun bir tek eksiklikleri vardır. O da düşünmeden saldırmak. O vakit Maar, sorum şu alnının çatına oku doğrulttuğumu anlamayacak kadar düşünceden azade misin? “

Yılan-kadın öfkeyle ona baktıktan sonra, ağzıyla demirin üzerine sürdüğü asitleri temizledi. Boyabatlı, bir an iç geçirerek çığlığın geldiği yöne baktı. Ama onlardan birini yakalayıp Beyine götürmek, Fuena’ya yardım etmekten daha evlaydı. Eğer bu melun yaratık, zincirleri çözemeyecek olsa Fuena’ya yardım etmeyi canı gönülden isteyecekti.

Boyabatlı, hızlı bir ayak hareketiyle tuzağın kayışlarını çözünce Yılan- kadın demir bir fileye geçirilmiş halde büyük bir gürültüyle yere düştü. Yılan kadın derin bir ah sesiyle haykırdı. Fakat Boyabatlı dudağının kenarıyla bir ıslık öttürdü. Birden ağaçların arasından kır renkli doru bir at çıka geldi eyeri ve kayışları üzerindeydi. Boyabatlı, duraksamadan hızla yayını nerdeyse gevşetme ve zinciri eyer kayışına takmak arasında nerdeyse hiçbir süre geçirmedi.

O sırada atı bir an için huzursuzlandı, Boyabatlı bunun üzerine içgüdüsel olarak iki adım geriye doğru çekilince buzdan bir mızrak onun önünden geçerek soldaki büyük çınar ağacını parçaladı. Boyabatlı bir adım daha hareket edemeden, Buzlarla kaplı bir bedene sahip siyah saçları dimdik olmuş olan hükümsüz Boyabatlı’nın çenesini kavradı.

Boyabatlının çenesine ve boynuna buzlar ilerlerken, Hükümsüzün gözlerinin içine baktı, Ölümden korkmuyordu Boyabatlı, ölümü hoş bir memnuniyetle karşılardı, yaşının diğer ilkdoğanlar ve hükümsüzler yanında önemi bile olmasa da yeterince yaşamıştı. Tek üzüntüsü, beyini hayal kırıklığına uğratmasıydı, o oku bu yaratığın alnının çatına atamamasıydı. Keşke bunu yapsaydı da ölümün kollarına kendi koşsaydı.

“Gözlerinde korku yok. Bu ilk kez oluyor.” dedi Hükümsüz derinden gelen bir sesle onu çenesinden tuttuğu gibi yere fırlattı. Göğsündeki kanlı yara donmuş bir buzdu şimdi. “Sizi kim gönderdi.”

Boyabatlı, derin derin öksürerek yerden kalkmaya çalışıp bir ağaca doğru dayandı. “Bunun bir önemi yok, Hükümsüz. Başarısız olduktan sonra kimin kime yenildiğinin, kimin gönderdiğinin bir önemi yok.”

Hükümsüz gülümsedi, tehlikeli bir gülümsemeydi bu. “Are değil mi? Açıkçası onun bu tip tuzaklar kuracağını hiç sanmazdım. Korkakça bir deliğe saklanıp adamlarını göndermesini, Bu daha çok Üstadlık bir işe benziyor.”

“Beyim korkak değil Hükümsüz.” dedi Boyabatlı, “Eğer beyim korkak olsaydı senin gazabını üzerinden çekmemek için öldürmezdi ilkdoğanlarını. Eğer beyim korkak olsaydı Justisar’a geri gelmezdi hiç, bu savaşa girmezdi. Öleceğini bile bile kılıcını düşmana doğrultmak hangi korkak bunu yapar hükümsüz? Hangi korkak öleceğini bildiği bir savaşa taraf olur.”

Hükümsüz, Nehirşarkısı, Dughia bir an duraksadı. “Are henüz kılıç tutamazken, topraklarından alınıp getirildiğinde ona kılıç kullanmayı öğretenlerden biri de bendim ama o ona nasıl doğrultacağını öğrettiğim kılıcı benim kanım, benim ilkdoğanlarımın üzerine kullandı. Haklısın bu Korkaklık değil! Keşke öyle olsaydı, benden biraz olsun korksaydı da bu onursuzluğu ona yakıştırmasaydım.” dedi Daha sonra gözleri sonra at onu sürüklerken tuzaktan kurtulmaya çalışan Yılan Kadın yani Tessia’ya doğru kaydı. “ Sıradan bir insan için iyi bir şekilde savaştın, bir ilkdoğanı bu şekilde hapis aldın ve onu öldürebileceğin halde öldürmedin. Üstelik, o senin halkından onlarcasını öldürmüşken.”

“Sonuca gidemedikten sonra ne yaptığının bir önemi yok hükümsüz.” dedi Boyabatlı, soluk soluğa bu kadar heyecan yaşlı bedenine fazla gelmeye başlamıştı anlaşılan, “Beyimle bir geçmişin var belli. Lakin ben bunları bilemem zira Haddim değil ama bildiğim tek bir şey var ki beyim onursuz bir biçimde kimseyi öldürmez. Ona kılıç çeken herkese bir saldırı şansı verir. Adil bir dövüşte yenmek, yenilmek onursuzluk değildir hükümsüz. Tıpkı şimdi ki gibi, ben yapabildiklerimin ölçüsünde dövüştüm, yenildim. Benim tenimdeki canı almak senin hakkındır.”
Dughia yumruklarını sıktı, bir an kendi etrafında döndü soluğu havada buz kristalleri oluşturuyordu. “Adın ne senin?” dedi sadece bir solukta.

“Bir zamanlar Anamın bana verdiği isim vardı ama uzun zamandır hafızamdan silindi gitti.” Dedi Boyabatlı bir an gülümsedi kahverengi gözlerinde hüzün vardı, “Bana yârim Boyabat kalesi gibisin derdi yalçın uzun dimdik, O günden beri ismim, onun dilinde Boyabat, diğerlerinin dilinde Boyabatlıdır.”

“Boyabatlı.” Dedi hükümsüz, derin bir soluk aldı. Boyabatlının üzerinde bir heykel gibi dikiliyordu. “Ben nehirim, bazen çağlayanlar halinde akar, bazen sessizce fısıldarım kulaklara. Kimine ölüm veririm, kimine yaşam, benim kaynağım hayattır. Günler başladığından beri hayatla beraber var olan öz benimdir. Senin gözlerindeki korku ve ölüm isteği benim her gün yaşadığım şey, kaybettiğim her şey uğruna kaybettiğim her şey şimdi yok. Onu geri almak benim hakkım, ama bazı şeyler geri alamam ilkdoğanların ölümü gibi. O yüzden bu bir intikam.
Bunu sana anlatıyorum çünkü yüreğin bir savaşçının yüreği. Onurlu ve adil, evet senin canını almak benim hakkım ama almayacağım. Beyine git, eğer savaşçının yüreğine hala sahipse, kılıcı nasıl doğrulttuğunu hala hatırlıyorsa kör avluda. İster kendisi, ister ona emir veren babası Aikroth isterse ikisi birden, ilk kanın döküldüğü yerde, masumun hakkına girildiği gecenin yıldönümünde benim karşıma çıksın, artık bu işi kökünden halledelim.”

“Tanrimız Aikroth ile Beyim birlikte mi?” dedi Boyabatlı şaşkınlıkla “ Haddim değil ama Hükümsüz bu kudretin sende olduğunu sanmıyorum.”

Dughia, yerde ağaca dayanmış olan Boyabatlıya bakıp gülümsedi bu tehlikeli bir gülümsemeydi. Ona doğru elini uzatırken “ Justisar’ın Tanrıları ve onların ilkdoğanları arasında Toran ve Kedfith dışında beni yenebilme kudretine sahip biri yok. Ben Nehirşarkısıyım, ama onlar karşılarında Denizin Gazabını bulacaklar.”

****

Ölülerin Bekçisi, Torano’nun beyaz kıyafetler içinde derin bir mavilikle parladığını gördü. Şimşek Sihirbazı acı içinde kasılırken gözleri griye doğru dönmüştü. Greece vücudundaki rünlerin iyice parlamaya başlayacağından emindi. Bir an sağında ve solundaki insanlara doğru baktı, hepsi şaşkındılar ve Greece’e bakıyorlardı.

“Çıkın.” dedi sert bir sesle ardından Nickoy’a doğru baktı “Hepiniz.”

Diğerleri hızla çıkaran Nickoy soru sorarcasına şapkasının altından ona doğru bir bakış attı. Greece yüz vermeyince o da dışarıya doğru çıktı. Greece üzerindeki pelerinini bir kenara attığında kendisinin soluk mavi rünleri ortaya çıktı. Eli çantasının kenarındaki matarasına doğru kaydı uzun zamandır kullanmadığı Kutsal su’ya doğru gitti elleri.

“Öz zehirlenmesi dedikleri şey budur.” dedi Elrohir vakur bir edayla, acı içinde hırlayan Greece’in tepesinde dikilirken. “Biz İlkdoğanlar gibi özle doğmadığınız için vücudunuz bunu kabul etmekte zorlanıyor.”

“Neden şimdi?” dedi eski kütüphanenin ortasına çökmüş olan Greece, “iki yüz elli yıldır Ölülerin Bekçisiyim böyle bir şey hiç başıma gelmemişti.”

“Çünkü yakın zamanlarda Yüce Kedfith semadan indi.” dedi Elrohir, gümüş topuzlu asasıyla oda içinde bir iki adım attı, Mor saçlarının arasında parlayan menekşe mavisi gözleri sertti. “Bunu hissetmiş olmalısın zira özler birbiriyle bağlantılıdır. Senin vücudundaki öz ,Yüce Kedfith’İn özünden bir parça olduğu için, ona geri dönmek istiyor. O yüzden vücudundan çıkmaya çalışıyor ama bunu engellemenin bir yolu var.”

“Ne!!” diye kükredi Greece Yüce Kedfith’in hala Justisar’da olmasının nedenini merak ediyordu,

“Özü, başka bir özle dengelemek zorundasın.” dedi Elrohir, ciddi bir tavırla hareket etmeye devam ederken “Tabi bu büyü gücünü bir miktarda olsa etkileyecektir, ama senin için bu bir önem arz etmiyor zaten.”

“Ne özü, bu özü nereden bulacağız?” dedi Greece derin dirn soluyarak zira vücudundaki kasılmaları durduramıyordu.

“Bu öz senin kutsal su diyip, sakladığın halkının büyülerden kavrulmasından oluşan gümüşi sıvı.” dedi Elrohir, “Tanrılar burayı yıkmak için kudretli büyüler savurdular, bu kadar yoğunlukta büyülerin oluşturduğu tahribat Tanrılarımızın özüne yaklaşamasa bile. Yine de küçük ölçekli bir öz oluşturur bu da Babamın özünü dengeleyecektir.”

“Ben halkımın suyunu, çürümüş küllerini içip kendim hayatta kaldım diyemem.” dedi Greece acıyla, “ Benim halkımın suyunu içmemi istiyorsun.”

“Birileri ölmeli ki diğerleri yaşasın Wallark.” dedi Elrohir katı bir ifadeyle, gümüş bardağın içinde gümüşi suyu ona doğru uzattı. “Bu daima böyle oldu şimdiden sonra da böyle olacak. Şimdi şu suyu iç, Yüce Kedfith hizmetlerini bekler.”


Birileri ölmeli ki diğerleri yaşasın, diye düşündü Greece. En sonunda Elrohir’de ölmüştü, o yaşlı elfin hiçbir zaman ölmeyeceğini düşünüyordu. Ama artık o da birilerinin yaşaması için ölmüştü, onunla beraber ilkdoğanların devri de kapanmıştı.

Bir an Greece sol kaburgasında derin bir acı hissetti, öyle bir acıydı ki zor bela arabanın kenarına tutundu sol eliyle, ağzından gelen kanı diğer eliyle durdurmaya çalışsa da kanı parmaklarının arasından arabanın zemine damladı. Elini ağzından çekerken ağzındaki kan çenesine doğru yayıldı. Gri saydamsı gözleri öfkeyle kısılmıştı.

“Are.” diye fısıldadı, o kaburgasına vurduğu darbeyi tekrar hatırlayınca alnındaki damarlar belirginleşti. O sırada Torano acı bir çığlıkla haykırmaya başladığında. Greece acıyla doğrulup Şimşek sihirbazının çenesini tuttu, ona dikkatli bir biçimde matarasındaki özden beş yudum içirdi. Bu belki de onun büyücülük gücünü etkileyebilirdi ama kendine bunu itiraf etmek istemese de bu büyücüye ihtiyaçları vardı.
Alernan Torano’nun kasılmaları yavaşladığında aklındaki Are öfkesi, Torano’nun başını yastığa koyduğunda yüreği derin bir korkuyla kaplandı. Torano’nun özü dışarı çıkmaya bu kadar niyetleniyorsa demek ki Büyülerin Efendisi Mavi El Myrcid yeryüzüne inmişti. Bu
Tanrıların savaşının artık başladığının bir işaretiydi. Bu kadar açık alanda güvende değillerdi.

Hızla arabadan çıktığında, Scart ile Nickoy’un ayaküstü konuştuğunu, diğerlerininse onu beklediğini gördü. Ölülerin Bekçisi hızlı bir şekilde Nickoy’a döndü. “Derhal buradan uzaklaşmamız lazım.”

“Ne oluyor?” dedi Scart Corpean maskenin ardındaki sarı gözü kısılmıştı.

“Torano iyi mi?” diye sordu Gloria Nickoy’un arkasından dönüp Greece’e doğru bakarak.

“DERHAL DEDİM!” diye kükredi Ölülerin Bekçisi “ÇABUK ARABAYA BİNİN!”

Herkes ani bir toparlanmayla, hareketlendi. Çocuklar ile Gloria arabaya doluşurken. Adamlar da atlara bindiler. Nickoy arabayı kullanmak için dizginleri tuttuğunda Greece atını hızlıca yanına sürdü, “ Büyü Tanrısı Myrcid şu an Justisar’da kim bilir hangi hükümsüzle savaşıyor, bizim büyü tepkimelerinden korunacağımız bir yere gitmemiz gerek.”

“Bundan kaçış yok adam büyü tanrısı sonuçta şu anda bir ülkeyi bile havaya uçurabilir.” dedi Nickoy pek de ciddi olmayan bir tavırla ama Greece ozanın arabayı daha da hızlandırdığını fark etti. “Yine de Astgar halkı tarafından lanetli olarak kabul edilen pek kimsenin uğramadığı bir yer var.”

“Ben Ölüler kadar Lanetlerinde bekçisiydim.” dedi Greece “Neresiymiş bu yer onu söyle.”

“Büyük Kavcirth Kanyonu.” dedi Nickoy ağzına piposunu koyarken başını hafifçe yana doğru eğdi. Yüzünde acı bir sırıtma vardı. “Hem peşimizde Elrohir’in ölümüyle delirmişi bir ilkdoğan, etrafta kıtaları yok edecek tanrılar ve hükümsüzler dolaşıyorken. Daha ne kadar büyük bir tehlikede olabiliriz ki?”
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.
Kullanıcı avatarı
karlidag
Mesajlar: 223
Kayıt: 18 Kas 2013 11:35
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: Naruto,bleach
Favori Anime: Naruto,Bleach,D.Grayman,FulMetal Alchemist,One Piece
Konum: Derzulya

Ozlemisim kurdun savasini.kac ay gecti aradan bilmiyorum.son bolum uzerinden bir bucuk ay gecmis yine.bekci organizasyonu toran denwn adamin elinden mycrid i alamazsa artik buyuk trol olur.en azindan ben oyke dusunuyorum.yeni bolum lutfen.
GUMUS RENGİ KANATLARİNİ SONUNA KADAR ACTİ BASMELEK CEBRAİL.KAFASİNİ HAFİF CEVİREREK KANLAR İCİNDEKİ İBLİS VE MELEK TAVUSA BAKARAK
"HALA SORGULUYORMUSUNUZ"
"BU BİR SON DEGİL MELEK CİBRİL" DEDİ İBLİS KUZGUNİ KANATLARİNİ ACARAK. CEBRAİL'İN ELİNDEKİ AZRAİL'İN İLAHİ TİRPANİ BİR KEZ DAHA HAVAYA KALKTİ VE FİSİLDAYARAK;

"DAHA BASLAMADİKİ'..........
Kullanıcı avatarı
karlidag
Mesajlar: 223
Kayıt: 18 Kas 2013 11:35
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: Naruto,bleach
Favori Anime: Naruto,Bleach,D.Grayman,FulMetal Alchemist,One Piece
Konum: Derzulya

Dr.M yasıyor mu? Haberi olan var mı?
GUMUS RENGİ KANATLARİNİ SONUNA KADAR ACTİ BASMELEK CEBRAİL.KAFASİNİ HAFİF CEVİREREK KANLAR İCİNDEKİ İBLİS VE MELEK TAVUSA BAKARAK
"HALA SORGULUYORMUSUNUZ"
"BU BİR SON DEGİL MELEK CİBRİL" DEDİ İBLİS KUZGUNİ KANATLARİNİ ACARAK. CEBRAİL'İN ELİNDEKİ AZRAİL'İN İLAHİ TİRPANİ BİR KEZ DAHA HAVAYA KALKTİ VE FİSİLDAYARAK;

"DAHA BASLAMADİKİ'..........
Kullanıcı avatarı
Diabolus Ipsum Amans
Mesaj Panosu Yöneticisi
Mesaj Panosu Yöneticisi
Mesajlar: 11478
Kayıt: 18 May 2010 22:56
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas
Favori Anime: One Piece
Konum: OutLanD
İletişim:

Yaşıyor kendisini sövdüm bugün. :) Gelip devam edecek hikayeye. :laugh:
Resim
Sitede Huzuru Bozana Böyle Yaparım!!!
Resim
Betrayer... In truth, it was I who was betrayed. Still, I am hunted. Still, I am hated. Now, my blind eyes can see what others cannot.
Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2488
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

Ölülerin Bekçisinin Önceki Bölümlerinde

Brave Falcon, Evanir'İn de yardımıyla Tanrıların boyutunu ortaya çıkaracak olan zamanlayıcıyı kırmıştır. Tanrıların boyutu açığa çıkıp Büyü Tanrısı Myrcid acı içinde kıvranırken, De Vion Üstad ve Glaroth'un anlaşmasıyla Myrcid'İ yenmeye yollanmıştır. Ancak De Vion ortaya çıktığında, Kedfith hamle olarak KaleMuhafız Toran ı gönderdiğinde. Falcon De Vion ve Evanir'i kolayca yenmiş, yine de Myrcid boyutunu ortaya çıkaran zamanlayıcıyı kırdığı ve evrenin hududunu aştığı için Bekçi organizasyonunun infazcısı Hududun Bekçisi ile karşı karşıya gelmiş. Toran araya girdiği için Bekçi ile Toran Savaşmaya başlamışlardır.

Öte Yandan, Bu zamana kadar ortaya çıkmamış olan Lidertiar'ın Baş Tanrısı Legistas binlerce yıl önce kaybettiği sevdiğinin yasını tutmaktadır.



Bölüm 15: Kibrin Zafiyeti



“Artık kimse çaresiz bir bedende yürümeyecek. " dedi Legistas, dedi elindeki tütünün izmaritini bir kenara atarken. “ Kimsenin yılları çalınamayacak artık.”

Legistas’ın gözleri tekrar tabloya baktı, ancak tabloda kendi gençliğinin üzerine vuran ışık nerdeyse yüzünü kapatıyordu. Kaşlarını çattı, ışık daha demin bardağı fırlattığı kapıdan geliyordu. Oradan vuran gün ışığı aklına Swenstein’ın söylediği sözü getirdi.

"Efendi Kedfith sizinle görüşmek istiyor."

Kedfith, görüşmek istiyordu öyle mi? Üstelik tam da bugün, Ilya’nın ölümünün on sekiz bin yedi yüz on ikinci yıl dönümünde. Bugünü denk getirmesi mi bir tesadüf müydü? Kim söylemiş olabilirdi Kedfith’İn bilmesi olanaksızdı? Bir an aklından zehirli bir düşünce geçti.

“Aikroth.” diye fısıldadı kendi kendine ama olmazdı. O yapmazdı… yapamazdı. Oturduğu koltuğun ahşap kolçaklarını sıktı sertçe. Bedeninin zayıflığına rağmen, koçaklar bu kavrayışa dayanamayarak parçalandılar. Legistas’ın kör öfkesi kara gözlerini dolduruyor ona derin bir ışıltı veriyordu. Derin bir şekilde soludu. Aikroth olamazdı, o gün Aikroth yanındaydı onun gözlerine bakmış omzunu tutmuştu, Aikroth’un gri gözlerindeki acıyı görmüştü. Şimdi araları iyi olmasa bile Aikroth bunu yapmazdı, yapamazdı. Aklına eski bir görüntü geldi aniden.


Dört genç adam yağmurun altındalardı, yağmur derin bir sağanak halinde yağarken ağaçların altında dört adamın ikisi yerde mezar kazıyorlardı. Diğer ikisi de tepelerindeydi, gözlerindeki yaş mıydı yoksa yağmurun damlası mı ayırt etmek güçtü.

Legistas tepede mezar kazımalarını izleyenlerden biriydi, sol yanlarında ceset vardı, kanlar içinde bir çaputa bağlanmıştı. Yanındaki adamın omuzları sarsılıp hıçkıra hıçkıra ağlarken omzunu tutmak istedi adamın Legistas, Gri tenli elini adamın omzuna koymak istedi ama bir an kararsız kaldı ne diyecekti. Sevdiğini kaybedene ne söylenirdi ki üstelik bunu bir kez değil iki kez yaşayana ne denirdi.Gözleri doldu Legistas’ın içinden bu düzene küfretti, kimse çaresiz bir bedende yürümemeliydi.

Yanındaki adam kendisi gibi Hiandar değildi, kısa saçlı buğday tenliydi, gözlerine çektiği sürme yağmurda akarken metal olan koluyla yüzünü kapatıyor yine de omuzunun sarsılmasını engelleyemiyordu.

Bir süre kürek ve yağan yağmurun sesi işitildi, ardından kürek atanlardan bir tanesi onlara doğru döndü. Sarı uzun saçları tepesinden tokayla tutturulsa da saçları yüzünün iki yanına da yapışmıştı bu adamın, yakışıklıydı mavi gözlerinde derin bir hüzün, kırılmış bir ifade vardı. Çevik bir hareketle kazdıkları mezardan çıkarken, omuzları sarsılan adamın omzunu tuttu.

“Nihaş.” dedi sadece ona doğru bakarak. Nihaş gözleri kızarmış bir halde ona doğru döndü. İki kardeş bir birine bakarken, Legistas kafasını çevirdi. İki adamın birbirinin acılarını anlaması, ona destek olması, aklına o günü getirdi, gözlerinden yaş süzülürken, mezara son bir kez kürek saplayan diğer Hiandar’a döndü. Ona elini uzattı.

“Hadi Kedfith.”

Turuncu saçları ıslanmaktan nerdeyse kızıla dönmüş olan Kedfith sakalsız yüzüyle ona doğru baktı. Kedfith’in yüzü öfkeden kas katı kesilmişti. Kahverengi gözlerinde bir damla bile yaş yoktu ancak delici parıltıda soğuk bir ifade belirgindi, Legistas adamın kendini zor tuttuğunu anladı o anda ve sertçe elini sıktığında da bunu hissetti. Kedfith’i yanına çektiğinde Kedfith onun kulağına doğru eğildi.

“Bedelini ödeyecekler.” dedi soğuk bir fısıltıyla.

Legistas acıyla kafa salladı, konuşamadı genzini yakan acı buna izin vermiyordu nedense Ardından, Kedfith’in hareketlenmesiyle Dört adam, cesedi büyük bir sükûnetle mezara indirdiler. Bir süre sadece küreklerin sesi duyuldu. Nihaş’ın gözleri ağlamaktan kıpkırmızıydı. Kardeşi aslında abisi olan Trem ise ağlıyor muydu yoksa yağmur mu ıslatıyordu yanaklarını belli olmuyordu. Kedfith ise soğuk bir öfke içindeydi.

Mezarı kazımayı bitirdiklerinde üzerine büyük bir tahta geçirdi Trem, o anda büyük bir şimşek çaktı. Yeni kazılmış mezarın yanında iki mezar daha yatmaktaydı. O mezarlar iyi bakım görmüş, başlıklarındaki isimler taşa işlenmişti.

O isimler sırasıyla Nihaş’ın karısı Tika, ile Sevdiği kız İlya ‘ydı.

Ve Trem’in tahtaya kazıdığı isim ise hepsi için manalıydı.

Misha...



Legistas’ın kafasında bir şimşek çaktı o anda doğru ya, o gün orada Kedfith’de vardı, Muadlig’in yıkımda. Misha’nın ölümün de…O mezarı o da görmüştü, o da toprak atmıştı. Kahin o gün nasıl öleceklerini söylediklerinde o da oradaydı. Yine de Ilya’nın önemli olduğunu bilmiyordu, bilemezdi bunu hep saklamıştı Çok az kişiye söylemişti bunu ve söylediklerinin çoğu da ölmüştü. İçinden NASIL diye kükremek geldi, derin bir çığlık büyüdü içinde elindeki kolçak parçalarını yere fırlatırken haykırmamak için kendini zor tuttu.

İlya, o sadece onundu, sadece ona aitti. Onun adı kirli savaşlarda geçmemişti, o şefkatli bir sevgiydi onun için, o huzurdu o masumiyetti. Ne cüretle… Ne cüretle onun adını bu savaşlarda kullanmaya cesaret ederlerdi . Günahsız birini nasıl günahlarına ortak ederlerdi. Gözleri, sert yüzünde bir cam bir çelik ışıltısıydı şimdi karanlık gri yüzüne vurduğunda oldukça korkunç gözüküyordu.

“Hepsini öldüreceğim.” diye fısıldadı kendi kendine. O sırada düşüncelerinin arasından bir ses belirerek yükseldi kafasının içinde

“Bir kişinin bu kadar hissi aynı zamanda bu kadar hırsı olması tehlikelidir Legistas. Hırs zekayla güçlenir, oysa sen körleşmiş olan duygularını tek bir yere bağdaştırdın, bu sana şimdi güç veriyor ama bu sonsuza kadar sürmeyecek." dedi kafasındaki çok eski bir ses.

Legistas öfkeyle ayağa kalkıp, kafasının içindeki sesi umursamayarak, eski vitrin dolabını açtı. Çok eski bir dolaptı bu. Köşeleri karanfil simgeleriyle dolu biraz aşınmış biraz tozlanmış. Bir zamanlar İlya ile almak istedikleri ama alamadıkları bir dolap, bir an duraksadıktan sonra, İçine koyduğu geniş göbekli cam şişeyi ve kalın viski bardağını çıkardı. Koyu kıvamlı Vrole içkisi ağır ve sertti bardağa koyunca koyu kıvamlı sıvı kadehte ağır izler oluşturdu.

“Sevgi bağımlılıktır, duyguya asla esir olmayacaksın Legistas ona hükmedeceksin.”

“Kes sesini.” dedi hızlı bir biçimde kadehi bir dikişte içerken kafasındaki sese, kafasındaki ses bir daha konuşmadı. Kendisi sevgisinin ortaya çıkarmasına yılda sadece bir gün izin vermişti ve o gün sadece o gün ne kendi kıtası Lidertiar’ı ne Kedfith’i ne de Justisar’ı düşünmek istiyordu. Gözleri tabloyla keşiştiğinde delikanlının omzunda uyuyan silüete baktı. Ilya’nın silüetine...

O bugün sadece onu düşünmek istiyordu. Sadece onu…

Ama anlaşılan ona izin vermeyeceklerdi. Öfkeden yüzü karardı, hiddetten titriyordu.

“Bu yüzden Hepsini öldüreceğim.”

Elini gözyaşları yol yol olmuş yüzüne ve hafif dağılmış saçlarına götürdü. Elini çenesinden yukarıya doğru gezdirerek yaşları silip saçlarını düzeltti. Yüzü sertleşmişti, gözleri soluk aynı zamanda parlak bir siyah inci tanesiydi.

Elini kaldırdı, duvara dayanmış olan gümüş başlıklı bastonu eline geldi hızlıca, Bastonuyla yere hafifçe vurarak ilerleyip kapıyı açtı. Geniş bir salona açıldı kapı, sütunlar içerisine gömülmüş kendi heykellerinin arasında kuvars mermerlerle süslü zeminde derin tok sesi çıkararak ilerledi. Sütünlar altın işlemelerle bezenmişti. Yüz bir sütunlu bu büyük salon, Yüce Legron Rahiplerinin inzivaya çekildiği bir yerdi.

Legistas Tok sesle ilerlerken geniş salondaki binlerce lacivert elbiseli rahipler onu görünce onun yolundan çekilip, hemen dizleri üzerine çöküp elleri başlarının önünde secdeye durdular. Legistas onları umursamadan ilerledi bir an duraksadıktan sonra katı bir sesle

“Wildor.” dedi sadece

Wildor, sütunlarınen üst noktasında, tünemiş bir halde dururken nerdeyse fark edilmeyecek bir hızla Legistas’ın arkasına geçip tek dizi üzerine çöktü, koyu mavi ten rengine sahip bu uzun bacaklı sivri kulaklı yaratık, Legistasın havarisiydi. Tıpkı Justisar’daki ilkdoğanlar, Kimmeriardaki Yıldoğanlar gibi

Havari dizi üzerine çöktükten sonra siyah saçları önüne düşerken başını yerden kaldırmadı.

“Emredin Efendi Legistas.”

“Öldürücü emir altmış dokuz.” dedi Legistas arkasını bile dönmeden, “Protokolü hazırlamaya başlayın.”

“Her şeyi mi efendim?” dedi Wildor, gözlerinde şaşkınlık yüzünde ince bir sırıtma vardı.

“Her şeyi.” dedi Legistas bir adım atacaktı ki duraksadı, asasıyla bir kez yere vurdu. “Ayrıca üzerindeki sınırlamayı kaldırıyorum, Tam öldürme yetkisine sahipsin.”

Wildor hafifçe doğrulurken üzerindeki sırıtma iyice genişlemişti.Siyah saçları arasından parlayan kızıl-siyah gözleriyle mavi bir şeytanı andırıyordu.

“Emredersiniz Efendi Legistas.”


****

Hududun Bekçisi hızlı bir harekettle kılıcını yukarıdan aşağıya doğru savurdu. Toran, yarım adım geriye çekildiğinde kılıç miğferinin tokasını sıyırıp geçti, Miğferin tokası yere düştüğü anda Bekçi savuruşunu bitirmeden kılıcını sağ elinden sol eline alarak iki adım atıp kılıcını bu sefer tersten Kalemuhafız’ın suratına savurdu. Toran sol topuğunun üzerinde dönerek kalkanıyla bekçinin kılıcına sert bir darbe vurdu.
Bu darbe Bekçinin kılıcını açıp ona açık vereceği yerde, Hududun Bekçisi bu devinimi kullanarak kendi etrafında hızla döndü, sol elinden sağ eline aldığı kılıcı geliş açısını sırtıyla kapatarak kendi koltuğunun altından Toran’a doğru savurdu.

Toran yarım adım sola çekilse de bekçinin kılıcı Toranın sol böğrünün hemen yanında zırhının çok küçük bir açık noktasını sıyırıp geçti. İnce koyu kırmızı kan hafifçe kararmış toprağa düşerken Toran’nın gözleri sertçe parladı ardından sağ elindeki kılıcı Bekçinin gövdesine doğru savurdu.
Bekçi muazzam bir sıçrayışla kılıcın darbesini boşa çıkardı. Eski çaput botlarının altından Toranın kılıcı hızla geçerken Bekçi kılıcını savurmak için sol kolunu iyice gerdi, kolu ağzını ve burnunu kapatırken görünen tek şey turuncu bir atkıyla bağladığı gözleriydi.

Bekçi kılıcını hızla savurduğu anda Toran kendi kılıç savurduğu kolunun altından Kurt simgeli kalkanını Bekçiye doğru fırlattı. Bekçi kenarları jilet gibi keskin olan döne döne gelen kalkanı durdurabilmek için kılıcının savuruşunu son anda değiştirip kılıcıyla son anda korunsa da geriye doğru savrulmaktan kurtulamadı, kalkan havya doğru sektiğinde, Toran havaya sıçrayıp kalkanı tek eliyle yakalayıp Bekçinin üzerine atılırken fısıldadı.

“Selembrio ‘nun Ulu Kurdu.”

Toranın üzerinde gri bir hare belirip kaybolduğunda, havada ani bir şekilde hızlanıp bekçinin üzerine kılıcını savurdu. Bekçi son anda, kılıcının üzerine dokundu.

“Madeni ölçek yedi bölü sekiz Maksimum sınırlama.”

Toran’nın kılıcı Hududun bekçisinin boynuna geldiğinde darbenin etkisiyle kılıç paramparçaya ayrıldı. O anda diğerleri üzerlerindeki güçsüzlüğün kalktığını hissettiler.

“Üzerindeki sınırlama kalktı kaç.” dedi Toran, hızlı bir biçimde Bekçinin oanun kaarnını hedef alan saldırısını kalkanıyla savuştururken.

“Hayır, kaçamayacak.” dedi De Vion dedi Myrcid cevaplamadan, kılıcındaki enerji dalgası Myrcid’e doğru savruldu. Myrcid öfkeyle onun arkasına ışınlandı, sol elinin beş parmağında da, farklı tip ışık vardı.

“Bir Tanrı ile konuştuğunu unutma İlkdoğan.” dedi Myrcid gaddar bir ifadeyle “ Beş kilit Mühürü, Goujhang”

De Vion’un ayaklarının dibinde onu çevreleyen altıgen üzerinde yazılar yazan bir mühür belirdi, De Vion, hareket etmek için kolunu kaldırmaya çalıştığında kımıldayamadı bile. Myrcid bir kapıyı açar edasıyla, parmaklarını çevirdiğin de De Vion’un göğsünde beş farklı renk belirdi.

“Kan, Nefes, Kas, Kemik, Sinir.” Bunlardan azadesin, ama ölmeyeceksin, yaşamış olsaydın bile”, dedi Ardından hızlı darbelerle savaşmaya devam eden Toran ile Bekçiye doğru döndü. “Ben asla kaçmam, bir bekçiyi öldürmek istemiyordum ama bana yapacak bir mesele bırakmadılar.”

Toran, o sınırlamadan sonra zırhının bir kağıttan farksız olduğunu omuzluğunun bir helva gibi kesilip, derin bir kesik açıldığında fark etmişti. Sadece silahları değil tüm metalleri etkileyen bir güçtü bu demek ki. Toran’nın gözleri sürekli, bekçinin kılıcını takip ediyordu, eskisine nazaran gücü ve hızı bekçinin sınırlamasının kalkması yüzünden artmıştı ancak kalkanı dışında savunacak bir zırh kalmamıştı üzerinde.

Toran kalkanını sertçe ona savurduğunda bekçi bir adım geriye atarak saldırıyı savuşturdu, çıkan toprak parçaları havaya karışırken Bekçi kalkanın hafif çıkıntı halinde olan kurt üst simgesine basıp Toran’nın tepesine sıçradı. Kılıcını savuracakken Toran yerde sapladığ kalkanını hızlıca diğer eline doğru fırlatarak saldırıyı durduğunda. Bekçi geriye doğru düşerken havada ters takla atıp kılıcını Toran’nın kafasına havada dönerken savurdu.

Toran kafasını geriye çekse de miğfer bir kağıt gibi ortadan ikiye ayrılarak sağ ve sol yana doğru düştü alnını ortasından burnuna doğru inen ince bir kesik belirdi, kesikten sızan kan Toran’nın gözlerine sıçradığında, Toran sakin bir biçimde geriye doğru sıçradı. Ancak Bekçi yere tek ayağıyla konar konmaz, iki yana doğru seri adım atarak Toranın sol yanına doğru havaya sıçradı Hedefi Toran’ın boynu ile omzu arasındaki noktaydı. Toran son anda tek gözünü açıp gelen darbeyi fark edebildi, kalkanını hızla oraya doğru yönlendirse de geç kalmıştı. Kılıç, kalkanı sıyırıp Toran’ın omzu yerine sırtında boydan boya bir kesik açtı.

O sırada Myrcid tepesinde belirdi asasının tepesinde , sarı siyah bir yıldırım vardı,

“Korou Lightaoun” diye kükredi,

Kara sarı yıldırım Myrcid’in asasıyla beraber hareket etti. Bekçi havada yanlamasına bir takla atarak Myrcid’in asıasının ucundaki yıldırımdan kaçtı. Havadayken kılıcının üzerine sol eliyle dokundu.

“Batıni Ölçek Yedi Bölü Sekiz Maksimum Sınırlama.”

Bekçi bu sözleri söyler söylemez, Myrcid’in asasının önündeki kara sarı şimşek kayboldu, Ardından hızlı bir biçimde kılıcını savurdu. Myrcid ışınlanamadığını fark edince gözleri şaşkınlıkla büyüdü. Kılıç Mycid’in karnına tam saplanacakken, demir zırhlı bir eldiven kılıcı sertçe tuttu. Eldivenden kan sızıp yere damlarken.

Toran’nın gri gözleri Myrcid’e doğru kilitlendi,

“Kaç.”

Bunu der demez kalkanını Bekçinin Suratına doğru savurdu. Bekçi ayaklarını nerdeyse kımıldatmadan sadece belinden güç alarak arkaya doğru eğildi. Ardından sertçe kılıcını çekti, ama Toran amansızdı. Kılıcı Toran’dan kurtaramayınca Toran eliyle onu kılıcıyla birlikte savurdu. Fakat Bekçi hala sağ eli kılıcındayken havaya doğru bir salto atarak tekmesini Toran’nın suratına geçirdi. Toran’nın suratı sertçe sola çevrildi. Ona doğru döndüğünde yüzünün çoğunu kaplamış kanlaarın altında parlayan gözleriyle bekçiyi kılıçla birlikte tuttuğu gibi bir sağa bir sola çarptı.
Toran onu oradan oraya savururken Bekçi ikinci seferin sonunda hava dönerek devinimiyle beraber kılıcını da bir pervane gibi döndürdüğünde Toran’nın avcu parçalanarak kılıcı bırakmak zorunda kaldı. Bir an birkaç adım geriye doğru gidip birbirlerine baktı.

Toran sağ elinden kan damlarken, bakışları öfkeliydi alnının ortasındaki kan burnuna doğru ilerleyip toprağa damlıyordu. Bekçi ise sadece bir an duraksayıp alnından sızan mavi renkli kanına dokundu, ardından hızlı bir hareketle bacaklarını açıp gerideki elindeki kılıcıyla boştaki eli Kalemuhafız’I gösterecek şekilde tuttu. Bu hareketi yaparken üzerindeki tozlar bir an içinde kalkmıştı.

Toran Kalkanını kolundaki tutma yerine koyarken koyarken elleriyle parmaklarını birleştirdi, “Işığın Yolu, Gerçeğin Sözü, Işıkla yıkanmış Karanlığı aydınlatmış olana güç ver. “

Toranın üzerine sarı bir hare inerek, onu aydınlıkla kuşattı. Gözleri sarı-gri bir hale büründü, Zırhının üzerinde altından işlemeler unutulmuş yıllardan kalan yazılar meydana çıktı.

Hududun Bekçisi, kılıcını ufak bir hareketle yere doğru doğrultup diğer eline koydu. Atkıyla bağlanmış gözleriyle birlikte başıda havaya kalktı. “Slembrio.” diye fısıldadı, sesi nerdeyse üzgündü. “Zamanı gelmişti.”

Toran anlamsız bir ifadeyle başını kaldırdığında hızlı bir hamleyle Toran’ın önünde belirdi, Toran Kalkanıyla kılıcın altına girerek, kılıcı savuşturduğu anda Bekçi bir bilek hareketiyle Kılıcın yönünü aşağıya doğru kaydırdı. Toran omzunu kesen kılıcı umursamayarak, ışıkla parlayan yumruğunu Bekçinin karnına geçirdi,

Bekçi hızla toprak içerisinde yuvarlanarak, geriye doğru uçtu. Yere düşüp başı toprağa sırt üstü değdiğinde ağzından bir avuç kan çıkarak, ağzının kenarlarına yayıldı. Toran ise beklemeden, geniş kalkanıyla sıçradı, kalkanını ayaklarının altına doğru alıp bir meteor gibi Bekçinin üzerine düştü.

O sırada Myrcid, üzerine taş toprak yağarken öfkeyle geri çekilip, dizleri üzerine çökmüş olan Falcon’a doğru ilerledi. Elindeki asayı, ancak yapabildiği basit bir büyüyle kaybedip yumruğunu sıktı. “Seni ahmak, o koca budalalığın bizi bu hale getirdi. Çok sevdiğin Üstad seni burada terk ettiğinde bakalım kimden yardım dileneceksin.”

Hızlı bir hareketle, Falcon’un yakasını yakalamak için hamle yaptığında O ana kadar dikkat etmediği Falcon’un tepesindeki Akbaba, bir insana dönüşerek Myrcid’in sağlam olan elini tuttu. Kır saçlı kara gözlü olan bu adam koyu mor bir pelerin giymişti, çok hafif kıvrımlı kılıcını ise diğer eliyle Myrcid’İn gırtlağına dayamıştı.

“Tanrımı, öldürmek pek adetim değil ama,” dedi Bruno Boneball sakin bir sesle “ Bazen, insanların adetinin dışında şeyler yapması gerekebiliyor.”

“Sen de bir Sendarlısın.” diye kükredi Myrcid, “ Tanrına sadakatin yok mu senin.”

“Sendar bir piyon gibi Elrohir’in elindeyken kılını kıpırdatmadın.” dedi Falcon, “Halkının kullanılmasına izin veren bir tanrı, tanrı değildir ki değilsin de zaten. Öldür onu Bruno ve buradan gidelim.”

Bruno kafasıyla tamam işareti yaptı ve ardından duraksamadı. Kılıcını Büyü Tanrısı Yüce Myrcid'in gırtlağına sapladı. Büyülerin efendisi Myrcid'in mercekleri olduğu yerde bir tur döndü. Ağzından kan boşalırken sessizce dizleri üzerine çöktü. Bruno soğukkanlılıkla, kılıcı Tanrısının gırtlağından çıkarıp sertçe kılıcını savurdu ve büyü tanrısının başı gövdesinden ayrıldı.
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.
Kullanıcı avatarı
karlidag
Mesajlar: 223
Kayıt: 18 Kas 2013 11:35
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: Naruto,bleach
Favori Anime: Naruto,Bleach,D.Grayman,FulMetal Alchemist,One Piece
Konum: Derzulya

Dr.M senın bölümlerinin arasında mıllet ıkı kıtap cıkarıyor mübarek.Aşşağı yukarı kafamdaki gibi bir bölüm oldu.Ama senın huyun oldu sanırım.Bekçileri efsanevi bir şekilde ortaya çıkarıp sonra dayak yedirmek.;Ölülerin bekçisi ve hudut'un bekçisi okununca çok kült ve isimlerinden bile bilinmeyen çağları andıran bu kişilerin tanrı bile olmayan eski bir ırk tarafından tokatlanması garip.Tabi bekçileri bu kişiler yaratmadıysa ki yarattılarsa bile neden onlara saldırdın? Bu da ayrı bir konu.Bak şimdi Legistas ve wildor da aynı şekilde ortaya çıktı gizemli ve herkese tek atacak misali ama tek yemeleri kaçınılmaz sanırım.
Koca bölümü tek sahneye ayırman hoşuma gitmedi açıkcası.Bizim barbar ne halde bekçimiz nerede ruzgarın veledi nerede?Yeni bölümde görücez sanki ama bir yıl sonra gelirse işimiz yaş o zaman.
Toparlarsak zevkle okuduğum bir bölüm ama kısıtlı bir bölüm.Kalemine kuvvet yeni bölümü tez çıkar ki unutulmaya yüz tutmasın.bi daha baştan okutma bana bukadar bölümü. :D

NOT:Yav bi 10 ay daha bekletme.Dile kolay 10 ay nedir yav? Şu hikayenın hafta bir bölümü var 10 ay nedir.
GUMUS RENGİ KANATLARİNİ SONUNA KADAR ACTİ BASMELEK CEBRAİL.KAFASİNİ HAFİF CEVİREREK KANLAR İCİNDEKİ İBLİS VE MELEK TAVUSA BAKARAK
"HALA SORGULUYORMUSUNUZ"
"BU BİR SON DEGİL MELEK CİBRİL" DEDİ İBLİS KUZGUNİ KANATLARİNİ ACARAK. CEBRAİL'İN ELİNDEKİ AZRAİL'İN İLAHİ TİRPANİ BİR KEZ DAHA HAVAYA KALKTİ VE FİSİLDAYARAK;

"DAHA BASLAMADİKİ'..........
Cevapla

“Sanat Köşesi” sayfasına dön